Batının Hz. Muhammed Hakkındaki Düşünceleri – Lessing Örneği-*

Batının Hz. Muhammed Hakkındaki Düşünceleri – Lessing Örneği-*

Cilt/Sayı

2016 27. cilt – 1. sayı

Yazar

Özcan TAŞCIa

aKelam AD, Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, Çanakkale

Öz

Kant ve Herder’in yanı sıra Lessing yakınçağda Almanya’nın düşünce dünyasının şekillenmesinde en önemli  rollerden birisini üstlenmiş olan aydınlanmacı filozoflardandır. Lessing’i bizim için ön plana çıkaran özelliklerine baktığımızda ilk olarak karşımıza çıkan husus onun Batıda kendi döneminde hakim olan ön yargılardan bağımsız bir şekilde İslam’ı, onun öğretisini, onun Peygamberini ve onun mensuplarını akıl ve bilimsel düzlemde ortaya koyduğu ilkelerle  incelemesi, bunun sonucunda da akıl ve vahiy dini olarak gördüğü İslam’a ve Hz. Muhammed’e hoşgörüyle yaklaşmasıdır.

Anahtar Kelimeler

Hz. Muhammed, lessing, aydınlanma, tolerans, adalet

Abstract

Lessing , as a one of the philosopher of the Enlightenment,as well as Kant and Herder played one of the most important roles, to form modern thought of  Germany. The most significant aspect of Lessing is that Islam, his teachings and his prophet, apart from prejudice, which he found in his time in the West, judged by the reason and scientific criteria and then came to the conclusion that Islam is Reason and revealed religion. And the Prophet Mohammad is a wise and perfectly human being.

Keywords

Prophet Muhammad, enlightenment, lessing, tolerance, justice


Hz. Muhammed ile ilgili Batı’da çoğunlukla oryantalistler tarafından taraflı ve ön yargılı bakış tarzıyla araştırmalar yapılmıştır. Bu hususta tarafsız ve objektif bakış açısıyla yapılan araştırmaların çok da fazla olmadığı rahatlıkla söylenebilmektedir. Bu gibi tarafsız çalışmaların büyük oranda İbn Rüşd geleneğini takip eden Batılı filozoflara ait olduğu görülmektedir. Bunlara Alman filozofları da dahil edilebilir. Bunlardan belki de en dikkat çekeni hiç şüphesiz Lessing’dir. Lessing Almanya’da yaşadığı dönemde sadece Hz. Muhammed’in değil aynı zamanda Onun öğretisinin/Kur’an’ın adeta savunucusu durumundadır.

Gotthold Ephraim Lessing, 1729’da Almanya Oberlausitz’de dünyaya geldi. 1741-1746 yılları arasında yatılı okula gitmiştir. 1751 yılında “Berlin imtiyazlı gazetesinde” iş buldu. Bu şekilde genç bir eleştirmen ve serbest yazar (freier Schriftsteller) olarak çalışmaya başlamıştır. Ancak genç sayılabilecek bir yaşta (52 yaşında) Braunschweig’da 1781 yılında hayatını kaybetmiştir.1

Lessing’in oldukça erken dönemde İslam’a ve Türklere karşı hayranlık beslediği görülmüştür. Türklere karşı zamanında yaygın olan ön yargılar onu rahatsız etmiş ve döneminde oldukça az bulunan tarafsız sayılabilecek eserlerden Türkler ve İslam hakkında bilgiler elde etmeye çalışmış, dolayısıyla da bu hususta eserler vermiştir. O bu bağlamda yazdığı ilk eser “Rettung Cardanus” ta İslam’ı ve Hz. Muhammed’i savunmuştur. İslam öğretisinin “akıl ve vahiy dengesini en iyi şekilde yansıtan” bir nitelikte olduğunu ön plana çıkartmıştır. Lessing, Voltaire’in 1741 tarihinde “Mahomet” adlı tiyatro eserinde Hz. Peygamber’e karşı yaptığı hakarete 1754 yılında yazdığı ve 1759 tarihinde de sahnelediği “Fatima” adlı tiyatro oyunuyla (Fatime- Trauerspiel) karşılık vermiş, burada Hz. Muhammed’in adaletini öne çıkarmıştır.2

 LESSING’E KADAR HZ. MUHAMMED HAKKINDA BATININ GENEL TUTUMU

1998 yılında Karl-Josef Kuschel tarafından yayınlanan ve “Vom Streit zum Wettstreit der Religionen-Lessing und die Herausforderung des Islam”,3 başlığını taşıyan eserde, 200 yıldan beridir Batıda Lessing’in İslam hakkındaki olumlu düşüncelerinin neden gündeme gelmediği hususunda şu anlamlı cümleler ortaya konulmaktadır:

“Lessing, “Nathan der Weise” adlı tiyatro eserinde (drama) ortaya koyduğu Yahudi, Hıristiyan ve Müslümanların bir arada yaşamalarına ilişkin olgunun, 20. yüzyılın sonlarında Almanya’da yeniden önemli bir toplumsal-siyasal problem haline gelmiş olmasını herhalde hayal edemezdi. Aynı şekilde yaşadığı dönemde onun tarafından engellenmeye çalışılan İslam fobisiyle bizim günümüz Almanya’sında yeniden karşı karşıya olmamızı da düşünemezdi.”4

Kuschel’e göre global açıdan bakıldığında İslam 17. yüzyıldan itibaren çekildiği Dünya siyaset sahnesine yeniden geri dönmüştür. Bundan dolayı da Batı Hıristiyanlığı ile İslam Dünyası arasındaki ilişkiler tamamen yeniden tasarlanmaktadır. Bu sadece İslam’ın tehlike olarak görülmesinden dolayı değildir. Öyle ya Batıda İslam’dan başka hiçbir din bu derece demonise edilmemiştir (dämonisieren). Bu, kültürel bir skandaldır. Hinduizm ve Budizm barışçıl karakterli ve Uzakdoğu bilgeliği olarak sunulurken, Alman ortak zihninde (kollektives Deutsches Gedächtnis) İslam ile alakalı olumlu hiç bir şey bırakılmamıştır.5 Alman ortak zihni (ya da ortak akli) bundan dolayıdır ki şairlerini bu hususta yeniden kontrol etmekte ve onların bu konuda ne dediğine bakmakta, böylece de rivayetlerinden kopmamış olmaktadırlar. Zira Alman tarihi aynı zamanda Alman literatürüdür.6

Kuschel esasen kanaatimizce Almanya’da İslam ve Müslümanlar konusunda herhangi bir sorunla karşılaşıldığında sadece yüzyıllar boyunca alışılagelmiş oryantalist bakış tarzının sorununun çözümünde yöntem olarak kullanılmasının artık bir şey ifade etmediğini anlatmak istemektedir. Çünkü oryantalist bakış tarzı Müslümanları sırf ve mutlak olarak dışarıdan, daha doğrusu ötekileştirmek suretiyle bir tahlile tabi tutmaktadır. Bu yöntem Müslüman nüfusun Batı ülkelerinde neredeyse hiç olmadığı dönemlerde Batı adına geçerli ve isabetli olmuş olabilir. Ancak Almanya da dahil Avrupa nüfusunun %10’una tekabül eden bir Müslüman kitle ile ilişkileri düzenlemek için zikredilen oryantalist yöntem artık geçerliliğini yitirmiş durumdadır. Bu yöntemi çözüm için kullanmak akıntıya karşı kürek çekmekle eş değerdedir. Bunun yerine bir Lessing ya da bir Goethe’nin yaptığı gibi İslam’ı ve Müslümanları ötekileştirmeden, dünya medeniyetine yaptıkları olumlu katkılar göz önüne alınmak suretiyle değerlendirmek ve birlikte yaşamak için onlarla uzlaşmak için yeni yöntemler aranmalıdır:

“Zira bir şair, başkalarının göremediği, İslam’ın gerçekliğinin başka boyutlarını görmektedir: Onun zihinsel-manevi cevherini (geistige Substanz), şiirsel güzelliğini (poetische Schönheit) ve felsefi-teolojik derinliğini. Bunun içindir ki, son on yılda sürekli olarak eski büyük yazarlara bu konuda başvurulması tesadüfi değildir: İslam’ın Goethe, Heine, Rückert ve Rilke üzerindeki tesiri üzerine küçük-büyük eserler ortaya çıkmıştır.” 7

“Aydınlanma Felsefesinin Temel Değerlerine Mu’tezile Kelamcılarının Katkıları”, II. Ilgaz Felsefe Günleri (Aydınlanma-Din-Demokrasi) Ulusal Sempozyumu, Çankırı Karatekin Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü, Çankırı 13-14-15 Ekim 2011; Özcan Taşcı, “Almanya’da Kelam çalışmaları”, Dini Araştırmalar Dergisi, C. 6,, 2004; Özcan Taşcı, “Batıda Kelama İlişkin Çalışmalar ve Değerlendirilmesi”, Kelam El Kitabı, Ed. Ş.A.Düzgün, Ankara 2012; Özcan Taşcı, “C. H. Becker (1876-1933) Örneğinde Uygulamalı Oryantalizm (Angewandte Orientalistik) Anlayışı-Oryantalizm Çalışmalarının Siyasallaşma Süreci” , AÜİFD, 47 (2006), Sayı 2, s. 143-164.

Gerçekten de olgusal olarak bakıldığında İslam’ın ilk dönemlerinde felsefe ve şiirin büyük bir sıçrama yaptığı tespit edilmektedir. Bu, tesadüf eseri olarak ortaya çıkması düşünülemez. Büyük Alman filozof ve dil bilginlerinden Herder’e (1744- 1803) göre bunun özgürlükle ve ince düşünmeyle doğrudan bağlantısı mevcuttur: Müslümanlar Mansur, Harun Reşid ve Me’mun dönemlerinden itibaren bilimler (Wissenschaften) meydana getirmişlerdir.8 Bağdat merkez olmak üzere kuzey, doğu ve özellikle de batıya doğru (İran, Hindistan, Mağrib, İspanya’da Kordova-Kurtuba, bazı Tatar ülkeleri ve Malaylara/Malezya-Endonezya’ya kadar) yayılan bu bilimler Asya ve Afrika’nın bir takım yeni kültürlere ulaşmasının önemli bir vasıtası haline gelmişti. Araplar Şiir sanatı, felsefe, coğrafya, gramer, tarih, matematik, kimya ve tıp (Arzneikunde) ile de ilgilendiler. Onlar hem de bu alanların bir çoğunda buluş yapan ve bunları yayan, böylece de hayırsever fatihler olarak milletlerin ruhuna tesir etmişlerdir. Şiir sanatı (Dicht- kunst) Arapların en eski mirasıdır. Bu sanat halifenin inayetinin değil özgürlüğün bir ürünüydü. Onlar bu şiirleri Asya’da Tatar, İspanya’da ise Hıristiyan prenslikler ve asil-soylu ailelere yaydılar.9 Böylece düşmanları olan Arap komşuları vasıtasıyla Avrupa yeniden ince yaşayan şiir sanatına aşina olmaya başlamıştır.10 Herder’e göre şiirin kardeşi durumundaki felsefe de yine büyük bir medeniyetin göstergesi durumundadır. Ona göre Müslümanlar felsefeyi Kur’an temelli olarak geliştirmişlerdir. Meşhur Alman filozofu Kant’tan asırlar önce “saf akıl” tartışmaları yapan mezhepler ortaya çıkmıştır. Çünkü İslam bu gibi akli-felsefi düşünceyi desteklemiş ve teşvik etmiştir. Herder’e göre ilk olarak Yahudiler daha sonra da Hıristiyanlar Müslümanların geliştirmiş oldukları bu “teolojik metafizik” (theologische Metaphysik) eleştirel felsefi birikimi öğrenmek istemişler ancak Yahudilik ve Hıristiyanlıkta akli düşünme ve eleştiriye yer olmadığından bu sistemi epey sansürlemek zorunda kalmışlardır.11

Lessing de Herder’in yaptığı şekilde Müslümanların bu yönüne dikkat çekmek istemiştir:

“Dünya, Roma İmparatorluğu’nun yıkılmasından sonra, sadece Arap Müslümanlarının tarihinden övgüyle söz etmiştir. Bu, gerek kendileriyle (medeniyet) oluşturduğu büyük şahısları, gerekse, dünyanın en değerli yerlerinde (in dem beträchtlichsten Teile der Welt), bize barbar bir halk olarak tanıtılan bir halkın içerisinde en güzel şekilde gelişen sanat ve bilim alanında yaptıkları olumlu anlamdaki en olağanüstü değişimler (die wunderbarsten Veränderungen) dolayısıyladır” 12

Şu halde Lessing ve Herder gibi aydınlanmacı Alman şair ve filozofları Müslümanların barbar olarak nitelendirilmelerini şiddetle reddetmişlerdir. Ancak Lessing bu konuda daha cesaretli bir tutum sergilemek suretiyle Türklerin de sadece savaşçı kahramanlar değil aynı zamanda da cesur ve bilgili olduklarını açıkça dile getirebilmiştir.13

Lessing’in en önemli amacı yaşadığı dönemde Almanya’daki İslam, dolayısıyla da Hz. Muhammed hakkındaki temelde iki paradigmayı yıkmak istemiştir. Bunlardan birincisine O, Rafizi bir akımdır (Der Islam als Häresie). Bu anlayışa göre İslam Hıristiyanlığın heretik bir mezhebidir.14 İkinci Paradigmaya göre ise O Batıl bir dindir (Der islam als Heidentum). Bu anlayışa göre de İslam Hıristiyalıktan ayrı fakat batıl bir dindir. Bu anlayışın Thomas von Aquin (1225-1274) ile başladığı zikredilmektedir.15 İkinci paradigma ise Onun Şeytan işi olduğuna dair olup (Der Islam als Teufelswerk) takriben Batıda 300 sene önce oluşmaya başlamıştır. Reform hareketleriyle de (Reformation) İslam hakkındaki paradigmada hiç bir değişikliğin olmadığı açıkça ortaya çıkmaktadır.16 Viyana kapısına kadar dayanan Türkleri, dolayısıyla da Müslümanları Şeytanın sebep olduğu iş olarak gören Luther, Türk yöneticilerinin meşru olmayan Tanrı tanımaz liderler olduğunu ileri sürmüştür.17 Luther’in bu düşüncesi sadece Türkler için değil, Yahudiler ve diğer tüm pagan dinler için de geçerlidir.18 Bu düşünceyi Luther dışında Melenchthon ve Calvin gibi büyük reformcular da paylaşmıştır.19

ALGININ DEĞİŞMESİ: AYDINLANMA ÇAĞI

Müslümanlar hakkında reform hareketlerinden sonra bile Batıdaki olumsuz yargıların değişmediği ortadadır. Bu durum elbette ki Hz. Muhammed için de geçerliydi. Bundan dolayı da aydınlanma dönemiyle birlikte bir takım aydınlanmacı düşünürler tarafından eskiye nazaran daha bilimsel ve objektif yazılar yazılmak suretiyle bu ön yargılar kırılmaya çalışılmıştır. Gottfried Wilhelm Leibniz (1646- 1716) İslam hakkında olumlu düşünceler ileri süren aydınlanmacıların Almanya’daki ilk örneklerinden birisi olmuştur.: Die Theodicee adlı eserinde Avrupa’da akıl ile imanı uyuşturmaya çalışanların İbn Rüşd’den etkilenen ve İbn Rüşd’cüler diye bilinen kişiler olduğunu açıkça zikretmektedir.20 O ayrıca akıl ile imanı uyuşturma çabalarında, yani teoloji ile felsefenin bir arada ele alınmasını yine Arapça felsefi eserlerin tercümesine bağlamaktadır.21 Onun çağdaşı durumunda olan Hollandalı Adrian Reland (1676-1718) ise Hz. Muhammed ve İslam hakkında Batıda mevcut olan yanlış anlayışların düzeltilmesi hususunda “Zwei Bücher von der Türckischen oder Mohammedanischen Religion” (Türklerin ya da Muhammedilerin Dinine ilişkin iki Kitab) başlıklı 1705 yılında bir eser yazmıştır ki bu 1717 yılında Almancaya tercüme edilmiştir. Zikredilen bu tür eserler objektiflik açısından tam olarak yeterli olmasa da temelde İslam ve Hz. Peygamber hakkındaki araştırmaların Kilise’nin tekelinden kurtarılmağa başladığına dair bizlere önemli işaretler vermektedirler.

Bu çaba bize göre Lessing ile zirve noktasına ulaşmıştır.22 Zira ona göre İslam diğer bütün dinlerden üstün aydınlanmış yegane dindir. Elbette ki o bu kanaate terazinin bir kefesine aydınlanma düşüncesi ilkelerini diğer kefesine ise tüm dinleri koyarak derin analiz ve tahliller sonucu ulaşmıştır. Bu değerlendirmede elbette ki dinlerin kurucuları hakkındaki tasavvurlar önemli bir rol oynamıştır. Lessing’in eserlerine baktığımızda onun temelde Hz. Muhammed’i, hayatını ve öğretilerini hareket noktası olarak aldığı tespit edilmektedir. Şimdi bunlardan çıkan sonuçları teker teker ele almaya çalışacağız:

LESSING’E GÖRE HZ. MUHAMMED’İN ÖZELLİKLERİ

Şunu hemen belirtmek gerekir ki, aydınlanmacı düşünür ve filozoflar toplumsal alanda köklü değişimlerin yapılabilmesinin yolunun bireylerin algılamalarının değişiminden geçtiğinin farkındaydılar. Bundan dolayı da bireyleri her alanda bilgilendirmeye ve bilinçlendirmeye çalışmışlardı. Onların bireylerde yapmak istedikleri en önemli yenilik dünya hayatının kötümserlik ve korku yerine iyimserlik ve ümit üzerine kurulduğu idi.

Bunun için de elbette hurafe (Aberglaube) ve efsaneler (Myten) ile bu ikisinden beslenen mucize algısı ile bağlantılı insanüstü peygamber anlayışının zihinlerden kazınması gerekliydi. Çünkü hurafe ve efsanenin olduğu yerde elbette ki mucize de olacaktı. Aydınlanmacılara göre artık bunlar hakikatin kriterleri olmamalıydılar. Bunların yerine eleştirel akıl ve bilim gerçeğin ölçütü olmalıdır. Aydınlanmacılar temelde, Kilisenin insanları hurafe, korku, efsane ve Hz. İsa ve diğer peygamberlerden sadır olduğunu ileri sürdükleri olağanüstü olaylar (mucizeler) ile korkutmaya ve etkilemeye çalışarak onları sürekli kendisine tabi olmaya zorlamasına karşı çıkmışlardı. Kilise daha önce peygamberlerden çıktığını ileri sürdüğü bu mucizelerin din adamlarına da intikal ettiğini, onlara karşı çıkmanın ise peygamberlere karşı çıkanların başlarına gelenlerin aynısının kendi başlarına da geleceğini halka inandırmıştı. Oysa aydınlanmacılar bu düşünceyi yıkmak istemekteydi. Ancak onlar için bunu kolaylaştıracak pratik bir olay olmalıydı. İşte bu da Osmanlıların Kilise hakimiyetindeki Hıristiyan Batıyı mağlup etmiş olmasıydı. Öyle ya Müslüman Türkler Kiliseyi mağlup etmiş ve başlarına da Kilisenin ileri sürdüğü şekilde kötü bir şey gelmemişti. Bu da Kilisenin söylediklerinin doğru olmadığını; hurafe, efsane ve mucizelerin artık modern dünyada bir anlam ifade etmediğini, bunların boşalttığı yerin akıl, deney, gözlem ve bilimle doldurulması gerektiğine dair düşüncelerin halk nezdinde taban bulmasını kolaylaştırmıştır.23

Bir aydınlanmacı olan Lessing için de durum bundan farklı değildi. O, bundan dolayı da hakikat ölçütü olarak hurafe ve mucizelerin yerine aklı ve bilimi koyan bir din liderini arama sevdasına tutulmuş ve sonunda İslam’ın Peygamberi Hz. Muhammed’le karşılaşmıştır. O, Rivayetlerden tamamen bağımsız bir şekilde Kur’an’dan hareket ettiğinde görmüştür ki Hz. Muhammed diğer hiçbir dinin kurucusunun sahip olmadığı bir özelliği ile ön plana çıkmaktaydı: Bizim gibi bir insan ve beşer olması. Bu tam da bir aydınlanmacının örnek alacağı bir prototip idi. Öyle ya biz insanlar bizim gibi yiyipiçen, yeri geldiğinde düğünlerde def dinleyen, yeri geldiğinde ağlayan ve gülen ve de elinde delil (mucize-ayet) olarak sadece bir “Kitap” olan gözlemle-yebileceğimiz bu yüzden de kendimize örnek alabileceğimiz birisi. Böyle bir peygamber modeli ile Ehl-i kitap dahil insanlık daha önce hiç karşılaşmamıştı. Kur’an bu duruma şu şekilde işaret etmektedir:

“Şöyle dediler: “Bu ne biçim peygamber ki, yemek yer, sokaklarda gezer? Ona, beraberinde bulunup uyaran bir melek indirilseydi ya!” Yahut kendisine bir hazine verilseydi veya besleneceği bir bahçe olsaydı ya!” Bu zalimler, inananlara “Siz sadece büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz” dediler.” 24

Oysa Kur’an artık mucizeler ve olağanüstü haller ile vasıflı peygamber prototipinden, büyük bir paradigma değişikliği ile sadece vahiy alan ve onu toplumunda içtihatlarıyla tatbik etmeye çalışan, bu yönüyle de insanlara rehber ve örnek olan, insanların vahiy alma dışında tıpa tıp aynısı olan bir prototipe geçişin kaçınılmaz olduğunu açıklamaktadır:

“De ki: “Size Allah’ın hazineleri benim yanımdadır, demiyorum. Gaybı da bilmiyorum. Ve size, ben bir meleğim de demiyorum. Ben sadece bana vahyolunana uyuyorum.” De ki: “Kör ile gören bir olur mu? Hiç düşünmez misiniz?” 25

Ancak Lessing’i burada en çok etkileyen husus, Hz. Peygamber’in Kur’an’da sürekli olarak beşer yönünün ön plana çıkartılmasıydı. Zira o, insanlara sunabileceği elle tutulur gözle görülür bir model arayışında idi. Yoksa olağanüstü haller ve somut mucizelerle muttasıf, bu yönüyle de örnek alınmaktan daha ziyade korkmak suretiyle mutlak itaat edecekleri bir melek, cin ya da kahin aramamaktaydı. Korku nedeniyle itaat etmek ancak hayvanlar için geçerliydi. Oysa Lessing ve onun gibi düşünen aydınlanmacıların yapmak istediği şey, insanları eğitim ve bilgi yoluyla sürü psikolojisinden kurtarıp toplumsal bilince sahip aynı değerler uğrunda çaba gösteren tek tek bireyler yapmaktan başka bir şey değildi.26 Bu bireyler de bu yüksek ve faziletli konuma ancak kendi türlerinden olan faziletli ve yüce bir örnek insan-beşer vasıtasıyla ulaşabilirlerdi. İnsan eğitim psikolojisi açısından da durum bundan farklı değildir. Çocuklar nasıl ki ilk eğitimlerinde anne-babalarını örnek alıyorlarsa,, insanlar da kendi türlerinden olan peygamberleri örnek alacakladır. Zira insanın gerek fiziki gerekse psikolojik davranışlar olarak hiçbir şekilde benzeri olmayan bir meleğin örnek alınması mümkün değildir:

“Eğer Peygamberi, biz bir melek yapsaydık, yine de onu bir adam şeklinde yapardık ve onları yine düştükleri kuşkuya düşürürdük.”

Lessing’e göre bu tür mucize (Wunderglaube) türü olağanüstü hallere sahip olmayan, bunun yerine akıl ilkeleriyle uyuşan ve adalet, doğruluk, Allah’ın Birliği gibi konularda tam bir fazilete sahip olan kişi/bir din lideri gerçek anlamda hakikati temsil etmektedir. İşte ona göre bu kişi Hz. Muhammed’dir.

Lessing Hz. Muhammed’in Kur’an’da somut anlamda diğer peygamberler gibi mucizelere sahip olmadığı için gerçek peygamber olmadığını iddia eden Cardanus’a karşı yazdığı “Rettung des Cardanus” (1754) adlı eserinde bu konuyu detaylı bir şekilde ele alıp işlemektedir. Bu eser temelde Kur’an’ın, Lessing’den 1000 küsur sene önce uygulamaya koyduğu bir paradigma değişikliğinin Batıdaki belki de en önemli ilk örneğini teşkil etmektedir: İnsanlık kemale erdiğinden, yani çocukluktan yetişkinliğe geçtiğinden dolayı artık çocuklar gibi duyu organlarıyla algıladıkları deliller (ayet-mucize) yerine, soyut olarak görmedikleri bilgisel-soyut deliller (ayet-mucize) ile yetinmek durumundadır. Kur’an’ın bu paradigma değişikliği ile yapmak istediği insanın bizzat kendi aklını kullanmak suretiyle kemale, bireysel yetkinliğe erişebileceğidir. Aydınlanmacıların yapmak istediği de kanaatimizce bundan başkası değildi. Önce Kur’an daha sonra da aydınlanmacılar sürekli olarak bu kemal ve yetkinliğe ulaşmak için aklın kullanılmasına vurgu yapmışlardır. Kur’an’ın bu husustaki tutumu oldukça açıktır:

“Çünkü yeryüzünde dolaşan canlıların Allah katında en kötüsü anlamayan ve düşünmeyen sağırlarla dilsizlerdir.” 27

Demek ki Kur’an aklını kullanmayanların hayvanlardan bile aşağı bir mertebede olduğunu bildirmektedir. Buna göre insan aklını kullanmakla “en şerefli ve en mükemmel” aklını kullanmayıp başkalarını taklit ettiğinde ise “en aşağı” seviyeye inmektedir.28

Başta Kant ve Lessing olmak üzere aydınlanmacı Alman düşünürler de “bireylerin eğitilmesini” (Erziehung der Menschen) temel amaç edinmişler29 dolayısıyla da onların akıllarını başkalarına muhtaç olmadan cesaretle kullanmalarını teşvik etmişlerdir:

“İşte şimdi aklını kendi başına kullanma cesaretini göster, Sapare aude!” 30

Tüm bu açıklamalar ışığında Lessing’in, mitler, efsaneler ve mucize konularında Kur’an’ın ortaya koyduğu metot ile aydınlanma döneminin metodu arasında büyük bir benzerlik gördüğünü söylemek mümkündür. Bu yüzden de her iki sistemde de Mucize, hurafe, cehalet, ve korku/ümitsizliğe yer olmayıp bunların yerini bilgi, eğitim, akıl, cesaret ve ümit almıştır. Bu noktada Kur’an’da mucizelerden bahsedilmesi hiçbir şeyi değiştirmez. Çünkü Kur’an’daki bu mucizeler Hz. Peygamber’den önceki peygamberler ve onların gönderildikleri toplumlar için geçerlidir. Hz. Muhammed ve Onun ümmeti için bu tür somut mucizeler hiçbir anlam ifade etmezler. Bunlara Kur’an’da yer aldıkları için inanmakla birlikte bizim için bu tür mucizelerin bilgi ve imana delil olmaları açısından hiçbir şekilde bir değeri bulunmamaktadır. Buna dair Kur’an’da bir çok ifade bulunmaktadır. Allah Teala bu yüzden Mekkeli müşriklerin o derece ısrar etmelerine karşın Kur’an dışında herhangi bir delil ((ayet-mucize) göndermeyeceğini bildirmektedir.

“Sana indirdiğimiz ve kendilerine okunmakta olan Kitap onlara yetmiyor mu? Hiç şüphe yok, bunda iman edecek olan bir kavim için gerçekten bir rahmet ve öğüt vardır.” 31

Onların her ısrar edişlerinde Yüce Allah sürekli olarak indirilen Kitab’a, kendi nefislerindeki (enfüsi) ve dış dünyadaki (afak) oluşsal (kevni) delillere bakmalarını istemiştir.32

“Şanım hakkı için sana çok açık âyetler; parlak mucizeler indirdik. Öyle ki, iman sahasından uzaklaşmış fasıklardan başkası onları inkâr etmez.” 33

Cardanus’un devamlı surette hakikat ölçütü olarak mucizeleri ortaya koyması, Hz. Muhammed’i Kur’an’da Hz. İsa’nınkine benzer mucizeleri olmayışından dolayı gerçek peygamber olarak görmemesi Lessing’i tatmin etmemiştir. Cardanus’un “en fazla kimin mucizesi varsa o gerçek bir peygamber, onun dini de gerçek bir dindir” şeklinde ısrarlı bir tutum içerisine girmesi Lessing açısından oldukça tutarsız ve akıl dışılık olarak görülmüş bu yüzden de onu akılsız davranmakla suçlamıştır.

“En büyük zihnin (Verstand) bile en büyük akılsızlıkla (Torheit) birlikte bulunabileceğinin kabul edilmesi gerekir; ya da başka bir değişle onun karakteri çözülemeyen bir bulmaca olarak kalabilir.”34

Lessing, ortaçağın en büyük matematikçilerinden birisi olan Cardanus’un dogmatik/taklitçiliğe yenik düşerek böyle saçma bir akıl tutulmasına uğradığını dile getirerek dinler arasındaki karşılaştırmanın temel kriterini (Wahrheitsgewissheit) ortaya koyar: Hangi dinin ilkeleri aklın prensiplerine uyuyorsa o din hakikat ve gerçek dinidir. Onlara uymayanlar ise batıldır.

Lessing, Cardanus’un mucizeler üzerinden kendisine göre yanlış bir metotla yaptığı karşılaştırmayı şimdi aklın ilkeleri bağlamında yeniden yapmakta ve şu sonuçlara ulaşmaktadır:

İslam bir kere akıl dinidir (vernünftige Religion). Buna karşılık Hıristiyanlık ise, insanlardan akıl dışı şeylere (unvernünftige Dinge) inanmayı talep eden bir öğretidir (Lehre). Hıristiyan’ın inandığı dini, sağlam bir aklın hiçbir şekilde kabullenemeyeceği karmaşık sözlerden (ein Wirrwarr von Sätzen) ibarettir: Hıristiyanlığı İslam’dan üstün olarak göstermek istediğin zaman, sürekli olarak mucizelerden bahsedip durma! Muhammed hiçbir zaman bunun benzeri mucizeler göstermek istemedi. Kaldı ki O böyle bir şeyi gerekli gördü mü ki? (Elbette ki hayır). Zira aklın imkansız/saçma gördüğü şeylere inanmaya insanları ikna etmek zorunda olan kimse ancak buna ihtiyaç duyar. Böylece o, aklın kabul etmediğini başka bir şeyle olanaklı kılmak ister. Buna karşın, ispatı herkes tarafından yapılabilen bir öğretiyi sunan birisi böyle bir şeye ihtiyaç duymaz. Bundan yola çıkarak şunu söyleyebiliriz: İslam, aklını kullanan herkes için anlaşılır ve kavranabilir öğretilere sahip olduğundan, kendi hakikatini-gerçekliğini ispatlamak için hiçbir şekilde mucizeye ihtiyaç duymamaktadır.35 İsa Mesih’in geleceğini ve Onun tarafından yapılanların daha önceden peygamberler tarafından doğru bir şekilde haber verildiğini nasıl olur da, İsa’nın daha kendi yaşadığı toplumda ve çağında yalanlandığını bilen birisi (yani Cardanus) iddia edebilir! Hiç bir akıllı adam bu kadar aptal olamaz (so unsinnig kein vernünftiger Mann sein). Kaldı ki bizim filozoflarımız da, İsa’nın mucizelerini oldukça sert bir şekilde eleştirmişlerdir. Onlar mucizelerin esasen yanlış-bozulmuş dinlerin ihtiyaç duydukları bir eksiklik olduğunu söylemektedirler. O, bunların gerçek mucizeler olduğunu ve güvenilir şahitler tarafından desteklendiğini söylemektedir. Yazık! Oysa bu mucizeleri kimse görmedi.36

Lessing böylece hak dinin mucize üzerinden değil, aksine aklın onayladığı inanç öğretileri üzerinden tespit edilebileceğini ispatlamış olmaktadır.

HZ. MUHAMMED’İN AKIL VE

FITRAT BAĞLAMINDAKİ ÖĞRETİLERİ

Lessing Hz. Muhammed’in öğretilerinin akıl ve fıtratla uyum içerisinde olduğunu ispatlamak için sözlerine devam ederek şu tespitlerde bulunmaktadır: Cardanus’un zamanında Muhammed ve Onun öğretisiyle alakalı olarak anlatılan haberler oldukça eksik olup, aynı zamanda da binlerce yalanla doludur. Çünkü bu haberlerin amacı, bilgi elde etmek değil de, Hıristiyanlığı haklı göstermektir. Muhammed hakkında Reland ve Sale’den daha doğru malumat veren birisi yoktur. Onların verdiği bilgilere göre Muhammed saçma, akılsız bir yalancı olmayıp (kein unsinniger Betrüger), Onun dini de, saçmalıklar ve tahriflerle dolu zincirleme yalanlardan oluşmuş değildir. Oysa bunlar Cardan için yeterli sebep teşkil etmemektedir. O öyle bilinmeyen meselelerle uğraşmıştır ki, sanki onunla dünyayı kazandığını sanmıştır! (Ey Cardan) Baştan itibaren ben senin bu düşüncelerinden memnun olmadım. Zira sen Muhammed’in öğretisini hak etmediği bir yere yerleştirdin. Puta tapan, Yahudi ve Hıristiyanın kendi dinlerini tanımlamak için kullandıkları cümleler karmakarışık, hiç bir anlamı olmayan saçma sözlerdir (Wirrwar von Sätzen). Kaldı ki bu sözleri sağlam bir aklın (gesunde Vernunft) anlaması imkansızdır. Onların hepsi, hiç bir zaman ispatlanamayan Tanrısal olduğuna inandıkları vahiylere dayandıklarını sanmaktadırlar. Bu şekilde gerçeğe ulaşmaya çalışmaktadırlar. Oysa gerçek zannettikleri şey belki başka bir dünya için geçerli olabilir ancak bizim dünyamız için gerçek değildirler. Onlar gerçek zannettikleri bu şeyleri tanıdıklarını zannederek bunları “sırlar“ (Geheimnisse) olarak isimlendirmişlerdir. Bu öyle bir kelime ki, beraberinde kendisini de çürütmeyi getirmektedir. Oysa Muhammedî Kanuna (Gesetz) bir bak! O, en katı akıl (kurallarıyla) bile çelişmemektedir. Müslümanların söyledikleri gayet açıktır: Tek bir Tanrı’ya ve yaptığımız amellere karşılık olarak gelecek bir ceza ve mükafat (gününe) inanIrız. Bizler sadece bunlara itikat etmişizdir. Bundan dolayı da Hıristiyanlığı bize (Müslümanlara) karşı övmek için sürekli olarak mucizeden bahsedip gevezelik etme (schwatze nicht von Wundern wann du das Christentum über uns erheben willst). Muhammed senin yaptığını hiçbir zaman yapmadı. Bunu yapmaya ihtiyaç hissetti mi? Hayır. Bu tür mucizeleri (wunder) ancak kavranamayan saçma şeylere inanmayı talep eden kimse göstermek zorunluluğunu hissetmektedir. Oysa Muhammed herkesin anlayacağı öğretileri getirmiştir. Ancak kalkıp ta, ben Tanrı’nın oğluyum diyen birisi elbette ki bu tür olağanüstü şeylere ihtiyaç duyar. Oysa başka birisi de kalkıp, sadece tek bir Tanrı vardır ve ben de Onun elçisiyim, ben size karşı reddettiğiniz Tanrı’nın Birliğini (Seine Einheit) kurtaracağım, dediğinde onun mucizeye ihtiyacı var mıdır? Elbette hayır. (Böyle birisi sana şunu demektedir): Biz size böylesi doğa üstü şeyleri (diese Übernatürliche) hediye olarak veriyoruz. Bunlar sizde kalsın.37

Lessing İslam’ın ilkelerinin akılla ve aydınlanmanın “tabii dini” yle (natürliche Religion) uyuştuğunu ortaya koymak için “Rettung Cardanus” tan başka 1774 yılında “Adam Neuser. Einige authentische Nachrichten” adlı bir eser daha kaleme almıştır. Lessing bu eserde 16. yüzyılda İslam’ı seçen bir papazın hikayesini işlemektedir. 1530 yılında Schwaben doğumlu hikayenin kahramanı Adam Neuser Heidelberg’de reformcu-luterci bir vaiz iken Hıristiyanlıktan çıkarak İslam’a girmiş, bu yüzden de hapse mahkum olmuştur. O bu mahkumiyeti sırasında bir yolunu bularak Osmanlı Sultanı II. Selim’e bir mektup yazarak kurtarılmayı beklemiştir. Daha sonra kurtarılmış, İstanbul’a getirilmiş 1576 yılında da orada hayatını kaybetmiştir. Lessing’e göre Adam Neuser’in İslam’a geçmesindeki en önemli etken İslam’ın sadece vahiy dini değil, bundan daha ziyade Onun “aklî- tabii vahiy dini” olmasıdır (vernünftige-natürliche Offenbarungsreligion). Adam Neuser, “en asil tabi dini” (vornehmste der natürlichen Religion) Kur’an’da bulmuştu. Üstelik Hz. Muhammed’in öğretisinin neredeyse tamamı tabii dinle aynıydı. Bir önceki cümlede geçen İslam’ın Lessing’e göre “aklî- tabii vahiy dini” olması Maturidi’nin “Dinin iki aslının akıl ve vahiy olduğuna” dair, Kant’ın ise “bir din hem vahiy hem de tabii din olabilir” hakkındaki sözleriyle uyumluluk teşkil etmektedir.38

Aydınlanmacıların üzerinde durdukları en önemli hususlardan birisi de Allah’ın Birliği ve buna bağlı olarak ta ruhun ölümsüzlüğü, başka bir ifadeyle ahiret inancıdır. Hz. Muhammed’in getirdiği öğreti içerisinde bu hususların açık ve net bir şekilde ortaya konması Lessing’in oldukça dikkatini çekmiştir. O bu hususları da Cardanus’a karşı kullanmayı ustaca bilmiştir. Bu konuda şunları söylemektedir: Muhammed ve taraftarlarının insan olmakla övünülecek gerçeklerin dışında başka bir şeye mi inanmayı (Bekenntniss) insanlardan talep ettiğini düşünmektesin. Öyleyse Ebu Ubeyde’nin Kutsal mekan Kudüs’ü muhasara sırasında ahaliye gönderdiği mektuba bak: “Biz sizden sadece Bir tek Tanrı’nın bulunduğuna, Muhammed’in de Onun elçisi olduğuna, Ahiret gününün olduğuna ve Tanrı’nın ölüleri kabirlerinden uyandıracağına inanmanızı talep ediyoruz. Şayet bunu kabul ederseniz sizin kanınızı dökmek, sizin malınıza ve çocuklarınıza sahip olmak bize helal olmaz. Ancak bunu kabul etmez de cizye ödemeyi kabul ederseniz bizim korumamız altında olursunuz. Bunu da kabul etmezseniz size şarap ve domuz etinin tatlı geldiği kadar kendilerine ölümün tatlı geldiği bir topluluğu üzerinize göndeririz.” Dikkat edersen göreceksin ki bu talep herkesi bağlamaktadır. Söyle bakalım, Tanrı’nın Birliği’ni (Einheit Gottes) ve gelecek hesap gününü (Zukunft des Gerichts) bir kez bile kabul etmemiş birisinin yaşamaya hakkı var mıdır? Burada Muhammed’in (Mahomet) Tanrı’nın elçisi olduğunu kabul etmelerinin de istenmesinden rahatsızlık duyma! Zira bu, mektuba eklenmesi gereken ihtirazi kayıttır (Clausula). Bununla, onların Tanrı’nın Birliği’ni gerçekten kabul edip etmedikleri anlaşılacaktır.”39

Aydınlanmacıların üzerinde durdukları en önemli konulardan birisi de bir toplumda hangi dilden, ırktan ve mezhepten olursa olsun bireylere hak ve özgürlüklerinin verilmesidir. Bir toplum ancak bu şekilde bir arada barış ve huzur içerisinde yaşayabilir. Onlar esasen Avrupa’da kendi topraklarında henüz mevcut olmayan bu barış ve bir arada yaşama kültürünün temellerini atmak istemişlerdir. Bunun için de ellerinde bir örnek olmalıdır. Bu örnek de Müslümanlardan başkası olmayacaktı.40 Lessing’e göre Hz. Muhammed’i takip eden Müslüman liderler başka dinden olanlara karşı oldukça fazla müsamaha göstermişlerdi.

Lessing, günümüzde Müslümanları her zaman şiddetin kaynağı olarak görmek isteyen Batıya (Cardanus’a hitaben) adeta 250 yıl öncesinden haykırmaktadır: Müslümanları sürekli olarak şiddet silahını (Gewalt der Waffen) kullananlar olarak itham etme! Muhammed ve taraftarları kan döktü de İsa ve havarileri hiç kan dökmedi mi? Biliyor musun, sizdeki şiddet ve zalimlik (Grausamkeit) onlarda hiçbir zaman olmadı… Muhammed Yaratıcının şerefini (Ehre des Schöpfers) kurtarmak için ve sadece zalim-inatçı melun kimselere karşı buna tevessül etmiştir. O, asla zalim değildir. O, sen peygamber olarak isimlendirmesen de, barışı tebliğ etmiştir.41

Lessing, Müslümanların birlikte yaşama kültürüne ve toleransa Batıdan çok daha önceleri sahip olduğunu bu şekilde açıkça ortaya koymaktadır. O bu iddiasını desteklemek amacıyla 1779 yılında “Nathan der Weise” (Bilge Nathan) adlı bir de tiyatro eseri yazmıştır.42 Daha sonra sahnelenen bu eser, Selahattin Eyyubi’nin (1138-1193) hakim olduğu 12. yüzyıl Kudüs’ünde geçmektedir. Selahattin Eyyubi aynı zamanda eserin en önemli şahsiyetleri arasında yer almakta olup, “töleranslı ve aydın bir sultan” (toleranter und aufgeklärter Herrscher) olarak takdim edilmektedir. Eserde, ailesinin bir çok ferdi Hıristiyanlar tarafından öldürülen Yahudi bir tüccar olan Nathan’ın, elbette ki diğer tüm dinlere mensup kişilerle birlikte, Müslümanların hakimiyeti altında nasıl toleranslı ve adil bir muamele gördüğü anlatılmaktadır.43

Hz. Muhammed’in getirdiği öğreti içerisinde Lessing’in en fazla dikkatini çeken prensip adalettir. O, “Nathan der Weise” adlı eserde her ne kadar buna işaret etmişse de ondan önce 1759 yılında yazdığı tiyatro eseri “Fatime” 44 adlı eserde Hz. Muhammed’in “en adil” olduğu üzerinde durmuştur. Eser ana hatlarıyla şu şekildedir:

Abdullah güçlü ve yetenekli bir sultandır. Ancak herkes gibi onun da bir zafiyeti vardır. Bu da karısı Fatıma’yı paranoya derecesinde kıskanmasıdır. Bu kıskançlık öyle bir hale gelmiştir ki sürekli savaşlara gittiğinden bir gün öldüğünde karısının kendisinden sonra başkasıyla evlenmesine engel olmaya karar verir. Veziri İbrahim’e bir şişe içerisinde zehir vererek kendisi sefere çıktıktan sonra bunu karısına içirmesini emreder. İbrahim, sultan Abdullah sefere çıktıktan sonra sultanın karısı Fatıma’ya bu durumu açıklar. Bunu öğrenen Fatıma kocasını sevdiği halde ona karşı büyük bir kızgınlık duyar. Kocası seferden döndükten sonra İbrahim’in elindeki şişeyi alıp kocasının gözleri önünde zehri içer ve oracıkta can verir. Yalnız ölmeden önce Hz. Muhammed hakkında söylediği sözler eserin en can alıcı noktasını oluşturmaktadır:

“İkimiz bir gün muhakkak Peygamberin önüne çıkacağız. O, kendisine tabi olanlardan daha iyi birisidir. O benim şikayetimi duyacaktır.” 45

SONUÇ

Hz. Muhammed gerek Doğu gerekse Batı Hıristiyan dünyasında İslam’ın doğuşundan itibaren sürekli olarak olumsuz bir şekilde algılanmaya çalışılmıştır. Kimi zaman güvenilir olmayan birisi, kimi zaman barbar, kimi zaman zalim olarak vasıflandırılmıştır. Bu haksız ve yanlış karalama kampanyasının temel amacı Müslüman olmayan sade insanların Hz. Muhammed ve Onun dinine karşı olası temayüllerine engel olmaktı. Bu durum aydınlanma dönemine kadar devam etti. Bu dönemle birlikte İslam ve Hz. Muhammed ile ilgili daha ılımlı, eskiye nazaran daha objektif ve bilimsel eserler verilmeye çaba gösterilmiştir. Tabii ki bunda en önemli faktör, İslam araştırmalarının Kilisenin tekelinden yavaş yavaş çıkmaya başlamasıdır. Aydınlanma döneminde İslam ve Hz. Peygamber hakkında en cesur ve tarafsız eserlerin Lessing tarafından verildiğini tespit etmekteyiz. Lessing’in Hz. Muhammed’e olan ilgisi Onun tarafından getirilen inanç öğretisinin aydınlanma felsefesi ilkeleriyle uyumlu olmasından kaynaklanmaktadır. Bu ilkeleri daha ziyade Hz. Muhammed’in diğer din kurucularından farklı olarak vahiy alan normal bir insan olması, somut mucizelerinin olmayışı, Allah’ın Birliği, ahiret günü, adalet ve diğer din mensuplarına karşı toleranslı olması başlıklarında toplamak mümkündür.


KAYNAKÇA

* Bu makale 15-17 Mayıs 2015/Kahramanmaraş’ta, Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi İlahiyat Fakültesi tarafın- dan düzenlenen XX. Kelam Anabilim Dalları Koordinasyon Toplantısı ve “Nübüvvet ve Medeniyet (İslam Düşüncesinde Nübüvvet Algıları ve Medeniyet Tasavvurları) Sempozyumunda tarafımdan sunulan “Lessing’de Hz. Muhammed Algısı” adlı yayınlanmamış tebliğimin kısmen değiştirilmiş halidir.

1 Özcan Taşcı, Aydınlanma, Oryantalizm ve İslam, Sentez yay., Ankara 2013, s. 59.

2 Taşcı, a.g.e., s. 60

3 Patmos Verlag, 1. Aufl. Düsseldorf 1998.

4 Karl-Josef Kuschel, Vom Streit zum Wettstreit der Religionen-Lessing und die Herausforderung des Islam, Patmos Verlag, 1. Aufl. Düsseldorf 1998, s. 13..

5 Kuschel, a.g.e., s. 16; ayrıca bkz. Taşcı, a.g.e., s. 66; ayrıca bkz., Özcan Taşcı,

6 Kuschel, a.g.e., s. 18.

7 Kuschel, a.g.e., s.. 19.

Johann Gottfried Herder, Ideen zur Philosophie der Geschichte der Mensch- heit, Hrsg. Johann Heinrich Luden, Friedrich Hartknoch Verlag, Vierte Auf- lage Band II, Leipzig 1841, s. 383; ayrıca bkz. Taşcı, a.g.e., s. 89.

9 Herder, a.g.e., s. 384; ayrıca bkz., Taşcı, a.g.e., s. 90

10 Herder, Ideen, s. 385; ayrıca bkz. Taşcı, a.g.e., s.. 90

11 Herder, a.g.e., s. 386..

12 Kuschel,, a.g.e., s. 46.

13 Bkz. Taşcı, a.g.e., s. 62-63; Kuschel, a.g.e., s. 37.

14 Kuschel, a.g.e., 54.

15 Kuschel, a.g.e., s. 59.

16 Kuschel, a.g.e., s. 62

17 Kuschel, a.g.e., s. 63.

18 Kuschel,, a.g.e., s. 69

19 Kuschel, a.g.e., s. 71.

20 Leibniz, Die Theodicee, Leipzig 1879, s. 39.

21 Leibniz, a.g.e., s. 38.

22 Almanya’da aydınlanma döneminde İslam araştırmalarını Kilisenin tekelin- den, yani teolojiden kurtarıp bağımsız bir disiplin haline getirmeye çalışan- ların başında Johann Jakob Reiske (1716-1774) gelmektedir ki onun Lessing’in yakın arkadaşı olduğu bilinmektedir. Lessing sonraları Arapça kaynaklar hu- susunda Reiske’den oldukça yardım gömüştür. Reiske İslam araştırmalarının yani oryantalizmin bağımsız bir bilim olarak ortaya çıkmasına uğraşmıştır. Bu gerçekleştiğinde ise İslam, tarihsel açıdan Hıristiyanlığın karşısında ayrı ve bağımsız bir kimliği olan bir din olarak kabul edilecekti. Bu büyük ve köklü bir zihniyet devrimi anlamı taşımaktaydı (Bkz. Özcan Taşcı, “Yurtdışında Kelam Araştırmaları-Aydınlanma Dönemi Almanya Örneği”, İnönü Üniversitesi İla- hiyat Fakültesi Dergisi, C. 5, Sayı 2, Güz 2014, Malatya 2015, s. 68, 1.ve 2. dip- notlar).

23 Mucize ve korku arasındaki ilişki için bkz. Taşcı, a.g.e., s. 79-81.

24 Furkan 25, 7-8 (Elmalılı Meali, http://www.kuranikerim.com/m_elmalili_index.htm)

25 En’am, 6, 50.

26 Aydınlanma ve insan eğitimi, insanın hurafelerden kurtarılması hususunda bkz. Taşcı,, “Aydınlanma Felsefesinin Temel Değerlerine Mu’tezile Kelamc- ılarının Katkıları”, s. 317.

27 Enfal, 8, 22.

28 Tin, 95, 4-5.

29 Silvia Horsch,, “Lessing, der Islam und die Toleranz”, Vortrag im DMK (De- utschsprachiger Muslimkreis) am 29.08.2003,, s. 2;; ayrıca bkz. Taşcı, “Aydın- lanma Felsefesinin Temel Değerlerine Mu’tezile Kelamcılarının Katkıları”, s. 317.

30 Kant “Beantwortung der Frage, Was ist Aufklärung“, Beginn des Traktas (EA 1784), Immanuel Kants Vermischte Schriften, hrsg. Johann Heinrich Tieft- runk, Bd. II, Halle 1799; ayrıca bkz. Taşcı, a.g.e., s. 47.

31 Ankebut, 29, 51.

32 Daha geniş açıklamalar için bkz. Taşcı, a.g.e., s. 76-83.

33 Bakara, 2, 99.

34 Gotthold Ephraim Lessing, Theologiekritische Schriften I, “Rettung Carda- nus” Hrsg. Herbert G. Göpfert, München 1976, s. 11, 15, 16, 19, 20, 21, 22, 24, 25, 26 ve 27. Sayfaları.

35 Taşcı, a.g.e., s. 74.

36 Taşcı, a.g.e., s. 72.

37 Lessing, “Rettung Cardanus” , a.y.; ayrıca bkz. Taşcı,, a.g.e., s. 74-75.

38 Taşcı, a.g.e., s. 64.

39 Lessing, “Rettung Cardanus” , a.y. ; ayrıca bkz. Taşcı, a.g.e., s. 75-76.

40 Lessing, “Rettung Cardanus”, a.y.; ayrıca bkz. Taşcı, “Aydınlanma Felsefesi- nin Temel Değerlerine Mu’tezile Kelamcılarının Katkıları”. s. 324-329.

41 Taşcı, a.g.e., s. 75.

42 Nathan der Weise, In: Lessingswerk In einem Werk, Hrsg. Gerhard Stenzel, Das Berglandbuch Verlag, Salzburg/Stuttgart, s. 190-362.

43 Taşcı, a.g.e., s. 84.

44 F a t i m e. Ein Trauerspiel, In: Lessingswerk In einem Werk, Hrsg. Gerhard Stenzel, Das Berglandbuch Verlag, Salzburg/Stuttgart, s. 500-507.

45 Fatime, s. 503.