Din-Mezhep İlişkisi veya İlişkisizliği Sorunu

Din-Mezhep İlişkisi veya İlişkisizliği Sorunu

Cilt/Sayı

2018 29. cilt – 2. sayı – Farklı İslam Yorumları Olarak Mezhepler

Yazar

Osman AYDINLIa

aİslam Mezhepleri Tarihi AD, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, Ankara

Öz

Din olarak İslâm; inanç, ahlâk, ibadet, hak ve hukuka ilişkin boyutlarıyla mezhepler öncesi süreçte teşekkülünü tamamladı. Hz. Muhammed’in vefatının ardından hayat koşulları derinden değişime uğrayan Müslüman toplumu, dinin anlaşılması yönünde farklı okuma biçimleri geliştirdiler ve buna bağlı olarak farklı din anlayışları tarih sahnesine çıkmaya başladı. Sosyo-politik nedenler, sosyal değişmeler, dini metinlerin okunuş yöntemleri, etnik yapılanmalar, felsefi çeviri faaliyetleri, farklı kültür ve inançlarla karşılaşma gibi etmenler mezhep olgusunu ortaya çıkardı. Kurumlaşma sürecinde doğal görülebilecek görüş ayrılıkları, her bir mezhebin kendisini din yerine ikame etmesiyle problemlere neden oldu. Mezheplerin kendi sistematiği içerisinde Kur’an-ı Kerim’le irtibatlarını yitirmeleri ve kendilerini tek doğru olarak görmeleri, bu yapıların kendilerini dinle özdeşleştirmelerine zemin oluşturdu. Birtakım mezhepler kendilerini doğrudan din gibi telâkki edebildiler. Bu durum, toplumun ihtiyacına cevap veremeyecek bir sürece; düşüncenin donuklaşmasına ve yenilenme şansının yitirilmesine yol açtı. Bu bağlamda dinin anlaşılma biçimleri olan mezhepleri dinle olan ilişkileri ya da ilişkisizlikleri açısından irdelemek önemli görünmektedir. Mezhepler beşeri nitelikli oluşumlar olduğu halde nasıl dinin yerini aldılar ve sözde evrensel bir kimliğe büründüler.

Anahtar Kelimeler

Din; mezhep; fırka; Kur’an; Hz. Muhammed

Abstract

Islam as a religion; completed its formation before the period of sects by the dimension related to faith, morality, worship, right and justice. Muslim communities, whose life conditions transformed radically after the death of Prophet Muhammad, developed various reading forms towards the understanding of religion, and according to that, different interpretations of the religion came into the stage of history. Factors such as socio-political reasons, social changes, reading methods of religious texts, ethnic constructions, activities of philosophical translation, encounters with different cultures and beliefs revealed the sect as a phenomenon. Natural conflicts of opinions through the process of institutionalization led to the problems by the self-substitution of sects with the religion. Losing the contact with Quran within its own systematic and their self-reception as the only truth caused these structures to interiorise themselves with the religion. Some sects considered themselves directly as religion. This situation meant the identification of sect and religion as concepts. This resulted with a process that could not respond the need of society, tarnishing of thought and losing the chance of refreshment. In this context, it seems crucial to scrutinize the sects, which are the forms of understanding religion, in their relation or irrelation with the religion. Although they are generated by humans, how the sects replaced the religion and turned into a universal identity.

Keywords

Religion; sects; firqa; Quran; Prophet Muhammad


Din, insanın aklını ve özgür iradesini kullanarak dünyada iyiye, güzele ve doğruya yönelten ve ahirette kurtuluşu hedefleyen Allah tarafından gönderilmiş bir mesajdır. Daha kapsamlı bir tanımlama yapıldığında dinin, bir topluluğun sahip olduğu Tanrı, Peygamber, kutsal kitap ve metafizik âlem ya da kutsala yönelik inanç nizamı, buna bağlı olarak yaptığı ibadet ve uyum içinde birlikte yaşamalarını sağlayan ahlâki kurallar bütünü olduğu söylenebilir. Öz olarak din, aşkın varlığa karşı gönül, söz ve eylemlerle yönelmedir. İlahi ve ilahi olmayan, tabii ve vahyi şeklinde tasnif edilen tüm dinler bu kavram içinde ele alınmakla birlikte bu makale, İslâm dini ve anlaşılma biçimleri olan mezhepler arasındaki ilişkinin boyutları üzerine inşa edilmiştir. İlk olarak İslâm dininin teşekkül ettiği 23 (yirmi üç) yıllık süreçteki inanç, ibadet, ahlâk ve muamelâta dair temel eksen ve öğreti üzerinde durmanın gereği açıktır.

Yaratıcısı ile insan arasındaki ilişkinin sınırlarını ortaya koymak ve ideal bir İslâm toplumu oluşturmak amacıyla Allah, vahiy ve Hz. Muhammed arasındaki iletişim çerçevesinde İslâm dininin çağrısı üç temel esas üzerine kurulmuştur. Genel İslâmi ilkeler olarak isimlendirilen bu esaslar; Kur’an’ın en temel öğretisi iman-İslâm-takva kavramlarıyla ifade edilen tevhid; sosyo-ekonomik yaşantının düzenlenmesine ve toplum düzeninin sağlanmasına yönelik insanın kendine ve topluma karşı olan ahlâki yükümlülüklerive bireylerle toplumların muhakeme edileceği ahirete inançtır.[1]

Dinî, kültürel, ekonomik ve sosyal alanlarda bir çürüme yaşayan ve hayatının her alanına kabilecilik anlayışının damgasını vurduğu Cahiliyye toplumu, Hz. Muhammed’in vahyin desteğinde gerçekleştirdiği değişim ve dönüşüm projesiyle ideal topluma dönüştü. Arap yarımadasının sosyal hayatı, bazı sınıfsal farklılıkları ve dengesizlikleri bünyesinde barındırıyordu. Gelir dağılımında haksız ve adaletsiz uygulamalar ortaya çıkmıştı. Servet ve malın, belli şahısların tekelinde bulunduğu bir ezen sınıf oluşmuştu. Bu yüzdendir ki, Kur’an’ın, indiği toplumun eleştirdiği iki özelliği; çoktanrıcılık ve sosyo-ekonomik alandaki adaletsizlikti. İlk planda Arap yarımadasında egemen olan ve hayatın her alanına nüfuz eden paganist inançtan tek Allah inancına dönüşün sağlanması gerekiyordu. Bu doğrultuda Kur’an’da öngörülen ve nitelikleri verilen Allah’ın birliğine iman, bireysel veya toplumsal hayatın her alanına ve kurumlarına ilham veren bir prensip haline getirilmiştir. Arabistan’ın dinî düşüncesi ve hayat tarzı yeniden şekillenmiştir. Hz. Muhammed, ideal bir İslâm toplumu oluşturmak amacıyla öncelikle toplumu dejenerasyona uğratan zihniyeti, düşünce yapısını ve Allah tasavvurunu değiştirme gayretine yoğunlaşmıştır.[2] Bu, ona Rabbi’nin verdiği bir görevdir. Allah, insanı yine kendi gibi bir insanla uyarmış ve bu şekilde insana önemli işler başarabileceğini göstermiştir. Kur’an’da Allah,  Peygamber ve insan ilişkisi şu şekilde anlatılır: “De ki: Ben de ancak sizin gibi bir insanım, ancak bana tanrınızın tek bir Tanrı olduğu vahyolunuyor. Rabbi’ne kavuşmayı uman kimse yararlı işler yapsın ve Rabbi’ne kullukta hiç ortak koşmasın.”[3]

Adalete uygun ve ahlâki temellere dayanan yaşanabilir bir toplumsal düzen kurmak, Kur’an’ın en önemli hedeflerinden biridir. Bu anlamda bireyin tanınması ve eğitilmesi oldukça önemli bir süreç olarak sunulur. Kur’an-ı Kerim, insan psikolojisini ele alır ve iç âlemini tasavvur ederek insanın,  kendi içinden ve dış dünyadan gelen etkiler karşısında gösterdiği tavrı ana hatlarıyla belirler. Bu bağlamda Hz. Peygamber’in de İslami öğretim ve eğitimin yapılabilmesi için Medine’ye hicretinden sonra yatılı ve gündüzlü eğitimin verildiği kurum olarak Suffa okulunu[4] inşaya giriştiğini zikretmek mümkündür. 

İlk Müslüman toplumun inşasında bireylerin gelişimi önemli bir husustu ve bunun gerçekleştirilmesinde özgüven faktörünün vazgeçilemez bir rolü bulunmaktaydı. Allah ırk, renk ve cinsiyet gibi bazı farklı niteliklerle yarattığı insana yeryüzünde düzeni sağlama ve bozgunculuğu ortadan kaldırma görevi vermiştir. Bir ayette, üstünlük kriteri “..Biliniz ki Allah katında en iyiniz ona karşı derin bir sorumluluk bilincine sahip olanınızdır.”[5]şeklinde belirtilmiştir. İnsan, bu görevi gerçekleştirebildiği ölçüde Allah’ın kendisine yüklemiş olduğu yeryüzündeki halifelik niteliğine layık olabilecektir. Kur’an-ı Kerim’de Allah, dilemesi halinde bütün insanlığı tek bir yola bağlı kılıp tek bir topluluk yapabileceğini, ama sınamak amacıyla insanların her biri için bir yol/hayat tarzı belirlediğini[6] söyler.   

Kur’an’da, “Her can (fert) kendi kazandığından hesaba çekilir.”[7] denilerek bireyin bir yetki ve sorumluluk alanı olduğuna işaret edilmiştir. Yeni bir toplumun inşasında bu rol, yalnızca kahramanlara ya da belli bir kesime ait değildir. Kur’an-ı Kerim’de “Bir toplum kendilerinde bulunan (iyi davranışlar)ı değiştirmedikçe Allah onlara verdiği bir nimeti değiştirmez.”[8] buyurulur. Böylece toplumların değişmesi kendi iç dinamiklerine, birey bilincinin gelişmesine ve beşeri sorumluluklara bağlanmıştır. Hz. Muhammed de, risaleti süresince sahabelerinin görüş ve düşüncelerine değer vermiş ve bilinçli bireyler yetiştirilmesini öncelemiştir. Ashabına toplum içinde görevleri ve sorumlulukları olduğunu hatırlatmış ve üretken olmalarını sağlamıştır. O, insanın yaradılış ve gelişme kanunlarına göre hareket etmesi gerektiğini ifade etmiştir. Bu doğrultuda Müslüman bireyden aklını ve özgür iradesini kullanmasını istemiştir. Aksi durumda, ahlâkî bozulmanın ve yozlaşmanın olacağı açıktır. Ahlâken bozulan insan, kötüye dönüşür ve kötü bir biçime girer; “ne ileri gidebilirler, ne de geri dönebilirler.”[9]

Hz. Muhammed’in yeni bir toplum oluşturma çabalarının ilk merkezi olan Medine’de, Yahudiler, Hıristiyanlar ve Müslümanlar olmak üzere üç ayrı toplum vardı. Bu dönemde Müslümanlar, farklı bir toplum olma bilincini geliştirmişler; kendi kişiliklerini ifade etmişler ve belli bir düzeyde özgüven oluşturmuşlardır. “Siz insanlara gönderilmiş en iyi toplumsunuz”,[10] “Böylece sizi insanlara şahit ve örnek olmanız için dengeli ve ölçülü bir toplum kıldık. Peygamber de size şahit ve örnektir.[11] ayetleri, bu ilk İslâm toplumuna özel bir konum tahsis etmektedir. Bunun yanı sıra Hz. Muhammed, dini tahrif eden[12] Hıristiyan ve Yahudileri de uyarmakta ve onları yapmış oldukları yanlışlardan vazgeçirmeye çalışmaktadır. Bu onun kutsal görevinin bütün insanlığa yönelik olduğunu anlamak için küçük bir ipucu niteliğindedir.

Hz. Muhammed, düşmanlarına karşı hiçbir zaman nefret söylemi kullanmamış ve intikam yoluna gitmemiştir. Benimsemiş olduğu bu tavrın sahabeleri arasında da yaygınlık kazanmasına özen göstermiştir. Onların kendilerine güveni olan ve bu doğrultuda çaba gösteren bireyler olarak yetişmelerini sağlamıştır. Hicret sonrası, yeni bir mekânda iki şehir halkını ve kültürünü bütünleştirmeyi ifade eden Mekkeli ve Medineli Müslümanlar arasında tesis ettiği Ensar ve Muhacirûn kardeşliği[13] bu konudaki önemli uygulamalardan biridir. Bu kardeşlik sayesinde yüksek özgüveni olan, meselelere cesaretle yaklaşan ve çözüm üreten bireylerden oluşan bir toplum inşa edilmiştir. İslâm, daha önce birbirlerine düşman olan kimseleri; iyilik, doğruluk ve güzellik yolunda yarışan insanlar haline getirmiştir.

Hz. Muhammed’in risaleti döneminde, Kur’ân’dan hareketle kurucu ilkelerin belirlendiği, içinde bulunulan zaman ve mekânın ihtiyaçları doğrultusunda bir yapılanmanın söz konusu olduğu dikkat çeker. Kur’ân-ı Kerim’in Mekke döneminde nazil olan ayetlerinin ağırlıklı olarak insanların inanç dünyalarını tevhid çizgisinde yeniden kurmaya yönelik olduğu, Medine döneminde inen ayetlerinin ise, toplumsal boyuta ilişkin ilkeleri şekillendirmeye dönük olduğu anlaşılmaktadır.

Görüldüğü üzere din olarak İslâm; inanç, ibadet, ahlâk ve muamelât boyutlarıyla mezhepler öncesi bir olgu olarak teşekkülünü tamamladı. Hz. Muhammed’in vefatının ardından hayat şartları derinden değişime uğrayan Müslüman toplumu, dinin anlaşılması yönünde farklı okuma biçimleri geliştirdiler ve farklı din anlayışları tarih sahnesine çıkmaya başladı. Siyasal nedenler, sosyal değişmeler, tarihsel olaylar, etnik yapılanmalar, dinî metinlerin okunuş yöntemleri, başka kültür ve inançlarla karşılaşma gibi etmenler; şahıs ya da fikir etrafında odaklaşma ya da zümreleşme şeklinde tezahür eden mezhep olgusunu ortaya çıkardı. Tarihsel süreçte olduğu gibi günümüzde de mezheplerin teolojik, nazari ve fikri yönlerinin yanı sıra sosyolojik boyutu da dikkat çekmektedir. Bu noktada asıl olarak din ile anlaşılma tarzı olan mezhep arasındaki ilişki durumu araştırmaya ve irdelenmeye değer görünmektedir.

    DİN-MEZHEP İLİŞKİSİ YA DA İLİŞKİSİZLİĞİ

İslâm dini bilindiği gibi inanç, ibadet, ahlâk, hak ve hukuku kapsayan çerçevesiyle müstakil bir kurum olarak teşekkül etmesine ve önceliği olmasına rağmen mezheplerle başlayan bir süreç gibi algılanmaktadır. Oysa İslâm, mezheplerden önce var olan farklı ve bağımsız bir gerçekliktir. İslâm, bireyi ahlâklı insan yapmak ve bu bireylerden kaliteli ve nitelikli bir toplum oluşturmak amacıyla insanlığa gönderilmiştir. Mezhepler ise insana dair olan ve insanın beşeri ölçütlerle yerine getirdiği dini nitelikli zümreleşme faaliyetidir. 

Klasik İslâm Mezhepleri Tarihi kaynaklarında ilk kez itikâdî ve siyasî amaçlarla ifade edilen fikirler ve belli şahıslar etrafındaki zümreleşmelere “fırka” denilmiştir. Ayrıca bu tür zümreleşmeler “nıhle” olarak da isimlendirilmiştir. Mezhep ise klasik ve modern kaynaklarda fırka yerine de kullanılmakla birlikte daha kapsamlı bir anlam içermektedir. Türkçe’de gerek siyasî ve itikâdî gerekse fikhî ekollerden söz edildiğinde mezhep sözcüğü kullanılmaktadır. Bu açıdan bakıldığında mezhep kavramı, itikâdî ve  amelî yani inanç, ibadet  ve muamelâtla ilgili karşılaşılan meseleleri değerlendirmek üzere ortaya çıkan İslâm düşünce ekollerinin tamamını içine almaktadır. Mezhepler, içinde bulundukları dönemin siyasî, coğrafî, tarihî, sosyal, ekonomik ve kültürel şartları içinde ortaya çıkmış oluşumlardır. Bu kavramın anlam alanının belirlenmesi amacıyla pek çok tanım yapılmıştır. Bu doğrultuda yapılan bazı mezhep tanımlarında mezhep kurucusu sayılan kişi ile ona bağlananlardaki fikrî, dinî ve siyasî tezahürler, toplumsal düzeydeki yansımalar, bu farklılaşmaların belli bir süreçte kurumsallaşması ve dinî gruplaşmaların oluşması gibi boyutlar öne çıkarılmış[14] ve asıl anlama işaret edilmiştir.

Farklı din anlayışları ve kurumsallaşma sürecinde mezhepler, ilk ortaya çıktıklarında belki bir ihtiyaçtı ve dönemleri açısından bir misyon üstlendiler. Sözgelimi fetihlerle başlayan yabancı din ve kültürlerle karşılaşma sürecinde Ebu Hanife’nin lideri olduğu Ehl-i Rey eğilimine güç katan ve hinterlandını genişleten husus, bu süreçte Müslümanlığa yönelen bir kitlenin seçtikleri dinin fıkhî yönünü –ibadet, muamelât, pratik yaşam- öğrenme gereksinimiydi. Farklı görüş ve anlayışlar birbirleriyle olan ilişkileri ve tartışmalarıyla doğruyu bulma ve hakikate ulaşma yolunda bünyesinden çıktıkları çağı etkilediler ve İslâm düşüncesine katkı sağladılar. Mezheplerin dinin yerine ikame edilmesiyle ve doğrularını tek hakikatmiş gibi dikte etmeye başlamasıyla birlikte mezhebî teoriler ve görüşler gelişebilme imkânını yitirdiler. Örnekleme yapacak olursak Mu’tezile tevhid ve adalete ilişkin özgün fikirler ortaya koyarken felsefeden yararlanma ve din karşıtı ideolojilerle mücadelenin[15] de sağladığı motivasyonla asırlar sürecek mezhepler arası etkileşimin en güçlü yanı olabildiler. Kendi teşekkül ve gelişim dönemlerinin koşulları göz önüne alınacak olursa bu takdir edilmesi gereken müthiş bir açılımdı. Fakat mihne sürecindeki olumsuzlukların bir kanadı olarak baskının aracı olmakla toplum nezdinde değer kaybına uğradılar.

Dinin anlaşılma biçimleri olan mezhepler, izledikleri yöntemle ve kendilerini yegâne doğru olarak görmekle dinle olan ilişkilerini zayıflatmakta ve bağımsız yapılar haline gelmektedir. Bu süreçte ortak paydadan uzaklaşılmakta özünde birleştirici olan din, ayrıştırmakta ve ayrılıkçı yapılara meşruiyet kazandırmaktadır. Mezhep, cemaat, tarikat gibi yapılanmalar dinin yerine geçirilmektedir.[16] Bu doğrultuda mezhepler, siyasî ya da ideolojik amaçlarına ulaşmak için Kuran ve sünneti araç olarak kullanabilmişlerdir.

Bu noktada mezhepleri dinle olan ilişkileri ya da ilişkisizlikleri açısından irdelemek gerekmektedir. Mezhepler, beşeri oluşumlarken nasıl olmuş da sözde evrensel bir kimliğe bürünmüşlerdir.

MEZHEPLERİN DİNLE ÖZDEŞLEŞTİRİLMESİ

Mezhepler, dinî metinleri anlama ve anlamlandırma, meseleleri çözümlemeye yönelik araştırma, sorgulama ve eleştirel yaklaşım gibi temel nitelikleriyle İslâm Düşünce Tarihi’ndeki yerlerini almaları gerekirken hangi nedenlerle ve hangi zihniyet nitelikleriyle kendilerini dinin yerine ikâme etmişlerdir? Bu sorunun cevabı araştırıldığında mezheplerin dinin algılanışından inanç sistemine evrilmelerinin arka planında, ilk etapta Kur’an-ı Kerim ve ortak değerlerin ihmali ve mezheplerin siyasetin ya da ideolojinin malzemesi haline gelmesi gibi etkenler karşımıza çıkmaktadır.

Kur’an-ı Kerim ve Ortak Değerlerin İhmali

Kur’an-ı Kerim ve ortak değerlerin ihmali, mezhep taassubunun ve parçalı görünümün en önemli sebebi olarak görünmektedir. Ayette “Dinlerini parçalayan ve bölük bölük olanlardan olmayın. Bunlardan her fırka, kendilerinde olan ile böbürlenmektedir.”[17] denilirken bu durumun problemli yanına işaret edilir. Birçok ayette de birlik ve bütünlük mesajı vardır ve fırkalaşmanın olumsuz sonuçlarına değinilir.[18] Kur’an’da yer alan klasik dönem âlimlerinin usûlü’d-din dedikleri ve İslâm ortak paydası olarak da kavramsallaştırılan Tevhid, Ahiret, Nübüvvet ve ahlâkî değerlerin ihmali ya da anlam dünyalarına vakıf olunamaması, mezhep olgusunun istenmeyen mecralara yönelmesine sebebiyet vermiştir. Oysa Kur’an-ı Kerim, temel belirleyici kaynak hükmünde ve niteliğindedir. Dinin unsurları olan İman, ibadet ve ahlâka dair kurucu temel ilkeler vahiyle belirlenmiştir. Bu ilkeler aynı zamanda aklın ilkeleridir, dolayısıyla aklın ulaştığı doğrular vahiyle desteklenmelidir.[19]

Kurucu temel ilkelerin anlaşılması ve ortak paydanın sınırlarının tespiti, din ve mezhep arasındaki farklılığın anlaşılması açısından da önem arz etmektedir. Bu anlamda Me’mun ile bir mürted arasında geçen ya da geçtiği öngörülen diyalog, din ve mezhebin alanları hakkında sunduğu perspektif açısından oldukça ilginçtir. Mürted dinden dönüşüne gerekçe olarak Müslümanlar arasındaki ihtilafı ve ayrılıkları öne sürdüğünde Abbasî halifesi dinî nitelikli ayrılıkların fıkhî ve itikadî bağlamda olduğu tespitini yaparak mahiyetleri hakkında yaptığı değerlendirmede; ezan, cenaze tekbirleri, teşehhüd, bayram namazları, teşrik tekbirleri, kıraat farklılıkları, fetva biçimleri gibi fıkhî farklılıkların bir ihtilaf olmadığını aksine kolaylık ve genişlik olduğunu söyler. Kur’an’ın ayetlerinin tevilinden ve yorumlanmasından kaynaklı fikrî ayrılıklar konusunda ise kutsal metnin korunması ve kaynağı yönündeki ortak görüşten hareketle meseleye yaklaşır. Yorum farklılıklarının sadece Kur’an-ı Kerim’le ilgili olmadığını Tevrat ve İncil gibi kutsal metinlerle ilgili de bu tür farklılıkların olduğunu söyler. Bu Allah’ın dilemesi ve metnin doğasıyla ilgili bir durumdur. Allah dilemiş olsaydı kitaplarını gönderir ve peygamberlerinden açık bir dille açıklanmasını sağlardı ve yoruma gerek kalmazdı. İnsan, birçok meseleyle karşı karşıyadır; bunlarla uğraşır, didinir ve başarılı da olabilir, başarısız da olabilir. Bu durum karşı karşıya olduğu imtihanla ve sorumluluk bilinciyle alakalıdır. Allah’ın düzene koyduğu dünya sistemi, insanın anlam arayışına ve insanlar arası yarışa dayandırılmıştır.[20] Abbasî Halifesi Me’mun’un bu yaklaşımı dinin usulüne ya da ortak paydasına yapılan vurgunun bir benzeri gibidir. Önemli olan bu alanın korunması, diğer farklılıkların tekfir sebebi yapılmamasıdır.

Mezheplerin Kur’an’a bakışları da, daha çok kendi görüşlerine paralel bir doğrultuda şekillenmiştir. İslâm mezhepleri ve dinî gruplar, kendilerine yönelik dışlama, kötüleme ve din dışı sayma tavrına karşı, kendi düşüncelerini savunmak ve gelen eleştirilere karşı cevap oluşturmak için dinî zeminde korunma refleksi geliştirmiştir. Bu bağlamda düşünce sistemlerinin Kur’an’a uygun olduğunu ortaya koymaya çalışmışlardır. Dengenin ve itidalin kaybedildiği zamanlar da olmuştur. Bazı mezhepler, düşünce ve davranışlarını meşruiyet zeminine oturtabilmek için, çok rahat bir şekilde Kur’an’ı istismar edebilmişlerdir. Kur’an-ı Kerim, kimin onu açıklayacağına ve yorumlayacağına bağlı olarak aynı soruna farklı çözümler getirebilmiştir.

Siyasi ve İdeolojik Kaygılar

İnsanlık tarihi boyunca din, siyasal gücü ele geçirmek ya da siyasal iktidarı korumak için araç olarak kullanılmıştır. Siyasal amacı olan her yapının değer istismarı yaptığı bilinmektedir. Siyaset alanında mücadele verenler, siyasî tercihlerini ve iktidar kavgalarını haklı kılmak ve meşrulaştırmak adına dinin temel metinlerinden yararlanmıştır. Belki de bunun en bilinen örneği Kur’an’a, bağlılıkları oldukça yüzeysel olan ve slogancı bir yaklaşımı tercih eden Haricilerdi. Aldıkları her kararı Kur’an’a onaylatma hususunda sözde duyarlı davrandılar ve olur olmaz her olay için ayetleri kullandılar. Haricî fırkalardan Ezarıka, kendileri gibi düşünmeyen başka Haricî grupların bağlılarının ölümüne hükmederken, Kur’an’a uygun davrandıklarını düşünüyorlardı. Bu kişilerin çocuk ve kadınlarının müşrik olduğuna karar verirken ve öldürülmelerini mübah görürken ayetlerden yararlanmayı ihmal etmiyorlardı.[21]

İslâm düşüncesi açısından bakıldığında imamet ve siyasete ilişkin terminolojinin zaman içindeki yolculuğunun, onları olgunlaştırdığı, bulundukları ortamın koşulları uyarınca yoğurduğu, bazen anlam kaymalarına neden olduğu ve sonuç itibariyle anlayışların çeşitlilik kazanmasına yol açtığı görülebilir. Siyasî görüşler ve tecrübeler, itikâdî alana taşınıp inanç esaslarının yerine konabilmiştir. Bu durum, zaman zaman dinin, iktidarda olanların lehinde veya aleyhinde yorumlanmasına yol açmıştır. Siyaset alanının muktedirleri, icraatlarına meşruluk kazandırmak, olumsuz tepkiyi azaltabilmek ve daha fazla iktidarda kalabilmek için kendi çıkarları doğrultusunda bir din anlayışı üretmek istemişlerdir. Muhalefette olanlar da iktidara gelebilmek için dinden yararlanma yoluna gitmişlerdir. Böylece siyaset, ya doğrudan, ya da dolaylı olarak, din anlayışında birtakım farklılaşmalara yol açmıştır. Her iki durumda da, din üzerinde doğrudan bir egemenlik söz konusudur. Alparslan döneminde izlenen dinî, siyasî ve kültürel politikalar üzerinde etkili olan vezir Nizamülmülk’ün “Yeryüzünde makbul ve dosdoğru yolda ilerleyen, Allah’ın rahmetinin ikisi uzerine olası Hanefî ve Şafiî diye iki mezhep vardır. Geri kalanlar beyhude ve sapkınlık, şek ve gümândan ibarettir.”[22] sözleri, bir yandan devletin sınırları içindeki mezhebî ağırlık hakkında da bir fikir verirken diğer yandan halk tabanında yaygın olan iki ana akım fıkhî mezhep olan Hanefîlik ve Şafiilik üzerinden bir din siyaseti izlendiğini göstermektedir. Tarihin bazı dönemlerinde olduğu gibi toplumu yüceltecek olan iki güçlü alan yani din ve ilim, siyasî egemenlik yarışının birer kurbanı haline gelebilmiştir.

Siyasî tercihler ve egemenlik yarışı, mezhepler arası gerginliklerin ve çatışmaların da başlamasına zemin oluşturmuştur. Mezhepler arası çatışmanın nedeni, teolojik yorum farkından daha çok öteki olarak kabul edilen diğer mezhebe ya da dinî oluşumlara üstünlük kurma hırsıdır. Abbasî Halifesi el-Kadir-Billah’ın (381-422/991-1031) i’tizal ve Rafizilik ekseninde düşünce üretilmesini, tartışma oturumlarının düzenlenmesini ve ders faaliyetlerinin yürütülmesini er-Risâletü’l-Kâdiriyye ya da İtikâdu’l-Kâdirî (Kâdirî Akidesi) adıyla bilinen emirnâmeyle yasaklaması, bir Ehl-i Sünnet mücadelesi gibi gösterilse de Selefî-Hanbelî nitelikli bir yaklaşımdı ve Hanefîlik bünyesindeki fikrî akışı etkiledi. Halife bu bildiride, Mu’tezilî görüşleri savunan Hanefî fakihlerin tövbe edip savundukları i’tizal görüşlerinden vazgeçmelerini emretmiş ve fakihler de buna uyacaklarını sözlü ve yazılı olarak açıklamak zorunda kalmışlardır. Halifenin Mu’tezile’yi tekfir etmesi ve bu konuda -hapse atmaktan katle kadar varan- siyasî baskılar uygulaması,[23] Abbasî hilafetinin siyasî ve dinî tavrını büyük ölçüde belirlemiş ve sonraki dönemde Hanbelilerin din söylemine uygun bir Sünnî inancın şekillenmesinde etkili olmuştur.

İslâm Tarihi’nde Sünnî-Şiî çatışmalarının hız kazandığı ve had safhaya ulaştığı dönemler yaşanmıştır. Öyle ki Selçuklu dönemi şehirlerinde Sünnî mezhepler arasında da gerginlikler ve çatışmalar vardı. Hanefîlerle Şafiiler arasında gerginliğin yanı sıra Eş’ariler ile Hanbelîlerin arasında da gerginlikler söz konusuydu. Ayrıca Hanbelîler ile Şafiiler arasında hem itikâdî konularda hem de fıkhî meselelerde çekişmeler meydana gelmiştir.[24] Mezheplerin kendi bünyesinde de dışlayıcı söylemlerin ve sert mücadelelerin var olduğu dikkat çeker. Hanefilik bünyesinde Mu’tezile’ye yakın duran Irak Hanefileri ile bu ekole karşı olan Semerkant Hanefilerin mücadelesi bu konuya örneklik teşkil eder. Samanîler Döneminde bu mücadelenin taraflarından olanEbu Bekir el-İyazî, yazdığı Beyannâme ile Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat mezhebini savunmuş ve Mu’tezile’ye karşı yoğun bir mücadele yürütmüştür.[25] el-İyâzî, dinin aslı olarak belirlediği on maddeyi Semerkand’da ilan ettirip halkın Ehl-i Sünnet mezhebine tutunmalarını, bid’atlerden ve boş inançlardan özellikle de Mu’tezile düşüncesinden uzak durmalarını tavsiye etmiştir.[26] Aynı mezhep bünyesinde cereyan eden egemenlik kavgası, tekfir mekanizmasının işletilmesine neden olabilmiştir.

Doğrusuyla yanlışıyla kalıplaşmış yapılara ya da ideolojilere sahip çıkmak mezhepleşme zihniyetine zemin hazırlayan faktörlerdendir. Bu yanlış, ama etkin olan ve insan aklını pasifize eden ya da devre dışı bırakan kemikleşmiş zihniyete karşı, akla ve hür iradeye dayalı bir din anlayışının geliştirilmesi gerekir. Din, siyaset kurumunun istismar ettiği ve araçsallaştırdığı bir yapı değil aksine siyasî uygulamalar açısından bir esin kaynağıdır.

İnşa Edilmiş Tarih ve Anlam Dünyası

Mezhepler, zaman içerisinde meşruiyet zeminlerini güçlendirme ve kendilerini hakikatın vazgeçilemez temsilcisi olarak gösterme adına tarihî ve dinî geleneği kullanma yolunu seçtiler. Kendilerinin merkezde yer aldığı ve başrole soyunduğu kurgusal bir tarih ve kimlik inşa ettiler. Buna bağlı olarak varlıklarının dayandığı bir çerçeve ve anlam dünyası geliştirdiler. Kendi kavram ve terimlerini oluşturdular ve kendi tarihî kahramanlarını seçtiler. Bunları idealize ederek zamanla eleştirilemez kişiler olarak kutsadılar. Böylece tarihe hükmetme ve geleceği yönlendirme şansını zorlamış oldular.

Tarih, geçmişten süzülerek bize kadar gelebilen bilgi kırıntılarına, bilgi ve belgelere dayalı olan bir birikimin ve anlayışın kendisidir. Geçmiş, içinde bulunduğumuz zamana değin cereyan eden ve yaşanan her şeyi içine alır, tarih ise geçmişten yararlanan bir algı mekanizmasıdır. Bu açıdan bakıldığında tarih insan aklının ürünü olan, süreklilik gösteren ve kurgudan ibaret olan bir inşa faaliyetidir. Geleceğe dair projesi olan ve egemenlik iddiası taşıyan her ideoloji ya da eğilim tarihi inşa eden bir sürecin ayrılmaz parçasıdır.[27]

Hemen her mezhebin, birbirinden farklı bir tarih algısı ve meşrulaştırma çabası vardır. Her mezhep, hak mezhep olduğunu kanıtlayabilmek adına Hz. Muhammed’in yaşadığı zaman dilimiyle ve erken dönemle irtibat kurmaya[28] özen göstermiştir. Bu konuda farklı örneklere rastlamak mümkündür. Örnek olarak akılcı çizginin temsilcisi olan Mu’tezile ekolüne bakmak bir fikir verecektir. Mu’tezile’nin de sonraki nesillerce inşa edilen tarih algısında, kendi mezheplerini meşru bir zemine oturtma gayreti içinde olduğu anlaşılmaktadır. Ekol, karşıtlarınca kötüleme ve gözden düşürme anlamında verilen Mu’tezile adını, başlangıçta kullanmamaya özen göstermişse de zaman içerisinde rehabilite ederek temizlik ve ehl-i takva anlamında kullanmıştır. Dahası Kur’an’dan geldiği ve asıl kast edilenin batıldan ve sapkın topluluklardan ayrılmak ve övgü olduğu iddia edilmiştir.[29] Ayrıca ekol, esas gücünü ve orijinal kimliğini yitirmeye başladığı tarihten itibaren kendi meşruiyetini pekiştirme adına Hz. Muhammed’in manevî otoritesinden yararlanma yolunu tercih etmiştir.[30]

Mu’tezile mezhebi her İslâm mezhebinde olduğu gibi kendi tarihini inşa yönünde önemli bir efor sarfetmiştir. Bu inşa faaliyetinde bazen yöntemleri ve aklı kullanmaları nedeniyle tarih bilincini pekiştirmiş, bazen de dini anlama ve anlamlandırma yönünde hatalara düşebilmiştir. Mu’tezile ekolünün kendi tarihini inşasında üzerinde durabileceğimiz en kritik sorun, Basra Mu’tezilesi içinde cereyan eden Ebû’l-Hüzeyl ve Nazzâm arasındaki fikri çekişmenin sonraki nesillerce nasıl kullanıldığıdır. Nazzâm her ne kadar kendisinden yaklaşık iki nesil sonrasına kadar rakipsiz bir şekilde başarılı ve etkili olmuşsa[31] da teorileri sonraki Mu’tezilî bilginler tarafından genellikle maddenin sonsuzluğunu savunduğu gerekçesiyle kabul edilmemiş ve eleştirilmiştir. Aslında Nazzâm Allah’ın kudretini anlatmaya çalışırken göz önünde yaşanan fiili durumu da anlama ve açıklama gayretindedir. Fakat bu noktada devreye tarihin inşası girer ve ekolün sonraki mensupları, Ebû’l-Hüzeyl’in öğretisini yaygınlaştırmaya çaba gösterirken Nazzâm’ın görüşünü, Allah’ın birliğine ve sonsuzluğuna halel getirebileceği gerekçesiyle reddederler.

Mezheplerin kurgusal tarihine yönelik olarak Ali Şeriati’nin İmamiyye Şiası geleneğine ilişkin yaptığı Ali Şiası ve Safevi Şiası kavramsallaştırması da dikkate değerdir. Bu bağlamda İmamiyye Şiası‘nın tarihsel süreçteki ana eksenden kaymasından ve mezhebin seçmeci bilgi toplama yöntemiyle yeniden inşaya yönelmesinden söz edilir. Mezheplerin kendi bünyesinde yaptıkları dizayn ve bunun kurumsallaştırılmasının mezhep çatışmalarına yol açmasına değinilir.[32] Muhammed Abid el-Cabirî’nin İslâm düşüncesini beyân, irfân ve burhân olarak üç epistemeye ayırırken bu farklılaşmaların ana mihverine, tarih algılarına, tasavvurlarına, bilgi alanlarına, ideolojik içeriklerine ve geliştirdikleri söylemlere de işaret etmektedir.[33] Bu sistemlerin birbiriyle ilişkileri düşünceye katkı ve yekdiğeriyle mücadeleleri ve yarışları ekseninde değerlendirilebilir. Bu yapıların zaman içerisinde inşa ettikleri tarih aynı zamanda Allah, peygamber ve Kur’an tasavurunu şekillendirmiştir. Bu da mezheplerin ve bağlılarının inanç dünyası ve dini yaşamları üzerinde etkili olmuştur.

Mezheplerin sonraki nesillerinin tarihi inşa faaliyetinde zaman, mekân, kavram ve fikir kayması yaşamaları, tercih ettikleri görüşlerin dışında kalanları ötekileştirmelerine yol açtığı ve ekolün İslâm Düşüncesi’nin gelişimine sağladığı katkının anlaşılmasına engel teşkil ettiği anlaşılmaktadır. Bu dini yapıların kendi bünyesindeki anakronizmin beraberinde getirdiği açmazlar, mezheplerin ürettiği bazı bilgi ve fikirlerin sonraki nesillere doğru bir şekilde ulaşmasına ket vurmuştur.

Fırka-ı Nâciye İddiası ve İslâmı Temsil Sorunu

Mezheplerin dinle olan ilişkilerini kopararak bağımsız yapılar haline gelmesini güçlendiren nedenlerden biri de fırka-i nâciye (kurtuluşa eren fırka) iddiasıdır. Her mezhep, 73 (yetmiş üç) fırka hadisini temel hareket noktası olarak belirleyip kendisini en doğru kabul eder ve dışındaki mezhepleri fırka-i dâlle (hak yoldan sapan fırkalar) olarak niteler. Bu durum, din-mezhep arasındaki uçurumun açılmasına ve ilişkinin ilişkisizliğe dönmesine sebebiyet verir. Mezhepler ana kaynaktan ya da merkezden uzaklaştıkça dolaylı bir şekilde din olma iddiası taşırlar. Belirlenen dinsel çerçevenin kapsam alanında kaldıkça meşrudurlar,  dışında kaldıklarında katkı sağlamaktan uzaklaşırlar.

Geleneksel İslâm Mezhepleri Tarihçiliği’nde kötü sayılan ve kendi bakış açılarına göre çizgi dışı kabul edilen bazı görüşler, belli kişilerle veya mezheplerle özdeşleştirilmiştir. Ancak bu yaklaşım, bazı yanlışlıkları da beraberinde getirmiştir. Söz konusu bakış açısına göre mezhepleri ele alan eserlerden bazıları, fırkaların sayısını 73/“yetmiş üç”te sabitlemek endişesiyle[34] bazı şahısları teferruattaki değişik görüşlerinden dolayı farklı mezhepler olarak ele almışlardır.

Günümüze kadar şekillenen birçok mezhebi bu sayıya sıkıştırmak veya bu sayıda dondurmak sağlıklı bir yol olmasa gerektir. İnsan unsuru bu evrende var olduğu sürece sayısız görüş ve yorum farklılığı olacaktır. Buna set çekmek veya sınır koymak mümkün değildir. Kaldı ki farklı varyantları bulunan rivayetlerin sıhhat ve yorumu çerçevesinde de birçok tartışma yapılmıştır. Ayrıca Kur’ân’ın hedefi ve temel ilkeleri açısından bakıldığında da bu tür rivayetlerin ve buna bağlı tasnif sisteminin sorunlu olduğu açıkça görülebilir.

Çoğu zaman 73 (yetmiş üç) fırka hadisinde geçen fırka-i nâciye (kurtuluşa erecek fırka) ya da fırka-i mustakîm (dosdoğru yol üzere olan fırka), Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat veya sevâdu’l-a’zâm olarak kabul görmüşse de diğer mezhepler de bu hadisin cazibesinden kendilerini alamamışlar ve yollarını “en doğru yol” olarak takdim etme girişiminde bulunmuşlardır. Söz gelimi Mu’tezile, esas gücünü ve orijinal kimliğini yitirmeye başladığı tarihten itibaren kendi meşruiyetini pekiştirme adına, diğer bazı İslâm mezheplerinin yaptığı gibi en iyi fırkanın kendileri olduğunu Hz. Peygamber‘e söyletmekte bir sakınca görmemiştir: “İsrailoğulları 72 fırkaya bölünmüştür. Ümmetim ise 73 fırkaya ayrılacaktır. Onların en temiz ve en takva sahibi olanı Mu’tezile’dir.” Hadislerde yer alan kurtuluşa eren fırkadan ve cemaatten kastın sayısal çoğunluk değil, hakikat ve  doğruya ulaşma olduğu gerekçesiyle fırka-i nâciyenin Mu’tezile mezhebi olduğu savunulmuştur.[35] Diğer bazı mezheplere ilişkin de bu tür örnekler verilebilir. Ebû Muti’ Mekhûl en-Nesefî, Kitabü’r-Red Ale’l-Ehvâ’ ve’l-Bida’ adlı eserinde mezhepleri tasnif ederken kurtuluşa eren fırka olarak Ehl-i Cemaat el-Mürciûn[36] ismini ileri sürer. Eş’arî geleneğinin ise nâciye fırkasının alanını daraltma yönünde bir söylem geliştirdikleri dikkat çeker. Bu mezhebin âlimleri 73 (yetmiş üç) fırka hadisinde geçen fırka-i nâciye ile Eş’ariyye’nin kast edildiğini ispatlamaya çalışmışlardır. Bazen de Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat kapsamında Maturidilikten söz edilmeksizin üç ana akıma yer verilmiştir; bunlar Eş’arîler, Ashâbu Hadis’ten oluşan selefin tümü ve Ehl-i Sünnet’tir.[37] Bu bağlamda İbn Teymiyye’nin Hanbeliliği Ehl-i Sünnet’le aynileştirmesi[38] de örnek olarak gösterilebilir. Aynı şekilde İmamiyye Şiası da kendini hak üzere olan fırka-i nâciye (kurtuluşa erecek fırka) olarak tanımlar ve kendisine karşı olan başka mezhepleri dalâlette görür.[39] Zeydiyye fırkası da yetmiş iki fırkadan ayrı tutularak fırka-i nâciye (kurtuluşa erecek fırka) olarak aktarılır.[40] Benzer şekilde Hariciliğin günümüze ulaşan kolu İbaziyye de kendi mezheplerini İslâm’ın bizatihi kendisi olarak takdim eder; “İbaziyye Kur’an’da ve Hz. Peygamber’in sünnetinde var olan İslâm’ın kendisidir. Hz. Peygamber’in Arab’ı ve Acemi kendisine davet ettiği müstakim (dosdoğru) yoldur.”[41] Bu örnekler, her mezhebin doğru ve hak olma ölçütünü kendi bakış açısına göre belirleme eğiliminde olduğunu gösterir. Her bir fırkaya göre kurtuluş beratını sadece bir mezhep alabilmiştir, o mezhep de bizatihi kendisidir.

Kur’an’da yer alan bazı ayetler birleşme ve bütünleşmeden söz ederken Müslümanların fırkalara bölünmesi ve her bir mezhebin kendini kurtuluşa eren fırka olarak sunması, üzerinde düşünülmesi gereken bir zaaf noktasıdır. Bu durum, dinin temel kaynaklardan öğrenilmesinin önündeki risklerden biridir ve dahası Müslümanların kendi dinlerini mezhep üzerinden öğrenmelerine yol açmaktadır.

Mezhep olgusu dinî, siyasî, toplumsal, kültürel ve beşerî yönleriyle ele alınmak ve değerlendirilmek durumundadır. Her mezhebin kendi kaynaklarından ve inşa ettikleri kurmaca tarihten hareketle algılar ürettiğinin ayırımında olunmalıdır. Zira bu tutum, makûliyet çerçevesinin kaybolmasını beraberinde getirmekte ve her savunulan görüş hakikat olarak sunulmaktadır. Dolayısıyla  mezheplerin kendilerini bir din gibi takdimi, tarih üstü bir yaklaşımda ya da tarihi gerçekliğe uygunluk arz etmeyen bir algıda olmaları anlamına gelmektedir.

MEZHEPLERİN MUTLAKLAŞMASI VE AÇMAZLAR

Mezheplerin çerçevesini çizdikleri temel görüşler mutlaklaştığında ve din mezhebî formata konulduğunda,  mezhepler içinden çıktıkları dine yabancılaşır ve değişime direnen yapılar olarak yenileşme imkânını yitirirler. Bu durum, mensuplarında ön kabuller oluşmasına, zihin dünyalarının perdelenmesine ve hakikatı görme konusunda zorlanmalarına yol açar. Mezheplerin çıkarları, dinin ve insanlık değerlerinin önüne geçer.

Dine ve İnsanî Değerlere Yabancılaşma

Dinin unsurlarıyla beşerî nitelikli olan mezheplerin özdeşleştirilmesi ve mezhebî unsurların mutlak doğrularmış gibi sunulması, mezheplere ve onların oluşturduğu algı mekanizmalarına kimsenin karşı çıkamayacağı bir meşruiyet zemini oluşturmaktadır. Bu zeminden yürüyen mezheplerin kendilerini yegane hakikat sözcüleri olarak görmeleri ve öğretilerinin mutlaklaştırılması, mensuplarının Allah’a, kendine ve bir parçası olduğu topluma yabancılaşmasına neden olmaktadır.

Dinî doğru anlama ve anlamlandırma sürecinin sağlıklı bir şekilde sürdürülebilmesi, vahyin muhatabı olarak aklın ve özgür iradenin kullanılabilmesine bağlıdır. Bu gücü ve fırsatı iyi kullanamayan insan, öncelikle kendine dolayısıyla da Allah’a yabancılaşacaktır. Çünkü Allah, insanın yararına olacak tarzda emretmiş veya yasaklamıştır. İnsanın fıtratına uygun özelliklere bir müdahale ya da saldırı olduğunda başkaldırıda bulunması, özgürlüğünü gerçekleştirmesi demektir.  Allah’a başkaldırı ise, bir yaratıcı olarak insanı en iyi tanıyan ve ona göre insanı yönlendiren Allah’a nankörlük anlamını taşır. Kur’an’ın ifadesiyle kendileri üzerinde ziyan edenler, Allah’ı unutanlar[42] ve bunlara bağlı olarak kendi özlerini unutanlar, dine yabancılaşma tehlikesiyle karşı karşıya kalırlar.

Mezheplerin dinle aynileşmesinde değerler; doğru bilginin ve düşüncenin, mezhebin tekelinde bulunması sebebiyle gelişmeye uygun bir seyir takip edemezler. Oysa Müslüman bireyin, aklını ve özgür iradesini kullanarak yaradılış ve gelişme kanunlarına göre hareket etmesinin gerekliliği açıktır. Aklını kullanmaya cesaret eden, bilgiye değer veren ve düşünme faaliyetine girişen insan, bu kıstaslara göre sorumluluk ve yükümlülüklerini belirlemektedir.[43] Aksi durumda, ahlâkî dejenerasyonun olması kaçınılmazdır. Bu sürece yönelen insan, hem kendisinin hem de toplumun kötüye dönüşmesine yol açacaktır. Hedef olarak ahlâkî yozlaşmayı kaldırmayı gündeme alan mezhepler, ürettikleri dinî yorumu ve pratikleri dinin tek doğrusu gibi lanse ettiklerinde ve kendilerini dinin yerine ikame ettiklerinde yozlaşmaya kapı aralamaktadır. Bu, temelde manevî bozulmanın olduğu bir sonuçtur  ve bir kavmin ya da bir topluluğun şekil değiştirmesi önce iç bozulmayla başlar[44] ve özgürlüğün yitirilmesiyle insan, dışındaki bazı şeylerin buyruğu altına girer ve itaat başlar. Mezheplerin dinle olan bağının bağımsız bir kimlik kazanarak zayıflatılması da dine yabancılaşmayı beraberinde getirir. Günümüzde aynı mezhebin çatısı altında olmasına rağmen yaşadıkları şehirdeki camiilere gitmeyerek namazı bağlı olduğu cemaatin ya da dinî grubun mekanlarında kılmayı dinî bir vecibe gibi gören Müslüman tipolojisi,[45] hem dini değerlere hem de topluma yabancılaşmanın tipik örneğini sunmaktadır. Dine ve insanın özüne yabancılaşmanın önlenmesi; hakikatı tekeline alan yapılardan bağımsız bir şekilde din, bilim, ahlâk, siyaset ve sanat gibi birçok alanda üretken ve yapıcı bir rol üstlenmekle mümkün olabilir.

Mezheplerin dinî kendi tekellerine alarak mutlaklaşması, başka mezhepleri, tehdit ve tehlike olabileceği savıyla dışlayıcı bir tutum sergilemelerine ve dayatmacı bir tavır geliştirmelerine yol açmaktadır. Bu da İslâm’ın insanı özgürleştirme gayesinin önündeki engelleyici bariyerlerden biridir.

Sosyal Değişime Uyumsuzluk ve Açmazlar

Din-mezhep arasındaki ilişki makasının açılmasının sonuçlarından biri de sosyal değişme faktörünün anlaşılamaması ve gözden ırak tutulmasıdır. Toplum sürekli olarak kendini yenileyen ve değişen bir yapıya sahiptir, dolayısıyla sosyal değişme yadsınamayacak bir gerçekliktir. Bu değişim aniden ortaya çıkmaz, bir süreç halinde devamlılık gösterir, fertlerin yaşam biçimini etkiler, değiştirir ve dönüştürür.[46] Sosyal değişme, insanlık tarihinde her zaman etkin olmuştur. Günümüzde de siyasal düzlemdeki egemenlik yarışı, küçük yerleşim merkezlerinden şehrin periferisine göçler, başka din ve kültürlere mensup bireylerle bir arada yaşama zorunluluğu, insanlar arası ilişkilerde yaşanan hukuka ilişkin sorunlar ve çözüm arayışları gibi etmenler değişimin göstergeleri olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu yüzden İslâm, toplumsal değişmeyi reddetmez; ancak bu değişmenin sağlıklı bir şekilde gelişmesini sağlamak adına çaba sarf edilmesi gerektiğini belirtir. Bu sebepledir ki öncelikli olarak ilk Müslüman toplumun zihniyet dünyasının oluşumuna ve inanç alanının düzenlenmesine dikkat edilmiştir. Değişim kaçınılmaz olmakla birlikte değişmemesi gereken bazı temel ilke ve esasların bulunması gerekir. Değişimi yönlendiren ve olumsuzluklarına karşı bireyi ve toplumu koruyan genel İslâmi ilkeler vardır. Bunlar inanca ilişkin temel konular, insanın kendine ve topluma karşı yükümlü olduğu ahlâkî görevleridir. İlgisiz kalınamayacak olan değişimin İslâm’a uygun bir şekilde gelişmesini temin için gayret göstermenin gerekliliğidir.[47] Değişimin dinî değerleri yok etmesine izin vermemek ve doğal bir seyir izlemesini sağlamak önemlidir.

Din ve mezheplerin bu süreçte insan faktörüne ve ihtiyaçlarına nasıl karşılık verdiği ya da verebileceği önemli bir sorundur. Mezheplerin ya da dinî oluşumların bireylerin kimliklerinin oluşmasındaki rolü inkar edilemez. İnsanlar bir mezhebe, fırkaya veya dinî-toplumsal bir harekete mensup olduklarında kendilerini daha güçlü, daha sosyal ve aidiyet duygusu açısından da tatmin olmuş bir durumda bulurlar. Sorumluluklarını mensup olduğu mezhep ya da dinî grup içerisinde paylaşabilirler ve birlik-bütünlük içinde olabilirler. Din, anlaşılma biçimleri ve insan arasındaki bu etkileşim çift yönlü bir etkileşimdir; dinler toplumu etkilerken toplum ve tarihi tecrübeleri de dini etkilemekte ve biçimlendirmektedir.[48]  İçinde bulunduğumuz çağda bunu daha açık bir şekilde gözlemleyebiliriz. Yaşayan mezheplerin, klasik dönemlere kıyaslandığında siyasî, itikadî ve fıkhî yönünün, koşullara ve yeni gelişmelere bağlı olarak güncellendiği ve geçmişin öncelikli konular sıralamasında aşağılara indiği görülmektedir. Bu da her mezhebin ya da dinî oluşumun, içinde bulunduğu çağın parametrelerinden olumlu ya da olumsuz bir şekilde etkilendiği anlamına gelmektedir. Ancak dinin amacından ayrılan mezhebî yapıların insanla ve toplumla bağının zayıfladığı ve sosyal ihtiyaçlarla pek de ilgili olmadıkları görülmektedir. Dinin anlaşılma biçimlerinin ve dine ilişkin yorumların dinle aynileşmesi ya da dinin önüne geçmesi, değişimin sağlıklı izlenmesinin ve yenilenme arayışlarının olumlu bir sürece yönelmesini engelleyici niteliktedir. 

Mezheplerin mutlaklaştırılmasının beraberinde getirdiği açmazlardan biri de bu yapıların dinî anlama ve temsil konusunda, kendi kendilerini yeterli görmeleridir. Kendine yeterlik psikolojisi mezhebî yapıların içe kapanmalarına ve gelişen dünyaya ayak uyduramamalarına sebebiyet vermektedir. Bu yaklaşım toplumsal ve evrensel uzlaşı kültürünü kaybetmeyi de beraberinde getirmektedir. Dinî ve ahlakî değerlerle ilgili alanda İslâm’ın, nihailik ve kendi kendine yeterlik iddiasında bulunduğu tezi,[49] dikkate alınmaya değerdir. Burada sözü edilen İslâm’dan ziyade kendisini İslâm’ın yerine koyan mezhepler ve dinî oluşumlardır. Bu oluşumların, yeknesak bir yapısı vardır ve değişime kapalı bir nitelik arz etmektedir. Din ya da din yerine konulan mezhebin zihniyeti ve öğretisi tek başına yeterli görülür. Başka dinlerin ve kültürlerin ürettiği değerler yok hükmünde kabul edilir ve bu değerlerin statüsü “öteki” olmaktan öteye geçemez. Sadece diğer dinler değil kendi dışında kalan mezhepler ve bağlıları da ayrımcı bir dille dışlanırlar. İslâmî olmayan ya da İslâmî görülmeyen her şeye karşı kuşku psikolojisinin hakim olduğu dikkat çeker. Diğer dinî oluşumlardan ya da düşünce biçimlerinden hiçbir şey almama şeklinde tezahür eden bir tutum söz konusudur. İslâm düşünce geleneğinde Hanefilik, Mu’tezile ve Maturidilik gibi akıldan, bilgiden ve ictihattan yana olan mezhepler,[50] -bazı olumsuz dönemler yaşansa da- bu handikapı aşmışken bazı mezheplerde bu konuda bir ilerleme olmamıştır. Dahası bu anlayış günümüze değin aktarılarak dindenmişcesine savunulmuştur. Başka dinlerden ya da ilimlerden yararlanmanın dinî yozlaştırabileceği düşünülmüştür. Bu da gelişmeyi ve çözüm üretmeyi engelleyen bir dinî tutum olarak Müslüman dünyanın gündeminde bulunan önemli sorunlardandır.

Mezheplerin sosyal değişmenin ayırımında olmamaları, çözüm üretmekten ziyade sorun üreten yapılara dönüşmelerine sebep olmuştur. Mezhepler, dinî bir zorunluluk değil koşulların yön verdiği –istisnalar hariç tutulursa- hayatı akıcı kılan ve kolaylaştıran unsurlar olarak tarih sahnesine çıkmışlardı. Buna karşın gelinen süreçte mezhepler sorun çözme niteliklerini yitirmiş ve kendileri birer sorun ya da sorunun birer parçası haline gelmiştir. Bu gidişatın kaçınılmaz sonucu olarak en azından önemli bir kısmı, mezhepçiliğe dönüşen kin ve nefret odaklı yapılar haline gelmiştir.[51] Dinin bir konudaki temel amacına uygun bir şekilde tarihin bir kesitinde oluşturulan ve içinde yaşadıkları dönemin sorunlarını çözebilen mezhebî yapıların, daha sonraki dönemlerde ilk amaçtan uzaklaşarak idealize edilmesi problem teşkil etmiştir. Zamanla tarihin ya da dönemsel koşulların ürettiği yeni sorunlara Kur’an’dan yararlanarak cevap verme çabası, dinî dejenere etme ve dinden çıkma olarak değerlendirilmiştir. Aynı şekilde ictihat kapısının kapandığının –ne şekilde olduğu temellendirilemeksizin- inançla savunulması bilim ve düşünce başta olmak üzere İslâm’ın her alanında gerilemeyi beraberinde getirmiştir.[52]

Mezhepler arası kutuplaşma[53] ve çatışma, sebepleri ve doğası açısından yapay olmakla birlikte Müslüman toplumun ciddî bir şekilde ele alması gereken bir sorunudur. Çatışan ideolojiler veya algılardan daha çok çıkar grupları ve istekleridir. Esasen mezhebî taassup ve tek yanlı bakış, farklı görüşlere açık olmanın önündeki en önemli engeldir. Bu yaklaşım beraberinde yıkıcılık ve polemik üzerine kurulan bir üslubu ve eylemi getirmektedir. Ötekileştirici, dışlayıcı, ayrıştırıcı ve dayatmacı yaklaşımların çatışmacı bir sürece gitmeleri ise kaçınılmazdır. Sonuçta Garaudy’nin kavramsallaştırıp gündeme getirdiği şekilci, İslâm’ın gerçek sahibi olma iddiası taşıyan, mutlak doğru olarak inandıklarının kabullenilmesini dayatan, gelişmeye karşı kemikleşen, içe kapanan, siyasî çıkarları için Kur’an’ı istismar edebilen entegrizm ve entegrist bakış açıları[54] güç kazanmaktadır. Bu tür yaklaşımlar, İslâm olarak gördüğü kendi mezhebinin üstünlüğüne duyduğu inanç ve güvenle, diğer mezheplerle olan ilişkiye pek de önem vermemektedir.

Dinin öğretisini ve temel değerlerini çarpıtarak kendi amaçlarına ve söylemine uyarlayan mezhepler ve dinî yapılar, yanlış din algısından beslenen kitleleri daha kolay etkilemekte ve yönlendirmektedir. İçinde bulunduğu gelenekten kaynaklanan din algısı sebebiyle dinî doğru anlayamamış ya da gereken araştırmayı yapamamış kişiler bu yönlendirmelerden etkilenmektedir. Özellikle haksızlığa maruz kalan, ayrımcılığa uğrayan ve ötekileştirildiğini hisseden insanlar kullanılmaya müsait hale gelmekte ve çatışmaların malzemesi olabilmektedir.

Mezheplerin dogmatik yapılara dönüşmesi, İslâm düşüncesini anlamamızı ve tecrübesini fark etmemizi de önleyebilir. İslâm dini, her insanı, Kur’an’ın emanet olarak isimlendirdiği yeryüzünde ahlâka dayalı bir sosyal düzen kurma görevini yürütmeye teşvik etmiştir. Bu teşvik ve özendirme, evrenseldir ve zaman sınırlaması olmaksızın çağlar ötesini de kapsamaktadır. Dinin bu evrensel dünyasının mezhep tarafından daraltılan ve sınırlandırılan bir bakış açısıyla anlaşılması pek mümkün değildir. Vahyedilen dinî hakikat ile bunun anlaşılması ve açıklanması için üretilen terimler, ifadeler ve yorumlar birbirinden ayrıdır. Dinin mesajı evrenseldir ve süreklidir. Zamana ve mekâna bağlı olarak ortaya konan hükümler geçicidir, bunların dogmalaştırılması beraberinde problemleri getirir.[55] Daraltıcı bu tür din yorumlarına yönelik eleştirilerin tekfir mekanizmasıyla karşı karşıya gelmesi, doğruya ulaşmayı engeller. Birçok mezhep bu sorunla karşı karşıyadır. Sözgelimi Ehl-i Sünnet imanın tasdik ve ikrarla gerçekleştiği ve Ehl-i kıblenin tekfir edilemeyeceği görüşünü benimsemesine ve asırlarca savunmasına rağmen bugüne gelindiğinde bünyesinde birbirini tekfir eden birçok kurumsal yapıyı barındırabilmektedir.[56]

Mezheplerin dini kendi tekellerine alma tutumları; insanları başta Kur’anî yöntemden uzak tutmaya, düşüncenin -tezekkür, tedebbür, teakkul, tefakkuh ve tefekkür gibi- her çeşidinden uzaklaştırmaya, bilgiye ve araştırmaya dayalı imandan alıkoymaya, mitolojik söylencelere yöneltmeye, ütopik bir şekilde Mehdi ve karizmatik imam gibi kendine yarar sağlamayacak muhayyel kurtarıcı beklemeye götürebilmektedir. Dolayısıyla mezhep odaklı yapıların günümüz sorunlarına sunduğu çözümler, geçmişi taklit ve kendi görüşünü vazgeçilemez olarak sunması nedeniyle açmazları da beraberinde getirmektedir.

Tarihsel süreçte bazı sebeplere bağlı olarak ortaya çıkan mezheplerin ya da dinî oluşumların toplumun sorunlarına çözüm üretebilmeleri, İslâm düşüncesine katkı sağlayabilecek İslâm’ın mutlak değerlerine ve aşkın boyutuna dönüşleriyle mümkün olacaktır. Hakikatı arama yolunda üretilen her bilgi değerlidir. Bu değerlerin varlığı ve korunması ahlâkî bir zorunluluktur. Ancak beşerî niteliği olan bu bilginin olumlu yanının olduğu gibi olumsuz yanının olduğu da gözden uzak tutulmamalıdır. Bu gerçekliğin ayırımında olmak bilimsel bilginin gücüyle ve sağlam bir okumayla mümkün olabilir. Bu bağlamda “okunması gereken üç kitabın; âlem kitabı, insan kitabı ve Kur’an kitabı”[57] olduğu tespiti oldukça önemli görünmektedir.

    SONUÇ

İslâm’ın doğru bir şekilde anlaşılamadığı ve mezhebin dinin yerine ikame edildiği süreçler, beraberinde çözümü zorlaşan problemleri getirmiştir. Herşeyden önce mezheplerin ortak bir zeminde buluşma ve ortak değerler üretme konusundaki yetersizlikleri anlaşılabilmiştir. Bu tür yapılar, kendi değerlerini yüceltme ve idealize etmenin bir sonucu olarak kendi makûliyetlerini, meşruiyetlerini ve gerçekliklerini üretmişler ve bunları eleştirilemez hale getirmişlerdir. Öteki olarak gördükleri diğer mezhepleri ya da dinî oluşumları, yanlış ve temelsiz bir din üretmekle itham edebilmişlerdir.

İslâm düşünce geleneğinin bir kesitine bağlı olmanın ya da bir mezhebe aidiyetin yanı sıra eleştirel olmak ve yeni arayışlara yönelmek elbette mümkündür. Dinin asıl referans kaynaklarına uygun olan doğru bilginin ve düşüncenin kabul edilmesi, atılması gereken önemli bir adımdır. Ancak bu, gelenek içinde yer alan bazı olumsuz görüş ve tutumların eleştirilmesine ve çözüm olamayacak nitelikteyse reddedilmesine engel değildir. Mezhebî kabullerin dinin özüne uygun olup olmadığı değerlendirilmek durumundadır. Geleneğin eleştiri süzgecinden geçirilerek İslâm’a ters düşen niteliklerden arındırılmasının gerekliliği, üzerinde durulması gereken önemli bir meseledir.

Mezheplerin mevcut din anlayışları doğrultusunda, özellikle kendisini dinle özdeşleştiren mezheplerde yenilenme imkânı ortadan kalkmaktadır. Dini doğru anlama ve yaşama konusundaki yanlışlıklar ve taklide dayanan din algıları, dinin temel öğretisiyle çelişen birçok şeyin hakikat olarak sunulmasına yol açmaktadır. Böylece kendi koşulları çerçevesinde oluşan din anlayışı donuklaşmakta ve İslâm olarak sunulan çerçeve, belli bir noktadan sonra insanların ihtiyaçlarına cevap veremez ve sorunlarına çözüm önerisi sunamaz hale gelebilmektedir.

Geçmişi kutsamak, gelenekle dini özdeşleştirmek, fıkhı dinleştirmek, toplumun doğasını bozan taklide saplanmak, ezilen insanların adaleti bulabilecekleri yeni bir dünya beklentisi, yaşamın getirdiği sorunları çözmek için sonunun bilinemeyeceği bir arayışa yönelmek, dinmiş/dindenmiş gibi görülen mitik bilgilerle meşgul olmak, bilimsel bilgi üretememek gibi olumsuzluklar, dine yönelik olumsuz algılara ve dinlerin inkârına sebebiyet vermektedir. Mezhep eksenli anlaşılma biçimi, bizatihi dinin, geleneğin gölgesinde kalıp silikleşmesine ve bireysel kurtuluşun göz ardı edilerek tekfir mekanizmasının güç kazanmasına yol açabilmektedir. Bu tür yaklaşımlardan ve olumsuz etkilerinden uzaklaşmanın yolu; Kur’an-ı Kerim’in belirleyiciliğinden hareket etmek, araştırmak, incelemek ve sorgulamak bir anlamda akıl yürütme sorumluluğunu yerine getirebilmek ve İslâm düşünce geleneğinin bütünleştirici olan yanını yeniden gündem yapmak ve ondan yararlanmaktır.


KAYNAKÇA

[1] Fazlur Rahman, Islam and Modernity: Transformation of an Intellectual Tradition, Chicago 1984, s. 13 vd.

[2] W. Montgomery Watt, İslâm Nedir, çev. Elif Rıza, Birleşik Yay., İstanbul 1993, s. 140.

[3] Kehf, 18/110; Ayrıca bkz. Fussilet, 41/6.

[4] Geniş bilgi için bkz. Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi, çev. Salih Tuğ, Ankara 2003, c. 1, ss. 767-778.

[5] Hucurât, 49/13.

[6] Maide, 5/48.

[7] Müddesir, 74/38.

[8] Enfâl, 8/53.

[9] Yasin, 36/67.

[10] Âl-i İmrân, 3/110.

[11] Bakara, 2/143.

[12] Şûrâ, 42/14-15.

[13] Krş. Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi, c. 1, ss. 180-182; İbrahim Sarıçam, Hz. Muhammed ve Evrensel Mesajı, DİB. Yay., Ankara 2004, ss. 139-142.

[14] Mezhep olgusu hakkında bkz. Ethem Ruhi Fığlalı, Günümüz İslâm mezhepleri, İzmir İlahiyat Vakfı Yay., İzmir 2010, s. 15 vd.; Hasan Onat, “Din-Mezhep İlişkisi ve İslâm Ortak Paydası Bilinci”, İslâm Mezhepleri Tarihi El Kitabı, ed.: H.Onat-S.Kutlu, Grafiker Yay., Ankara 2012, s. 2 vd.

[15] Osman Aydınlı, “Mu’tezile”, İslâm Mezhepleri Tarihi El Kitabı, s. 130 vd.

[16] Hasan Onat, “Mezhep Sorununu Doğru Anlamak”, İslâm’ın Hakikatı ve Mezhep Sorunu, Anadolu İlahiyat Akademisi Yay., Ankara 2016, s. 97.

[17] Rûm, 30/32.

[18] Al-i İmrân, 3/103; Hucurât, 49/10.

[19] Geniş bilgi için bkz. Hasan Onat, “Din-Mezhep İlişkisi ve İslâm Ortak Paydası Bilinci”, ss. 23-28.

[20] Ebu Osman b. Bahr el-Câhiz, el-Beyân  ve’t-tebyin, tahk. Hasan es-Sendubî, Beyrut 1926, c. 3, s. 212 vd.

[21] Ebu’l-Abbas Muhammed b. Yezid el-Müberred, el-Kamil, tahk. M. Ahmed ed-Dalî, Beyrut 1413/1993, c. 3, s. 1213.

[22] Nizamü’l-Mülk, Siyasetname, çev. Mehmet Taha Ayar, İş Bankası Yay., 2009, s. 135.

[23] İbnu’l-Cevzî, el-Munta’zam fi tarihi’l-mulûk ve’l-ümem, tahk. M. Abdulkadir A. Atâ-M. Abdulkadir Atâ, Beyrut 1992, c. 15, s. 125 vd., ss. 197-202.

[24] M. Şerefeddin Yaltkaya, “Selçukiler Devrinde Mezahib”, Türkiyat Mecmuası, İstanbul 1925, c. 1, s. 112 vd.

[25] Ebu’l-Muin en-Nesefî, Tebsıratu’l-edille, tahk. Hüseyin Atay, Ankara 1993, c. 1, s. 470 vd.

[26] Konuya ilişkin daha geniş bilgi için bk. Şükrü Özen, “IV. (X.) Yüzyılda Mâverâünnehir’de Ehl-i Sünnet-Mu’tezile Mücadelesi ve Bir Ehl-i Sünnet Beyannâmesi”, İslâm Araştırmaları Dergisi, 2003, sy. 9, ss. 49-85.

[27] Hasan Onat, “İslâm Bilimleri ve Yöntemi Açısından Tarihin Anlam ve Önemi”, Kur’an ve İslâmi İlimlerin Anlaşılmasında Tarihin Önemi, ed. M. Mahfuz Söylemez, Ankara Okulu Yay., Ankara 2013, s. 48 vd.

[28] Onat, “Tarihin Anlam ve Önemi”, s. 59.

[29] İbn Manzur, Lisânu’l-‘Arab. Beyrut t.y., c. 11, s. 440.

[30] Kâdî Abdülcebbâr, Fadlu’l-i’tizal ve Tabakatü’l-Mu’tezile, tahk. Fuad Seyyid, Tunus 1406/1986, s. 166.

[31] Josef Van Ess, “Ebu İshak en-Nazzâm Örneği Üzerinden Kelam-Bilim İlişkisi”, çev. M. Bulğen, Marmara Üni. İlâhiyat Fak. Dergisi, 2014, sy. 46, s. 269.

[32] Ali Şeriati, Ali Şiası Safevî Şiası, çev. H. Kırlangıç, Ankara 2009, ss. 87-131.

[33] Muhammed Abid el-Cabirî, Arap-İslâm Kültürünün Akıl Yapısı, çev. B. Köroğlu-H. Hacak-E. Demirli, İstanbul 1999, ss. 687-698.

[34] Ethem Ruhi Fığlalı, “İslâm Mezhepler Tarihi Araştırmalarında Karşılaşılan Bazı Problemler”, Uluslararası Birinci İslâm Araştırmaları Sempozyumu, İzmir 1985, ss. 372-374.

[35] Kâdî Abdülcebbâr, Fadlu’l-i’tizâl ve tabakâtü’l-Mu’tezile, tahk.: Fuad Seyyid, Tunus 1406/1986, s. 164, s. 166.

[36] Ebû Muti’ Mekhûl en-Nesefî, Kitâbü’r-red ale’l-ehvâ’ ve’l-bida’, tahk.: Marie Bernand, Kahire 1980, s. 62.

[37] Adudüddin el-Îcî, el-Mevâkıf fi ilmi’l-kelâm, Beyrut, t.y., s. 429; Seyyid Şerif Cürcânî, Şerhu’l-mevâkıf, Mısır 1907, c.8, s. 400.

[38] İbn Teymiyye, Minhacu’s-sünneti’n-Nebeviyye fi nakdi kelami’ş-Şiati’l-Kaderiyye, tahk. M. Reşad Salim, Riyad 1986, c. 2, s. 601.

[39] Muhammed Sadık es-Sadr, eş-Şiatu’l-İmȃmiyye, Kahire 1402/1982, s. 47.

[40] İbnü’l-Murtazâ, Kitâbü’l-milel ve’n-nihal, tahk.: M. Cevâd Meşkûr, Beyrut 1979, s. 29.

[41] Krş. Kalhâtî, el-Keşf ve’l-beyân, tahk.: İsmail Kâşif, Umman 1980, c. 2, s. 471; İsmail Kâşif, Uman fi fecri’l-İslâm, Maskat 2002, s. 38 vd., Orhan Ateş, Mu’tezile-İbaziyye Etkileşimi, İstanbul 2014, s. 55 vd.

[42] İsrâ, 17/7.

[43] M. Mansur Hashemi, İslâmi Entelektüalizm –Ali Şeriati’den Mustafa Melikyan’a, çev. Abuzer Dişkaya, Mana Yay., İstanbul 2016, s. 337.

[44] Abdulkerim Süruş, Biz Hangi Dünyada Yaşıyoruz, çev. H. Hatemi., İstanbul 1984, s. 57 vd.

[45] Mehmet Ali Büyükkara, “Dini Grup Yapılarında Dine İlişkin Muhtemel Anlama ve Temsil Sorunları”, Usûl: İslam Araştırmaları, 2007, sy. 7, s. 115.

[46] Hasan Onat, “Din-Mezhep İlişkisi ve İslâm Ortak Paydası Bilinci”, s. 39.

[47] Fazlur Rahman, Islam and Modernity, s. 13 vd.

[48] Amin Maalouf, Ölümcül Kimlikler, çev. Aysel Bora, Yapı Kredi Yay., İstanbul 2012, s. 58.

[49] W. Montgomery Watt, İslâmî Hareketler ve Modernlik, çev. Turan Koç, İz Yay., İstanbul 1997, s. 36.

[50] Krş. Sönmez Kutlu, İmam Mâturîdî ve Mâturîdîlik, Otto Yay. Ankara 2011, 63 vd.; Osman Aydınlı, İslâm Düşüncesinde Aklileşme Süreci -Mu’tezile’nin Oluşumu ve Ebü’l-Hüzeyl Allâf-, Ankara Okulu Yay., Ankara 2013, ss. 289-293.

[51] Sönmez Kutlu, “Çağdaş Araştırmalarda Mezhepleri ve Selefiliği Anlamaya Dair Sorunlar”, İslâm’ın Hakikatı ve Mezhep Sorunu, s. 151.

[52] Fazlur Rahman, Tarih Boyunca İslami Metodoloji Sorunu, çev. Salih Akdemir, Ankara Okulu Yay., Ankara 1997, s. 141 vd.; Roger Garaudy, Yaşayan İslam, çev. Mehmet Bayrakdar, Pınar Yay., İstanbul 2011, s. 60, s. 69.

[53] Mezhep kutuplaşmasının iç ve dış dinamikleri hakkında bkz. Sönmez Kutlu, Güncel Dinî-Siyasî Meseleler Üzerine Yazılar, Fecr Yay., Ankara 2017,ss. 262-285.

[54] Roger Garaudy, Entegrizm Kültürel İntiharlar, çev. K. Bilgin Çileçöp, Pınar Yay., İstanbul 2005, s. 85 vd., s. 100.

[55] M. Mansur Hashemi, İslâmi Entelektüalizm, s. 320 vd.

[56] Sönmez Kutlu, Güncel Dinî-Siyasî Meseleler Üzerine Yazılar, s. 264.

[57] Ahmet Akbulut, “Müslüman Geleneğinde Siyasi Çekişmeden Teolojik Ayrışmaya”, İslâm’ın Hakikatı ve Mezhep Sorunu, s. 52.