Allah Lafzıyla Eşanlamlı Kelimeler -Elmalılı’nın Yönlendirmeleriyle Yunus Emre’nin Divân’ı Özelinde Bir İnceleme-

Allah Lafzıyla Eşanlamlı Kelimeler -Elmalılı’nın Yönlendirmeleriyle Yunus Emre’nin Divân’ı Özelinde Bir İnceleme-

Cilt/Sayı

2022 33. cilt – 3. sayı

Yazar

Ömer MÜFTÜOĞLUa

aEskişehir Osmangazi Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, Tefsir ABD, Eskişehir, Türkiye

Öz

Allah Teâlâ Kur’ân-ı Kerim’de kendisini “Allah” kelimesiyle tesmiye etmiştir. “Allah” denildiğinde kimsenin aklına Allah-ı Azimuşşân’dan başkası gelmez. Bu lafız Onun hâs ismidir. Tanrı, İlah, Ma’bud, Mevlâ ve Hüdâ gibi kelimeler bazen Türkçede Allah lafzıyla eşanlamlı kullanılmaktadır. Mevcut durum böyle iken, bu kelimeler gerçekten Allah lafzının eşanlamlıları mıdır? sorusuna Elmalılı’nın da içlerinde olduğu pek çok âlim, “değildir” cevabını vermişlerdir. İlk harfleri büyük yazılan bu kelimelerin hiçbiri, özellikle de Tanrı kelimesi, Allah lafzını kastederek onun yerine kullanılsa da hâs isim olarak eşanlamlı değildir. Bunun yanında Elmalılı, değişik dillerde Allah lafzının ism-i hâssını bulmanın mümkün olduğu görüşündedir. Türkçede ism-i hâs olan bu eşanlamlı kelimenin hangisi olduğu Yunus Emre’nin Divân’ında araştırılmıştır. Zira Yunus Emre din dilindeki başka özel isimlerin halk dilindeki eşanlamlılarına dizelerinde yer vermiştir. Bu araştırma sonunda Çalab kelimesinin Divân’da Allah, Tanrı, İlah, Mevlâ gibi kelimelerden çok daha fazla ve Allah lafzıyla hâs isim kategorisinde eşanlamlı kullanıldığı görülmüştür. Divân’da Çalab kelimesin bütün kullanımları dikkate alınmış, kelimenin geçtiği dizeler konu itibariyle tasnif edilerek on üç alt başlık altında tek tek incelenmiştir. Bu inceleme neticesinde Allah lafzıyla eşanlamlı kullanılan özellikle Tanrı kelimesinin bir hâs isim olarak Lafzatullah’ın eş anlamlısı olmadığı sonucuna ulaşılmıştır. Bundan dolayı Tanrı kelimesinin Allah lafzıyla birebir eşanlamlı sanılıp özellikle dinî içerikli yazı ve eserlerde kullanılmasının geleneğe uygun, bilimsel, haklı ve doğru bir tutum olamayacağı ifade edilmelidir.

Anahtar Kelimeler

Allah; Çalab; Yunus Emre; Tanrı; İlah; Hâs İsim

Abstract

Allah Ta’ala has referred to himself by the name of “Allah” in the Qur’an. It is His proper name. When said, “Allah,” no one thinks of anyone but Allah Azimushan. The words God, Ma’bud, Mewlâ and Hüdâ are sometimes used synonymously with the word Allah in Turkish. To the question of whether these words really synonymous with the word Allah, many scholars, including Elmalılı gave the answer “not”. None of these words with capital letters, especially the word God, it is not a synonym for Allah although it is used in place of that word. Elmalılı believes that it is also possible to find the separate names of the words of “Allah” in different languages. The meaning of this synonym word, which is unique in Turkish, has been researched in Yunus Emre’s Divân. Because Yunus Emre gave place to synonyms of other proper nouns in the language of religion in his verses. At the end of this research, it has been that the word Çalab is used much more often in the Divân than words such as Allah, God, Ilah, Mewlâ, and synonymous with the word Allah in the category of specific names. All uses of the word Çalab in the Divân were taken into account. The lines in which the word were classified and examined one by one under thirteen sub-headings. As a result of this examination, it has been concluded that the word God, which is used synonymously with the word Allah, is not a synonym for Lafzatullah as a proper noun. For this reason, it should be stated that the word “God” is thought to be synonymous with the word “Allah” and that its use, especially in religious writings and texts, cannot be a traditional, scientific, just and correct attitude.

Keywords

Allah; Çalab; Yunus Emre; God Tanrı; God İlah; Proper Name


EXTENDED ABSTRACT

Allah Ta’ala has referred to himself by the name of “Allah” in the Qur’an. That is why It is His proper name, not a derived name. It can- not be made dual or plural, and it cannot be a name for any other entity. Moreover, when said, “Allah,” no one thinks of anyone but Al- lah Azimushan. Elmalılı believes that it is also possible to find the separate names of the words of “Allah” in different languages. Howev- er, Elmalılı does not consider the names “God [Tanrı]” and “Huda” to be a name like a phrase “Allah”. He indicates that these two names are appellative names such as “God [İlah]”, “Lord [Rab]”, and “God [Mabud]”. This orientation of Elmalılı makes it clear that the word God, written with the first letter uppercase, cannot be a synonym of Allah as a given name in Turkish, as well as brings to mind the ques- tion of whether there was a synonymous word of Allah in the proper name category in the old days, whether it was used colloquially. When we continue this quest in the Divan of Yunus Emre, the word Çalab appears, used synonymously with Allah as a proper name.

There was great difficulty in using the word Allah in writing and daily language in our country between 1930 and 1950, and the word “God” had been used instead of “Allah,” as if it were synonymous. This insistence continued until 1950 and gave similar thoughts to the next period, despite the opinion of the leading scholars, especially the authors of Translation and Tafsir such as Elmalılı, Omar Reza Doğrul, and Hasan Basri Cantay. Some continued to use God persistently instead of Allah, while some never tried to use God. In the arti- cle of Çalab in the Islamic Encyclopedia prepared and published by Turkiye Diyanet Foundation, it is written that the synonym of the word Allah is “God [Tanrı]” and the synonym of the word Lord [Rab] is “Çalab”.

Conducting a study taking into account the Divan of Yunus Emre has allowed approaching the issue from a historical perspective. It has been detected that Yunus Emre used synonyms instead of some specific names in the language of religion, including the word Allah, in Divan. The words “Flying” instead of “Heaven”, “Tamu” instead of “Hell”, “Fairy” or “Ferishtah” instead of “Angel” are among these iden- tified synonyms.

The word Çalab was used synonymously with the word Allah as a proper name, and it has been understood that the opinion in the arti- cle of the Encyclopedia mentioned above was incorrect when considering Yunus Emre’s Divan.

The opinion that the word Allah cannot be replaced by a word that completely covers the meaning of this phrase has been strongly pre- vailing since the first period in Islamic tradition. Of course, no word is entirely synonymous with the word Allah. The word God [Tanrı], on the other hand, cannot be a noun synonymous with the word Allah as a proper name, such as God [İlah ], Lord [Rab], Mabud, and others. Because it is known that the word [God] brings to mind a great, sublime being that evokes the sky, reminds of what is in the sky. In fact, Allah is not in the sky; He is exalted in space. The other mentioned words can also bring to mind other beings other than Allah Ta’ala when they are heard.

The word Çalab has no other connotation than Allah Ta’ala, and in the literature, after the Turks accepted Islam, the word was preferred instead of Allah as a proper name; for instance, in Yunus Emre’s Divan. It is believed that this study makes a sincere contribution to the opinion that the word God [Tanrı] cannot be used instead of Allah as a proper name by examining Yunus Emre’s Divan.

1. GİRİŞ

Varlıklarla doğru iletişim kurabilmek için onları tanımak son derece önemlidir. Aklı ermeye baş- layan çocuğun varlıkları isimlendirmesi, ya kendi çabasıyla isim türetmesi ya da o varlıklara önceden verilen isimleri öğrenmesiyle olur. İsimlendirme kendi çabasıyla olacaksa eğer çocuk, tanışma şekline ya da tanışmadan sonraki ilişki biçimine göre çevresindeki varlıklara isim verir.[1] Önceden o varlıklara verilen isimleri öğrenmek ise biraz zaman alır. “Bir şeyin nasıl isimlendirilme- si gerektiği kısmen, kişinin onu ne için kullanmaya niyetli olduğuna veya ona karşı benimsediği belli bir bakış açısına bağlıdır.”[2] Bu yüzden varlıklara isim verilirken doğru kelimeler kullanılmalıdır.[3] Allah Teâ- lâ’nın ilk insana isimleri öğretmesi[4] insanlığa fevkalade bir destektir. Peygamberlerin isim verme konu- sunda insanlığa tarih boyunca ciddi katkıları olmuştur. Bu hususta Hz. İbrahim’in yeri ayrıdır. O, “kavminin inkâr ve zulüm kalıplarından vahyin desteğiyle kurtulmuş, (doğru) kelime ve kavramların hâkim olduğu evrensel bir dünyanın insanlarına önderlik yapmıştır.”[5]

Bazı varlıklara birden fazla isim verilmiştir. Birbirinden farklı isimler, varlıkların farklı yönlerini ve kişilerin onlarla farklı tecrübelerini yansıtır. Birilerinin türettiği ismi doğuran süreci yaşamayan diğerleri, kendi ilişki biçimleri üzerinden başka bir isim türetme ihtiyacı hissetmiş olabilirler.[6] Allah Teâlâ dışındaki varlıklar için birden çok ismin türetilip kullanılması böyle açıklanabilir. Rabbimiz Teâlâ’ya, Allah lafzının dışında bir isimle seslenmek de bir insanın buna ihtiyaç duymasıyla ilişkilendirilebilir. Kur’ân-ı Kerim’de 980 defa geçen Allah lafzı, bir ihtiyaca binaen üretilmiş, türev bir isim değildir.[7] Allah Teâlâ’nın bilinen ve Kur’ân’da da geçen[8] diğer isimleri, kuluyla ilişki biçimlerini yansıtan türevler sayılabilir.

İsimlendirmenin nasıl yapıldığına dair Cumhuriyet dönemi ilk resmi Türkçe tefsirin sahibi Elmalılı (öl.1942), şunları söyler: “Bir zihnî kavram önce insanın zihninde doğar ve sonra bu kavramın yaşanan hayattaki karşılığı bulunur. Eğer isim önce bir zihnî kavram sonra da o kavram vasıtasıyla gerçek zâta verilmiş bir ad ise özel isimdir (ism-i hâs). Zihnî bir kavram olmaksızın belli bir gerçekliğe (zâta) işaret ediyorsa bu durumda alem isim olmaktadır.[9]

İnsanın yaratılış kodlarında başka kavramlar gibi Allah kavramı da vardır. Hepimiz bu kavrama do- ğuştan sahibiz. Çevremizi, varlık âlemini fark etmeye başladıkça zihnimizdeki kavramların karşılıklarını bulur ve onları tanımaya başlarız. Zihnimizdeki kavramların doğru adlarını öğrendiğimizde onlarla doğ- ru ilişkiler kurabiliriz. “Düşüncenin çözümlenmesi”[10] diye tarif edilen dilde, bir kavramın en baştan yan- lış adlandırılması, sonrasında onunla yanlış ilişkilerin ortaya çıkması gibi bir tehlikeyi beraberinde geti- rir. Bu yüzden varlıkların adlandırılmasında keyfiliğe yer yoktur. Allah Teâlâ, söz konusu olduğunda Vâcibu’l-Vücûd olan bu varlığın ad(lar)ı, kendi ne koyduysa o(nlar) olarak kabul edilmelidir. İhtiyacı karşılamadığı yahut başka bir gerekçeye dayandırılarak farklı isimlendirmeler yapılmamalıdır.

Allah lafzı, bu lafızla kastedilen Zât-ı Zülcelâl’in dışında başka hiçbir varlığa ad olmamıştır.[11] Bu yönüyle Allah Teâlâ’nın “azîm”[12] ve “hâs ismi”dir.[13] O’nun bir adaşı yoktur. Bu ayrıntı pek çok müfessir tarafından dile getirilmiştir.[14] Bunlardan özgün bir örnek olarak Elmalılı, Allah lafzıyla ilgili şunları söy- ler:

“Binaenaleyh ism-i hâssının ikili ve çoğulu da yoktur. O halde ancak teaddüd-i esma (=aynı varlığa birden çok isim vermek) caizdir. Hatta ism-i hâssı bile teaddüd edilebilir ve değişik dillerde Allah’ın ayrı ayrı ism-i hâssını bulmak mümkündür. Ancak “Tanrı”, “Hüda” isimleri “Allah” gibi ism-i hâs değildir, “ilah”, “rab” ve “mabud” gibi ism-i âmdır.”[15]

Elmalılı’nın bu hassas ayırımı çok isabetli ve kıymetlidir. Allah isminin yerine kullanılan ve eşanlamlı kabul edilen kelimelerin cins isimler değil, ism-i hâs kategorisinde eşanlamlılar olması gerekir. Yoksa bir varlığın özel ismi varken ve bu özel ismin kullanımı zor değilken onun yerine cins ismi kullanmak, sıradan bir eşanlamlı tercihi değildir. Diğer taraftan özel ismi olan bir varlığa cins ismiyle hitap etmek, “tanrı” ke- limesi özelinde değerlendirilirse eğer; “her ferdin kendi kişiliği, karakteri, ilgisi ve yaşantısı ile tanrıyı algı- layıp kendine göre tanımlaması ve böylece bireysel öğeleri kendi zihninde ürettiği tanrıya yüklemesi soru- nunu”[16] gündeme getirir. Bu da hayatta önemli bir boşluk oluşturur. Allah kavramının kapsadığı alanı aynı kuşatıcılıkla kapsamayan başka herhangi bir isim, kişinin Allah’a olan ihtiyacını gidermez. Buna rağmen Allah Teâlâ için farklı dillerde farklı kelimeler türetilmiş ve kullanılmıştır.

İsm-i hâssı olan bir varlığa eşanlamlı başka isimler üretilmesine değinen Elmalılı, farklı dillerde bunların örneğini bulmanın mümkün olduğunu söyler. Allah’la daha yakın, daha samimi şekilde irtibata geçmek isteyenler ism-i hâssının yerine ikame edilebilecek kendi türettikleri başka isimlerle Allah’ı an- mayı tercih etmiş olabilirler. Türkçede de Allah lafzıyla eşanlamlı kullanılan bazı kelimeler vardır.

Elmalılı’nın izahları, dilimizde Allah lafzıyla eşanlamlı kullanılan kelimelerin özellikle de Tanrı laf- zının isabeti ve haklılığı konusunu düşündürmüş ve böyle bir çalışmayı başlatmıştır. Yunus Emre’nin Divânı, söz konusu kelimelerin ama özellikle Tanrı lafzının tarihi tecrübedeki kullanımlarını ortaya çı- kartabilmek üzere seçilmiştir. Çalışmanın amacı Türkçede, tarihsel tecrübeyi de dikkate alarak, Allah lafzıyla eşanlamlı kullanılan kelimelerin tespitini ve değerlendirmesini yapmaktır. Bu amaca yönelik olarak Yunus Emre’nin Divânı baştan sona okunarak Allah lafzıyla eşanlamlı kullanılan kelimeler belir- lenmiştir. Bunlar arasında Çalab kelimesi bariz şekilde öne çıktığı için bu kelimeye yoğunlaşılmıştır. Divânda Allah lafzıyla eş anlamlı kullanılan bütün kelimeler, geçtikleri dizelerle birlikte çalışmada ele alınmış ve Çalab kelimesinin geçtiği bütün dizeler konularına göre tasnif edilip incelenmiştir.

2. ALLAH LAFZIYLA EŞANLAMLI KULLANILAN KELİMELER

Türkçede Allah lafzıyla[17] eşanlamlı kullanılan kelimeler dendiğinde ilk akla gelenler Tanrı ve Hüda kelimeleridir. Yazı dilinde -muhtemelen- Türkçe olmasından dolayı “Tanrı”[18], Farsça kökenli Hüda’dan[19] daha fazla tercih edilmiştir. Bu konudaki tartışma; gök, sema, ulu büyük bir dağ, büyük bir ağaç gibi çağrışımları da olan “Tanrı” kelimesinin,[20] Allah lafzı yerine kullanılıp kullanılamayacağı, her iki kelimenin anlamdaş olup olmadığı üzerine yoğunlaşır.

Allah Teâlâ için “ilah”, “rab”, “hüda” ve “mabud” isimleri gibi “tanrı” kelimesi de cins isimdir, ilk harfi büyük yazılarak Allah ismi yerine Türkçede kullanılır. Özellikle dinî nitelikli çalışmalarda Tanrı- nın Allah adı yerine kullanılması doğru bulunmamıştır. Özellikle Cumhuriyet’in ilk döneminde yazılan meallerde bu tartışma yapılmış ve Tanrı kelimesinin kesinlikle Allah lafzının yerini tutmadığı hususun- da görüş birliğine varılmıştır.[21] Kendi dönemindeki dayatmaları da dikkate alan Elmalılı, dinî metinlerde Allah isminin “Tanrı” kelimesi ile tercüme edilmesine kesinlikle karşı çıkmıştır.[22]

“Allah” ismini kasten terk ederek yerine başka bir isim vermek İslam geleneğinde de asla caiz gö- rülmemiştir.[23] Zira bir varlığı, bir şahsı, hakikat ve mahiyet bakımından benzerlerinden ayırmak için ona özel bir isim verilir. Allah Teâlâ, bu iki yönden zaten benzeri olmayan bir varlık olduğu için ona kendi isminin dışında başka bir özel isim vermeye kalkışmak asla hoş görülmez.[24] Bir varlığa duyular ve akıl yoluyla işaret etmek için de özel isim verilebilir. Allah Teala’ya işaret etmek imkansız olduğu için O’na özel bir isim (alem) verilmesi de imkansızdır.[25]

Herhangi bir kasıt olmaksızın günlük konuşmalarda, bazı şiirlerde, hatta Süleyman Çelebi’nin Mevlid’inde,[26] “Tanrı” kelimesinin Allah lafzı yerine kullanıldığı da bir vakıadır. “Tanrı” kelimesinin Al- lah lafzının yerine zorunlu kullandırılması ve Allah demenin yasaklanması denemeleri bu topraklarda yapılmıştır. Uzun yıllar sert önlemlerle sürdürülen bu dayatma, tanıklarının anlatımıyla hafızalarındaki yerini korumaktadır. 1930’lardan başlayıp 1950’ye kadar süren dönemde “Allah” lafzını, basılan kitap- larda,[27] hitabelerde, halka açık konuşmalarda kullananlara soruşturma açılmış, Allah yerine Tanrı deme- yenler mahkemelerde yargılanmışlardır. Anılan dönemde ezanlar da Türkçe çevirisiyle okunmuştur.[28] O yıllardaki katı tutumun sonradan gevşetilmiştir. Kaleme aldıkları tefsirde sıra bu konuya geldiğinde ter- cihlerini ifade eden Cerrahoğlu ve Koçyiğit şunları söyler:

“Batıl da olsa müşriklerin kendileri için edindikleri ilahların çokluğu ve kendisine kutsiyet atfedile- rek tapınılan her şeye “ilah” denilmesi, bu kelimenin cins isim olduğuna delalet eder. Esasen “ilah” keli- mesinin çoğul yapılarak “ilahlar” denilebilmesi de bunu gösterir. (…) İlah kelimesinin Türkçe karşılığı olan “Tanrı” kelimesi de böyledir. O da “ilah” kelimesi gibi cins isimdir. Tanrı, tanrıça, tanrılar şeklinde müzekker, müennes ve çoğul olarak kullanılır. Eski Mısır veya Yunan tanrı ve tanrıçaları tarihte şöhret kazanmıştır. Böyle olunca, en aşağı yaratıkların cinsine delalet etmek için kullanılan tanrı kelimesini, her türlü noksan sıfatlardan münezzeh, yegâne yaratıcı ve yegâne mabud olan Allah adının karşılığı ola- rak kullanmak büyük bir hata ve cür’ettir.”[29]

Bu tartışmaların yapıldığı dönemden yüzyıllar önce Yunus Emre’nin veya başkalarının lafzatullah yerine Tanrı kelimesini kullanırken herhangi özel bir kastının olmadığı aşikârdır. Örnek olarak Karahanlılar döneminde 734/1333 yılında Şirazlı Muhammed b. el-Hacc Devletşah tarafından yazılmış, Kur’ân-ı Kerim’in kelime kelime tam tercümesinde Fatiha sûresinin başındaki Besmelede geçen Allah kelimesi “Ugan” kelimesiyle karşılanmıştır.[30] Harezm Sahası (Süleymaniye Nüshası) olarak bilinen[31] satır arası Kur’ân Tercümesi’nde ise Fatiha sûresinin başındaki Besmelede geçen Allah kelimesi “Tangrı” şek- linde çevrilmiştir.[32] 15. yüzyıl başlarında yapılmış satır arası bir Kur’ân tercümesinde de Allah kelimesi “Tanrı” kelimesiyle çeviriye aktarılır.[33]

Dinî konuları işleyen şairler, dinin temel kavramlarını sıkça kullanırlar. Yunus Emre de herkesi Kur’ân ve hadislerde yer alan emirlere, şer’î esaslara en ufak teferruatına kadar uymağa davet eden[34] di- zelerinde İslam dininin temel kavramlarıyla İslam’ın duyuş, düşünce ve inanç âlemini çizer.[35]

İslam dininin en temel kavramı, Kur’ân’ın ortaya koyduğu düşünce sisteminde en yüksek odak ke- lime, hiç şüphesiz “Allah”tır.[36] İslam öğretisinin büyük bölümü, özellikle ahlak ilkeleri Allah lafzıyla ilintili anlamların açılımları ile direkt yahut dolaylı bağlantılıdır.[37] Örnek olarak “peygamber”; Allah onu insanların arasından seçtiği[38] ve resul olarak görevlendirdiği[39] için, “kitap” Allah onu kullarına iletmesi için peygamberine vahyettiğinden dolayı dikkate değer hale gelmişlerdir. Allah’ın değer atfettiği “değer- li”, iyi dediği “iyi”[40], helal kıldığı “helal”dir.[41] İnanan birey için hayatta her şey anlamını O’nun katkısıyla bulur.[42] Tevhid fikrinin insanlık için getirdiği en büyük kazanım, insanları birçok tanrıya inanmanın ge- tirdiği zihin parçalanmasından ve bağımlılık duygusundan kurtarmasıdır.[43] Tevhidin bu kurtarıcı rolü, onun kolay bir üslup ve çoğunluğu günlük dildeki kelimeler yardımıyla halka öğretilmesiyle aktif hale gelir. Yunus Emre, tevhidi ve tabii ki İslam’ı, gündelik dildeki en uygun kelimeler ve yalın bir üslup ile yüzyıllar boyu halka aktaran usta bir öğreticidir.

Din dilinin kendine has bir formu vardır.[44] Dini, orijinal dilinden anlayıp, bunu bilmeyen halka yalın bir “konuşma diliyle” aktarmak başlı başına kabiliyet gerektirir. Yunus Emre, bu işi fevkalade büyük bir ustalıkla yapmıştır. İslam’ı anlatırken “Allah” lafzını da halkın diline aktaran Yunus Emre, sadece Allah lafzının değil, İslam inancındaki bazı özel kavramların da eşanlamlılarını Divânında bolca kullanmıştır.

3. YUNUS EMRE’NİN BAZI DİNÎ KAVRAMLARI EŞANLAMLILARIYLA BİRLİKTE DİVÂNINDA KULLANMASI

Divân’ı incelediğimizde Yunus Emre’nin sadece Allah lafzı yerine değil, dinî terminolojideki diğer bazı kavramların yerine de halkın dilindeki eşanlamlılarını, bu kavramlarla birlikte kullandığını görürüz. Bu kavramları ve yerine kullanılan kelimeleri şöyle örneklendirebiliriz:

  • Cennet/Uçmak: Yunus Emre’nin Divân’ında hem Cennet kelimesi hem de eşanlamlısı olan Uç- mak kelimesi geçer. “Cennet”, özel isim olarak 13 defa, “Uçmak” kelimesi ise toplam 42 defa kullanılır.[45]
  • Cehennem/Tamu: Yunus Emre’nin Divân’ında hem Cehennem kelimesi hem de eşanlamlısı olan Tamu kelimesi geçer. “Cehennem”, özel isim olarak 9 defa, “Tamu” kelimesi ise 23 defa kullanılır.[46]
  • Melek/Peri/Feriştah: Yunus Emre’nin Divân’ında hem Melek kelimesi hem de Türkçede onunla eşanlamlı kullanılan ama asılları Farsça olan Peri ve Feriştah kelimeleri geçer. “Melek”, özel isim olarak 6 defa, “Peri” kelimesi 4 defa,[47] aynı anlamdaki “Feriştah”[48] kelimesi ise 2 defa kullanılır.
  • Nebî-Rasûl/Peygamber: Yunus Emre’nin Divân’ında hem Nebî ve Resûl kelimeleri hem de Türk- çede onunla eşanlamlı kullanılan ama aslı Farsça olan Peygamber kelimeleri geçer. “Nebî” 6, “Resûl” ise yalın haliyle 12, “Resûlullah” olarak ise 8 yerde olmak üzere toplam 20 defa, bu iki kelimenin anlamdaşı olan “Peygamber” ise 22 defa kullanılır.[49]

Görüldüğü üzere Yunus Emre, din dilindeki kavramlara ve sayıca onlardan daha fazla halk dilindeki eşanlamlılarına Divanında yer vermiştir. Böylece halk, hem din dilini hem de kendi dilindeki karşılığını birlikte görüp öğrenmiştir.

4. YUNUS EMRE’NİN DİVÂN’INDA ALLAH LAFZIYLA EŞANLAMLI KULLANDIĞI KELİMELER

Dinî terminolojiye hâkimiyeti tartışmasız olan Yunus Emre, dizelerinde Allah lafzı yerine Farsça ve Arapça kökenli kelimelerle birlikte Türkçe bir kelime de kullanmıştır. Allah lafzıyla eşanlamlı kullanı- lan kelimelerden kastımız, esmâ-i hüsnâ arasında sayılan ve gerçekte Allah’ın sıfatları olan el-Basīr, el- Cebbār, ed-Deyyān, el-Ġanīy, el-Haḳḳ gibi kelimeler değildir. Bu çalışmada bunlar incelenmeyecektir. Yapılacak olan sadece Allah lafzı ile eşanlamlı kullanılan kelimelerin tespiti ve kullanım detaylarıdır. Bu amaçla Divân baştan sona okunmuş ve bizzat Allah lafzıyla eşanlamlı kullanılan isimler tespit edilmiş ve bunlar kullanım sıklıklarına göre azdan çoğa doğru aşağıdaki alt başlıklarla sunulmuştur.

4.1. Maʿbūd: İbadet edilen yüce varlık[50] anlamına gelen bu kelime, Yunus Emre’nin Divân’ındaki sa- dece bir dizede Allah lafzıyla eşanlamlı olarak kullanılmıştır. İlgili dize şöyledir:

Ben ‘âbidem ben ma‘bûdam kamu yirlerde hâzıram / Zâlimlerden dâd alıcı miskînleri dutan benem.

‘Abd kökünün ism-i fâil ve ism-i mef”ûl formlarını artarda kullanan Yunus Emre’nin Allah Teâlâ’yı anlattığı satırlarda yer alan yukarıdaki ifadelerde “maʿbūd” kelimesinin Allah lafzıyla aynı anlamda kul- lanıldığı görülür.

4.2. Hüdā: Farsçada ilah anlamına gelen ancak İslamiyet’in kabulünden sonra hem Farsçada hem de Türkçede Allah lafzıyla eşanlamlı kullanılan bu kelime[51] Yunus Emre’nin Divân’ında sadece bir dizede geçer. Aşağıya alınan bu ifadelerde Hüdā kelimesi Allah lafzıyla eş anlamlıdır.

Geh mutî’ olam Hudâ’nun emrine bin cân ile / Geh dönem ‘âsî olam Mûsî olam ‘İmrân olam.

4.3. Mevlā: Efendi, sahip, mâlik[52] anlamlarına gelen bu kelime Yunus Emre’nin Divân’ında üç yerde Allah lafzıyla eşanlamlı olarak kullanılmıştır. İlgili dizeler şöyledir:

(Birinci dize:) Evvel dirdi gönlüm bana / Atlar tonlar gerek bana. Mevlâ’m bir dert virdi bana / Dostun cemâlin arzular.

(İkinci dize:) Hor bakma sen ‘azîzüm ‘ışk erine zinhar / Sırrı Mevlâ’sıyıla pinhânıdur âşıklarun.

(Üçüncü dize:) Ma’lûmdur ahî yol eri Mevlâ’yıçün n’itdükleri / Mihnet içinde her biri miskîn olup gülmediler.

4.4. İlāh: Yukarıda ifade edildiği üzere, “ilāh” kelimesi aslında tam olarak “Tanrı” kelimesiyle eşan- lamlıdır. Bununla birlikte “Ey Allahım” veya “Ya Rabbi” gibi yakarış ifadeleriyle eşanlamlı olarak “İla- hi!/Ya İlahi!” şeklinde günlük dilde kullanılır. Bu anlamıyla Yunus Emre Divân’ının altı yerinde ilāh ke- limesini Allah lafzıyla eşanlamlı olarak kullanır. İlgili dizeler şöyledir:

Geldi Münker ile Nekir / Her birisi sordı bir dil. İlâhî sen cevâb virgil / Allâh sana sundum elüm.

İlâhî bir ‘ışk vir bana ben benligüm bilmeyeyin / Yavu kılayın ben beni isteyüben bulmayayın. İlâhî derdümün dermânı sensin / Günâhkâr kullarun gufrânı sensin.

Zihî kim İlâhî devlet kime yoldaş olurısa / Ki dostıla sürdi ‘ömri bu arada bu mekânda. Miskîn Yûnus’un sermâyesi yokdur İlâhî / İllâ sevicidür seni ‘ışkıyile seveni.

ilâhî ger su’âl itsen bana / Bu durur anda cevâbum sana.

İlāh kelimesinden türeyen “İlahî” kelimesinin, “Allah’la ilgili olan,[53] tanrısal” karşılığı da vardır. Yunus Emre, Divân’ında dört yerde bu karşılıkları çağrıştıracak anlamda “İlahî” kelimesini kullanmış- tır.[54]

4.5. Rab: Allah lafzıyla eşanlamlı kullanılan kelimelerden bir diğeri olan Rab, âlemlerin yaratıcısı, yaşatıcısı ve besleyicisi olan Allah[55] karşılığıyla günümüz Türkçesinde kullanılmaktadır. Kur’ân’da Rab kelimesi özellikle ilk beş yılda nazil olan surelerde çok yoğun olarak karşımıza çıkar. Bu yoğunluk, “ulû- hiyetin aşkın/soyut yönünü temsil eden Allah lafzı yerine O’nun, yaratmış olduğu evrene yönelik fiilî tasarruflarını vurgulayan rab kavramını öne çıkarmıştır”[56] şeklinde yorumlanabilir. Yunus Emre’nin Divân’ında dokuz yerde geçen Rab kelimelerinin hepsi, ahiret ahvaline dair Allah’a sorular sorarken dile getirilen hususların ardına eklenen “Ya Rab” formundadır. Örnek bir dizede bu kullanımı görebiliriz:

Yûnus kabre vardukda Münker-Nekir geldükde / Bana su’âl sordukda dilüm döne mi yâ Rab.

4.6. Tanrı: Bu çalışma için Divân’ı baştan sona incelendiğinde, Yunus Emre’nin Tanrı kelimesini Al- lah lafzı yerine hem yalın olarak hem de ek almış halleriyle kullandığı görülmüştür. Tanrı kelimesinin toplam otuz kullanımından on altı tanesi yalın, kalan on dört tanesi ek almış kullanımlardır. Yalın kul- lanımlardan örnek bir dize şöyledir:

Her kim bana agyârısa Hak Tanrı yâr olsun ana / Her kancaru varurısa bâg u bahâr olsun ana.

Tanrı kelimesinin çekim eki almış halleri ve bunların Divân’daki kullanımlarını birer örnekle birlikte şöyle sıralayabiliriz:

“Tanrı’nun” kelimesi dört yerde geçer. Örnek dize şöyledir:

Müsülmânam diyen kişi şartı nedür bilse gerek / Tanrı’nun buyrugın tutup biş vakt namâz kılsa gerek.

“Tanrıyiçün” kelimesi üç yerde geçer. Örnek dize şöyledir:

Geçüp gitmek dilerisen yâ düşmeyeyin dirisen / Şol kazandugun mâlunı Tanrı’yıçün virmek gerek.

“Tanrı’dan” kelimesi iki yerde geçer. Örnek dize şöyledir:

Korkar oldum bir Tanrı’dan bîzâr oldum yatlu hûdan / İşbu işüm sagıncıla ben yoluma gitdüm ahî.

“Tanrı’n” kelimesi iki yerde geçer. Örnek dize şöyledir:

Sorucı gelür yir yırtup sorar Tanrı’n kimdür diyü / İş bu cânum anı tuyup sünüklerüm sıza durur.

“Tanrı’m” kelimesi bir yerde geçer. İlgili dize şöyledir:

Dervîşün gözi açuk düni güni uyanık / Bu söze Tanrı’m tanuk bakmadın gören gelsün.

“Tanrı’yı” kelimesi bir yerde geçer. İlgili dize şöyledir:

İy Tanrı’yı bir bilenler cân Hakk’a kurbân kılanlar / Ölü degüldür bu cânlar ‘ışk gölinde yüze durur.

“Tanrılık” kelimesi bir yerde geçer. İlgili dize şöyledir:

Bunca yıl bunca zamân biz işitdük bî-gümân / Çalap kendü sun‘ından ere Tanrılık kıldı.

4.7. Çalab: Yunus Emre, Allah lafzının eşanlamlıları olarak yukarıda sayılan kelimelerden daha sık “Çalab” kelimesini Divân’ında kullanmıştır. Çalab kelimesi Divân’da altmış iki dizede altmış dört defa geçer. Bunların hepsinde, Allah lafzıyla hâs isim olarak eşanlamlıdır. Bekir Topaloğlu (öl.2016) Eski Türkçede Allah lafzıyla eşanlamlı olarak “Tanrı”nın, “Rab” lafzıyla eşanlamlı olarak da

“Çalab”ın kullanıldığını söylese[57] de bu durum Yunus Emre’nin şiirleri için isabetli bir tespit değil- dir. Yukarıda da ifade edildiği üzere rab kelimesi Yunus Emre’nin dilinde “Ya rab” şeklinde bir ya- karış kelimesine dönüşmüştür. Rab kelimesinin eş anlamlısı Çalab olsaydı, bu ifadenin “Ya Çalab” şeklinde de kullanılması gerekirdi ki Divân’da böyle bir kullanım yoktur. İlerleyen satırlarda detay- larını vereceğimiz dizelerdeki “Çalab” kullanımları, Rab kelimesinin değil Allah lafzının hâs isim kategorisindeki eşanlamlısı olarak karşımıza çıkar. Allah lafzıyla hâs isim olarak eş anlamlı yegâne kelimenin “Çalab” olduğu tespit edildiği için diğer altı lafızdan farklı olarak içinde bu kelimenin geçtiği dizelerin hepsi tek tek okuyucunun istifadesine sunulacaktır. İlgili dizeler konularına göre şöyle tasnif edilmiştir.

4.7.1. Yaratan Varlık Olarak Çalab

Allah Teâlâ, her şeyi yaratan varlıktır.[58] Allah’la ilgili konuşurken ilk akla gelen detay, O’nun yara- tıcı olduğudur. Yunus Emre de Allah Teâlâ’nın hem insan neslini hem de zamanı yaratmasını dizelerin- de şöyle dile getirir:

Çalap Âdem cismini toprakdan var eyledi / Şeytân geldi Âdem’e tapmaga ‘âr eyledi Âdem’ün göbeginden Çalap yaratdı anı / Vaff diyüp turı geldi anlar güzer eyledi Âdem İblîs kim ola işi işleden Çalap / Ayı güni yaradup leyl ü nehâr eyledi

Yaratan varlık olarak sadece Allah Teâlâ’nın ebedi olduğunu, yaratılanların ise dünya hayatında bir müddet kaldıktan sonra ebedi âleme geçiş yaptığını dile getirmek isterken Yunus Emre, halk arasında bilinen “dünya Sultan Süleyman’a bile kalmamış” atasözüne vurgu yapar:

Çalap viribidi bizi var dünyeyi görün diyü / Bu dünye hod bâkî degül mülke Süleymân neyimiş

Hayatın zorlukları zaman zaman insanı bunaltır. Allah Teâlâ’nın kuluna desteği hissedilmeden, ar- dından kolaylık geleceği müjdesi[59] hatırlanmadan bu zorluklar aşılamaz. Sıkıntılı günler, kişiye “dünya- nın kahır çekme yeri” olduğunu da düşündürebilir. Yunus Emre muhtemelen böyle zor bir durumda kaldığında şunları söyler:

Çalab’um bu dünyâyı kahır içün yaratmış / Gerçegin gelenlerün kahrını yutmak gerek.

4.7.2. Dua Edilen Varlık Olarak Çalab

Allah Teâlâ, kendisine dua edene icabet edeceğini açıkça bildirir.[60] Yunus Emre de hem kendisi Al- lah’a dua eder hem de başkalarına dua etmelerini tavsiye eder. Dua yoluyla Allah’la oluşturulan irtibatın hem bu dünyada hem de ahirette kişi için olumlu kazanımları olacaktır.[61] Önemli olan bu irade beyanı- nı[62] doğru zamanlarda ortaya koyabilmektir. Yunus Emre’ye göre hiç kimse Allah’a dua etmekten çe- kinmemelidir:[63]

İşit sözümi ya sağır / Tâ terezün gele agır / Yalvar Çalab’una çağır / Tanla seher vaktinde tur

Yunus Emre, dualarında dile getirdiği taleplerinin karşılanacağından emindir. Kimsenin çare ola- mayacağı dertlere O’nun derman olacağını[64] ayrıca dermanı olmayan derdi, şifası olmayan hastalığı Al- lah’ın yaratmadığını bilir.[65] O kendisiyle barışıktır ve dualarına Allah’ın daima karşılık verdiğini açıkça ifade eder. Çok günah işlese de, bunlardan dolayı dua edecek yüzü kalmasa da Onun sığınacak başka bir yeri yoktur:

Ulu ulu günâhlarum yüz komadı bana Çalap / Hiç kimse çâre kılmadı döndüm yine sana Çalap ‘Âlimlere sordum nedür dermân günâhlu derdüme / Anlar dahı eyitdiler dermân ana yine Çalap

Dualarda sadece bu dünya ile ilgili talepler dile getirilmez. Aynı zamanda ölümden sonraki hayat için de kişi, Rabbinden talepte bulunur. Yunus Emre ölümden sonraki aşamalarda da Allah’ın yardım ve inayetini niyaz eder:

Va‘de yitüp ölicegez ol sinleye varıcagaz / Zebânîler gelicegez sen ‘inâyet eyle Çalap. Zebânîler çün geleler beni yalınuz bulalar / Bilmedügüm dil soralar sen yardım eylegil Çalap. Gürde soralar bu sözi esirgemez anlar bizi / Biz de sana tutduk yüzi sen esirge bizi Çalap.

Sensün bu benüm sultânum bu cânlar içinde cânum / Çokdur benüm günâhlarum sen meded eylegil Çalap. Uçmakdagı Hûrîleri geymiş anlar nûr tonları / Ne bahtılu mü’minleri bize nasîb eyle Çalap.

Turmayup söylerem sözüm günâhuma göyner özüm / Günâhlu Yûnus’un sözin sen kabûl eylegil.

Yunus Emre, Allah’ın inayeti, yardımı ve desteği olmadan yaptıklarımızın her zerresinin hesabını vererek[66] cenneti kazanabilmenin mümkün olmadığını bilir. Biz ancak günahlarımızın Rabbimiz tara- fından affedilmesi ile hesabımızı tamamlayabilir ve amel defteri sağ tarafından verilenlerden[67] olabiliriz. Yunus Emre bu hakikati şu satırlarla anlatır:

Ne ‘ilmüm var ne tâ‘atüm ne gücüm var ne tâkatüm / Meger kıla ‘inâyetün yüzümüzi ak Çalab’um. Yûnus’ı sen yarlıgagıl bu günâhlu kullarıla / Eger yarlıgamazısan key katı firâk Çalab’um.

Yunus Emre’nin Allah Teâlâ’dan bir başka talebi de kanaat sahibi olmaktır. Sahip olmak hiç şüphe- siz insanî bir arzudur.[68] Ancak her şeyin sahibi olmayı istemek aç gözlülüğün, doyumsuzluğun gösterge- sidir. Bunun için kişinin kanaat etmeyi bilmesi, elindekilerle yetinmeyi öğrenmesi gerekir. Yunus Emre, bitmek tükenmek bilmeyen arzular karşısında doyumsuzluğunu sonlandıracak, adeta doymayan yönle- riyle bağlantısını kesecek bir kanaat bıçağına sahip olmayı Rabbinden ister:

Gel imdi iy miskîn Yûnus hevâseti elden bırak / Çalab’um rûzı eyle (nasip buyur) bize kanâ‘at bıçağını.

Yunus Emre, Rabbiyle dostça ilişkiler içinde olmayı arzulayan bir derviştir. Allah’la dost olmaya gayret eder. Dostu Allah olmamak yahut dosttan ayrı olmak, dayanılamaz bir durumdur. Tasavvuf dü- şüncesine göre dünya hayatı, ebedi olan ahiret hayatına ve orada Rabbimiz Teâlâ’nın cemalinin görüle- cek olması müjdesine kıyas edilirse firak kabul edilir.[69] Bu bakımdan dervişler, geçici olan dünya hayatının bir an önce bitmesini ve ebedi hayatın başlamasını arzularlar. Ölüm, bu geçişin kapısıdır.[70] Allah’ı lezzetli bir içecek sunucusuna (sâkî) benzeten Yunus Emre, bu lezzeti tadan kulların ölüm eşiğini de kendiliğinden aşacaklarını ifade eder:

Dostdan haber kim getürdi sorun seher yillerine / Hak Çalab’um bititmesin ayrılıgın kullarına. Vay bu ayrılık firâkı dünyâ kime kaldı bâkî / Hak Çalab’um olmış sâkî kadeh sunar kullarına.

4.7.3. Kulunu Daima Uyaran Bir Varlık Olarak Çalab

Allah Teâlâ, yarattığı varlıklar içinde insana halifelik vermiştir.[71] Halifelik, yapılanların sorumlulu- ğunu taşımayı da beraberinde getirir. Sorumluluğunu almak ve bedelini ödemek kaydıyla kişi, Allah’tan aldığı bu yetkiyle istediklerini yapma özgürlüğüne sahiptir.[72] Yunus Emre bu hususu şöyle dile getirmiş- tir:

Bunca yıl bunca zamân biz işitdük bî-gümân / Çalap kendü sun‘ından ere Tanrılık kıldı.

Sorumluluk sahibi olduğunu idrak eden insan, Allah’ın kontrolünden çıkıp başıboş hareket edemez. Allah Teâlâ, Peygamberleriyle ve onlara gönderdiği kitaplarla uyarıcı olarak daima kulunun yanında- dır.[73] Kul bunu hissederek hayatını yaşarsa hata yapma ihtimali azalır ve yetkilerini doğru şekilde kul- lanmış olur. Bu uyarılar bazen bedenin yaşlanıp şekil değiştirmesi, saçın sakalın ağarması[74] şeklinde ba- zen bir başkasının kişiyi yaptıklarından dolayı uyarması metoduyla olur. Yunus Emre Allah’ın her türlü uyarısından kulun nasibini alması gerektiğini ifade ederken şöyle der:

Çün kara sakal agardı ak çıkdı karayı örtdi / Anı kim Çalap uyardı ol göze tuman gerekmez.

Kendini dış denetime açan insan, çeşitli vesilelerle Allah’ın uyarılarının farkında olur. Tasavvuf di- linde bu durum kişinin benliğini dervişliğe açması ve bir mürşidin uyarılarını kabul edecek hale gelmesi şeklinde açıklanır.[75] Bir mürşidin kendini denetlemesine ve uyarılarına açan kimsenin ise şeytanın iğvalarına karşı koyabilmesi kolaylaşmış olur:

Hakk’ı bulmak isteyenler eylesün nefsini dervîş / Çalap bize mürşid virmiş dervîş olubilsem dervîş. Benzer başka bir dize şöyledir:

Çalap eydür şol kula ‘inâyet benden ola / Ne şeytân azdurısar ne kimse kâr eyledi.

4.7.4. Buyruk Sahibi Olarak Çalab

Yunus Emre’nin “Çalab” lafzını “Rab”la değil, bizatihi “Allah” lafzıyla eşanlamlı kullandığı tespitini yukarıda yapmıştık. Bu konudaki örnek dizelerden bir tanesi de aşağıdaki dizedir. Yunus Emre, kullarına ibadeti emreden Allah Teâlâ’yı kastederek O’nun en önemli iki emri olan namaz ve oruca işaret eder. Çalab lafzı yerine Allah lafzı konarak satır yeniden okunduğunda Çalab lafzının Allah lafzıyla eşanlamlı olduğu anlaşılır:

Benden ögüt isterisen eydivirem bildigümden / Budur Çalab’un buyrugı tutun oruç kılun namâz.

4.7.5. Kullarını Bağışlayan Bir Varlık Olarak Çalab

Allah Teâlâ’nın en bariz vasıflarından birisi de kulunun kasten yapmadığı hataları bağışlaması- dır.[76] Hatasını fark edip bir daha yapmamak üzere samimi bir şekilde tövbe ettiğinde bağışlanacağını bilen kul, Rabbine bu anlamda sonsuz güvenir. O’nun inayetine sığınmak kula yakışır. Zira Allah’ın rahmeti her şeyi kuşatmıştır.[77] Allah’ın inayetinin bağışlanmaya vesile olacağını Yunus Emre şöyle di- le getirir:

Yayıldı Yûnus adı suçdur cümle tâ‘atı / Çalab’um ‘inâyeti suçın geçüre meğer.

Günahlarının bağışlanmasını isterken daha samimi ifadeler seçen Yunus Emre, günahları bağışlaya- cak başka birinin olmadığını ifade ederek Allah Teâlâ’nın rahmetinin bol oluşuna vurgu yapar:

Hak Çalab’um Hak Çalab’um sencileyin yok Çalab’um Günâhluyam yarlıgagıl iy rahmeti çok Çalab’um Kullar senün sen kullarun günâhları çok bunlarun Uçmaguna sal bunları binsünler Burâk Çalab’um.

4.7.6. Sitem Edilen Bir Varlık Olarak Çalab

Kulların, yaratıcılarıyla olan ilişkileri yüzeysel değil samimi olmalıdır. Kul, içinden geldiği şekilde ve bütün samimiyetiyle söylemek istediklerini Allah Teâlâ’ya söylemelidir. Kulla Rabbi arasında resmiyet olmaz. Allah Teâlâ’ya ikinci tekil şahıs (sen) kipiyle dua edilir. Bu noktada bazen ileri sayılabilecek, had aşımı kategorisine girebilecek ifadeler de kulun ağzından dö- külebilir. Ancak bu sözleri duyanlar kulun Rabbine tatlı bir sitem ettiğini bilirler, hiç kimse söyle- nenlerden bir isyanın dile getirildiğini çıkarmaz. Yunus Emre’nin aşağıdaki dizeleri bu kabilden sözlerdir.

Dilün eydür Çalap hâzır pes kulagun niçün sağır / Senün sözüne sen münkir va’llâh bu iş hatar durur. Buna benzer samimi yakarışlara Mehmet Akif’in dizelerinde de rastlanır. Onun da Rabbine sitem-

kâr sayılabilecek tarzda söyledikleri vardır. Hakkın Sesleri kitabında A’râf sûresinin 155. ayetini tefsir

ederken yazdıkları, sınırları bir bakıma zorlayan bu tür ifadelere örnek verilebilir:

Yâ Rab, bu uğursuz gecenin yok mu sabâhı? / Mahşerde mi bîçârelerin, yoksa felâhı!

Nûr istiyoruz… Sen bize yangın veriyorsun! / «Yandık!» diyoruz… Boğmaya kan gönderiyorsun!

4.7.7. Şükredilen Bir Varlık Olarak Çalab

Allah Teâlâ, kullarına imkânlar lütfeden, kulların da bu lütuflardan dolayı kendisine şükrettiği bir varlıktır. Şükreden kulların nail oldukları nimetleri arttıracağını[78] ifade buyuran Rabbimizin bu yönünü bilen Yunus Emre’nin de dualarında dile getirdiği istekler gerçekleştiğinde şükretmesi, olgun bir Müs- lüman davranışıdır. Şükretmek, bütün peygamberlerin Allah Teâlâ ile iletişim vasıtalarından birisidir. Kur’ân’da kıssası anlatılan peygamberlerden birisi olan Hz. Nuh, iman etmeye davet ettiği oğlu, bunu

kabul etmeyip de tufan günü suda boğulanlardan biri olduğunda[79] dahi Rabbine şükreden bir kul olmuş- tur.[80] Yunus Emre’nin şükür ifadeleri şöyledir:

Şükür şükür ol Çalab’a maksûduma irdüm bugün / Müştâkıdum bunca zamân pîrüm yüzin gördüm bugün.

4.7.8. Çok Sevilen Bir Varlık Olarak Çalab

Yaratılmış varlıkların en şereflisi olan insan,[81] kendisine lütfedilen imkânların sahibi olan Yaratanı- nı çok sevecek, hayatını bu bilinçle devam ettirecek ve Allah’a sevgisinin tezahürünü hayatının her saf- hasında ortaya koyacaktır. Müslüman bireydeki Allah sevgisi, ilk insanların yaratılmasından önceye da- yandıran Yunus Emre bu konuda şunları söyler:

Çalap ‘ışkı cândaydı bu bilişlik andaydı / Âdem-Havvâ kandaydı biz anunla yâr iken.

Kişideki Allah sevgisinin yoğunluğunu anlatırken de Yunus Emre çeşitli benzetmeler yapar. Bunlardan birisi “bağrı baş eğlemek”tir. Gönlün duyarlı, sevilene kavuşamamaktan dolayı yaralı ol- ması anlamında[82] Yunus Emre’nin bu ifadeyi sadece aşağıdaki dizelerde değil, Divânında başka şiir- lerde de kullandığı görülür.[83] İkincisi “sırrı fâş eylemek”tir. Sevgi ateşe benzetilir. Ateş nasıl ki bir şeyin önce dışına, kabuğuna değer ve içindekini ortaya çıkarırsa sevgi de gönülde var olan cevheri açığa çıkardığı için tasavvuf ehli bu tabiri kullanır. Yunus Emre’nin başka dizelerinde de “sırrı fâş eyleme” tabiri geçer.[84] Üçüncüsü ise “gözü tuş eylemek”tir. Gözün tek bir yere odaklanıp ondan başka bir şey görmemesi anlamında kullanılan bu değimi de Divân’da başka dizelerde görmek müm- kündür.[85] Bu üç deyimle Allah Teâlâ’ya olan sevgisini anlatan Yunus Emre’nin ilgili dizeleri şöyle- dir:

Ol Çalab’umun ‘ışkı bagrumı baş eyledi / Aldı benüm gönlümi sırrumı fâş eyledi

Hergiz gitmez gözümden hîç eksilmez dilümden / Çalap kendü nûrını gözüme tuş eyledi.

Yunus Emre, derviş olmasının sebebini de Allah’ı çok sevmesine bağlar:

Esrük oldı cânumuz dür döker lisânumuz / Ol Çalab’umun ‘ışkı beni dervîş eyledi.

Kendini “derviş” yapan bu sevginin yararından bahseden ve bu sevgiyi herkesin talep etmesini tav- siye eden Yunus Emre’nin, isteyen herkese bu sevgiyi Allah’ın bahşedeceğine dair de güçlü bir inancı vardır:

Bu ‘ışkun sırrı ‘aceb bu ‘ışkı eyle taleb / Meger ki vire Çalab anı degme göz görmez.

Allah’ın her yerde yasalarıyla, gücüyle ve destek talebi olan kuluna yardımıyla hazır olduğunu vur- gulamak isterken Yunus Emre şöyle der:

Her kanda ki gözin baka Çalap hâzırdur mutlaka / Şol cân ki tapmadı Hak’a assısı yok ziyândadur.

Allah Teâlâ, yarattığı bütün varlıkları sever. Mahlûkat sevgiyi Ondan öğrenmiştir. Allah’ın bu son- suz sevgisine, O’nu severek mukabelede bulunulabilir. Kulun gözünü dört açması ve Allah’ın sevgisini fark etmesi, yaratılmış her şeyi severek karşılık vermesi gerekir.[86]

Çalab’un dünyâsında yüz bin dürlü sevgü var / Kabûl it kendözüne gör kangısı lâyıkdur.

Yunus Emre, Allah sevgisinin insanın fıtratından kaynaklandığını bilir. Yaratana olan sevgi, içten gelir. Bu sevginin üretildiği yer gönüldür. Bu yüzden gönüller hassastır, Allah’a yönelen sevginin kayna- ğı olduğu için gönül kırmamak esastır. Gönül kırmak, orayı mekân tutan Allah sevgisine hadsiz bir mü- dahaledir. Böyle bir müdahaleye kimsenin hakkı yoktur. Yunus Emre gönül kırmama hatırlatmasını şu dizelerde yapar:

Gönül Çalab’un tahtı gönüle Çalap bahdı / İki cihân bed-bahtı kim gönül yıkarısa.

Allah Teâlâ, kulunun gönlüne değer verir, oraya karşı son derece hassastır. Kulunu kıracak, üzecek bir karar, bir eylem, gönlü incitecek bir müdahale Allah’tan sadır olmaz. Müslüman olan kişi bu hususta tam bir güven içindedir. Yunus Emre bu detayı şöyle dile getirir:

Görgil Çalap fazlını yıkmaz ‘âsî gönlüni / Bin bin kerem lutfıla ol tercemân eyledi.

Allah’ı sevebilmek, O’nun bize bu yeteneği bahşetmiş olmasıyla bağlantılıdır. Sevmeyi bize öğret- memiş olsaydı biz Allah’ı sevemezdik. Kişinin Allah’ı sevmesi, Allah’ın varlığının o kişideki tezahürü- dür. Yunus Emre, Allah’ın kullarına olan bu lütfunu şu ifadelerle anlatır:

Allah benüm didügine virmişdür ‘ışk varlığını / Kime bir zerre ‘ışk vire Çalap varlıgı andadur.

Allah’ın bütün kullarına ikram buyurduğu bu durumun farkında olanlar, kendilerini O’nun sevgi- siyle donatırlar. Bir de bu ikramın farkında olmayanlar vardır ki onlar Allah Teâlâ’yı gereği gibi takdir edemez[87] ve sevemezler. Yunus Emre bu duruma şu dizelerde dikkat çeker:

‘Işk bir ulu hil‘at durur bir niçeye virdi Çalap / Bir niçeler mahrûm kalup ‘ışkdan haberdâr olmadı.

Tasavvuf öğretisinde Allah’ın mekândan münezzeh oluşu, gönülleri mekân tutmasına engel olarak görülmez. Dervişler, gönüllerini Allah’ın evi haline getirmeye çalışırlar. Bunun için kişinin mâlâyâni ile kendini meşgul etmemesi, gönlünü de bu anlamda temiz tutması gerekir. Hayatta olduğu sürece Allah Teâlâ’yı daima sevmek isteyen ve bu amaç için Rabbinden niyazda bulunan Yunus Emre, niyetini şu söz- lerle dile getirir:

Ben eydürem kim iy Ganî nedür bu derdün dermânı / Zinhâr esirgeme beni ‘ışk odına yak Çalab’um Ne yohsul u ne baydasın ne köşk ü sarâylardasın / Girdün miskînler gönline idindün turak Çalab’um Kogıl beni hoş yanayın kül oluban uşanayın / Ol sevdügün Muhammed’e olayın çerâk Çalab’un.

Gönlünü, “dost” olarak gördüğü Rabbine açarken yol kazası yaşamaktan, hata yapmaktan korkan Yunus Emre, yine Çalabına dua ederek hatadan kendisini koruması niyazında bulunur. Aşağıdaki farklı dizeler Yunus Emre’nin dualarıdır:

Yûnus gögüs açup dosta giderken / Çalab’um saklasun seni hatardan. Gönül usanmadun sen bu seferden / Çalab’um saklasun seni hatardan.

4.7.9. Emrine Âmâde Olunan Bir Varlık Olarak Çalab

Yunus Emre’ye göre Müslüman olmanın somut göstergesi Allah’ın emirlerine eksiksiz uymaktır. Al- lah Teâlâ’nın emirlerine uymayan kişinin Müslüman olduğunu söylemesi, kuru bir iddiadan öteye geç- mez. Gerçek Müslümanlık, Allah’ın emrettiği bir hayatı yaşamak, O’nun isteklerini dikkate almak ve buna gönül rızasıyla, itirazsız boyun eğmektir. Yunus Emre, dinin kişiye pozitif katkılarının olabilmesini Allah’ın emirlerinin hakkıyla yerine getirilmesine bağlar. Hakk’ın emirlerinin yerine getirilmemesinin neticelerini söyler:

Dimesün kim müselmânam Çalap emrine fermânam/ Dutmazısa Hak sözini fâyide yok dînden ana.

4.7.10. Peygamber Efendimizi Âlemlere Rahmet Olarak Gönderen Bir Varlık Olarak Çalab

Peygamber Efendimizin Allah Teâlâ katındaki kıymeti tartışılmazdır. Müslümanlar, iman ettikleri Hz. Peygamber’e Allah Teâlâ’nın verdiği değerin farkındadırlar. Yunus Emre, bu farkındalığı şöyle dile getirmiştir:

Çalap ‘Arş’ı ayagında olur Ferş / Cihânun müntehâsı Mustafâ’dur.

Peygamber Efendimiz (s.a.s.) söz konusu olduğunda hatırlanacak özelliklerden birisi de O’nun âlemlere rahmet olarak gönderildiğidir. “Biz Seni âlemlere rahmet olarak gönderdik[88] ayetine atıf yapa- rak Yunus Emre şöyle der:

Çalap nûrdan yaratmış cânını Muhammed’ün / ‘Âleme rahmet saçmış adını Muhammed’ün. Peygamberimizin miraç tecrübesi[89] de Allah Teâlâ’nın O’na verdiği değerin bir göstergesidir. Mi-

raç, İslam geleneğinde pek çok şiire, nâ’ta, yazıya konu olmuştur.[90] Olayın manzum olarak en detaylı

anlatıldığı eserlerin başında Süleyman Çelebi’nin Mevlid-i Şerif’i gelir.[91] Yunus Emre’nin dizelerinde bu denli detaya rastlanmasa bile Peygamber Efendimizin Burak isimli vasıtayla yaptığı yolculuğa atıf vardır:

Muhammed’e bir gice Çalap’dan indi Burâk / Cebrâîl eydür hâcem Mi’râc’a kıgurdı Hak.

Miracın ümmeti ilgilendiren asıl tarafı, Peygamber Efendimizin orada aldığı “iman eden, şirk koş- mayan herkesin cennete gireceği” müjdesidir.[92] Bu müjde, bütün Müslümanları sevindirdiği gibi Yunus Emre’yi de sevindirmiştir:

‘Âlem fahri Muhammed Mi’râc’a agdugında / Çalap’dan diledügi ümmetine azıkdur.

Yunus Emre, Peygamberimiz söz konusu olduğunda Hz. Hamza’yı da hatırlar. O’nun İslam uğruna yaptığı kahramanlıklar ve sonunda eriştiği şehadet mertebesi İslam geleneğinde herkesi etkilediği gibi Yunus Emre’yi de etkilemiştir. Yunus Emre’nin Hz. Hamza’yı andığı aşağıdaki dizelerinde “Çalab” ismi- ni Rab karşılığında değil, Allah lafzının anlamdaşı olarak kullandığı da bir kez daha görülür:

Çalap Tanrı’nun hâsı Hazret’e geçer nâzı/ Peygamber’ün ‘âmusı Hamza pehlevân kanı.

4.7.11. Meleklerin Kendisini Zikrettiği Bir Varlık Olarak Çalab

Yarattığı her varlık Allah Teâlâ’yı zikir ve tesbih eder, Allah da buna karşılık verir.[93] Varlıkların kendi yaratılış yasalarına uygun davranmaları şeklinde tanımlanabilecek zikri yapanlar arasında melek- ler de vardır.[94] Meleklerin zikrini “cümbüş” olarak tanımlayan Yunus Emre, Kur’ân’dan önceki ilahi orjinli kitaplardan da haberdar olduğunu şöyle anlatır:

Gördüm gögün meleklerin her biri bir cünbişdedür / Hak Çalab’un zikrin ider İncîl ü hem Kur’ân benem.

4.7.12. Yunus’a Söz Söyleten Varlık Olarak Çalab

Tasavvuf terbiyesi almış dervişler, kendi cüzî iradelerini yok sayarak, olan biten her şeyin Allah Te- âlâ’nın iradesine ve gücüne bağlayan cümleler kurmayı edebin gereği sayarlar. Bir ölçüde “had bilmek” olarak yorumlanabilecek bu durum aynı zamanda Allah’a teslimiyetin dille ifadesi olarak da anlaşılabilir. Diğer taraftan sözün tesirini artırmak, sözü söyleyene değil de söyletene dikkatleri çekmekle yapılır. Yunus Emre, bu terbiyeyi almış bir derviş olarak şunları söyler:

El baglamışdur kamusı Hak Çalap’dandur umusı / Nökerlü kızdur kimisi alınmaduk çoklar yatur Yûnus bilmez kendü hâlin Hak Çalap söyledür dilin / Bir niçesi yini gelin ak teleme yüzler yatur. Miskîn Yûnus bu sözi kendözinden eyitmez / Hak Çalap viribidi sebagın dilümüze.

4.7.13. Çeşitli Özellikleriyle Çalab

Yunus Emre’nin Divân’ında geçen Çalab ifadelerini konularına göre yukarıda 12 başlık altında tas- nif ettikten sonra bir de bu tasniflerden birinin altında değerlendirilmesi mümkün olmayan dizelere rastladık ve bunların her biri için ayrı birer başlık açmak yerine bu son başlık altında ilgili dizeleri sun- mayı tercih ettik. Aşağıya alınan dizelerde, Allah lafzıyla eşanlamlı olarak Çalab kelimesinin Yunus Em- re tarafından kullanıldığı ifadeler sunulmaktadır.

Yûnus imdi miskîn olgıl hem miskînlere kul olgıl / Zîra miskîn olanları arzûlayan Çalap durur. İndi öküzi ol la‘în âl ile azdurmaga / Sinek ile Hak Çalap öküzi elden kodı.

Bu dizelerin birinde Yunus Emre bir Kur’ân ifadesine de yer verir.[95] Doğru söz söylemeye dair tem- bihlerinin birinde ayetteki “ve uli’laḳḳ” lafzını aynen kullanır:

Sözi togrı diyene Kuli’l-Hak didi Çalap / Bunda yalan söyleyen yarın utanasıdur. Sohbeti anlattığı bir dizesinde ise Çalab lafzını yine Hak Çalab formuyla kullanır: Sohbet cânı semirdür hem ‘âşıkun ‘ömridür / Hak Çalab’un emrile erenün himmetidür.

SONUÇ

Allah lafzı, sadece Allah Teâlâ’ya ait bir hâs isimdir. Başka hiçbir varlık bu isimle çağrılmaz. Allah lafzının ikili ve çoğulu olmadığı gibi dişil formu/müennesi de yoktur. Değişik dillerde Allah lafzının ayrı ayrı ism-i hâssını bulmak mümkündür, görüşünde olan Elmalılı, “Tanrı” ve “Hüda” isimlerini “Allah” lafzı gibi hâs isim saymaz. Bu iki isim “ilah”, “rab” ve “mabud” gibi cins isimdirler. Elmalılı’nın bu yön- lendirmesi kadim Türkçede, Allah lafzının eşanlamlısı olarak kullanılan kelimelerin olabileceğini dü- şündürmüş, Yunus Emre Divân’ı bu amaçla çalışmada incelenmiştir.

Türkçenin dünyanın en eski dillerinden biri olduğu ve başka dillerin doğuşuna kaynaklık ettiği tezi 1930’dan başlayarak bir süre savunulmuştur. Bu dönemde Türkçedeki yabancı kökenli kelimeler yerine öz Türkçe karşılıklarının kullanılması uygulaması din diline de sirayet etmiş, bu saikle Allah lafzının ye- rine eşanlamlı olduğu düşünülen “Tanrı” kelimesi ikame edilmeye çalışılmıştır. Anılan dönemde ezan- daki “Allahü ekber” ifadesi de “Tanrı uludur”a dönüştürülmüş ve minarelerden okutulmuştur. Elmalılı başta olmak üzere dönemin ileri gelen ulemasının muhalif görüşüne rağmen Tanrı kelimesinin Allah lafzıyla eş anlamlı olduğu tezi yıllarca savunulmuştur.

“Tanrı” kelimesi zihinlerde daha dışsal bir varlığı çağrıştırmaktadır. Yaratan, rızık veren, koruyup gözeten, dualara icabet eden, hesabın kendisine verileceği varlığın adı olarak Allah lafzı, eş anlamlılarıy- la mukayese edildiğinde insana daha yakın ve kuşatıcı gelmektedir. Allah lafzının yerine, bu lafzın an- lam alanını bütünüyle kapsayan başka bir kelime konulamayacağı hususunda İslam geleneğinde ulema hemfikirdir. Türkçedeki Tanrı kelimesi de dâhil olmak üzere farklı dillerdeki hiçbir kelime Allah lafzıy- la tamamen eşanlamlı değildir. Bundan dolayı “Allah” lafzı, Rabbimiz Teâlâ’nın hâs ismi olarak korun- malı ve hem yazı hem de konuşma dilinde eşanlamlısı aranmaksızın kullanılmalıdır.

Yunus Emre’nin Divân’ı bu çalışma için incelenirken sadece Allah lafzının değil, din dilindeki bazı özel isimlerin yerine de eşanlamlılarının kullandığı tespit edilmiştir. Cennet yerine “Uçmak”, Cehennem yerine “Tamu”, Melek yerine Peri veya Feriştah kelimeleri bu tespit edilen eşanlamlılar arasındadır. Yu- nus Emre’nin dizelerinde Allah lafzı yerine Tanrı, Mabud, Mevla, İlah ve Çalab kelimelerini kullandığı görülmüştür. Bunlar arasında Çalab kelimesinin ayrı bir yeri vardır. Bu kelime Divân’da, Allah lafzından ve yerine kullanılan yukarıdaki kelimelerden daha sık geçmektedir. Divân’ın tamamında Rab’la değil Allah lafzıyla eşanlamlı kullanılan Çalab kelimesine bu yüzden yoğunlaşılmış ve geçtiği dizeler konu iti- bariyle tasnif edilerek on iki alt başlık altında incelenmiştir. Bu başlıkların birisi altında değerlendiril- mesi uygun görülmeyen dört beyit ise on üçüncü başlığın altına alınmıştır.

Sonuçta Çalab kelimesinin, Allah lafzı terk edilmeden, bir zorlama ile değil, eşanlamlı bir hâs isim olarak Yunus Emre’nin de yaşadığı çağlarda kullanıldığı görülmüştür. Zaman içinde bu kelime günlük dilde yerini Allah lafzına bırakmıştır. Günümüzde özellikle ülkemizde Çalab kelimesini Allah lafzı yerine kullanan kimse yoktur. Bununla birlikte Tanrı kelimesinin veya bir başkasının birebir eşanlamlı gibi gösterilip özellikle dinî literatürde Allah lafzının yerine kullanılması ve/veya bu konuda bir dayatmaya gidilmesinin haklı ve doğru olmadığı/olmayacağı ifade edilmelidir.


KAYNAKÇA

[1] Bu konuda bk. Elvan Karacan, “Bebeklerde ve Çocuklarda Dil Gelişimi”, Klinik Psikiyatri Dergisi, 2000, c. 3, sayı: 4, s. 263.

[2] John C. Condon, Kelimelerin Büyülü Dünyası, çev. Murat Çiftkaya, İnsan Yayınları, İstanbul 1998, s.48.

[3] Bu konuda bk. Harun Çağlayan, “Rasyonalizm Bağlamında Dilbilim ve Din Dili İlişkisi”, Ekev Akademi Dergisi, 2014, sayı: 58, s. 44; Cemal Ağırman, “Ad Koyma ve Hz. Peygamber’in İsimlere Karşı Tutumu” Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 1998, sayı: 2, s. 142; Ferruh Kahraman, “Hz. Âdem’e Öğretilen İsimler ve Bu İsimlerin Kültürle İlişkisi”, Edebali İslamiyat Dergisi, 2020, c. 4, sayı: 2, s. 17-18.

[4] Bakara 2/31.

[5] Şaban Ali Düzgün, “İsimler”den Kelimeler”e: Âdem’den İbrahim’e İnsan Zihninin Tekâmülü”, Kelam Araştırmaları Dergisi, 2011, c. 9, sayı: 1, s. 3.

[6] Farklı ontolojik görüşlerin Tanrı ile insan arasındaki ilişkiyi diğerinden farklı bir biçimde düşünmesinin farklı tanrı algılarını ortaya çıkardığı hususunda bk. Mehmet Evkuran, “İslâm Düşünce Geleneğinde Tanrı Tasavvuru”, İslâmî İlimler Dergisi, 2007, c. 2, sayı: 1, s. 49.

[7] Râzî’nin (öl.606/1210) ilgili cümlesi şöyledir: “Bize göre tercihe şayan olan Allah lafzının kesinlikle hiçbir şeyden türememiş olmasıdır…” Allah lafzının kökenine, iştikakına dair görüşler ve bunların değerlendirmeleri için bk. Faḫruddīn Rāzī, Mefātīu’lġayb, Da ru’l-Fikr, Beyrut 1981, 1/62; Ayrıca bk. Beyḍāvī (öl.685/1286), Envāru’ttenzīl ve esrāru’t-teʾvīl, thk. Muḥammed Subhī Ḥasen Hallāk, Muḥammed Aḥmed el-Etraş, Dāru’r-Reşīd-Muʾessesetu’l-Īmān, Beyrut 2000, 1/10-11; İbn ʿĀşūr, Muḥammed eṭ-Ṭāhir (öl.1393/1973), et-Taḥrīr ve’ttenvīr, ed-Dāru’t-Tūnisiyye, Tunus 1984, 1/165.

[8] Örnek ayetler için bk. Meryem 19/ 65; Tâhâ 20/ 14.

[9] Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Eser Neşriyat, İstanbul 1979, 1/21.

[10] Michel Foucault, Kelimeler ve Şeyler, çev. Mehmet Ali Kılıçbay, İmge Kitabevi, İstanbul 1994, s. 125.

[11] Muḥammed b. Cerīr Ṭaberī, (öl.310/923), Cāmiʿu’lbeyān ʿan teʾvīli āyi’l-Ḳurʾān, thk. ʿAbdullāh b. ʿAbdulmuḥsin et-Turkī, Dāru Hecr, Kahire 2001, 1/121; Ferrāʾ Beġavī, (öl.516/1122), Meʿālimu’ttenzīl fī tefsīri’l-Ḳurʾān, thk. Muhammed ʿAbdullah en-Nemir, ʿUs man Cumuʿa Dumeyriyye, Suleymān Musallem el-Ḥaraş, Dāru Ṭaybe, Riyad 1409/1989, 1/ 50; Muḥammed b. Aḥmed Ḳurṭubī, (öl.671/1273), Cāmiʿ li-aḥkāmi’l-Ḳurʾān, thk. ʿAbdullāh b. ʿAbdulmuḥsīn Turkī, Muʾessesetu’r-Risāle, Beyrut 2006, 1/157.

[12] İbn Ebī Ḥātim (öl.327/938), Tefsīru’l-Ḳurʾāni’l-ʿazīm, thk. Esʿad Muḥammed eṭ-Ṭayyib, Mektebetu Nizār Muṣṭafā el-Bāz, Riyad 1997, 1/25.

[13] Zemahşerî’nin (öl.538/1144), Allah isminin ma’bud-u Hakk’ın özel ismi olduğunu, O’ndan başkasına bu ismin verilemeyeceği görüşü hakkında bk. Zemaḫşerī, el-Keşşāf ʿan haḳāʾiḳi’ttenzīl ve ʿuyūni’l-eḳāvīl fī vucūhi’t-teʾvīl, thk. ʿĀdil Aḥmed ʿAbdulmevcūd-ʿAlī Muḥammed Muʿavvaḍ (Riyad: Mektebetu’l-ʿUbeykān, 1998), 1/16, Lafzatullah’ın âm değil hâs isim olduğu ve bu ism-i celîl’in Allah’tan başkasına ıtlak edilemeyeceği ve bu mabuddan baş- kasının gerçek ma’bud olamayacağı açıklamaları için bk. Ebu’s-Suʿûd (öl.982/1574), İrşādu’l-ʿāli’sselīm ilā mezāyā’lkitābi’lkerīm, thk. ʿAbdulḳādir Aḥmed ʿAṭāʾ, Mektebetu’r-Riyāḍi’l-Hadis e, Riyad t.y., 1/ 11.

[14] Māturīdī (öl.333/944), Teʾvīlātu’l-Ḳurʾān, thk. Bekir Topaloğlu, Mizan Yayınevi, İstanbul 2005-2010, 1/12; Māverdī (öl.450/1058), Nuket ve’l-ʿuyūn, thk. Seyyid b. ʿAbdilmaḳṣūd b. ʿAbdurraḥīm, Dāru’l-Kutubi’l-ʿİlmiyye-Muʾessesetu’l-Kutubi’s -S ekāfiyye, Beyrut t.y., 1/50; Vāḥidī (öl.468/1076), Tefsīru’lbasī, thk. Farklı Muhakkikler, Cāmiʿatu’l-İmām Muḥammed b. Suʿūd el-İslāmiyye-ʿImādetu’l-Bahs i’l-ʿİlmī, 1430/2009, 1/454-455.

[15] Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, 1/24.

[16] Asım Yapıcı, “Allah ve Kutsal Kavramlarının Çağrıştırdıkları Anlamlara Sosyo-Psikolojik Bir Bakış”, Değerler Eğitimi Dergisi, 2004, c.2, sayı: 7-8, s. 173.

[17] Allah lafzının etimolojisiyle ilgili olarak bk. Halīl b. Ahmed (öl.175/795), Kitābu’l-ʿAyn, thk. ʿAbdulhamīd Hindāvī, Dāru’l-Kutubi’l-ʿİlmiyye, Beyrut 2003, “elh”, s. 82; İbn Dureyd (öl.321/933), Cemheratu’l-Luġa, thk. Remzī Munīr Beʿalbekī, Dāru’l-ʿİlmi li’l-Melāyīn, Beyrut 1987, “elh”, s. 1084; Sāhib b. ʿAbbād (öl.385/995), Muhīt fi’l– Luġa, thk. Muhammed Hasan, Matbaʿatu’l-Meārif, Bağdat 1975, “elh”, s. 64-65; İsmāʿīl b. Hammād Cevherī (öl.400/1009’dan sonra), Sıhāh, thk. Ahmed ʿAbdulġafūr Attār, Dāru’l-ʿİlmi li’l-Melāyīn, Beyrut 1984, “elh”, 6/2223; İbn Manzūr (öl.711/1311), Lisānu’l-ʿArab, thk. ʿAbdullāh ʿAliyyu’l-Kebīr vdğr., Dārul’-Meʿārif, Kahire t.y., “elh”, 1/114-116.

[18] Tanrı kelimesinin kökeni ile ilgili bk. Besim Atalay, Divânı Lügâti’tTürk Dizini, TTK Yayınları, Ankara 1986, “tenğri”, s. 600; Şemseddin Sami, Kâmûsı Türkî, Enderun Kitabevi, İstanbul 1989, “tenğrilik”, s. 429.

[19] Ziya Şükûn, FarsçaTürkçe Lügat, MEB Yayınları, İstanbul 1996, “hüdâ”, 2/763.

[20] Atalay, “tenğri”, s. 600.

[21] Bu meallere örnek olarak bk. Hasan Basri Çantay, Kur’ânı Hakîm ve Meâli Kerîm, Elif Ofset, İstanbul 1990, s. 12, 8. Dipnot.

[22] Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, 1/25.

[23] Māverdī, Nuket ve’l-ʿuyūn, 1/50; Rāzī, Mefātīu’lġayb, 1/159.

[24] Allah’ın tek ve benzersiz olduğu inancını zedelememek için O’nun zatına herhangi bir kavram nispet etmeme görüşünü savunan Mutezile ekolü ve İslam filozofları hakkında bir değerlendirme için bk. İbrahim Coşkun, “Muhyiddin İbn Arabi’nin Felsefesinde “Allah” Mefhumu”, Tasavvuf İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi (İbnü’lArabî Özel Sayısı-1), 2008, c. 9, sayı: 21, s. 119.

[25] Rāzī, Mefātīu’lġayb, 1/164. Ayrıca bk. 1/120-121.

[26] Rıfat Atay-Esra Çiftçi, “Din Dili Çerçevesinde Süleyman Çelebi’nin Mevlid’inde Tanrı Kavramının Serüveni”, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Der- gisi, 2013, sayı: 44, s. 294-296.

[27] İlk baskısı üç cilt olarak İstanbul’da Muallim Ahmet Halit Kitaphanesi tarafından1934’te Kur’an metnine yer verilmeden yapılan Ömer Rıza Doğrul’un (ö.1952) kaleme aldığı Kur’an Tercüme-Tefsiri’nin tam adı Tanrı Buyruğu Kur’ânı Kerîm’in Tercüme ve Tefsîri Şerîfi’dir. Latin harfleriyle basılan ilk Türk- çe Kur’an tercümelerinden biri olan bu mealde Ömer Rıza Doğrul, Türkçemizdeki “Tanrı” kelimesinin Allah lafzının karşılığı olamayacağını, bu kelime nin ancak mâbud ve ilah kelimelerine karşılık sayılabileceğini belirtmesine (1/10 2. dipnot) ve ilk baskının önsözünü “Allah’tan muvaffakiyet dileyerek Tanrı Buyruğu’nu kârilerime takdim ediyorum” cümlesiyle bitirmesine rağmen eserine bu ismi vermiştir ve mealin çeşitli yerlerinde Allah lafzı yerine Tanrı keli- mesini kullanmaktan çekinmemiştir. (Örnek kullanımlar için bk. 1/ LXXXVII, LCIX, CI, CXIV, 50, 56; Sayfa numaraları 1955’te yapılan üçüncü baskıdan verilmiştir.) Ayrıca bk. Ali Akpınar, “Ömer Rıza Doğrul (1893-1952) ve Tefsîre Katkısı”, Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2002, c. 6, sayı: 1, s. 17-36; Aynı dönemlerde yazılmış başka meallerde Allah lafzı, bir eşanlamlı kelime ile çevrilme ihtiyacı hissedilmeden aynen kullanılmıştır. Allah lafzı- nın Kur’ân’ın mevcut tertibinde ilk geçtiği Bakara sûresinin 7, 10, 15, 17 ve 19. ayetlerinin çevirileri üzerinden bir karşılaştırma yapıldığında bu durum ra- hatlıkla görülebilir. Örnek olarak bk. Mehmet Akif Ersoy, Kur’an Meali, nşr. Recep Şentürk – Asım Cüneyd Köksal Mahya Yayıncılık, İstanbul 2012, s. 8-9; Hüseyin Kâzım Kadri, Nûrü’lBeyân, nşr. Ömer Mahir Alper, Vadi Yayınları, İstanbul 2019, s. 2-3.

[28] Ezanın Türkçe çevirisinin okunduğu yıllarla ilgili son yıllarda yapılmış bazı çalışmalar vardır. Örnek olarak bk. Hasan Hüseyin Ceylan, Tanrı Uludur’dan Allahüekber’e Giden Yol, İstanbul Dünyabizim Yayınları, 2020, Muhittin Imıl, “Cumhuriyetin Milli Kimlik İnşası ve Dil Özelinde Dini Reformasyon Çaba- ları”, Dini Araştırmalar, 2019, c. 22, sayı: 56, s. 423-424; Ali Dikici, “İbadet Dilinin Türkçeleştirilmesi Bağlamında Türkçe Ezan Denemesi ve Buna Gösterilen Tepkiler”, Yakın Dönem Türkiye Araştırmaları, sayı:10, 2012, s. 82-84; Mustafa İsmet Uzun, “İstanbul ve Ezan”, Antik Çağdan XXI. Yüzyıla Büyük İstanbul Tarihi, ed. Coşkun Yılmaz, İSAM Yayınları, İstanbul 2015, 5/376-379.

[29] Bu bilgiler için bk. Talat Koçyiğit-İsmail Cerrahoğlu, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, DİB Yayınları, Ankara 1990, s. 11-12.

[30] Arzu Çiftoğlu Çabuk, “Kur’an-ı Kerim’in Türkçe Tercümelerinde Besmele”, Turkish Studies, 2014, c. 9, sayı:12, s.130.

[31] Emek Üşenmez, Türkçe İlk Kur’an Tercümelerinden Özbekistan Nüshası, Akademik Kitaplar, İstanbul 2013, s. 15.

[32] Arzu Çiftoğlu Çabuk, “Kur’an-ı Kerim’in Türkçe Tercümelerinde Besmele”, s. 132.

[33] Ahmet Topaloğlu, XV. Yüzyıl Başlarında Yapılmış Satır Arası Kur’an Tercümesi, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul 1976, s. 1.

[34] Fuat Köprülü, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, DİB Yayınları, Ankara 1991, s. 301.

[35] Sezai Karakoç, Yunus Emre, Diriliş Yayınları, İstanbul 2009, s.20.

[36] Toshihiko Izutsu, Kur’ân’da Allah ve İnsan, çev. Süleyman Ateş, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yay., Ankara 1975, s. 88.

[37] “Tanrı” terimi din dilinde hayati bir öneme sahiptir. Zira dini söylemdeki her türlü konuşma şu veya bu şekilde Tanrı hakkında konuşmadır, değerlendir- mesi için bk. Turan Koç, Din Dili, Rey Yayıncılık, Kayseri 1995, s. 23; Burada, Dostoyevski’nin “Eğer Tanrı öldüyse o zaman her şeyi yapmak mubahtır” sözü hatırlanabilir. Bu konuda geniş bir değerlendirme için bk. Erich Fromm, Hayatı Sevmek, çev. Aydın Arıtan, Arıtan Yayınları, İstanbul 1996, s. 72.

[38] Âl-i İmrân 3/33.

[39] En’am 6/124.

[40] “İlahi buyrukların “gelişi güzel” olmadıkları, bir şey bizatihi “iyi” olduğu için bunun dini anlayışta “iyi” kabul edildiği konusunda geniş açıklama için bk. Mehmet S. Aydın, Tanrı Ahlak İlişkisi, TDV Yayınları, Ankara 1991, s. 142-147.

[41] Bakara 2/275; Mâide 5/87.

[42] Din ve Tanrı tasavvurunun, bağlanana hem anlam sağladığı, hem de güçlü bir sığınak ve birleştiricilik sunduğu konusunda bk. Akif Hayta, “Anneden Al- lah’a: Bağlanma Teorisi ve İslâm’da Allah Tasavvuru”, Değerler Eğitimi Dergisi, 2006, c. 4, sayı: 12, s. 39.

[43] Şaban Ali Düzgün, “Kur’an’ın Tevhid Felsefesi”, Kelam Araştırmaları Dergisi, 2005, c. 3, sayı: 1, s. 6.

[44] Bu konuda bk. Turan Koç, Din Dili, 207; Ayrıca bk. Zeki Özcan, Teolojik Hermenötik, Alfa Yayınları, İstanbul 2000, s. 55-61.

[45] Uçmak isminin Cennet kelimesiyle eş anlamlı kullanıldığı örnek bir dize şöyledir:

Sekiz Uçmak ‘âşıklara köşk ü sarâydur anlara / Mûsâ’layın Tûr Tagı’nda hayrân olup kalan benem.

Bu çalışmada Mustafa Tatçı, Yûnus Emre Dîvânı, İstanbul H Yayınları, 2020) isimli eser kullanılmış ve dizelerin bu kaynakta geçen imlası muhafaza edilmiştir. Ayrıca alıntılanan dizelerin geçtiği sayfa numaraları, çalışmaya aşırı dipnot yükü getireceği için verilmemiştir.

[46] Tamu isminin Cehennem kelimesiyle eş anlamlı kullanıldığı örnek bir dize şöyledir:

Yidi Tamu didükleri katlanmaya bir âhuma / Sekiz Uçmak eglemeye bunda niye egleneyin.

[47] Peri isminin Melek kelimesiyle eş anlamlı kullanıldığı örnek bir dize şöyledir:

Sen Süleymân köşkinde taht kurup oturdun bil / Dîv ü perîye düpdüz hükümler eyledün tut.

[48] Ferişteh isminin Melek kelimesiyle eş anlamlı kullanıldığı dizeler şöyledir:

İki ferişteh ine gele karşuna kona / Günâhlarunı yaza sala boynuna biti

Kudret sûret yapmadın feriştehler tapmadın / ‘Âlemi halk dutmadın ilerü yola geldüm.

[49] Peygamber isminin Nebî/Resûl kelimeleriyle eş anlamlı kullanıldığı örnek bir dize şöyledir:

Yüz bin yigirmi dört bin güzide peygamberler / Ümmetine buyurmış dem evliyâ demidür.

[50] Örnekleriyle Türkçe Sözlük, “mâbud”, 3/1870.

[51] Örnekleriyle Türkçe Sözlük, “hüdâ”, 2/1283; Şükûn “hüdâ”, 2/763.

[52] Örnekleriyle Türkçe Sözlük, “mevlâ”, 3/1964.

[53] Örnekleriyle Türkçe Sözlük, “ilahi”, 2/1369.

[54] Bu kullanımlar şöyledir:

Togrılık bekleyen dost kapusında / Gümânsuz ol bulur İlâhî devlet Yûnus öyle esîrdür ol kapuda / Diler ki olmaya ebedî râhat.

Ko ölmek endîşesin ‘âşık ölmez bâkîdür / Ölmek senün nen ola çün cânun İlâhîdür. Alaldan cânumı ‘ışkı İlâhî / Benem Mecnûn gibi âvâre karşu.

Sohbetümüz ilâhîdür sözümüz kevser âbıdur / Şâhumuz şâhlar şâhıdur çalgumuzdur dost firâkı Kim ki bir dem sohbet ola müftî müderris mât ola / Bir İlâhî devlet ola andan içen oldı bâkî.

[55] Örnekleriyle Türkçe Sözlük, “rab”, 3/ 2341.

[56] Hasan Nas, “Nas-Olgu İlişkisi Bağlamında Kur’ân’da Rab Kavramının Kullanım Oranı, Biçimi ve Zamanı”, Darulfunun İlahiyat, 2021, c. 32, sayı: 1, s. 86.

[57] Bekir Topaloğlu, “Esmâ-i Hüsna”, TDV İslâm Ansiklopedisi, Ankara, 1995, c. 11, s. 411.

[58] En’âm 6/102; Râd 13/16; Hicr 15/86; Yâsin 36/81; Zümer 39/62; Fâtır 40/62.

[59] İnşirâh 94/5-6.

[60] Bakara 2/186.

[61] Furkan 25/77.

[62] Derya Güney, Mü’min Şahsiyetin İnşası Bağlamında Kur’ân’da Dua, (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi), İstanbul Üniversitesi SBE., İstanbul 2018, s. 77.

[63] Konuyla ilgili geniş bilgi için bk. Ahmet Arın, Rahmanî Dualar, Karakum Yayınları, Ankara 2019, 60-63.

[64] Şuarâ 26/79-80.

[65] Ebū ʿAbdillāh Muḥammed b. İsmaīl el- Buhārī, el-Câmiʿu’ṣ-ṣaḥî, nşr. Muḥammed Züheyr b. Naṣr, Çağrı Yayınları, İstanbul 1413/1992, “Tıbb”, 1 (No.1).

[66] Zilzâl 99/7-8.

[67] Vâkıa 56/8-11; Hâkka 69/19-24.

[68] Sahip olma konusunda bk. Erich Fromm, Sahip Olmak ya da Olmak çev. Aydın Arıtan, Say Yay., İstanbul 2019, s.37-51.

[69] Bu konuda müstakil bir çalışma için bkz. Zafer Erginli, “Temel Tasavvuf Klasiklerinde Dünya Algısına Toplu Bir Bakış” Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakül- tesi Dergisi, 2006, c. 15, sayı: 2, s. 118-176.

[70] İsa Çelik, “Türk Tasavvuf Düşüncesinde Ölüm”, Atatürk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi 2009, sayı: 40, s. 120-141.

[71] Bakara 2/30.

[72] Konuyla ilgili geniş değerlendirme için bk. Ömer Müftüoğlu, Dinin Bağlayıcılığı ve İnsanın Özgürlüğü, s.175-183.

[73] İlgili ayetlere örnek olarak bk. Mâide 5/19; Aʻrâf 7/184,188; Hûd 11/2, 12, 25; Hicr 15/89; Hacc 22/49; Şuarâ 26/115…

[74] Rûm 30/54.

[75] Abdürrezzak Kâşânî, Tasavvuf Sözlüğü: Letâifu’la’lâm fî işârâtı ehli’lilhâm, çev. Ekrem Demirli, İz Yayıncılık, İstanbul 2015, s. 442.

[76] Örnek ayetler için bkn. Bakara 2/284; Âl-i İmrân 3/31, 129, 135; Nisâ 4/48,116; En’âm 6/54,145, 165; A’râf 7/153, 167…

[77] A’râf 7/156.

[78] Nisâ 4/147; İbrahim 14/7; Fâtır 35/30, 34.

[79] Hûd 11/42-43.

[80] İsrâ 17/3.

[81] İsrâ 17/70.

[82] Örnekleriyle Türkçe Sözlük, “bağır”, 1/220.

[83] Bu kullanımlara örnek olarak şu dizeler verilebilir:

Akıdayım kanlu yaşum arturayım bagrum başın / Ta ki bulınca nakkâşum seyrân ideyin bir zamân. Yavu kıldım ben yoldaşı onulmaz bagrumun başı / Gözlerümün kanlu yaşı ırmag olup çaglar mısın. ‘Aceb şu yirde var m’ola / Şöyle garîb bencileyin

Bagrı başlu gözi yaşlu / Şöyle garîb bencileyin.

[84] Bu kullanımlara örnek olarak şu dize verilebilir:

Senün ‘ışkun odı meger sıçramaya kimesneye / Bir zerre degdi Yûnus’a cihân içinde fâş oldı.

[85] Bu kullanımlara örnek olarak şu dizeler verilebilir:

Meger Yûnus gözi tuş oldı dosta / Ki kaldı kapuda andan içerü.

Nefs ili oldı harâb kibr ayaklarda türâb / Gitdi perde vü hicâb dost gözüme tuş oldı.

[86] Bizim kullandığımız Divân’da bulunmayan, ancak yaygın olarak Yunus Emre’ye atfedilen bu konuyla ilgili olduğunu düşündüğümüz dizeler şöyle hatırlanabilir:

Elif okuduk ötürü, / Pazar eyledik götürü, / Yaratılanı hoş gördük, / Yaratandan ötürü.

[87] En’âm 6/91; Hacc 22/74; Zümer 39/68.

[88] Enbiyâ 21/ 107.

[89] Peygamberimizin Miraç tecrübesiyle ilgili tefsirlerde ve siyer kaynaklarında detaylı bilgiler verilir. Bunların bir araya getirilip derlendiği ve bugünün oku- runun istifade edebileceği bazı çalışmalar şunlardır: Yaşar Düzenli, “Sembolizm Açısından İsra ve Miraç’a Yeni Bir Yaklaşım Denemesi”, Eskişehir Osmanga- zi Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 2001, c. 2, sayı: 1 s. 31-47; Cağfer Karadaş, “İsra-Miraç Hâdisesi: Mahiyeti ve Gerçekliği”, Kisbu İlahiyat Dergisi, 2019,

c. 1, sayı: 1, s. 55-73; Kemal Sandıkçı, “İsra ve Miraç”, İslam Medeniyeti Dergisi, 1969, c. 2, sayı: 24, s. 21-23.

[90] Bunlara; Ahmed Yesevî’nin Mirâc-nâme’si örnek verilebilir. Bu eserle ilgili bir değerlendirme için bk. Mehmet Temizkan, “Ahmed Yesevî’nin Mirâç- nâme’si ve Etkileri Üzerine Bir İnceleme”, Türk Dünyası İncelemeleri Dergisi, 2016, c. 16, sayı: 2, s. 9-17; Ayrıca bk. Hasan Ali Esir, “Anadolu Sahası Mesne- vilerinde Miraç Mevzuu”, Atatürk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, 2010, c. 15, sayı: 39, s. 683-708.

[91] Tarihî süreçte Süleyman Çelebi’nin Mevlid’inin dışında başka Mevlidler de yazılmıştır. Bunlardan birisi de Molla Yoldaş Hılvetî’nin Çağatay Türkçesiyle yazdığı Mevlid’dir. Konuyla ilgili geniş bilgi için bk. Adem Çayan, “Molla Yoldaş Hılveti ve Çağatayca Mevlidi”, Karadeniz Teknik Üniversitesi SBE. Sosyal Bilimler Dergisi, 2016, c. 5, sayı: 10, s. 345-360; Türkçe Mevlid metinleri hakkında ayrıca bk. Necla Pekolcay, “Türkçe Mevlit Metinleri Hakkında”, İslam Medeniyeti Dergisi, 1972, c. 3, sayı: 25, s. 24-25.

[92] Ebû’l-Hüseyn Müslim b. el-Haccâc Müslim, el-Câmiʿu’ṣ-ṣaḥî, İstanbul 1413/1992, “İman”, 279.

[93] Bakara 2/152.

[94] İsrâ 17/44; Enbiyâ 21/19-20, 27; Nûr 24/41; Sâd 38/18-19; Mü’min 40/7; Tahrîm 66/6.

[95] Kehf 18/29.