Diyarbakır İncil Topluluğu ve Misyonerlik

Diyarbakır İncil Topluluğu ve Misyonerlik

Cilt/Sayı

2007 20. cilt – 2. sayı

Yazar

Yrd.Doç.Dr. M. Hadi TEZOKURa

aDinler Tarihi ABD,  Dicle Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, DİYARBAKIR

Öz

Diyarbakır çeşitli problemlere sahip geniş bir şehirdir. Misyonerlik için uygun şartlar mevcuttur. Fakat her şey düşünüldüğü gibi değildir. Ekonomik şartlar kötüdür. Ancak Diyarbakır insanı İslam dışındaki dinlere uzak dururlar. Özellikle Sünni Kürtlerden Şafii Mezhebinden olanlar. Alevi Türkmenler burada hedef kitledirler.

Anahtar Kelimeler

Protestan, Kürt, Alevi, Müslüman

Abstract

Diyarbakır is a big city which has various problems. Suitable conditions are existing for being a missionary. But everything is not as it was thought.  Economic conditions are bad but Diyarbakır’s human  keep away from another religions such as Christianism except Islam. Particularly Şafii Sect of Sunnite Kurdishes. Alevi Turkomen are target mass in here.

Keywords

Protestant, Kurdish, Alevi, Moslem


Diyarbakır’ın merkez olduğu bölgede misyonerlik faaliyetlerine girmeden önce temel özellikleri ile kültürel yapının ve farklılıkların ortaya konulması gerekmektedir. Misyoner faaliyetlerinin neliği ve niteliğinin bilinmesi ancak hedef kitlenin kültürel ve dini kimliğinin ve bu kimliği oluşturan unsurların bilinmesi ile mümkündür. Misyonerlikte aşırı tepki, doğal araştırma zeminini bozar. Böyle bir yaklaşımdan uzak kalarak; olguyu doğal sürecinde araştırmak ve gözlemlemek bu olguyu doğru anlamak ve doğru tartışıp çözüm üretmek için gereklidir.1

MİSYONERLİĞİN HEDEFİ OLAN KİTLELER

Diyarbakır’da ve asıl yurdu olan Mardin’de bugün Sür ya ni Ya ku bi ler sayısal olarak yok denecek duruma gelmiş olmakla birlikte, kiliseleri hâlâ açık olan yegâne yerli Hıristiyan gruptur. Üstelik geçmişte olduğu gibi, bugün de misyonerlik faaliyetinin en önemli hedef kitlesidir. Misyonerlik çalışmalarıyla Süryanilerin geleneksel kiliselerinden kopup Protestan olmalarına sebep olmaktadır. Mardin ve Diyarbakır kökenli Süryanilere yönelik, göçtükleri İstanbul ve Avrupa’da maruz kaldıkları faaliyetler dışında, Mardin’de genel olarak aktif bir misyonerlik faaliyeti gözlenmemektedir.

Bu arada Di yar ba kır ve çev re si, Türkiye ve dünya gündeminde öncelikle etnik taleplerin neden olduğu şiddet ortamı ile anılmaktadır. Bu yüzden sadece Avrupa’- dan değil, Hıristiyan Misyonerler merkezli her türlü kaynaktan gelenlerin sıcak karşılık bulabileceği ortamlar mevcuttur. Diyarbakır’da daha çok şehir merkezînde yoğunlaşan misyonerlik faaliyetleri de 1980’lerden günümüze kapalı ya da açık devam etmektedir. Diyarbakır, son bir asırda kısa aralıklarla ciddî nüfus değişimleri yaşamıştır. Yüzyılın başında, Rus ve Ermenilerle yaşanılanlar ve çeşitli afetlerden dolayı şehir çevre illerden ve ilçelerden toplu Müslüman göçlerine sahne olmuş ve bu süreçte Diyarbakır merkez nüfusunun önemli bir oranını oluşturan gayrimüslimlerin büyük çoğunluğu da şehirden ayrılmışlardır. Diyarbakır, Osmanlının son dönemi ile Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde ana dili Türkçe olan, entelektüel birikime sahip önemli bir şehirli nüfusu barındırmış, Ali Emiri, Said Paşa, Ziya Gökalp, Süleyman Nazif, Cahit Sıtkı, Sezai Karakoç gibi farklı alanlarda eserler vermiş önemli yazar, şair ve fikir adamları çıkarttığını unutmamak gerekir.2 Cumhuriyet dönemi boyunca da çeşitli nedenlerle başka şehirlere göçler şehirli nüfusu azaltırken, çevre il ve ilçelerden de belirli sayıda nüfus şehre taşınmaktaydı. Ancak 1980- 1990 arası yaşanan terör nedeniyle boşaltılan çevre il ve ilçelerdeki köylerden şehre yığılan aşırı göç dalgaları şehrin geleneksel nüfusunu artırmış, nüfusla birlikte kültürel yapı da bütünüyle değişip farklılaşmıştır.3 Özellikle Diyarbakır Suriçi yaşam şartlarının zorluğu ve köyden kente zorunlu göçlerin ilk uğrak yerinin burası olması burada yaşayan insanları da hedef kitle haline getirmiştir. Bu yüzdendir ki Misyonerlik amacı ile açılmış olan Diyarbakır Protestan Kilisesi de bu semte açılmıştır.

DİYARBAKIR KİLİSESİNİN KISA TARİHİ

1991 yılında Rab’be hizmet amacıyla Erol adında bir Misyoner Diyarbakır’a gelip ailesiyle yerleşti. Bu ailenin büyük bir özveri ile çalışmanın sonucunda küçük bir topluk kendi evinde toplanmaya başladı. 1995 yılına kadar bu çekirdek gurupta pek bir büyüme görülmediği halde 1996 yılında müjdeleme amaçlı şehrin merkezinde bir Kitap Kırtasiye açıldı. Onun aracılığıyla birçok kişi topluluğa katıldı. 1997 yılında Ahmet ihtiyar olarak, Cengiz ve Hamdullah da diyakoz olarak topluluğun onayıyla atandı. Bu arada kilise evlerde toplanıp tapınıyordu. Bu çetin seneler boyunca kilisede birkaç yabancı misyoner de topluluğa destek oluyordu. Bir süre sonra açıkça tapınmak ve devlet tarafından tanınmak için bir yere ihtiyaç duyuldu. Bunun için yıllarca yer arandı. 1999 yılında şehrin çok fakir ve tarihi semtinde uygun bir yer bulundu. Özellikle eski Hıristiyan mahallesinde olan tarihi Meryem ana Süryani Ortodoks Kilisesi karşısında olduğu için uygun görüldü ve çok ucuz bir fiyata alındı. 2001 yılında birçok kilise tarafından destek toplandıktan sonra mevcut yerde inşaata başlandı. O tarihte kilise yapmak için yasada yer olmadığından dolayı konut adı altında yaptırılmak üzere izin alındı. Fakat yetkililere sunulan ve kabul edilen orijinal projede kilise unsurları açıkça beyan edildi. Yine de inşaata başladıktan birkaç ay sonra misyonerlikle ilgili basının ortaya koyduğu duyarlıklardan dolayı inşaat durduruldu ve binanın sahibi olarak adı geçen kilise önderi ağır ceza mahkemesine verildi. Bir buçuk yıl yargılanmanın sonunda kilise önderinin suçsuz olduğuna karar verildi ve beraat etti. Kısa bir zaman sonra inşaata devam edildi. 2003 yılının başında inşaat tamamlandı ve Nisan ayından itibaren topluluk yeni binada ibadet etmeye başladı. Fakat kilise binası konut adı altında bitirildiği için birkaç ay sonra Diyarbakır Valiliği “Bu binada ibadet etmeniz suçtur” diye bir tebliğat gönderdi. Bu sefer kilisenin önderine karşı “İzinsiz kilise açma” nedeniyle Asliye Ceza Mahkemesinde dava açıldı. 2004 yılının 12 Mayısında ilk duruşmada kilise önderi beraat etti ve onunla birlikte kilisenin önü açıldı. Birkaç gün sonra 5 ay önce sunulan kilisenin imar durumu değişikliği müracaatı görüldü ve ilk seferinde reddedilmesine rağmen ikinci seferinde kabul edildi ve bu süreç de bitmek üzeredir. Diyarbakır- ’ın Suriçi mevkiinde Meryem Ana Kilisesi karşısında inşa edilmiş bu Diyarbakır Kilisesi üç katlı bir bina olup, en üst katı ibadet için ayrılmış, giriş katı ise misafirlerin ve ziyaretçilerin ağırlandığı bir yer olup burada yemek ve çay servisleri verilmekte, hizmet kilise üyelerinin bizzat kendileri tarafından yerine getirilmektedir. Alt katta ise küçük odalar bulunmakta olup buralar gençler için ders çalışma yerleri olarak düzenlenmiştir. Ayrıca bir de masa tenisi odası bulunmaktadır.

Cemaatçe kabul edilmiş Kadro Yapısı:

Önder (Pastör) Önder (Pastör)

Ahmet B. Cengiz B.

Hizmet Gurubu

1. Bayanlara Yönelik Kore’den gelmiş Gönüllü Misyoner Bayan Bogum Hanım

2. Gençlere Yönelik

a. Genç kızlara yönelik önderlik: Almanyadan gelmiş gönüllü misyoner Lian Hanım

b. Genç erkeklere yönelik önderlik: Aslen Bolivyalı olan Amerikan vatandaşı Jerry Matt.

3. Çocuklara yönelik önderlik görevi:

a. 5–9 yaşındaki çocuklarla Şeh mus,

b. 10–14 yaşındaki çocuklarla Melek

Gençlere yönelik olarak yapılan faaliyetler içinde geziler, futbol, basketbol turnuvaları, yemekli ve çaylı ev toplantıları yapılmakta olup genellikle bu toplantılara lise ve Üniversite çağındaki öğrenciler iştirak ediyorlar. Bu öğrenci gençler arasında bazen ilk kez bu tür toplantılara katılanlar oluyor.

MÜSLÜMANLARA YÖNELİK MİSYONERLİK FAALİYETLERİ

TARİHSEL SÜREÇ

19. yüzyıl ise Anadolu’da faaliyet göstermeleri açısından misyonerler için tam bir altın çağ oldu. Osmanlının ekonomik, siyasal ve askeri yönden zayıflamasına paralel olarak Avrupa devletlerine tanınan ayrıcalıklar, bu devletler himayesinde çalışan misyoner örgütler için bulunmaz bir fırsat olmuştur. İngiltere ve sonraları Amerika himayesinde Anadolu’ya gelip yerleşen misyoner örgütleri, özellikle Anadolu’nun çeşitli şehirlerinde açtıkları okulları üs edinerek Hıristiyanlığı yaymaya çalışmışlardır. Bu dönemde misyonerlerce bazı illerde açılan okulların sayısını vermek, bu aktivitelerin ulaştığı boyutu anlamak açısından yeterli olacaktır. Örneğin 1894’te yalnızca Elazığ’da (Harput ve civarında) Protestanların açtığı okul sayısı 83’tür. 20. yüzyılın başlarında ise, çoğunluğu Amerikan Protestan gruplara bağlı olmak üzere Protestan ve Katolikler tarafından açılan okul sayısı 800 civarındadır. Birinci Dünya Savaşı sırasında Anadolu’ya yönelik misyonerlik faaliyetlerinde ciddi bir kesinti yaşandığı görülür. Zira, savaşın öncesinde ve sonrasında, çeşitli güçlerin tahrik ve kışkırtmalarıyla isyan eden ya da yabancı istilacı güçlerle işbirliği yapan Hıristiyan azınlıklarla Müslüman halk arasında ciddi sorunlar yaşandı. Azınlıklardan kaynaklanan bu ihanet nedeniyle Müslüman halk genelde Hıristiyanlara karşı mesafeli durmaya başladı. Dolayısıyla Müslümanlara yönelik faaliyet sürdüren ve teşkilat olarak çeşitli Batı ülkelerine dayalı olan misyoner örgütleri büyük ölçüde Anadolu’- yu terk etmek durumunda kaldı; bunların işlettiği okulların ise önemli bir kısmı kapandı. Cumhuriyetin ilan edilişi dolaylarında, misyoner kurumları çerçevesinde Anadolu’da aktif olan hâlâ çeşitli eğitim kurumları bulunmaktaydı. Ancak ilerleyen dönemlerde bunların birçoğu ya kendiliğinden ya da devletin müdahalesiyle kapanmak zorunda kaldı. Örneğin Bursa’da faal olan Amerikan Kız Koleji, burada eğitim gören kızlardan üçünün Hıristiyan olduğu haberlerinin yayılması üzerine, bizzat Atatürk’ün direktifiyle kapatıldı. İlerleyen yıllarda da Anadolu’daki misyonerlik aktivitelerindeki duraklama ve gerileme devam etti. Şüphesiz bunda, henüz yeni kurulmuş olan Cumhuriyetin izlediği genellikle içe dönük politikaların ve İkinci Dünya Savaşı’nın büyük tesiri olmuştur. Ancak, çok partili sisteme geçilmesine ve Türkiye’nin izlediği politikanın dışa açılmaya başlamasına paralel olarak misyonerlik faaliyetlerinin de yeniden canlanmaya başladığı dikkati çeker.

GÜNÜMÜZ HIRİSTİYAN KİLİSELERİ VE MİSYONERLİK

20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Hıristiyan dünyasında Mesih öğretisi inanlılarından oluşan kilisenin gerçek rolü ve Hıristiyanların ötekiler arasında üstlenmesi gereken işlev konusunda bir dizi önemli toplantı yapılmış, Kilisenin yeniden tanımlanması bağlamında önceki konsillerde alınan kararlar gözden geçirilmiş ve misyonerlik-kilise kurumu arasındaki sıkı ilişki vurgulanmıştır. Buna göre kilise, yalnızca Hıristiyan inancına bağlı olan insanların oluşturduğu ve Hıristiyan cemaatin inanç ve ritüellerini ifade eden bir kurum değildir. Zira kilise, Yeni Ahit’te belirtildiği gibi İsa Mesih’in bedeni olarak aynı zamanda İsa Mesih misyonunun da ifadesidir. Bu bağlamda kilise kurumuna bağlı her organın ya da kilise ile ilişkili her kurumun en temel işlevi etrafa İsa Mesih öğretisini ifşa etmek ve İncillerde bizzat İsa tarafından yapılması istenen, bütün ulusların İsa Mesih yanlısı yapılmaları misyonunu yürütmektir. Dolayısıyla, her kilise bir misyonerlik kurumudur. Kilisenin faaliyet alanı ise bütün ulusları kapsayan tüm yeryüzüdür. Böylelikle Pavluscu öğretiler etrafında şekillenen Hıristiyan inancının kiliseye yüklediği tarihsel misyon, yeniden vurgulanmıştır.

Diyalog kavramıyla birlikte, misyonerlik faaliyetlerinde ön plana çıkarılan bir diğer kavram evangelizm ve evangelizasyon oldu. Hıristiyan mesajının/öğretisinin ya da iyi-haberinin bütün insanlara iletilmesi anlamına gelmekte olan bu terim, özellikle misyonerlik teriminin Hıristiyan olmayan kültürler ve bağlıları arasında oluşturduğu olumsuz imajı değiştirmek amacıyla kullanılmaya başlandı. Aslında evangelion yani “iyi haber, müjde” terimi İsa Mesih’in hayat hikayesi ve mesajını konu edinen dinsel metinler için kullanılmaktadır ve Yeni Ahit metinlerinde Pavlus’un yaydığı bir iyi haberden, bir müjdeden bahsedilmektedir. Dolayısıyla evangelizm, Hıristiyan müjdesinin yayılmasıyla ilgili tarihsel geleneğin yeniden vurgulanmasını hedeflemektedir. Evangelizmin muhatabı yalnızca Hıristiyanlık dışı diğer din mensupları değil, dine karşı ilgisiz kalan Hıristiyan halklar da dâhil tüm insanlar olarak görülür. Dolayısıyla evangelizm, misyonerlikten farklı olarak hem Hıristiyanlara hem de Hıristiyan olmayanlara yönelik İncil mesajının sunulması amacına yöneliktir. Evangelizm kavramı özellikle Protestan misyonerlik faaliyetlerinde anahtar bir kavram olarak kullanılmaktadır. Bugün birçok evangelik kilise, kurduğu misyoner teşkilatlarıyla dünyanın dört bir tarafında Hıristiyanlık propagandasını yürütmektedir. Bunlardan biri de Diyarbakır İncil topluluğuna yardım için gelmiş olan Amerikan vatandaşı ailedir. Misyoner Jerry ilahiyat fakültesi mezunu olup Amerika’daki bağlı olduğu kilisenin iznini ve desteğini de alarak Diyarbakır İncil topluluğuna yardım amacıyla ailesi ile birlikte gelmişler. İzmir’de Türkçe öğrendikten sonra 2002 yılının Temmuzundan beri bu topluluğun Misyonerlik çalışmalarına katılmışlardır.

Diyarbakır İncil Topluluğunun etki alanı bütün Diyarbakır olmakla birlikte Kilisenin yapımının seçildiği yer itibariyle fakirinsanların yoğun olduğu varoş Suriçi bölgesi seçilmiştir. Bunun iki sebebi bulunmaktadır: Misyonerlik faaliyetlerini daha rahat olarak yapabilmek ve Diyarbakır dışından ve özellikle yurt dışından ziyaret amacıyla gelen Hıristiyan turistlerin tarihi Meryem Ana Kilisesine uğradıklarında hemen karşısında kurulmuş olan Diyarbakır İncil topluluğuna ait olan Diyarbakır Kilisesine uğramalarınısağlamaktır. Bugüne kadar yapılan Misyonerlik faaliyetleri sonucunda 55 kişinin Müslüman iken Hıristiyan olması sağlanmıştır. Bu Hıristiyan olanların arasında işsiz olanların çoğunlukta olması dikkati çekmektedir. Burada dikkati çeken önemli bir nokta da Hıristiyanlığı seçen Müslüman kimliğinin büyük bir çoğunluğunun Alevi Müslüman Kimliğine sahip olmasıdır. Daha önceden Alevi iken Hıristiyanlığı seçtiklerini söyleyenler büyük çoğunluktadır. Diğer bir deyişle burada kendileriyle görüştüğüm kişiler Pastörleri de dâhil Müslüman Sünni ve Şafi Kürt Kimliğini taşımıyor olmalarıdır. Burada ifade etmeye çalıştığım gerçek yukarda zikrettiğim etnik ve dini kimliğin Misyonerlik karşısında en büyük engel olduğu gerçeğidir. Ekonomik yönden çok zor durumda olduğunu gördüğümüz, göç nedeni ile şehre zorunlu gelmiş ve aynı evde birkaç ailenin kalmaya zorunlu olduğu; aynı zamanda şehrin varoşu kabul edebileceğimiz Suriçinde yaşayan insanlarımız bütün zorluklara karşın dinlerinden asla vazgeçmeyeceklerini aksine kendileri için tek korunağın kendi dinleri olduğunu ifade etmişlerdir.

MİSYONERLİK VE SÜRYANİLER

Misyonerlik bağlamında ara bir başlıkla Süryanilerden bahsetmemiz gerekmektedir. Onlar da Misyonerlikten Müslümanlar kadar şikâyetçidirler. Tabiî ki onların şikayeti burada bulunan Misyonerlerden ziyade göçlerle gittikleri Avrupa’dandır. Onlar da kendi dinlerinin, mezhep özelliklerinin ve kendilerine has kültürlerinin yok olmaya yüz tuttuğunu söylemektedirler. Meryem Ana Kilisesinin Papazı Yusuf ve Mardin-Midyat Barış Tepe Manastırının Rahiplerinden Daniel “Bizi Avrupa bitirdi” demektedirler.

Türkiye, kendi tarihindeki ve coğrafyasındaki kültürlerin zenginliği ve çokluğu bakımından dünyada eşi bulunmayan bir ülkedir. Bugünün Türkiye’si, çağdaş uygarlığın temelini oluşturan kültürlerin imbiğinden süzülerek oluşmuştur. Türkiye, bu kültürlerin varisidir ve onlara sahip çıkmalıdır. Türkiye’nin iki büyük kıtanın kavşağında bulunması, hem Batı hem de Doğu kültürlerine yakınlık duymasını sağlamıştır. Ülkemizde çeşitli inançlar, soylar ve kültürler yüzyıllarca hoşgörü ve barış içinde birarada yaşayabilmişlerdir. Bu temel özellikler, demokrasimizin ve ekonomimizin gelişmesi, uluslararası ilişkilerde etkin olabilmemiz ve dışa açılmamız bakımından olağanüstü bir birikim sağlamıştır. Güneydoğu Anadolu Bölgesinde özellikle Turabdin bölgesinde Süryaniler, uzun bir süre yurt dışına göç dalgası yaşamış bunun sonucu coğrafi dağılımları ve demografi durumları tamamen değişmiştir. Bu değişiklikler Güneydoğu Anadolu Bölgesinde, Süryanilerin yok olması tehlikesini ortaya koyacak niteliğe bürünmüştür. Buna işaret etmek durumundayız. Müthiş göçler yaşanmış Turabdin bölgesinden Avrupa’ya. Göçün geçim derdi, terör, eğitim derdi gibi birçok sebepleri olmasının yanında Avrupa’nın çekiciliği de bu göçü desteklemiştir. Geçen yirmi yıl zarfında Doğu ve Güneydoğu Anadolu’- da yaşayan Süryanilerin nüfuslarında önemli ölçüde azalma meydana gelmiştir. Bu durum rakamlarla ifade edildiğinde, 1980 yılında 22803, 1985 yılında 23546 iken bu rakamlar 2001 yılında 2010 düşmüştür. Geçen yirmi yıllık zaman zarfında Süryani nüfusundan 20793 kişi göç etmiştir. Yüzyılın başından itibaren devam Süryani göçleri artık geriye neredeyse yok denecek kadar az bir Süryani topluluğunu bırakmıştır. Bu göçler devam ettiği sürece yakın gelecekte Doğu ve Güneydoğu Anadolu’- daki Süryanilerin varlığından bahsetmek imkânsız hale gelecektir. Geride kalan Süryanilerin sorunları giderilerek Süryani göçüne mani olunmalıdır. Çünkü göç olgusu, hem Süryanilerin hem de diğer dinlerden olan komşularının geleneksel dokusunu değiştirmektedir. Yüz yıllarca birlikte yaşarken birden Süryanilere ait olan yer boşalmaktadır. Süryanilerin geride kalan komşuları açısından büyük bir dengesizlik meydana gelmektedir. Haddizatında Süryaniler açısından gerçekleşen dengesizlik ise bunun iki mislidir. Hem gittikleri yerlerde (Danimarka, İsveç, Almanya…) misyonerliğe maruz kalıyorlar, Süryani Kültürü ile çocuklarını yetiştiremiyorlar. Hem de önceki geldikleri bölge olan Turabdin bölgesindeki edinmiş oldukları Telkare (gümüş işlemeciliği), Taş Ustalığı gibi zanaatlardan uzaklaşıp yeni bir kültürün ve yeni bir yaşam biçiminin cenderesine düşüyorlar. Süryaniler günümüzde birçok mezhebe bölünmüş şekilde yaşamaktadırlar. Süryani Kadim kilisesi en kalabalık mezhebi oluşturmaktadır. Süryani Kadim kilisesi, Hıristiyanlığı ilk kabul eden topluluk olduklarından dolayı, ilk günkü kilise ve inanç şeklini kuralları ile birlikte günümüze kadar yaşatmışlardır. Bu nedenle Süryani Kadim kilisesi birçok araştırmacının ilgisini çekmektedir. Türkiye’de yaşayan Süryanilerin büyük çoğunluğu da bu kiliseye mensuptur. Türkiye’de ayrıca sayıca daha az olan Süryani Katolik ve Süryani Protestan cemaatleri de vardır. Güneydoğu Anadolu Bölgesindeki Süryaniler, uzun bir süreden beri yurtdışına göç etmektedirler. Bu göçler sebebiyle coğrafi dağılımları ve demografi durumları tamamen değişmiştir. Süryaniler, tarih içerisindeki ihtişamlı varlığını yavaş yavaş kaybetmiş ve geçmişteki bu ihtişamın yerini mahzun bir sessizlik almıştır. İsa Mesih’in dilinin konuşulduğu bu bölgede şimdi kolu kanadı kırık, dili, kültürü, fazla değil, elli yıl öncesinden yapılagelen ipekkozacılığı, puşicilik, telkare, taş işlemeciliğinin yerini terkedilmiş virane yapılar hem de yıkılmaya mahkûm edilmiş iki bin yıllık tarihe sahip köyler kalmıştır. Ve bir de burada tek tük yaşayan Süryaniler. Özellikle bu çalışmamıza temel olan Mardin-Midyat’ın salt Süryani köylerini gezdim. Oradaki göç etmemiş, yerini yurdunu terk etmemiş Süryanilerle görüştüm, istekleri olup olmadığını sordum. Söyledikleri çok, ama hepsinin ortak isteklerinden biri bana çok ilginç geldi. Başta Hah (Anıtlı) köyünün muhtarı Habib Aktaş’ın söyledikleri hepsini özetler gibiydi. “Her şeye rağmen biz bu topraklarımızda çok mutluyuz. Bize zarar vermesinler. Emniyetimiz sağlansın. Şu anda olduğu gibi mutlu bir şekilde yaşayıp gidelim. Biz devletimizi seviyoruz. Ondan herhangi bir maddi yardım istemiyoruz. Şu andaki huzur ortamını sürdürmesini bekliyoruz. Eski günleri anmak bile istemiyoruz. O günler çok kötüydü.”

ŞEHİRDE MİSYONERLERİN İŞİNİ ZORLAŞTIRAN ETMENLER

Diyarbakır herkes için olduğu gibi, misyonerler için de oldukça zor bir mekândır. Bu nedenle herhangi bir şehirde misyonerlik faaliyetlerinin gerçekleştirilmesiyle, Diyarbakır ve benzer şartlardaki çevre yerleşim birimlerinde gerçekleştirmek doğal olarak aynı şeyler değildir. Bunun en önemli nedeni, bize göre Diyarbakır’ın dinî gelenekler ve aidiyetler açısından oldukça güçlü bir tarihî alt yapıya ve aktarım geleneğine sahip olmalarıdır. Bölgede yakın zamanlara kadar yaygın olarak faaliyet gösteren medreselerin ve bu medreselerde yetişen Seydaların bilhassa köylü halk üzerindeki saygınlıkları bilinmektedir. Medreselerin yanı sıra cami eğitimi geleneği dinî aidiyetlerin oluşumunda çok önemli bir belirleyiciliğe sahiptir. Şafii geleneği Kürtçe olarak aktaran bu gelenek, bilhassa köy ve kasabalarda daha çok medrese mezunu fahri imamlar aracılığıyla gerçekleştirilmiştir. Köylerin boşaltılmasıyla bugün Diyarbakır’ın yerlileri olan bu köylülerin büyük bir bölümü, bu eğitimden geçmişlerdir. Güçlü dinî alt yapı dışında Diyarbakır çevresinde geçen yüzyılın ilk çeyreğine kadar Hıristiyanlarla birlikte yaşamış olan bölge halkı ve özellikle bugünün yerlileri geçen yüzyılın köylüleri için, Gayrimüslimler ve bugünün misyonerlerinin selefleriyle ilgili halâ hafızalardan silinmemiş çok canlı, unutulmayacak hatıralar mevcuttur. Bu hatıralar bu köylülerin çocukken için de “Fılla-Gavur” olmaktan sakındıracak bir konuma sahiptir. Çünkü toplumsal bilinçte “Fılla” olmak onlara göre aşağılık bir şeydir. İnsanların yaşam biçimlerinde ve anlayışlarında etnik-sol karakterli örgüt propagandası ve şehre göçle birlikte kaybedilen geleneklere ve yaşanan yozlaşmaya karşın; dinî inanca katılım düzeyleri oldukça yüksektir. Dahası aidiyetle ilgili tepkiler, bölge insanının kimliğinde geleneksel olarak belirleyicidir. Bu nedenle Diyarbakır’da dinî kimlik de dâhil olmak üzere, kimlik değişimlerine neden olacak kopuşlar, sanıldığından çok daha zor gerçekleşir. Dolayısıyla bilhassa geleneksel çevreden gelen birisinin Hıristiyan olması bir yana, bu tür bir faaliyetin hedefi olduğunun bilinmesi, o çevredeki misyonerlerin de tecrübeleriyle çok iyi bildikleri gibi, yakınları tarafından çok şiddetli tepki görebilir, ölümcül sonuçlar verebilir. Nitekim son iki yıl içinde Diyarbakır’da bulunan Protestan Kilisesi’ne iki defa fiilî saldın olmuştur. Bunlardan ilkinde bir genç bıçakla kiliseyi basmış ve herkesi çıkardıktan sonra kiliseyi ateşe vermiştir. Son zamanlarda da sürekli tehdit almaktadırlar ve kilisede polis koruması söz konusudur.

MİSYONERLERİN ESAS HEDEF KİTLESİ: TÜRKMEN ALEVİLER

Diyarbakır’da misyonerlikle ilgili faaliyetlerin yoğun olduğu ve belli bir mesafe aldığı haberlerine katkımız şöyle olacaktır: “Diyarbakır denildiğinde özellikle son 30 yılda şehir nüfusunda Kürtlerin ve Zazaların oldukça önemli bir ağırlığı olduğu dolayısıyla doğal olarak misyon faaliyetlerinin hedef kitlesini Kürt ve Zaza kökenlilerin oluşturması gerekir diye düşünülür. Tabii ki onlar da hedef kitledir. Ancak başarıya ulaştığı kitle ne Kürtler ne Zazalar ne de daha az bir nüfusa sahip olan Araplar ve Sünnî Türklerdir. Türkiye genelinde misyonerlik tarihi açısından özel olarak çalışılması gerektiğine inandığımız, şehirdeki bir avuç Türkmen Aleviler, Osmanlı dönemi yoğun misyonerlik faaliyetleri zamanında da Müslüman gruplar arasında bu gruplarla en çok buluşan kesimi oluşturmaktadır. Çeşitli misyoner hatıratlarında da bu yönde bilgiler vardır.4 Öncelikle Alevilerin bilhassa Diyarbakır’da dini dışlanmışlık yaşamış olmalarının önemli bir neden olduğunu söylemek gerekir. Nitekim bugün Diyarbakır’da misyon faaliyetlerinin öncülerinden olan Pastör Ahmet’in din değiştirme hikayesini anlatırken “Alevi olduğu için Sünniler tarafından alaya alındıkları, Sünnilerin yanına gittiğinde koyulaşan her sohbetin dönüp dolaşıp onların Aleviliğine dayandığı tecrübesi aslında ‘neden Türkmen Aleviler’ sözünün cevabıdır. Yaşadıkları köy çevrelerinden, hem dinî inançları hem de ana dillerinin Türkçe olmasıyla farklılaşan ve dışlanmış hissini Safevilerden bu yana çok uzun bir tarihi süreçle bir şekilde hep yaşamış ve bilinci yaralanmış olan Alevi Türkmenler için Diyarbakır’da yaşamaya başladıktan sonra da devam eden dışlanmışlık, hem güçlü bir dünya tarafından sahiplenilme ve aidiyet sorununa köklü bir çözüm bulma hem de kutsal ihtiyacının giderilmesini sağlayan bir çıkış olarak Protestanlaşmayı kolaylaştırmıştır diye düşünüyoruz. Tabii ki Sünnî kesimi oluşturan Kürtlere, Zazalara, Araplara ve Türklere yönelik faaliyetler de sürmektedir. Fakat Diyarbakır’da, bugün, yalnız bu gruplara yönelik faaliyetlerde değil, Diyarbakır’ın Türkiye ve bölge açısından anlamıyla doğru orantılı olarak, yakın çevreye önderlik eden misyoner grubunun omurgasını, Protestanlaşmış Türkmen Alevilerinin Önderliğini yaptığı Diyarbakır’ daki topluluk oluşturmaktadır.

Anket aracılığıyla toplanan veriler, 10 yılı aşkın zamandır aktif olarak devam eden misyonerlik faaliyetlerinin sonuçlarında yukarıda bahsettiğimiz “hedef kitle sahiden kim” sorusuna cevap verecek niteliktedir. Çünkü anket uygulanan 32 kişiden 22’si son on yıl içinde Hıristiyan olmuş Türkmen Alevilerden oluşmaktadır. Bunlardan birisi de 17 Ağustos depreminde, Sakarya’da okulun barakalarında kalırken; kendisine Hıristiyanlığı anlatmak için İstanbul’dan gelen iki Hıristiyan misyonerin Hıristiyanlıkla Alevilik arasında büyük yakınlıkların olduğunu ifade etmeleri üzerine Hıristiyanlığa ilgi duyan Sakarya Üniversitesi Mimarlık Fakültesini bitirmiş Tuncelili Ali’- dir. Ali’nin nişanlısı da kendisi gibi Hıristiyan olmuştur. Ali ve nişanlısı din değiştirmeleri aşamasında ve sonrasında ailelerinden herhangi bir tepki görmediklerini, bilakis destek gördüklerini ifade etmişlerdir.

Alevilere yönelik faaliyetlerinde misyonerler, Hıristiyanlık-Alevilik arasında var olduğunu iddia ettikleri benzerlikleri kullanmaktadırlar. Bunlardan bazıları şunlardır:

1. Hıristiyanlıktaki teslis inancı ile Alevilik Bektaşilik inancındaki Tanrı-Muhammned-Ali üçlemesi,

2. On iki havari ile on iki imam kültleri arasındaki benzerlik,

3. Vaftiz ile cem ayininden önce alınan abdest arasındaki benzerlik,

4. Papazlarla Bektaşi babaları arasındaki evlenmeme konusundaki benzerlik,

5. Hz. Hüseyin ile Aziz Pavlos arasında, akıbetleri açısından benzerlik olduğu. Söz konusu söylemler kullanılarak Hıristiyanlıkla Alevilik-Bektaşilik arasında bir ortaklık, hatta Aleviliğin aslında Hıristiyanlığın bir tarikatı olduğu iddiası ileri sürülebilmekte, bu tür argümanlar misyon faaliyetlerinde kullanılmaktadır.

Görüşmeler ve uygulanan anket verilerine göre denekler, önceki dinleriyle şimdiki dinleri arasındaki farkların neler olduğu sorusuna aşağıdaki cevaplan vermişlerdir:

1. Sevgi, şimdiki dinimiz bir sevgi dinidir. Tanrı bizi sevgisiyle kucaklamaktadır.

2. Kurtuldum, İsa Mesih benim için öldü.

3. Günahlardan kurtuluş esası bu dinde kesin olarak sunulmuştur.

4. İsa Mesih’in kurtarıcı olması

5. Tanrı inancı, kurtuluş konusu

Gözlemlerle desteklenen söz konusu anket verilerinde ulaşılan sonuçlar şunlardır:

1. En fazla din değiştirme yaşı olarak 21-25 yaş grubu, onu 15-20 yaş grubu izlemektedir. Yani en çok din değiştirme 15-25 arasında olmuştur.

2. 32 kişiden çoğunluğu son 5-10 yıl içinde din değiştirmişlerdir.

3. Din değiştirenlerin çoğunluğu bekârdır.

4. Din değiştirenlerin %75’inin öğrenim düzeyleri lise ve üniversitedir. Yani bu kişiler eğitimsiz değildirler.

5. Şehir hayatı sürenlerin din değiştirme konusunda daha çok etki altında kaklıkları görülmektedir.

6. Özellikle Sünni kökenlilerde çocukken verilen dinî bilgilerin bilinçsiz olduğu, zora dayalı ikna metodundan uzak olduğu görülmektedir,

7. Din değiştirenlerin büyük çoğunluğu Türkmen Alevilerdir.

8. Diyarbakır Suriçi‘nde bulunan Diyarbakır Kilisesi etrafındaki evlerdeki oturanlarla yapılan görüşmelerde misyonerlere hiç sıcak olmadıkları görülmektedir. Dinî bilgileri olmamasına rağmen, inanç konularında son derece katı bir duruşa sahipler,

10. Aslında Diyarbakır’da, özellikle şehir sosyetesi arasında Sahajayoga, meditasyon ve yoga çalışmaları, misyonerlerin faaliyetlerinden daha ilginç görülmektedir. Diyarbakır’ın Ofis semtinde bulunan bir binada, katılımcılara salı, perşembe ve cumartesi günleri ücretsiz seanslarla Hint ve Budizm düşünceleri aktarılmakta, stresten kurtulma, meditasyon yapma, bedene hükmetme gibi pratikler yaptırılmaktadır. Ayrıca yerel televizyonlarda da zaman zaman çeşitli programlara çıkmaktadırlar.

ANKETTEN BAZI BÖLÜMLER5

1. KİLİSEYE EN ÇOK KİMLER HIRİSTİYAN OLMAK İÇİN MÜRACAAT EDİYORLAR?

Kilisenin içinden ve Diyarbakır’da Anket uygulaması yaptığımız kişilerin %37.50 sinin işsiz olduğu anlaşılmaktadır. Kilise yetkililerinin ifadesine göre de birçok işsiz insanlar kendilerine başvurmakta, ancak gereken ilgiyi göremedikleri için Hıristiyan olmaktan vazgeçmektedirler. Bunun dışında kendilerinin kesinlikle ne gıda ne de para yardımı yapamadıklarını, eğer yapsalar bunun çevre sakinleri tarafından ters anlaşılarak tepki göreceklerinden korktuklarını ifade etmişlerdir.

2. KİLİSEDE HIRİSTİYANLIĞI KABUL EDENLERİN YAŞ YÜZDELERİ (TABLO 2)

Kiliseye Hıristiyan olmak için müracaat edenlerin çoğunluğunu 15-20 ile 21-25 yaş arasındaki gençler oluşturmaktadır. Din değiştirme öykülerini dinlediğim üç kişinin de Hıristiyan olmazdan önceki mezhebinin Alevilik olduğunu öğreniyorum. Hıristiyanlıkla tanışmaları fakültedeki öğrenim sıralarında, çevrelerinde gördükleri ilgi sonucunda olmaktadır.

Genel olarak İslamdan dönme yaşlarının yüzde dağılımı şu şekilde olmuş: %37.50 ile 21-25 yaş arasında Hıristiyanlığı kabul edenler çoğunlukta; bunu %31.25 ile 15-20 yaş gurubundaki Lise çağındaki öğrenciler izlemektedir. 26-30 yaş arasındaki kişiler ise %25 ile üçüncü sırayı oluşturmaktadır.

3. DİN DEĞİŞTİRME ÜZERİNDEN NE KADAR SÜRE GEÇTİ? (TABLO 3)

Diyarbakır’da Misyonerlik faaliyetleri kilise ve cemaat eli ile yeni yürütüldüğü için din değiştirme üzerinden fazla bir zaman geçmemiş. Özellikle din değiştirmenin üzerinden bir yıldan daha az bir süre geçmiş olan dört kişinin olduğunu gördük. Sadece kilisenin Misyonerlik faaliyetlerini yürüten kişilerin on yıldan daha fazla Hıristiyan oldukları, bunun dışında kalan %37.50 lik bir oranın 5 yıldan daha az olduğunu tespit ettik.

4. HIRİSTİYANLIĞI KABUL ETMEDE EN ÖNEMLİ SAİK NEDİR? (TABLO 4)

Anket sonuçlarından da anlaşılacağı üzere İslam’dan dönmenin en önemli nedeni “İslam dininin inançlarıyla ilgili şüphelere tatmin edici cevaplar bulunulmaması” olarak gösterilmektedir. Konuştuğum din değiştirmiş bütün gençlerden edindiğim intiba Lise ve Üniversite gençliğinin Misyonerlik çalışmalarına karşı gençlerin savunmasız olduğu, özellikle Diyarbakır’da gençlerin İslam hakkında bilinçli bir öğrenimden yoksun kaldıklarıdır.

İkinci planda en önemli nokta çevrelerindeki dindar kimliği taşıyan insanların örnek bir kişilik oluşturmamaları, aksine itici bir özellik taşımalarıdır. Nitekim din değiştiren kişilerden %25 i din değiştirmelerindeki ana saiki dindarların kişileri dış görünüşe göre değerlendirmeleri olarak değerlendirmişlerdir. Onun için dindar insanların daha hoşgörülü, daha çekici davranma zaruriyeti vardır.

Din değiştirmede İslam’ı iyi bilmemekten kaynaklanan Tanrı’nın korkulan olması, Kur’an’ın uydurma olduğu, Muhammed’in çok evliliğe dayalı yaşamı, İslâmiyet’in doğuş süresi, getirdiği öğretiler, putperest geleneklerin devam ettirilmesi, vahyin alınması şekli gibi konuların etkin olduğu bildirilmiştir. İslam’ın gençliğe iyi anlatılamadığının bir diğer göstergesi de “bir dinde aradığınız en önemli özellik nedir” (Tablo 5) sorusuna aldığım cevapla ortaya çıkmaktadır. Büyük çoğunluk % 75i sevgi ve hoşgörünün bir dinde aranması gereken en önemli özellik olarak belirtmiş ve bunun da en iyi biçimde İsa Mesih’in öğretisinde bulunduğunu, bunun için din değiştirdiklerini beyan etmişlerdir. Sevgiyi İslam Dininde bulamadıklarını söyleyen bu kişilerin İslam’ın Sevgi temsilcileri Mevlana, Yunus Emre ve Hacı Bektaş Veli gibi ulu şahsiyetlerin varlığından yeterince haberdar edilmemiş oldukları ortaya çıkmaktadır.

Tanrı hakkındaki görüşlerine gelince (Tablo 6): Burada dikkati çeken nokta İslam’da Tanrı öğretilerin çoğunun Allah’ın korkulan, cezalandırıcı ve azabının önde oluşu ile ilgilidir. Buradan İslam’ın temel prensiplerinden olan müjdeleme prensibinin dindar insanlarda daha uzak olduğu gerçeğinin ortaya çıkması olarak değerlendirmek mümkündür.

Bir başka soru da “şimdiki tercihiniz olan din ile eski dininiz olan İslam’ı karşılaştırdığınızda sizce temel farklılık nedir” sorusu idi. Verilen cevaplardan bazıları şöyleydi:

“Özellikle Hıristiyanlık yeni ait olduğum inanç bir din değil Allah’la bir ilişkidir. Bundan kaynaklı uyulması gereken kurallar bütünü (şeriat) değil, bir Baba’yla Oğul’un sevgi dolu ilişkisidir. Ayrıca kesin kurtuluş vaat etmektedir.” “İslam’da kendi iyiliklerinle kurtulabilirsin söylemi ağır basıyor. Hıristiyanlıkta ise, evet iyilik yapacaksın ama bu iyilik sana ait değil, Tanrı’dan geliyor. Sen o zaman nasıl kurtulabilirsin? Tanrı’nın merhametine sığınarak kurtulabilirsin. Tanrı, merhametini İsa Mesih aracılığı ile gösterdi.”

“Hıristiyanlıkta neden var olduğumuz, neden günaha düştüğümüz gibi konularda mantıksal bir çizgi gösterip bize bir kurtuluş planı hazırlamaktadır. Ama İslamiyet’te bu ve benzeri konular muallakta kalmaktadır.” “En büyük fark şimdiki dinimin tamamen bir sevgi dini olmasıdır” “Ben artık kurtuldum. Çünkü İsa Mesih benim için öldü.” “En büyük fark Tanrı inancı ve kurtuluş konusudur.”

SONUÇ

Bugün Diyarbakır’da 20-30 kişilik faal bir cemaate sahip Misyoner Kilisesi bulunmaktadır. Faaliyetleri sınırlı olmakla birlikte beş yılı aşkın bir süre faaliyetlerini sürdürmeye devam etmektedir. Pazar ayinlerinin misafir katılımcıları daha çok 18-25 yaş gurubunu oluşturmaktadır. Her seviyeden ve her sınıftan insanların varlığına rastlanılmakla birlikte daha çok Lise ve Üniversite öğrencileri ağırlıktadır. Ayrıca Web Sitesi de oluşturmuşlardır. Çalışmalarını geceli gündüzlü sürdürmektedirler. Pazar günleri sabahtan akşama kadar ayin ve ders toplantılarına ayırmış olan Kilise, Salı günlerini sadece bayanlara ayırmış, yabancı üç bayanla birlikte Kiliseye gelen misafirlerle İncil çalışmaları yapmaktadır. Çarşamba ve Perşembe günlerini ise gençlerle bir dizi faaliyetlere ayırmışlar, onlarla birebir ilişki kurarak İncil çalışmaları yapmaktadır.

ÇÖZÜM ÖNERİLERİ

Bütün bu yoğun faaliyetler karşısında çözüm önerileri ne olmalıdır? Bize göre önce bilinmesi ve altı çizilmesi gereken husus ülkemizde demokrasi isteyen, insan haklarına saygı isteyen, ifade ve inanç özgürlüğü isteyen herkesi kendimize düşman kabul etmekten vazgeçmeliyiz. Demokrasiyi, insan haklarını, ifade ve inanç özgürlüğünü daha da geliştirmeye çalışmalıyız. Misyonerleri devletimizi yıkmak için kurulmuş tuzaklar olarak görmemeliyiz. Bize göre, “İncil vererek, insanlara sıcak yaklaşarak, kiliseye götürerek, insanların sevgi ve güvenlerini kazanarak, …” insanların inançlarının propagandasını yapmalarında bir kötülük görmüyorum. Bunlar gayet makul propaganda yöntemleri… Bunlara kanıp dinlerini değiştirecek Müslümanların, dindarlıkları zaten yalandan değil mi? Asıl sorgulamamız gereken ve kendimize sormamız gereken “onlar niçin İslam’dan kopuyorlar” sorusu değil midir? Kaldı ki misyonerlerin çalışmalarına engel olmaya çalışmak, taraf olduğumuz Avrupa Anayasasının 75. maddesine ters düşmektedir. Engel olma faaliyeti de faydasız bir tutumdur. Bu, hem Türkiye’nin taraf olduğu AGİT, AB ve Avrupa Konseyi gibi uluslar üstü yapılar çerçevesinde kabul edilen sözleşme ve belgelerin bir gereğidir ve hem de insani bir görevdir. Farklılıkların haklarına saygı temelinde barış içinde birlikte yaşam ancak bu şekilde gerçekleştirilebilir. Ancak Misyonerlerin faydalandığı inanç özgürlüğü kıstasından İslam’ı yaymak isteyen insanların da faydalanması sağlanmalıdır. Dini ve milli değerlerimiz eğitim ve öğretim bazında gençlerimize yönelik olarak ciddiyetle tekrar ele alınmalıdır. Medyamızda misyonerlerin işleri kolaylaştıracak, bizi kendi benliğimizden uzaklaştıracak yayınların alternatifi olmaya yönelik programlar yapılmalıdır. Misyonerlik anlayışından farklı bizzat İslamiyet’in tebliğ anlayışına uygun oluşumların yurt içinde ve yurt dışında faaliyetlerine yardımcı olunmalıdır. Diyarbakır’da nüfusun son on yılda birkaç kat arttığı, büyük bir göç aldığı da dikkate alındığında yeni nüfusun dini bilinçlenme noktasında son derece zayıf kaldığını gözlemlemekteyiz. Onun için özellikle gençlik kesiminin Misyonerler gibi dini toplulukların açık hedefi haline gelmemesi açısından bir dizi önlemler alınması şarttır. Bunun başında İlahiyat Fakültesi ile Müftülük arasında Misyonerliğe karşı alınacak önlemler konusu bir dizi konferans ve panel gibi akademik toplantılarla ele alınmalıdır. Halka yönelik İslam konusunda aydınlatıcı konferanslar düzenlenmeli, mahalli kuruluşlarla ortak çalışmalar geliştirilmelidir. Son dönemlerde özellikle dini hassasiyetleri olan gönüllü sivil kuruluşlar tarafından sokak çocuklarının topluma kazandırılması için onların okullaştırılması bağlamında bir dizi çalışmaların yapıldığını umutla gözlemlemekteyiz.


KAYNAKÇA

1 Özellikle doğal bir akışla İncil dağıtan bazı toplulukları ya da İncil propagandası yapan birkaç genci hedef tayin ederek uluslar arası anlaşmalardan habersiz gibi %99’u Müslüman diye deklare ettiğimiz bir ulusu galeyana getirmek, onları tahrik etmek; böylece Türkiye’de uzun yıllar yaşamış GayriMüslimvatandaşlarırahatsız etmek, onların can ve mal emniyetini tehlikeye sokmak eğer safdillik ve gaflet değilse bu topraklarda bin yıldır yaşayan bumillete apaçık bir ihanettir.

2 Şevket Beysanoğlu, Diyarbakırlı Fikir ve Sanat Adamları, Ankara, 1997; s.60-88.

3 Son 20-30 yılına terör, şiddet ve korkunun hakim olduğu Diyarbakır’ın çoğunluğunu Kürt ve Zaza kökenli insanlar oluşturmaktadır. Şehirde şiddet herkesi kapsayabilen, her kesimden gelebilen bir yöntemdir. Özellikle son 20 yılda şehre yığılan insanlar, yavaş yavaş şehirlileşmekte, fakat bu süreç oldukça sancılı gelişmektedir. Malum Terör örgütü şehirde önemli etkiye ve örgütün Marksist temelli olmasından dolayı da, dine ve dindar kesimlere karşı olumsuz bir duruşa sahip olduğu bilinmektedir. Terör örgütünün dindar çevrelere karşı tavrı, karşı terör hareketini üretmiş, bu da şehir insanında farklı gruplardan gelen bu tür etkilerle ciddî bir endişe ve korkunun hakim olmasına neden olmuştu. Diyarbakır’da bugün eskiye nazaran daha normalleşmiş bir şehir yaşamı olduğu söyleyebiliriz.

4 Konu, Osmanlı belgelerine de yansımış, arşiv kayıtlarında yerini almıştır. Sivas ve çevresindeki Kızılbaş ve Bektaşilerin Protestanlaşmakta olduğuna dair, bölgedeki Osmanlı yetkililerine gönderilen raporlar vardır. Bunlardan 19 Kanuni Evvel 1303/ 27 Rebiül âhir 1305 tarihli belgede durum “nefs-i Sivas dâiresi kur’a me’murînin bu kere ‘avdetiyle olunan suâllere mukabil aldığı cevâbda Yıldızeli ve Gürün ve Hafik ve Koçgiri kazaları ahâli terinden ekserisi Kızılbaş ve bir takımları da İslâm bulundukları halde bir takım tahrikatla Kızılbaşlar mezheblerini tebdil ya’ni Protestan oldukları gibi İslâm olanlarım dahi bu suretle tebdîl-i mezhebe kıyam ettirmekde olduklarını ve bunların rüesâları ya’ni büyük dedeleri Dişlik karyesi müdürü Gökçe Kahya ile karye-i mezkûradc Karib Ağa olduğunu ve Sivas’a dört saat mesafede bulunan Karaçört karyesinin bir takım İslâm haneleri, dahi yenice tebdîl-i mezheb olrakda bulunduğa ye (Sürün kazasının ise yirmi beş kadarı Alevidir. Çoğu Bismil çevresinde bulunan birkaç köyden gelen Türkmen Aleviler, başından bugüne Diyarbakır’daki misyoner faaliyetlerini en olumlayan ve en çok cevap veren grup olarak dikkat çekmektedirler. Öylesine bir cevaptır ki bu, Diyarbakır’daki misyoner faaliyetlerini Türkmen Alevilerin Protestanlaşrnası, yeni bir dinî kimliğe kayması süreci gibi bir tanımlama bile, mevcut durumda aşırıya kaçmak olmaz. Diyarbakır’daki misyonerlik faaliyetlerinin bilinen 10-15 yıllık serüvenini de, söz konusu sonuçlan itibariyle değerlendirilirse, büyük ölçüde Türkmen Alevileri Hıristiyanlaştırma operasyonu olarak tanımlamak mümkündür. “Neden Türkmen Aleviler?” sorusu cevaplandırılması gereken bir sorudur.