Ebu Hayyân et-Tevhîdî’nin Düşüncesinde Gurbet ve Garîb Kavramları

Ebu Hayyân et-Tevhîdî’nin Düşüncesinde Gurbet ve Garîb Kavramları

Cilt/Sayı

2021 32. cilt – 2. sayı

Yazar

Mehmet YILDIZa

aAnkara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, Tasavvuf ABD, Ankara, TÜRKİYE

Öz

Garîb olma hali Hz. Peygamber’in hadislerinde teşvik edildiği için gurbet meselesi birçok âlim, filozof ve sûfînin gündeminde olmuştur. Tasavvuf tarihinde sûfîler yer yer gurbet kavra-mından söz etseler de sistematik bir şekilde bu konuyu ele alan ve derinlemesine tahliller yapan ilk kişi muhtemelen filozof-sûfî profilinin önemli örneklerinden biri sayılabilecek Ebu Hayyân et-Tevhîdî’dir (ö. 414/1023). Zira Tevhîdî, gurbeti sadece üzerinde fikir yürüteceği bir mesele olarak değerlendirmemiş, aynı zamanda hayatının en önemli problemlerinden birinin çözümü olarak kabul etmiştir. Tevhîdî, hayatı boyunca çektiği sıkıntılardan dolayı kendisini her haliyle bir garîb olarak kabul etmiş, yaşadığı sıkıntılardan sürekli şikâyet etmiş birisidir. Fakat bu şikâyetlerinden de şikâyet eden Tevhîdî, çözümü gurbetin tasavvufî bir neşve ile ele alınmasında görmüştür. Zira o, küçük yaşlarından itibaren tasavvufa ilgi duymuş ve son eserlerinden sayılan el-İşârâtü’l-ilâhiyye’de kurtuluşun tasavvufî hayatı yaşamakla mümkün olabileceğine karar vermiştir. Tevhîdî’nin gurbet düşüncesini ele aldığımız bu makalede öncelikli olarak kelimenin kök manala-rı üzerinde durduk. Gurbet meselesini müstakil başlıklar altında işlemeleri hasebiyle Tevhîdî’ye yakın dönemlerde yaşamış iki sûfînin görüşlerini merkeze alarak gurbetin tasavvufî manalarını verdik. Ayrıca onun gurbet meselesiyle ilgilenmesinin önemli bazı sebeplerinin olduğunu düşü-nerek bu muhtemel sebepleri değerlendirdik. Son olarak Tevhîdî’nin el-İşârâtü’l-ilâhiyye’de yer alan “garîb kimdir?” sorusu etrafında şekillendirdiği gurbet risalesini, tarafımızdan belirlenen “maddî gurbet” ve “nebevî gurbet” başlıklarıyla inceledik.

Anahtar Kelimeler

Ebu Hayyân et-Tevhîdî; el-İşârâtü’l-ilâhiyye; Gurbet; Garîb; Gurabâ hadisi

Abstract

Since the state of being strange/ gharîb is encouraged in the hadiths of the Prophet, the issue of foreign land has been addressed by many scholars, philosophers and Sufis. In the his-tory of tasawwuf, Sufis have said some things about foreign land from time to time. But the first person who address systematically the issue Abu Hayyan al-Tawhıdı (d. 414/1023). For, Tawhıdı did not only consider the foreign lands as an issue on which he could opine, but also considered as a solution for his life. Tawhıdı is a person who accepted himself as a strange due to the troubles he suffered throughout his life, and complained about his troubles. Because he had been interested in Sufism from his early ages and decided that salvation can be achieved by living a Sufi life and he mentioned about this in al-Isharat al-Ilahiyya, which is considered to be one of his last works. In this article, in which we deal with al-Tawhīdī ‘s idea of foreign land, we primarily focused on the root meanings of the word. Since they dealt with the issue of expatriation under separate head-ings, we gave the mystical meanings by centering the views of two Sufis who lived in recent times to Tevhîdî. Also, considering that there are some important reasons for his concern with the issue of foreign land, we evaluated these possible reasons. Finally, we have examined the tractate, which Tawhidi composed in al-Isharat al- Ilahiyya focusing on the question, “Who is the garîb/stranger?”. We did it by determining two titles as “material expatriate” and “prophetic expat-riate”.

Keywords

Abu Hayyan al-Tawhidi; al-Isharat al-Ilahiyya; Ghurba; Gharib; Ghuraba hadith


EXTENDED ABSTRACT

Since the state of being strange (gharib) is encouraged in the hadiths of the Prophet, the issue of foreign land has been addressed by many scholars, philosophers and Sufis. Prophet Muhammad mentioned in a hadith as “Indeed, Islam began as something strange, and it will return to being strange just as it began, so glad tidings of paradise be for the strangers.” In the history of Sufism, Sufis dealt with the issue of foreign land due to these encouraging words of the Prophet Muhammad and accepted themselves as garîb/stranger. Therefore, many scholars, philosophers, and Sufis regarded themselves as garîb/strangers, since being a garîb meant to be exposed to hard troubles, but it was accepted as a supreme authority that should be reached. One of them is Abu Hayyan el-Tawhidi.

Tawhidi, who sets out the best example of the profile of philosopher-Sufi, is one of those who systematically addressed this issue and made in-depth analysis. Since Tawhidi did not only consider the foreign land as an issue on which he could opine, but also considered it as a solution of one of the most important problems of his life. Tawhidi is a person who accepted himself as a stranger due to the troubles he suffered throughout his life and complained about his troubles. However, Tawhidi, who also complained about these complaints, saw the solution in the handling of the foreign lands with a mystical spirit. Since he had been interested in Sufism from his early ages, he decided that salvation is to live the Sufi life, then he mentioned this issue in his book named al-Isharat al-Ilahiyya, which is considered to be one of his last works.

In this article, where we deal with the idea of Tawhidi about a foreign land, we primarily focus on the root meanings of the word. We try to give the mystical meanings of the foreign land by focusing on the views of two Sufis who lived in close times to Tawhidi because they dealt with the issue under separate headings. Besides, considering that there are some important reasons for his concern with the issue of a foreign land, we endeavor to evaluate these possible reasons. Accordingly, there are five reasons for Tawhidi’s interest in the issue of foreign lands: religion, philosophy, literature, Sufism and troubled life. Lastly, we analyzed the booklet of the foreign land which Tawhidi shaped around his question “Who is the stranger?” In this booklet, Tawhidi focuses on two basic types of the foreign land. We examined these two types of foreign lands with sub-headings, naming the first as “material foreign land” and the second as “prophetic foreign land”.

Material foreign land is divided into parts within itself. According to this, “Far from His Country/Family/Friends” is the first part. In this first stage, it is the kind of foreign land that poets and literary men complain about. Since at the beginning of the booklet, Tawhidi uses expressions that indicate that this type of foreign land is exactly what poets complain about. “Stranger at homeland” is the second part of the material foreign land. In this section, Tawhîdî means that his family and friends do not know or care about the troubles he has suffered although he has not left his homeland. According to him, the person who experiences this situation is also a stranger. Finally, he focuses on “prophetic foreign land”. Tawhidi entirely deals with this part by focusing on the Ghuraba hadith and evaluates the issue with a mystical view. Even though he makes a heavy accounting in the booklet, he regards himself as a stranger who lives in a prophetic foreign land. He thinks that the stranger he means is sufi. Therefore, Tawhidi is a gharib /sufi.

İslâm düşünce tarihinde gurbeti bir problem olarak ele alan ve derinlemesine tahlil eden nadir düşünürlerden biri Ebu Hayyân et-Tevhîdî’dir (ö. 414/1023). Zira garip olma hali Tevhîdî’de sadece hadislerde dile getirilen bir mesele olmayıp aynı zamanda hayatı boyunca maruz kaldığı bir problemdir. Bu yüzden gurbet problemi Tevhîdî’nin sürekli gündeminde olmuş ve ömrünün sonlarına doğru bu problemi daha derin hissetmiştir. Daha önce Hz. Peygamber’in “tûbâ li’l-gurabâ” hadisini naklederek hacda bulunduğu sırada bir sûfîye “garîb kimdir?” sorusunu yöneltmiş, ömrünün sonlarına doğru telif ettiği el-İşârâtü’l-ilâhiyye isimli eserinde yer alan “Gurbet Risâlesi”nde de bu soruya bizatihi kendisi cevap vermiştir.[1]

Tevhîdî, bu eserinde hayatının merkezinde yer alan problemlerden biri olan gurbeti yine hayatında yaşadığı gurbet safhâlârını esas alarak açıklamıştır. Bu sebeple gurbet ile alakalı yazdığı risale dakîk bir nazarla incelendiğinde sistematik bir görünüm arz ettiği görülmektedir. Tevhîdî, öncelikle bizim “maddî gurbet” olarak isimlendirdiğimiz gurbet çeşitleri üzerinde durmuş, daha sonra “nebevî gurbet” şeklinde değerlendirdiğimiz gurbeti incelemiştir. Maddî gurbetten kastettiğimiz şey hayatta karşılaşılan yalnızlık, maddî sıkıntılar, dostlardan-aileden-vatandan ayrılık gibi hususlardır. Tevhîdî, Arap şiirinde sıklıkla ele alınan bu gurbet çeşidini değerlendirmekte ve maddî gurbeti yaşayan garîbin çekeceği sıkıntılar üzerinde durmaktadır. O, “nebevî gurbet” dediğimiz ikinci gurbeti de Hz. Peygamber’in “tûbâ li’l-gurabâ” hadisini merkeze alarak tasavvufî bir bakış açısıyla değerlendirmektedir. Tevhîdî’nin olmak istediği garîb de budur. Zira ona göre “nebevî gurbet”i yaşamak Allah yolunda olmakla eşdeğerdir. Bu sebeple risalenin büyük bölümünü bu gurbet çeşidine ayırmıştır.

G-R-B KÖKÜNÜN MANALARI

Sözlüklere bakıldığında garib kelimesinin kök manasının uzaklaşma, uzaklık olduğu anlaşılmaktadır. Erken dönem Arap lügatlarinde geçtiği gibi gurbet insanlardan uzak durmak, yabancı olmak, insanlar arasında bilinmeyen şeyler, uzaklaşmak, güneşin batması gibi manalar ifade etmektedir.[2] Gözden çıkıp ondan uzaklaştığı için gözyaşına garb, efsanevî bir kuş olan ankaya “gurub eden, uzaklaşan, gözden kaybolan” manasında muğrib sıfatı verilmiştir.[3] İsfahani (ö. V./XI. yüzyılın ilk çeyreği) uzak olan her şeyin garîb olduğunu söylemektedir. Altına garb denilmektedir ki sebebi altının diğer madenler arasında sahip olduğu değerdir. Âlimlere gurâbâ denilmesinin sebebi câhiller arasında sayıca az olmalarındandır. Nereden geldiği belli olmayan oka da sehmun garbün denilir ki oku atan kişinin bilinmesinin uzak bir ihtimal olması sebebiyledir.[4] Anlaşılmaktan uzak yani anlaşılması zor sözler de garîb olarak nitelenir.[5]

Arap diline dair erken dönem sözlüklerini taradığımızda garîb kelimesinin ilk defa İsfahânî’nin Müfredât’ında rastladığımız bir manası üzerinde durmak istiyoruz. İsfahânî bu manayı zayıf bir görüş olarak (قيل) lafzıyla rivayet etmektedir. Buna göre kendi cinsi arasında benzersiz olan her şey garîb’tir.[6] İsfahânî garîb’in bu manasına örnek olarak Hz. Peygamber’den nakledilen “İslâm garîb olarak başladı sonu da yine başladığı gibi olacaktır. Garîblere müjdeler olsun![7] hadisini getirmektedir. Bu manaya göre İslâm diğer dinler ve inançlar arasında benzersiz bir konumda olduğu için Hz. Peygamber İslâm’ın garîb olduğunu söylemiştir. Ayrıca İsfahânî’ye göre cahiller arasında sayıca az olmaları yani onlara benzememeleri sebebiyle ulemaya gurebâ denir.[8] Benzersiz olma manasının temelinde yine uzaklık söz konusudur. Zira bir şeyin benzersiz olması o şeyin kendi cinsinden uzak olmasını gerektirir.

Dikkat edilirse verilen tüm manalar uzaklık, farklılık ve ayrılık ifade etmektedir. Bir şeyin benzersiz oluşu, sayıca az oluşu onun cinslerinden olan uzaklığını ifade etmektedir. Güneşin batışına da gurub denilmesinin sebebi uzaklaşmasıdır. Mesela yukarıda ifade edildiği gibi bir kimsenin bir aileye veya kabileye mensup olmadığını ifade etmek için garib kelimesi kullanılır. Bu manayı tahkim eden bir kullanım daha var ki yabancıyla evlilik yapıldığında

denilir. Yabancı; aileden olmayan yani aileden uzak olan manasında kullanılmaktadır. Hem mekân hem de akrabalık cihetiyle oraya mensup olmayan yani oradan uzak olan manasınadır. Toplumsal bir anlamda kullanıldığında bu sefer toplumun yerleşik değerleriyle uyuşmayan yani o değerlerden uzak olan kişiyi ifade eder. Dolayısıyla g-r-b kökünden gelen kelimelere ne tür mana verilirse verilsin kök manası olan uzaklık, uzaklaşmayla doğrudan bir irtibata sahip olacaktır.

Bu makalede g-r-b kökünden gelen kelimelerin anlamları üzerinde durmamızın sebebi gurbet kavramı etrafında gelişen düşüncelerin temelde kelimenin kök manası olan uzaklık, uzaklaşma manalarıyla doğrudan irtibatlı olması hasebiyledir. Yani gurbet düşüncesinin çıkış noktası uzak olma manasıdır. Farklı olmak, anlaşılmamak, yabancı olmak, kabul edilmemek, sahip olunan ahlâkî ve dinî değerlerin yerleşik değerlerden farklı olması gibi hususlar gurbet düşüncesinin temelinde bulunan anlamlardır. Bu anlamlar ayrı ayrı kritiğe tabi tutulduğunda tamamının bir uzaklaşma ve uzak olma durumunu ifade ettiği görülecektir. Dolayısıyla garîb derken vatanından, ailesinden, dostlarından, toplumun yerleşik düzeninden uzak olan kişiyi, gurbet derken de bu uzaklık halini yaşamayı ifade etmek üzere kullanacağız.

GURBET KAVRAMININ TASAVVUFÎ MANALARI

Burada Tevhîdî öncesi dönemde yaşamış sûfîlerin gurbet hakkındaki tanımlarına kronolojik olarak yer vermeyeceğiz.[9] Fakat Tevhîdî’ye yakın zamanlarda telif edilmiş iki eser üzerinde durmak istiyoruz. Zira bu iki eser erken/klasik dönemde gurbet’e dair nispeten geniş tasavvufî yorumlar ihtiva etmektedir. Birincisi Edebü’l-mülûk ismindeki eser olup büyük ihtimalle Tevhîdî’nin el-İşârâtü’l-ilâhîyye’sinde gurbet’e dair düşüncelerini kaleme almadan önce telif edilmiştir. Edebü’l-mülûk’ün tasavvuf tarihinde gurbet konusuna müstakil bir başlık açıp detaylı açıklamalar yapan ilk eser olduğunu söyleyebiliriz. Müellifi kesin olarak tespit edilememekle beraber eseri neşreden Bernd Radtke araştırmasında birçok ihtimal üzerinde durmaktadır. Ona göre Edebü’l-mülûk kesinlikle IV. asırda yaşamış olan bir sûfî tarafından telif edilmiştir.[10] Bu eserde “tubâ li’l-gurabâ” olarak meşhur olan hadisin kaynaklığında gurbet ve garîb’ler hakkında bir takım açıklamalar yapılmakta, gurbet konusu “Sûfîlerin İddiası” başlığı altında işlenmektedir. Buna göre sûfîler sünnete muvafakat göstermek üzere gurbet iddiasında bulunurlar. Sebebi ise Hz. Peygamber’in (as) gurbet’e ve garîb’e dair teşvik edici sözleridir.[11]

Esere göre tasavvuf ehli gurbet’e verdikleri önemden dolayı vatanlarını, ailelerini terk edip dünyanın değişik yelerine yolculuk yaparlar. Bu onların zahirde yaşadıkları gurbettir. Kitapta gurbet’in hakikati konusunda sûfîlerin birtakım düşünceleri olduğu ifade edilmektedir. Buna göre dört çeşit garîb bulunmaktadır. Birincisi vatanından ve ailesinden uzak olan kişidir. İkincisi maddî hallerinden uzaklaşıp (fakd) manevî halleriyle baş başa kalandır (vecd). Üçüncüsü daha önce yaptıklarını bırakıp onların zıddını yerine getirendir. Dördüncüsü varlıklardan uzaklaşıp sadece manevî haliyle ilgilenendir. Bu tür bir gurbeti yaşayan ilk insan Hz. Âdem’dir. O asıl vatanından alınıp gurbet ve günah yeri olan dünyaya gönderilmiştir. Onun birinci gurbeti dostundan ayrılması, ikincisi cennetten ayrılması, üçüncüsü ise eşinden ayrılmasıdır.[12]

Eserde ifade edilen diğer bir husus gurbetin vaktiyle ilgili yapılan tasniftir. Buna göre garîbin gaflet, ilim ve hakikat olmak üzere üç türlü vakti vardır. Gaflet vakti gurbetin zahiriyle alakalıdır. Bu vakitte insan yaşadığı anla ilgilenir. Elde edebileceği manevî hallerden uzak olur. Yani kişinin manevî haline uzak olması onun kendi gurbetinde yaşadığı gafletle alakalıdır. İkincisi olan ilim vakti gurbetin batınıyla alakalıdır. Zira gurbet halini yaşayan hakikat ehli ilim sahibi olduklarında Allah’ın kendilerine helal kıldığı şeylere ve ruhsatlara vakıf olurlar. Bu kolaylıkları elde edip uyguladıkları miktarda sahip oldukları hakikatin özünü ellerinden kaçırırlar. Burada muhtemelen kast edilen husus sûfînin ilim sahibi olmaması değildir. Sadece dinin kendilerine sunduğu kolaylıklardan olabildiğince uzak durmaları gerektiğine dair bir uyarıdır. Yani sûfî dindeki ruhsatlara vakıf olsa bile onları uygulama yoluna gitmemeli, azîmetleri tercih etmelidir. Üçüncüsü ise hakikat vaktidir ki bu da gurbetin sırrıdır. Buna ancak özel kullar erişebilir. Bu vakte sahip olan sûfî gurbetin özünü elde eder ve tüm yaratılanlardan uzak durur. Sadece zikirle kalbini dost eder. Zira insanların çoğu Allah’ı anmaktan uzak durdukları için zikrin kendisi de bir gurbet hali yaşar. Bu durumda garîb olan sûfî, garîb olan zikir birbirlerine yaklaşırlar. Yani gurbetin hakikat vaktine sahip olan sûfî sürekli zikir halinde olur. Çünkü kalbi ancak zikirle mutmain olur.[13]

İkincisi ise Tevhîdî sonrası kendisine yakın bir dönemde yaşamış olup gurbet kavramını ilk defa manevî bir makam olarak velâyet bahsinin altında ele alan Hâce Abdullah Herevî’nin (ö. 481/1089) Menâzilü’s-sâirîn isimli eseridir. Yukarıda ele aldığımız Edebü’l-mülûk’tan farklı olarak Herevî bu eserinde Hud suresi 11/116. ayeti esas alarak gurbet konusunu manevî bir makam olarak işlemektedir. Herevî’nin özellikle bu ayeti vermesinin sebebi toplumun bozgunculuğuna karşı çıkan ve bozulmasını onaylamayan kişileri garîb olarak kabul etmesidir. Zaten bu ayette toplumsal fesâda karşı çıkanların az olduğu ifade edilmektedir. Dolayısıyla gurbet/iğtirab Allah dışındaki varlıklardan uzak durmayı ifade etmektedir. Ona göre gurbet üç çeşittir. Birincisi vatandan, aileden uzak olmayı ifade eder ki bu şekilde ölen kişi şehit olur. İkincisi manevî haldeki gurbettir. Bu Hz. Peygamber’in (as) müjdelediği gurbettir. Zira bu gurbet bozulmuş bir toplumda salih ameller işlemeyi, câhil bir toplumda ilim sahibi olmayı, ikiyüzlü bir toplumda dosdoğru olmayı gerektirir. Dolayısıyla bu hâli yaşayan kişi toplumun genel ahlâkî değerlerinden uzak olacağı için garîb’tir. Herevî son olarak himmetin gurbetinden bahsetmektedir ki bu da ârifin gurbeti olmaktadır.[14]

TEVHÎDÎ’NİN GURBET KONUSUNA OLAN İLGİSİNİN MUHTEMEL SEBEPLERİ

Tevhîdî’nin özellikle gurbet konusuna olan ilgisinin sebeplerini araştırdığımızda karşımıza birkaç husus çıkmaktadır. Birincisi gurbet konusunun hadislerde işlenmesi ve garîb’in övülmüş olmasıdır. Bu sebeple filozofundan kelamcısına, muhaddisinden sûfîsine kadar neredeyse tüm ilmî çevrelerde bu konu ilgi görmüş ve Hz. Peygamber’in övdüğü guraba’dan olma çabası içine girilmiştir. Bu sebeple Tevhîdî’nin gurbet düşüncesinin temelinde Hz. Peygamber’in (as) erken dönem hadis eserlerinin çoğunda yer alan “İslâm garîb olarak başladı, sonu da yine başladığı gibi garîb olacaktır. Garîblere müjdeler olsun![15] hadisi yer almaktadır. Bu hadis akaid, hadis, tefsir, tasavvuf kitaplarında yer edinmiş, zaman zaman mezkûr hadisle alakalı müstakil kitaplar yazılmıştır.[16]

Tevhîdî hayatının erken dönemlerinde Mekke’ye giderek haccettiğini, burada İbnü’l-Cellâ ve el- Harrânî gibi sûfîlerle karşılaştığını onlardan nakillerde bulunarak anlatmaktadır. Mekke’de 353/964 tarihinde İbnü’l-Cellâ’ya sorduğu soru kendisi açısından sıradan bir soru olmaktan çıkmış, bir manada hayatının nirengi noktalarından birini oluşturan bir mahiyete bürünmüştür. O, Hz. Peygamber’in (as) guraba hadisini naklederek garibin kim olduğunu İbnü’l-Cellâ’ya sormuştur. İbnü’l-Cellâ, Tevhîdî’nin sorusuna şu şekilde cevap vermiştir: “Evladım! Garîb, bir şehirden başka bir şehre, bir beldeden başka bir beldeye, karadan denize, denizden karaya kaçan kişidir. Tüm bunları selâmet bulmak için yapmaktadır. Fakat selâmeti nasıl bulabilsin? Çünkü bu, doğuyu-batıyı, ekini-nesli sarmış bir ateştir. Bu ateş ağızları kapatır, konuşanları susturur, akıllıların zihnini karıştırır, her insana uğrar. Bu ateş aklı yok eden, ciğer yakan baş belası bir durumdur.[17] Fakat kendisi bu cevaptan sonra bir değerlendirme yapmamış, neredeyse aradan yarım asır geçtikten sonra son eseri olan el-İşârâtü’l-ilâhîyye’de gurbet ve garîb hakkında detaylı açıklamalar yapmıştır.[18] Dolayısıyla Tevhîdî’nin gurbet hakkındaki düşüncelerinin çıkış noktası gurabâ hadisi olarak görünmektedir.

İkinci sebep, Tevhîdî’nin felsefî kişiliği ile alakalıdır. Yakût Hamevî’nin dediği gibi o, filozofların edîbi, edîblerin filozofu ve sûfîlerin şeyhidir.[19] Dolayısıyla öncelikli olarak felsefî yönüyle temayüz etmiştir.[20] Tevhîdî, Fârâbî (ö. 339/950) okuluna mensup olup bu okulun Bağdat’taki iki büyük temsilcisi Yahyâ b. Adî (ö. 364/975) ve Ebu Süleyman es-Sicistânî’den (ö. 391/1001) felsefe ve mantık okumuştur.[21] Fârâbî erdemli kişilerin cahil bir şehirdeki yalnızlığından bahsedip onların garîb olduklarını söylemektedir.[22] Ona göre erdemli kişiler erdemli bir şehirde erdemli insanlar tarafından yönetilmezlerse ve dağınık yaşarlarsa bu durumda erdemli insanlar gurbet’e maruz kalırlar ve garîb’lerden olurlar.[23] Garîb kalmış erdemli bir insan hakkındaki dikkat çekici değerlendirmelerinden bir tanesi de şudur: “Bundan dolayı erdemli olan kişinin bozulmuş siyasetten uzak durup faziletli insanların yaşadıkları bir şehre hicret etmesi gerekmektedir. Eğer böyle bir imkânı yoksa o zaman erdemli insan garîbtir, kötü bir yaşamı vardır. Bu durumda onun için ölüm hayattan daha hayırlı olur.[24] Filozofları özellikle Fârâbî’yi iyi bilen Tevhîdî onların erdemli insanın toplumda garîb kaldığına dair görüşlerinden etkilenmiş olmalıdır.

Tevhîdî sonrası dönemde de bazı filozoflar gurbet konusuna ilgi duymuşlardır. Bunlardan biri Endülüslü filozof İbn Bâcce (ö. 533/1139)dir. O, Tedbîrü’l-mütevahhid isimli eserinde toplumsal bir gurbet içinde yaşayan filozofu birey-toplum, birey-devlet ilişkisi temelinde derinlemesine bir çözümlemeye girişmiştir.[25] İbn Bâcce, Tevhîdî gibi gurbet meselesiyle ilgilenmiş ve erdemli bireylerin kendi toplumlarında yaşadıkları yalnızlık üzerinde durmuştur.[26] O, bu eserinde erdemsiz toplumlarda yaşamak zorunda kalan erdemli birey için mütevahhid kavramını kullanmaktadır. İbn Bâcce bu terimi sûfîlerin garîb terimi karşılığında kullandığını söyler. Ona göre sûfîler garîb kelimesiyle sahip oldukları fikirler sebebiyle kendi öz vatanlarında dahi yalnız olan kişileri kastetmektedirler.[27] Bu şekilde kendisinin mütevahhid sûfîlerin garîb dedikleri kişiyle, erdemsiz bir toplumda yaşamak zorunda kalan erdemli bireyi kastetmektedir.

Üçüncü sebep Tevhîdî’nin edîb kişiliğiyle alakalı olmalıdır. “İkinci Câhız” olarak anılan ve Arap nesrinde Câhız’dan (ö. 255/869) sonra en parlak üsluba sahip bulunan Tevhîdî, dilden edebiyata, fıkıhtan kelâma ve felsefeden tasavvufa kadar ilim ve kültür hayatının her yönüyle ilgilenerek yüzyılın seçkin simaları arasında yer almıştır.[28] Tevhîdî’nin Arap edebiyatında gurbet, vatana özlem, ayrılık gibi işlenen konulara[29] vakıf olduğu anlaşılmaktadır. Ondan önce yaşayan Arap edîbleri bu tür konular hakkında eser vermişlerdir. Mesela bunlardan biri el-Egânî isimli eseriyle tanınan Arap tarihçisi ve edîbi Ebü’l- Ferec el-İsfahânî’dir (ö. 356/967). İsfahânî Edebü’l-gurebâ isimli eserinde gurbet, vatandan uzaklık, hayatta çekilen sıkıntılar ve tüm bunların sonucunda ifade edilen şikâyetleri konu alan şiirleri topladığını söylemektedir. Ona göre bu durum tüm garîblerin âdeti, her oturumda alameti olmuştur. O, kendisini garîb, yalnız, sıkıntıların, dertlerin adeta üzerine üşüştüğünü hissettiği için kendisi gibi olan garîblerin, vatanından ve dostlarından uzak olanların sözlerini, şiirlerini bu kitabında topladığını söylemektedir.[30] Dolayısıyla gurbet konusu özellikle Arap şiirinde işlendiği için bir edîb olan Tevhîdî’nin bu konuya ilgi duyduğu anlaşılmaktadır.

Dördüncü sebep Tevhîdî’nin tasavvufa duyduğu meyil olmalıdır. Zira o, erken yaşlarından beri sûfîlerle beraber olmuştur.[31] Bu ilgisi hayatı boyunca devam etmiş ve hayatının sonlarına doğru adeta bir sûfî olarak anılmak ister gibi tamamıyla tasavvufî bir içeriğe sahip olan el-İşârâtü’l-ilâhîyye isimli eserini telif etmiştir. el-İşârât muhtemelen onun telif ettiği son eseridir.[32] O, İşârât’ında edîbâne bir üslupla tamamıyla tasavvufî konuları işlemiştir. Bir nasihat, dua kitabı mahiyetinde olan bu eser tasavvufun birçok konusunu içermektedir. Tevhîdî bu eserinde kırk senedir sûfîleri gözlemlediğini, onların yüzlerinin hayrı muştuladığını, hareketlerinin Hakk’ı konuştuğunu, dillerinin işiten herkese nasihat verdiğini söylemektedir.[33] Dolayısıyla yetmiş yaşından sonra yazdığını söylediği[34] bu esere göre Tevhîdî tasavvufta karar kılmış ve gerçek bir sûfî olmuştur. O, tasavvufa olan ilgisi ve meyli sonucunda hayatının sonlarına doğru tamamıyla tasavvufta karar kıldığı için sûfîlerin gurbet konusuna olan ilgilerinin farkındaydı. Dolayısıyla bu konuya olan ilgisinin sebeplerinden birisinin tasavvufî kişiliği olduğunu söyleyebiliriz.

Beşinci ve en önemli sebep Tevhîdî’nin yaşadığı sıkıntılı hayattır. Onun hayatına baktığımızda kendisinin hiçbir şekilde yaşadıklarından ve maddî olarak sahip olduklarından memnun olmadığını görmekteyiz. Erken yaşlarda babasının vefat etmesi, merhametsiz bir amcanın himayesinde büyümesi, hayatının ilerleyen safhâlârında maddî-manevî sahip olmak istediği şeyleri bir türlü elde edememesi gibi sebepler onu hayata ve insanlara karşı çok hırçın yapmış görünmektedir.[35] Hayatıyla ilgili anlattıklarına baktığımızda neredeyse ömrü boyunca sıkıntı çekmiş, dertlere maruz kalmış, bir yerde tutunamamış, oradan oraya savrulmuş, sürülmüş bir profil çizdiğini görmekteyiz. Mesela kitaplarını yakma[36] sebeplerini Kadı Ebu Sehl’e anlatırken şunları söylemektedir: “Yirmi sene boyunca beraber olup hiçbirisinden doğru dürüst ne bir sevgi ne de bir koruma gördüğüm insanlara kitaplarımı nasıl bırakayım? Onlar arasında bilindiğim halde çok zamanlar boş alanlarda yeşillikler yemeye, herkes arasında yüz kızartıcı dilenciliğe, kişiliğimi ve dinimi satmaya, münafıkça gösterişe ve riyaya, hür bir insanın kalemiyle ifade edemeyeceği, sahibinin kalbine elem veren şeylere maruz kaldım.[37] Buna benzer birçok şikâyetlerini eserlerinde yer yer dile getirmektedir. Dolayısıyla yaşadığı hayat, çevresindekilerle sürekli bir kavga halinde olması, insanların kendisine gereken değeri vermediklerini düşünmesi vb. hususlar onu gurbet konusu üzerinde düşünmeye sevk etmiş görünmektedir.

Buraya kadar Tevhîdî’yi gurbet meselesi üzerine imʻan-ı nazar etmesinin muhtemel bazı sebepleri üzerinde durduk. Onun garîb’in kim olduğu, gurbet’in ne olduğu konularını problem edinmesi sadece bu meseleleri vüzuha kavuşturmak için ortaya koyduğu bir gayretten ibaret değildi. Esasında bu meseleler onun açısından sadece felsefî sorgulamalardan ibaret olmayıp bir yönüyle hayatının merkezinde yer edinen problemlerdi. Zira yukarıda değindiğimiz gibi kendisi hep sıkıntılar içinde yaşamış, türlü bahtsızlıklara maruz kalmış, çeşitli elemler çekmişti. Dolayısıyla sorduğu soruların birçoğu kendi hayatında tezahür etmiş problemler çerçevesinde şekillenmişti. Mesela İbn Miskeveyh’e (ö. 421/1030) “Neden bu dünyada akılsızlar bahtlı, akıllılar bahtsız oluyor?” şeklinde bir soru sorabiliyordu.[38] Aslında sorunun arka planına baktığımızda “Neden benim gibi akıllı, ilimde mütebahhir biri bahtsız oluyor da akılsızlar bahtlı oluyor?” gibi bir mananın çıktığını görüyoruz. Dolayısıyla Tevhîdî’nin gurbet ve garîb’e dair sorgulamalarının kendisi ve yaşadıklarıyla doğrudan irtibatı olduğu görülmektedir.

Tevhîdî açısından filozofun, ilim ehlinin, faziletli kişilerin fakir ve düşkün oluşları, buna karşın cahillerin maddî olarak hiçbir sıkıntı çekmeden maddî refah içinde yaşamaları önemli bir problemdi. Binaenaleyh onun açısından bu durum çok önemli bir mesele olduğu için bu önemli meseleye uygun bir cevap gerekliydi.[39] Yaşlanmaya yüz tuttuğunda da bu durumunu daha çok hissetmeye başladı. Bir türlü halledemediği bu tür meselelere arkadaşlarından, dostlarından, hocalarından, vaizlerden ve felsefeden gelen cevapların hiçbiri kendisini tatmin edememişti. Bu sebeple her şeyden ümidini kesince kendini bir garîb gibi hissetmeye başladı. Öyle ki ne o kimseyle ne de kimse onunla ilgileniyordu. Etrafında sahip olduğu her şeyi kaybettiğini ifade ederek şunları söylemekteydi: “Yalnızlıkla dostluk kurarak, bunu benimseyerek suskunluğu alışkanlık haline getirmek, hayrete meyletmek, sürekli eziyete maruz kalmak, maruz kalınan şeylerden dolayı ümitsizliğe düşmek suretiyle değişmesi gerektiğini düşündüğüm şeyleri beklerken ahvalim, sözlerim, düşüncelerim ve yaratılışım tamamen garîb bir hal aldı.[40]

İhsan Abbâs’a göre Tevhîdî, özellikle ömrünün sonlarına doğru bu gurbet halini derinden hissederek nihayet gençliğinden beri irtibat halinde olduğu tasavvufa tamamıyla yöneldi ve bir tür ilâhî işâretler olarak kabul ettiği ifadelerle halini Allah’a arz etti. Aklî susuzluğu gitti, teslimiyetin emniyetini elde etti. Akla olan kutsaması zayıfladı.[41] Ömrünün sonlarına doğru elde ettiği bu iç bütünlüğünün gölgesinde risâleler halinde İşârât’ı telif etti.[42] Onun İşârât’taki garîb tariflerine baktığımızda ondaki dönüşümün boyutlarını görebiliriz.[43] Tevhîdî garîb tarifinde aslında zıtlarda dolaşan bir profil çizmektedir. Bazen onu dua kanatlarıyla yükseldiğini görürken bazen sıkıntılarını dile getiren bir tavır takındığını görmekteyiz. Hatta öyle ki o, yer yer peygamberler gibi kendilerini inkâr edenler arasında gurbet hissi yaşadığını hissetmektedir. Tevhîdî’nin İşârât’ta gurbet yaklaşımları gurbet’in duygularının ve sembollerinin merkezi haline geldiğini göstermektedir.[44]

Tevhîdî’nin İşârât’ta gurbet konusuna özel bir ilgi duyduğunun en belirgin göstergesi onun bu eserinde mezkûr konuya uzun bir bahis açmasıdır. Vedâd el-Kâdî’nin yaptığı tahkike göre İşârât’ta toplamda 65 risâle yer almaktadır. İki risâle hariç diğer risâlelerin hiçbirinde konu bütünlüğü bulunmamaktadır. Müstakil risalelerden oluşmuş gibi görünmekle beraber bu risaleler konu bütünlüğüne sahip değillerdir. Zira bir risalede hatta bir paragrafta birden fazla tasavvufî konunun yer aldığını görmekteyiz. Tevhîdî adeta yaşadığı değişken manevî hallere göre bu risaleleri yazdığını bize ihsas etmektedir. Fakat

12. risaleyle 54. risâle bu durumun istisnasıdır. 12. risâlede gurbet konusu sûfîyâne bir edayla detaylı bir şekilde işlenmektedir. Bu risâlede konu bütünlüğü mevcut olup baştan sona gurbet meselesine yer verilmektedir.[45] 54. risâlede ise Tevhîdî, nefisle alakalı görüşlerine detaylı bir şekilde yer vermektedir. Burada felsefî kavrayışıyla sûfî duyuşunu bir arada kullanarak adeta felsefe ve tasavvufu mezcetmektedir.[46] Binaenaleyh Tevhîdî’nin gurbet konusuna özel bir önem verdiğini ve gurbet’i kendisiyle bütünleştirdiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu zaviyeden değerlendirildiğinde Tevhîdî garîb yani sûfîdir.

GURBET RİSÂLESİNİN DEĞERLENDİRMESİ

Yukarıda Tevhîdî’nin gurbet konusuna ilgi duymasının birtakım sebeplerinin olduğu maddeler halinde ortaya koyduk. O, hayatının erken dönemi olarak kabul edilebilecek bir yaşta hacda bulunduğu sırada gurbet konusunda İbnü’l-Cellâ’dan aldığı birkaç cümlelik cevaba karşılık hayatının sonlarına doğru yazdığı İşârât’ında gurbet konusunu son derece detaylı ve aşamalı bir şekilde ele almaktadır. O, müstakil bir risâle olarak işlediği gurbet konusunu temelde iki bölümde incelemektedir. Bu risalede başlıklandırmalar söz konusu olmamakla beraber risalenin içerik analizi yapıldığında maddî ve nebevî gurbet diyebileceğimiz iki husus öne çıkmaktadır. Dolayısıyla biz risâlenin içerik analizini bu iki temel başlık üzerinden yapacağız. Aynı zamanda Tevhîdî’nin gurbet düşüncesini özellikle “Gurbet Risalesi” üzerinden değerlendirmekle beraber İşârât’ın genelinde yer alan gurbete dair değerlendirmelerine de yer vereceğiz. Zira İşârât’ta bulunan diğer risalelerde “Gurbet Risalesi”nde olan düşünceleri pekiştiren bölümler bulunmaktadır. Binaenaleyh bütüncül bir yaklaşım elde edebilmek için İşârât’ta gurbete dair tüm değerlendirmelere yer vermeye çalışacağız.

Tevhîdî’nin bu risâlesinin merkezinde kendisi ve yaşadıkları bulunmaktadır. Zira gurbet risâlesinin bulunduğu İşârât ile es-Sadaka ve’s-sadîk isimli eserlerini hemen hemen aynı zamanlarda telif etmiş olup bu iki eserini de yetmiş yaşından sonra birbirine yakın zamanlarda yazdığı için benzer duygularla yazıldığını söyleyebiliriz. Mesela yukarıda değindiğimiz gibi Tevhîdî Sadaka’da kendisini her yönüyle garîb olarak kabul etmektedir.[47] “Gurbet risalesi”ni de incelediğimizde esasen Tevhîdî’nin aşamalar halinde incelediği gurbetin kendi hayatının bir yansıması olduğu görülecektir. Bu risalede maddî olarak isimlendirdiğimiz gurbeti iki aşamada, nebevî olarak isimlendirdiğimiz gurbeti ise tek aşamada ele aldığı sonucuna vardık. Maddî gurbet “vatanından/ailesinden/dostlarından uzak garîb” ve “vatanında garîb” olmak üzere iki çeşit olduğu göze çarpmaktadır. “Nebevî gurbet” olarak adlandırdığımız ikinci aşama ise Hz. Peygamber’in (as) “guraba” hadisi üzerine inşa edildiği anlaşılmaktadır. Yaptığımız bu tasnifle Vedâd el-Kâdî’nin tasnifinden[48] ayrıldığımızı ve onun bu konudaki yaklaşımlarına katılmadığımızı ifade etmek isteriz. Aşağıda yeri geldikçe Vedâd el-Kâdî’nin konuyla alakalı düşüncelerine itiraz ettiğimiz hususlara değineceğiz.

Vedâd el-Kâdî “gurbet risalesi”nin üç aşamadan oluştuğunu, bağımsız risaleler olarak tasarlanıp sonra tek bir risale haline getirildiğini, her birisinin başı-ortası ve sonu olan müstakil risaleler olduğunu söylemektedir.[49] Ona göre Tevhîdî kopukluk olmasın diye üçünü tek bir risale olarak tasarlayıp birinci aşamada “garibin özellikleri” hakkında bilgi vermektedir. İkinci risalede birincisinde söylediklerinden fazla bir şey söylememektedir. Fakat bu ikincisini birincisinden ayıran fark nedir? Burada Tevhîdî kendisinin garib olduğu hususunu vurgulamaktadır. Bu beklenmeyen bir düşüncedir. İkinci risaleyi farklı kılan husus da budur. Üçüncü risalede ise muhatabını yani kendi nefsini çok şiddetli bir şekilde eleştirmekte ve “iman emaneti” olarak adlandırdığı husus üzerinde durmaktadır. Birinci risalede bir bilgin edasıyla, ikinci risalede bir arkadaş tavrıyla, üçüncü risalede ise toparlayıcı bir üslupla garibin neden kendi içinde parçalanmışlık yaşadığını anlatmaktadır. Bu parçalanmışlığın sebebi garîbin “iman emaneti”ni koruyamamasıdır.[50]

Bizce bu yaklaşım itiraza açıktır. Zira “gurbet risalesi” temelde iki aşamadan oluşup bütüncül ve birbirini takip eden unsurlardan meydana gelmektedir. Yani kolaydan zora, aşağıdan yukarıya, basitten karmaşığa doğru bir seyir takip eden bütüncül bir risale hükmündedir. Aslında Tevhîdî bu risalesinde kendi dönemine kadar gurbet konusu etrafında şekillenen fikirlerin bütüncül bir şekilde aşamalı bir yol takip ederek adeta özetini sunmaktadır. Dolayısıyla gurbet risalesi müstakil parçalardan oluşan sonra birleştirilen bir risale olmayıp sırayla inşa edilmiş tek bir risale hüviyetindedir.

Aşağıda detaylı bir şekilde işleyeceğimiz gibi Tevhîdî’nin bu risalesinde aşamalı bir gurbet tavsifi yaptığı görülmektedir. Zira maddî gurbet olarak isimlendirdiğimiz bölümün birinci aşamasında garîbin vatanından, ailesinden ve dostlarından uzaklığı üzerinde durmaktadır. Bu aslında gurbetin en hafif olan kısmıdır. Maddî gurbetin ikinci aşamasında ise kişinin vatanında ailesi ve dostlarıyla beraber olduğu bir zamanda gurbete maruz kalmasıdır. Bu gurbet önceki mecburi gurbetten daha ağırdır. Zira garîb kendi gurbetini kimseye ifade edememekte, yakınlık içinde uzaklık, dostluk içinde yabancılık hissetmektedir. Son aşama ise en ağır gurbettir ki bu da kişinin kendi toplumu içerisinde anlaşılamaması, fikirleri ve yaşantısı sebebiyle çevresi tarafından reddedilmesidir. Bu en ağır gurbet olmakla beraber en şerefli olanıdır. Zira bu gurbet Hz. Peygamber’in (as) tavsiye ettiği, müjdelediği gurbet olup erdemli bireyin toplum içinde yaşadığı gurbettir. Bu gurbet haddizatında çok değerli ve yüce manalara sahip olduğu için toplumun her kesiminden faziletli insanlar bu gurbete talip olmuşlardır.

“Gurbet risalesi”nin değerlendirilmesinde dikkat edilmesi gereken hususlardan birisi de Tevhîdî’nin yer yer neden tekrara düştüğü meselesidir. Zira risale dikkatle incelendiğinde Tevhîdî’nin “garîb kimdir?” sorusundan sonra her bir gurbet aşaması için farklı tarifler yaptığı fakat garîbin çektiği sıkıntılar konusunda birbirine yakın bir çerçeve çizdiği görülmektedir. Buna göre her bir gurbet çeşidinin çıkış noktası farklı olmakla beraber bu gurbetler sonucu çekilen sıkıntı, eziyet ve cefaların ortak yönleri bulunmaktadır. Mezkur sebepten dolayı risalede birbirinin tekrarı veya birbirine benzeyen yerler bulunmaktadır. Bu durum sehven veya unutularak içine düşülmüş bir hata olmayıp Tevhîdî’nin risalenin başında ortaya koyduğu çerçeve ile alakalıdır. Zira kendisine risalenin başında garîbin kim olduğu ve çektiği sıkıntıların neler olduğu sorulmaktadır. Tevhîdî de sistematik olarak gurbet çeşitlerine yer verip daha sonra ilgili gurbete maruz kalan garîbin sıkıntılarına değinmektedir. Şu halde garîbin çektiği sıkıntılar konusunda yer verilen tekrarlar risalenin başında zımnen ifade edilen plan çerçevesinde yazılmış olup gereksiz tekrarlar değildir.

Burada risâlenin genel bir değerlendirmesini yaptıktan sonra içeriğine uygun bir şekilde belirlediğimiz başlıklarla aşağıda risâleyi detaylı bir şekilde tahlil etmek istiyoruz.

MADDÎ GURBET

Öncelikle maddî gurbet kavramından kastımızın ne olduğu üzerinde duracağız. Gurbet risalesine baktığımız zaman Tevhîdî’nin maddî bir takım sıkıntılar, ayrılıklar, vatan, aile ve dostlardan uzak olmaya dair bir çerçeve çizdiğini görmekteyiz. Dolasıyla bu sıkıntı, ayrılık ve uzaklıklar temelde maddî unsurlara dayandığı için bu başlıkta böyle bir isimlendirme kullandık. Tevhîdî bu kısmı yaklaşık üç sayfada anlatmaktadır. Kendisine meçhul bir muhatap tarafından sorulan “garîb kimdir?” sorusuna cevap vererek öncelikli olarak bahsedeceği garîbin kim olduğunu net ifadelerle ortaya koymaktadır.[51] Buna göre “vatanından/ailesinden/dostlarından uzak garîb” ve “vatanında garîb” olmak üzere iki tür maddî gurbet bulunmaktadır.

Vatanından/Ailesinden/Dostlarından Uzak Olan Garîb

Bu başlık altında incelediğimiz gurbet bize göre şairlerin, edîblerin yakındıkları gurbet çeşidi olmaktadır. Fakat bizim “Vatanından/Ailesinden/Dostlarından Uzak Garîb” başlığıyla verdiğimiz bölümü Vedâd el-Kâdî “Gurbetin Birinci Merhalesi” olarak kabul etmekte ve Tevhîdî’nin buradaki kastının şairlerin kastettikleri gurbetten farklı olduğunu söylemektedir. Ona göre bunun sebebi Tevhîdî’nin bahsettiği gurbetin şairlerin bahsettiği gurbetten çok daha sıkıntılı ve meşakkatli bir durum olmasıdır. Zira şairler sadece vatan, aile ve dostlardan uzak olmalarından yakınırken Tevhîdî çok karmaşık bir gurbetten bahsetmektedir. O gurbet de vatan içinde yaşanılan gurbettir.[52]

Bu yaklaşımın doğru olmadığını düşünüyoruz. Zira bize göre Tevhîdî’nin bahsettiği vatan içinde gurbet bizim maddî gurbetin ikinci aşaması olarak kabul ettiğimiz gurbettir. Fakat bu birinci aşamadaki gurbetin tamamıyla şairlerin yakındıkları gurbet çeşidi olduğunu düşünüyoruz. Çünkü Tevhîdî risalenin başında aslında bu gurbet çeşidinin tam da şairlerin yakındıkları gurbet olduğunu ifade edercesine şunları söylemektedir: “Gördüğün gibi bunlar su ve topraktan oluşan vatanından ve tatlı-acı günleri beraber geçirdiği dostlarından uzak olan garîbin vasıflarıdır. Belki garîb onlarla ırmak kenarlarında ve bahçelerde onlarla kadeh kadeh içmiş, onlardan hep iyilik görmüştü. Sonra tüm bu güzellikler yok olup gitti. Sen hiç vatanından uzun süre ayrı kalmış ve kaldığı yerden, dostlarından nasibi az olan bir garîbi bilir misin? Sen hiçbir vatana yol bulamayan, hiçbir yeri vatan tutamayan garîbi gördün mü?[53] Burada Arap şairlerinin yakındıkları vatandan, aileden, dostlardan uzaklığa dair bir gurbet çeşidi olduğu görülmektedir. Zira Cahiliye öncesi ve sonrası Arap edebiyatında vatandan, aileden, dostlardan uzaklık manasında gurbet konusu işlenmiş ve çok erken dönemlerden itibaren buna dair eserler yazılmıştır.[54] Tevhîdî her ne kadar şairlerden isim olarak bahsetmese de gurbetin bu türüne dair onların bazı şiirlerinden nakilde bulunmaktadır.

Tevhîdî, vatanından uzak garîbin tarifini yaptıktan sonra onun çektiği sıkıntılara değinmektedir. Buna göre vatanından garîb olan şu sıkıntıları çekmektedir: “Artık o kuytu bir köşede solgun, bezgin bir şekilde bekler, onu hüzün kaplar. Konuştuğunda utanç içinde kesik kesik konuşur, kendini alıkoyarak şaşkınlıkla susar, başını eğerek yaklaşır, korkarak uzaklaşır, zelil bir şekilde ortaya çıkar, hastaymış gibi saklanır, ümitsizlik içinde ister, bela ve musibet başında varmış gibi kendini tutar, sürekli değişen fikirleriyle solgun bir şekilde sabahlar, sırları dağılmış, saçılmış bir şekilde akşamlar. Konuşurken korkar, sussa zarara uğrar. Halsizlik, atalet her tarafını sarar, beti benzi atar, gün be gün zayıflar. İnsanlar onun içinde bulunduğu gizli hallere vakıf olmadıkça, dış görünüşünü delil olarak sunmadıkça, üzüntüsünü hatırlamadıkça onlardan bir şey istemez. Sonra içinde bulunduğu zor durumdan rahata kavuşmak arzusuyla gözyaşı döker.”[55]

Vatanından uzak garîbin özelliklerinden birisi bulunduğu zor durumdan kurtulma arzusudur. Bunun için gözyaşı bile dökmektedir. Dolayısıyla bu garîb çektiği sıkıntılardan kurtulup ünsiyet edeceği bir aile, sığınacağı bir vatan, sırrını paylaşacağı bir dost, esriyeceği bir kadeh ve içinde kalacağı bir mesken arzulamaktadır.[56] Bütün bu istekler Tevhîdî’nin vatanından uzak olan garîbten kastının şairlerin, edîblerin kastettikleri garîble aynı olduğunu göstermektedir. Vatanından uzak garîbin rahat ve selâmete erme arzusuyla bu durumdan kesinlikle memnun olmadığı ve bir an önce bu gurbetten kurtulmak istediği anlaşılmaktadır. Binaenaleyh bu gurbetin Hz. Peygamber’in müjdelediği ve ulemânın, sûfîlerin, filozofların yaşamayı arzuladıkları gurbetle alakası bulunmamaktadır.

Vatanında Garîb

Tevhîdî vatanında garîb olanları anlatmak için adeta yeni bir gurbet çeşidine geçiş yaptığını ifade etmek üzere şunları söylemektedir: “Denilir ki garîb dostun ezâ verdiği kişidir. Ben de derim ki garîb yanında olduğu halde dostunun kendisinden habersiz olduğu, dostları ve yakınları olduğu halde gurbet çektiğini kimsenin bilmediği kişidir. Garîb bir yakını/arkası/kollayanı olmayan, payına düşeni alamayan kişidir. Haydi, gel bu kötü durumu ortaya çıkaran ve bu cefaya sebep olan şeye beraber ağlayalım![57] Dikkat edilirse vatanında garîb olanın iki durumu bulunmaktadır. Birincisi vatanında ailesi ve dostları ile beraber olduğu halde ailesinin ve dostlarının kendisinin kötü durumundan, gurbetinden bîhaber olmalarıdır. İkincisi ise vatanında, doğduğu yerde bulunduğu halde ailesi ve dostları bulunmayan garîbtir. Bu son garîb hiçbir şeye sahip değildir. Ne malı, ne akrabaları ne de yardımcıları vardır. Onun için nebevî gurbet hariç en ağırı bu olmaktadır. Fakat yukarıda dile getirdiğimiz gurbet türlerinin hiçbirisi bir fikirden, inançtan ve kişinin yaşam tercihlerinden kaynaklanmamaktadır. Dolayısıyla bunların hiçbirinde fikrî bir çile ve gurbet söz konusu değildir.

Tevhîdî bu garîb çeşidinin vatanında gurbeti yaşayan kişi olduğunu ifade etmektedir. Bir taraftan bu garîbin çektiği sıkıntılara değinirken diğer taraftan bu gurbetin vatan içinde çekilen gurbet olduğunu vurgulayarak şunları söylemektedir: “Özetle (vatanında) garîbin üzerine musibetler durmadan gelir, o bulunduğu mertebeden azarlanarak indirilir. O, kalemin gizlendiği, kâğıdın yok olduğu, sözün bittiği bir özelliğe sahiptir. Çünkü garîbin sıfatının ismi yok ki zikredilsin, bir resmi yok ki görülsün, dürülmüş- katlanmış bir şey değil ki açılsın. Özrü yok ki özrü kabul edilsin, günahı yok ki affedilsin, kusuru yok ki ayıbı saklansın. Bu garîb doğduğu ve nefes aldığı yerden çıkmamış ve uzaklaşmamış kişidir.[58] Metnin son cümlesinden anlaşılacağı gibi Tevhîdî, gurbetin bu kısmını kişinin kendi vatanında yaşadığı gurbete tahsis etmiştir. Buraya kadar işlediğimiz ve “maddî gurbet” olarak isimlendirdiğimiz kısım risalenin üçte birlik bölümünü oluşturmaktadır. Bizim yaptığımız sınıflandırmaya göre Tevhîdî, asıl önem verdiği kısma risalenin büyük bölümünü tahsis etmiştir. Ayrıca ifade etmemiz gerekiyor ki yaptığımız tasnif Vedâd el-Kâdî’nin tasnifinden farklı olup merhalelerin başlangıç ve bitiş yerleri birbirleriyle uyuşmamaktadır.

NEBEVÎ GURBET

“Nebevî Gurbet” başlığını kullanmamızın sebebi Tevhîdî’nin bu gurbet çeşidini tamamıyla “tuba li’l-gurabâ” hadisi çerçevesinde ele almasıdır. Ona göre İslâm ortaya çıktığında garîb olduğu gibi kendisinin yaşadığı zamanda da garîbtir.[59] Tevhîdî bu aşamada başta kendisi olmak üzere İslâm’a hizmet edenleri garîb kabul etmekte ve tam bir sûfîyâne neşve ile gurbet meselesine yaklaşmaktadır. Zira burada kendi nefsine çok ağır ithamlarda bulunmakta, Hakk’ın rızası için sûfîyâne bir eda ile konuşmaktadır. Ona göre kul Hakk’ı anmak istiyorsa O’nun dışındaki her şeyi unutmalı, O’na yakınlaşmayı diliyorsa O’nun haricindeki her şeyden uzaklaşmalıdır. Dolayısıyla nebevî gurbete maruz kalmak Allah yolunda olmakla eşdeğerdir. Allah yolunda olanlar da türlü türlü sıkıntılara maruz kalmaktadırlar. Tevhîdî Allah’ın anlatılması, O’na davet edilmesinin zor, meşakkatli, tehlikeli olduğu için yine Allah’tan yardım dilemek gerektiğini söylemektedir.[60] Onun açısından gurbetin bu çeşidi elde edilmesi gereken en yüksek payelerden biri olduğu için o, risalenin büyük bölümünde nebevî gurbeti değerlendirmektedir.

Bize göre Tevhîdî’nin gurbet risalesinin bu bölümü “garîblerin garîbi, uzakların uzağı” dediği yerden başlamaktadır.[61] Tevhîdî nebevî gurbeti tahammülü en zor seviye olarak gördüğü için buna maruz kalanlara “garîblerin garîbi” demektedir. Bu gurbet çeşidinin Hz. Peygamber’in “guraba” hadisiyle alakalı olduğunu zımnen ifade etmek üzere şunları söylemektedir: “Garîblerin garîbi vatanında garîb olan kişidir. Uzakların uzağı yakın iken uzak olandır. Kul kendisini hiçbir araca muhtaç bırakmayanı (Allah’ı) bulabilmesi için olanca gayretiyle mevcudu unutmalı, meşhudu görmemeli, alışılmışı terk etmelidir. Garîb Hakk’ı andığında terkedilen, Hakk’a davet ettiğinde azarlanan, dayanaklı konuştuğunda yalanlanan, düşüncesini açıkça söylediğinde işkence edilen, yiyecek-azık toplamak istediğinde kendisine azık verilmeyen, oturduğunda ziyaret edilmeyendir. Allah ona merhamet etsin![62] Özellikle “Garîb Hakk’ı andığında terkedilen, Hakk’a davet ettiğinde azarlanan, dayanaklı konuştuğunda yalanlanan” kısmı bu gurbet türünün davetle, İslâm’ı yaşayıp ona davet etmekle ilgili olduğu anlaşılmaktadır. Buradan itibaren Tevhîdî garîbin Allah’a davette çektiği sıkıntılar üzerinde durmakta ve maruz kaldığı tüm sıkıntılara Allah için tahammül ettiğini ifade etmektedir.[63]

Tevhîdî, esasında bu gurbetin İslâm’a davette meydana geldiğini ihsas etmek üzere şu duayı yapmaktadır: “Allah’ım kulların arasında garîblerden olduk, onlar bizden uzak durdular, has bahçende bize yakınlık göster. Onlar bizi terk ettiler, bizi özel nimetine ulaştır! Allah’ım! Senin için onlar bize düşman oldular. Çünkü Seni onlara hatırlattığımız için bizden nefret edip kaçtılar. Onları Sana davet ettik, kibirlendiler. Onlara azabını hatırlattık, tereddüt ettiler. Vereceğin sevabı vadettik, büyüklendiler. Seni onlara anlattık, inkâr ettiler. Seni onlara karşı korumaya çalıştık, güç gösterisinde bulundular. Biz de onların tedbirlerinden korktuk ha! Onların kendilerini sağlama alma çabalarından yüz çevirdik![64] O halde Allah yolunda olan garîbin birtakım sıkıntılara maruz kalması kaçınılmaz olacaktır. Zaten Allah yolunda olan garîb birçok sıkıntıyla karşılaşabileceğinin farkında olarak nebevî gurbeti tercih etmektedir. Binaenaleyh nebevî gurbet başa gelen zorunlu şartların sonucu maruz kalınan bir olgu olmayıp erdemli kişinin bilinçli bir tercihiyle ortaya çıkan bir durumdur.

Gurbetin Mukadder Sonucu: Mihnet

Maddî gurbetlerde çekilen sıkıntılara benzer bir şekilde nebevî gurbette de sıkıntı, eziyet ve cefa söz konusudur. Mesela bu aşamada çekilen bazı sıkıntılarla alakalı olarak Tevhîdî şunları söylemektedir: “Garîb genel olarak birlikteliği elem, yalnızlığı firkat, gecesi-gündüzü-sabahı-akşamı sadece üzüntü ve keder, görüşü zan, bütünü fitne, parçası sıkıntı, gizlisi açık, korku kendisine vatan olmuştur. Garîb birisini çağırdığında kendisine cevap verilmeyen, korkuttuğu zaman kendisinden korkulmayandır. Garîb yalnız kalmak istediğinde yalnız bırakılandır. Garîb insanlar arasında güvenilirlik olmadığı için yalnız kalmak ister, iç hüznü kendisini yaktığı için yalnız bırakılmak istenir.[65] Bu sıkıntılara değindikten sonra elde edilecek manevî mükâfatı göz önünde bulundurmasını istercesine garîbin bu maddî sıkıntılara fazla takılmamasını istemektedir. Zira çözüm gurbetin getirdiği zorluklardan, sıkıntılardan kurtulmak değildir. Zaten Tevhîdî bu durumun farkında olduğu için gurbet türlerinde çekilen sıkıntıları dile getirdikten sonra “tüm bunları bırak, bunlarla ilgilenme” demektedir.[66]

Zikrettiğimiz tüm gurbet çeşitlerinde garîbin çektiği sıkıntılar aslında ortaktır. Zira Tevhîdî hangi tür garîbten bahsederse bahsetsin birbirine yakın sıkıntılarını dile getirmektedir. Dolayısıyla burada esas olan garîbin çektiği sıkıntılar değildir. Zira gurbetin her çeşidi sıkıntı, eziyet ve cefa barındırmaktadır. Gurbete anlam katan şey ise çekilen sıkıntılar değil gurbetin hangi amaç için çekildiğidir. Nebevî gurbete maruz kalmış garîb diğer gurbet çeşitlerinde meydana gelen sıkıntıların tamamını çekebilir. Bu durumdaki garîb vatanından, ailesinden, dostlarından uzak kalmaya mecbur bırakılacağı gibi kendi vatanında malından, mülkünden, makamından, ailesinden ve dostlarından mahrum bırakılabilir. Veya ailesi ve dostları onu gurbete terk edebilirler. Tevhîdî bütün gurbet çeşitlerini kendi hayatında yaşamakla beraber en son çektiği gurbete yani nebevî gurbete değer vermektedir. Ona göre nebevî gurbeti yaşayacak seviyeyi elde eden için çekilen sıkıntıların anlamı kalmamaktadır. Zira nebevî gurbette sıkıntıları unutturacak ilâhî lütuflar söz konusudur.[67]

Çerçevesini çizmeye çalıştığımız bu gurbet çeşitleri aynı zamanda bir kaçışı ifade etmektedir. Buna göre garîb içinde bulunduğu zor durumlardan kurtulmak için sürekli yer değiştiren kişidir. İbnü’l-Cellâ, Tevhîdî’nin sorusuna verdiği cevapta tam da bu durumu vurgulamaktadır. Öyle ki garîb bulunduğu yerde hiçbir şekilde selâmet bulamamaktadır. Selâmet bulmak ümidiyle bir şehirden başka bir şehre, bir beldeden başka bir beldeye, karadan denize, denizden karaya gitmektedir. Garîb, öncelikli olarak hiçbir şekilde selâmet bulamayacağının farkında olmalıdır. Dolayısıyla nebevî gurbeti yaşayan kişiler asla selâmet beklentisi içine girmemelidirler. Fakat Tevhîdî her ne kadar garîbin selâmete eremeyeceğine dair bir kanaate sahipse de selâmet beklentisinden bir türlü vazgeçememekte ve halinden şikâyet edebilmektedir.[68]

Tevhîdî selâmet beklentisinin asla çözüm olamayacağının farkındadır. Çünkü ona göre ahiret meyveleri belâ ve musibet ağaçlarından derilir. Kurbet ancak gurbet mahallinde durulduğunda ve sıkıntılar yudum yudum içildiğinde meydana gelir.[69] O, belâ ve musibetlere katlanamadığı ve onları rıza ile karşılayamadığını düşündüğü için kendisini çok ağır şekilde eleştirmektedir. Zira onca bilgisine rağmen hâlâ kalbinde bu tür düşünceleri taşıyor olmasına muhtemelen çok kızmakta ve şiddetli bir nefis muhasebesi yapmaktadır. Nefis muhasebesi sonucunda kendisini neredeyse ümitsiz bir vaka gibi görmektedir.[70] Bu durum onun ilerlemiş yaşına rağmen hâlâ istediği tasavvufî hayatı tam manasıyla gerçekleştiremediğine dair bir kanaate sahip olduğunu göstermektedir.

Ağır Bir Nefis Muhasebesi

Tevhîdî Allah yolunda olan garîbin ilâhî işaretlerin muhatabı olacağını söylemektedir. Buna göre garîb gaybdan aldığı bilgilerle Allah’tan haber veren ve O’na davet edendir. Bu garîb, sadece Allah’a tevekkül eder ve O’nun zikrinde adeta yok olurcasına gayret gösterir, masivaya asla meyil göstermez, bütün işlerini Allah için yapar. Tüm bunları yaparken de herhangi bir beklenti içine girmez.[71] Dolayısıyla bahsettiği bu garîbin daha önce işlediğimiz garîblerden tamamıyla farklı olduğu ortaya çıkmaktadır. Tevhîdî bu gurbeti yüceltirken aynı zamanda muhtemelen öncelikli olarak kendisini kastederek şunları söylemektedir: “Şimdi sayacağım şeylerin en az bir tanesini yap! Hakk’ı anmak istediğinde O’nun dışındakileri unut. Yakınlığını dilediğinde O’nun haricindeki her şeyden uzak dur. O’nun katında değerli bir yer edinmek istiyorsan arzuladığın şeyleri bırak. O’na dua etmek istiyorsan duanda senin lehinde olanla aleyhinde olanı birbirinden ayır.[72] Bu tavsiyeleri, olmayı istediği garîbin bazı vasıflarına dairdir. Fakat muhtemelen kendisini bu seviyede görmediği için bundan sonra çok ağır bir nefis muhasebesi yapmaktadır.

Yukarıda verdiği tavsiyeleri yerine getiremediğine kanaat getirmiş olacak ki Tevhîdî kendisini şu şekilde yermektedir: “Sana yazıklar olsun! Kandırdığını zannederken ne zamana kadar kandırılacaksın? Kazandığını düşünürken ne zamana kadar kaybedeceksin? Reddedildiğin halde ne zamana kadar isteyeceksin? Gerçekte ihtiyacın olmadığı halde ne zamana kadar muhtaç olacaksın? Zengin olduğun halde ne zamana kadar endişe duyacaksın? Özünde yüce olduğun halde ne zamana kadar alçalacaksın? Gözünün gördüğü bir şeyi aklının görmemesi ne tuhaftır! Eşek de sadece gözüyle görür. Sen bir eşek misin ki mazur görülesin? Eşek değilsen neden eşeğe benziyorsun? Eğer eşeksen neden ondan üstün olduğunu iddia ediyorsun? Madem dış görünüşün itibariyle eşeğe benzemiyorsun o zaman içinle de ona benzeme![73] “Yazıklar olsun!” diye başlayan yerden itibaren bir manada çekilen sıkıntılara tahammül edememeyi eleştirmektedir. Böyle bir gurbeti bırakıp sadece nebevî gurbete yönelmeyi istemektedir. Zira asıl sıkıntı maddî olarak çekilen sıkıntı yani maddî gurbet değildir. Asıl sıkıntı Allah’tan mahrum olmaktır. Kişinin imanı, ameli, düşünceleri itibariyle maruz kaldığı gurbet kötü değildir. Zira sonu çok karlıdır ki o da Allah’ın rızasıdır. Dolayısıyla böylesine tasavvufî bir bakış açısıyla çekilen tüm maddî sıkıntıların hiç önemi kalmamaktadır. Gerçek garîb bu tür sıkıntılara takılıp kalmamalıdır.

Tevhîdî’nin adeta hayatının safhâlârını göz önünde bulundurarak bu eleştirilerini dile getirdiği görülmektedir. “Sırrın küfrân, konuşman iftira, sevincin taşkınlık, hüznün isyan, zenginliğin küstahlık, fakirliğin keder, doyman oburluk, açlığın ümitsizlik ve töhmet, gazan riya, delilin hile, tüm halin sahteir. Sen nefsini hiçbir şekilde sorgulamıyorsun.[74] derken de nefsine karşı olan eleştirilerini son safhaya götürmekte bir beis görmemektedir. Fakat Tevhîdî, kendisini bu denli ağır eleştirmesine rağmen ümitsiz değildir. Zira kendisini dahi kurtaracak bir çözüm önerisi vardır ki o da “iman emaneti”ni korumaktır.

Nihaî Çözüm Yolu: İman Emanetini Korumak

Tevhîdî varılması gereken son hedefin yaratma meydana gelmeden önce insana hediye edilen “iman emaneti”ni elde etmek olduğunu söylemektedir. O, bu emaneti şu şekilde tarif etmektedir: “Allah’ın bir emanet olarak göğsüne yerleştirdiği imanı olan ve bunu her şeye karşı koruyan kimse ne kadar mesuttur! Bu emanetin ne olduğunu biliyor musun? Allah’a yemin olsun ki bu yüce bir emanettir. Bu emanet sen toprakta parçalar halindeyken bir surete bürünmeden önce, bir ismin yokken, özün bilinmezken, sana dair bir haber mevcut değilken, bir mekâna ve zamana sahip değilken vardı. Sen Allah’ın ilminde sadece O’nun iradesiyle O’nu tanımaya, O’nun tarafından seçilmeye ve davetine uymaya layık hale getirildin.[75] Buradaki sözleri birkaç ayetin tefsiri hükmündedir. Öncelikli olarak Tevhîdî misâk ayeti[76] olarak meşhur olan Aʻrâf suresi 172. ayeti referans olarak almaktadır. İkinci olarak insanın emâneti yüklendiğini ifade eden Ahzâb suresi 72. ayettir. Tevhîdî bu iki ayeti esas alarak yorumlar yapmaktadır.[77]

Her bir insanda potansiyel olarak var olan bu kutlu emânet insanın arzularına kapılması sonucu körelmekte ve onu aslından uzaklaştırmaktadır. Tevhîdî’ye göre insan yaptığı işin önünü arkasını düşünmediği ve kendisini ikaz edenlere aldırmadığı için günahta ısrar ederek büyüklenmektedir. Dolayısıyla cahilliğinde ısrar ederek bir türlü hatalarının farkına varamamaktadır. Burada Tevhîdî yine nefis muhasebesi yaparak kendini ağır bir şekilde eleştirmekte ve şunları söylemektedir: “Hey sen taş mısın? Kalbin ne kadar katı! Rabbini kızdıracak ne kadar çok şeyler yapıyorsun! Nefsinle birbirinize tuzak mı kuruyorsunuz? Senin ruhuna yaptığını akıllı bir insan düşmanına yapar mı? İyileştirici ve yeterli de olsa sana ne vaaz ne de nasihat fayda eder![78] Kendisi açısından durum bu kadar kötü olmasına rağmen ümidini kaybetmemekte ve şu duayı yapmaktadır: “Ey celâl ve ikrâm sahibi Allah’ım! Rızanı hak etmesek de lütfunla bizi affet![79]

Tevhîdî her ne kadar nebevî gurbet bölümünde ağır bir nefis muhasebesi yapsa da kendisini iman emâneti taşıyan bir garîb olarak görmektedir. Risalenin üslubuna, içeriğine, kademeli bir şekilde konuların işlenişine ve son olarak tamamen tasavvufî bir mahiyette bitirilmesine bakıldığında Tevhîdî’nin garîbten kastının sûfî olduğu anlaşılmaktadır. Onun garîbten kastının sûfî olduğuna dair başka bir delil de gurbet risalesinin el-İşârâtü’l-ilâhiyye isimli eserinin içinde yer almasıdır. Nebevî gurbeti işlediği bölümde garibin, Allah’tan aldığı doğrudan bilgilerle O’ndan haber verdiğini ve O’na davet ettiğini ifade etmektedir. Ayrıca Tevhîdî’nin hayat serüvenine baktığımızda tasavvufta karar kıldığı anlaşılmaktadır. En son yazdığı kabul edilen eserini “ilâhî işâretler” olarak isimlendirmesi bu eserin tamamıyla tasavvufî bir eser olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla İşârât, Tevhîdî’nin ilhâm, keşf, teslimiyet, zühd, tasavvuf, takva ve riyazetten bahsederek Hevâmil isimli eserinden itibaren peşinde olduğu sorulara bir cevap mahiyetindedir.[80] Gurbet risalesinin içinde yer aldığı bu eser Tevhîdî’nin tasavvufta karar kıldığını ve nebevî gurbeti yaşayan garîbten kastının sûfî olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu sebeple Tevhîdî garib/sûfîdir.

Tevhîdî’nin nihaî çözüm olarak insanın kendisinde ezelde var olan iman emanetine sahip çıkması olduğuna dair görüşlerine yer verdik. Burada bir soru daha gündeme gelmektedir. Acaba bu iman emanetini hakkıyla taşıyan kişi kimdir? Sûfî mi, filozof mu, âlim mi? Yoksa sûfînin filozof olması veya filozofun/âlimin sûfî olması mı? Vedâd el-Kâdî’ye göre Tevhîdî’nin çözümü sûfînin/garîbin filozof olmasıdır.[81] Fakat biz bu konuda onunla aynı düşüncede değiliz. Zira Tevhîdî’nin hayat serüveni, en son yazdığı eseri İşârât göz önünde bulundurulduğunda cevabın tam aksi olduğu kanaatindeyiz. Yani çözüm filozof veya âlimin sûfî olmasıdır. Yukarıda ifade edildiği gibi Tevhîdî hayatı boyunca peşinde koştuğu soruların cevabını tasavvufta bulmuş ve bu cevaplarını çok edebî bir üslupla İşârât isimli eserinde dile getirmiştir. Ayrıca risalenin geneli ve özellikle nebevî gurbet olarak değerlendirdiğimiz bölümü göz önünde bulundurduğumuzda Tevhîdî’nin felsefî bir kavrayıştan çok tasavvufî bir duyuşla konuya yaklaştığı anlaşılmaktadır. Dolayısıyla Tevhîdî’nin hayatında yer alan sorular felsefî mahiyetli olmakla beraber o, bu sorularının cevabını tasavvufta bulmuştur. Yani onun açısından varılması gereken son nokta felsefe değil tasavvuftur.

SONUÇ

Gurbet meselesi Câhiliye öncesi ve sonrası Arap şiirinde işlendiği gibi Hz. Peygamber’in hadislerine de konu olmuştur. Hadislerde garîbler müjdelenmiş ve bunlar İslâm’ın garîb kaldığı dönemlerde dini yaşayan ve dine sahip çıkan kişiler olarak konumlandırılmışlardır. Bu sebeple âlimler, sûfîler, filozoflar açısından tüm zorluklarına rağmen toplumda garîb olmak ve İslâm adına gurbeti yaşamak elde edilmesi gereken şerefli bir paye olarak kabul edilmiştir. Bu şerefli payeye nail olmak isteyenlerden biri de filozof-sûfî profilinin en güzel örneği olarak kabul edebileceğimiz Ebu Hayyân et-Tevhîdî’dir. Tevhîdî hayatı boyunca yaşadığı sıkıntıların etkisiyle Hz. Peygamber’in “garîblere müjdeler olsun!” hadisinden yola çıkarak tasavvufî duyuşuyla ve edîbâne bir üslupla gurbet meselesini ele almış ve derinlemesine tahliller yapmıştır. Onun açısından bu mesele sadece üzerinde imʻan-ı fikir etmekten çok daha ileri düzeyde bir mana ifade etmektedir. Tevhîdî, hayatı boyunca çektiği sıkıntıları göz önünde bulundurarak kendisini her haliyle garîb olarak kabul etmiş ve bu sıkıntıların çözümünün hadiste çerçevesi çizilen garîb olmak yoluyla mümkün olduğu kanaatine varmıştır.

Tevhîdî’nin gurbet meselesi üzerinde durmasının birtakım sebepleri bulunmaktadır. O, öncelikle garîbin hadislerde müjdelenmiş olması sebebiyle bu meseleyi problem edinmiş ve Hz. Peygamber’in “garîblere müjdeler olsun!” hadisinden yola çıkarak garîbin kim olduğunu hacda bulunduğu sırada bir sûfîye sormuştur. İkinci olarak Tevhîdî hayatı boyunca sıkıntı çekmiş birisi olduğunu eserlerinde dile getirip her halinin garîb olduğunu söylemiştir. Dolayısıyla onun açısından gurbet meselesiyle ilgilenmek aynı zamanda hayatının merkezinde yer alan problemlere bir çözümdür. Bir felsefeci olması ve kendisinden önceki filozofların gurbet konusunu işlemeleri üçüncü sebep olarak görünmektedir. İkinci Câhız sayılacak kadar edebî yönü kuvvetli olan Tevhîdî Arap şairlerinin ve edîblerinin gurbet konusuna olan ilgilerinin farkındaydı. Dolayısıyla bir edîb olması dördüncü sebeptir. Son olarak küçük yaşlarından itibaren tasavvufa ilgi duyması ve el-İşârâtü’l-ilâhiyye isimli eserinde görüleceği gibi hayatının sonlarına doğru tamamıyla tasavvufta karar kılması onun gurbet meselesine olan ilgisini açıklar mahiyettedir.

Tevhîdî “Gurbet Risalesi”nde sistematik bir gurbet tasnifi yapmakta ve bizim “Maddî Gurbet” ve “Nebevî Gurbet” olarak değerlendirdiğimiz iki temel mesele üzerinde durmaktadır. Bize göre birincisi şairlerin, edîblerin çektikleri sıkıntılar, vatanlarından, ailelerinden, dostlarından ayrılıkları sonucu işledikleri gurbetle alakalıdır. Tevhîdî bu gurbet çeşidini kısaca işleyip asıl değer verdiği gurbet yani nebevî gurbet üzerinde durmaktadır. Ona göre nebevî gurbet kişinin yaşantısı, fikirleri, inançları sonucu maruz kaldığı gurbettir. Bu gurbet en ağırı olmakla beraber en şerefli olanıdır. Zira bu gurbet Hz. Peygamber tarafından övülmüş ve buna maruz kalan garîbler müjdelenmiştir.

Tevhîdî nebevî gurbetin gerektirdiği hali bir türlü elde edemediğini düşünerek nefsini ağır bir şekilde eleştirme yoluna gitmektedir. Bu şekilde nefsini yermekle beraber tamamıyla çözümsüz değildir. Ona göre bu kötü durumdan kurtulmanın yegâne çözümü yaratılışımızda var olan “iman emaneti”ni korumaktır. Bu iman emanetini koruyan kişi günahlara düşmeyecek, isyanlara yelken açmayacaktır. Onun açısından iman emanetine sahip olmanın en güzel yollarından biri garîb olmaktır. Tevhîdî’nin garîbten kastının da haddizatında sûfî olduğu anlaşılmaktadır. Hem yaşadığı hayat hem de son eseri olan el- İşârâtü’l-ilâhiyye bunun açık delili hükmündedir. Dolayısıyla onun açısından nihaî çözüm filozofun, âlimin garîb yani sûfî olmasıdır.


KAYNAKÇA

[1] Bkz. Ebu Hayyân et-Tevhîdî, el-İşârâtü’l-ilâhîyye, thk. Vedâd el-Kâdî, Dârü’s-Sekâfe, Beyrut 1982, s. 80-87.

[2] Bkz. Halil b. Ahmed el-Ferâhidî, Kitâbü’l-ayn, thk. Abdülhamid Hindâvî, Darü’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut 2003, c. 3, s. 270 vd.; İsmail b. Hammad el- Cevherî, es-Sıhâh, thk. Ahmed Abdülgafur Attâr, Darü’l-İlim li’l-Melâyîn, Beyrut 1984, c. 1, s. 191 vd.

[3] İbn Sîde el-Mürsî, el-Muhkem ve’l-muhîtü’l-a’zam, thk. Abdülhamid Hindâvî, Dârü’l-Kitâbi’l-İlmiyye, Beyrut 2000, c. 5, s. 508.

[4] Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât fî garîbi’l-Kur’ân, thk. Muhammed Seyyid Kîlânî, Dârü’l-Marife, Beyrut ts., s. 359.

[5] Ferâhidî, Kitabü’l-ayn, c. 3, s. 272.

[6] İsfahânî, Müfredât, s. 359.

[7] Müslim, Sahîh, İman, 232.

[8] Bkz. İsfahânî, Müfredât, s. 359. İbare şu şekildedir: “غريب النظير عديم جنسه بين فيما شيء كل”; Ayrıca İslâm’ın gurbetinin benzersiz olmasıyla yorumlandığı bir çalışma için bkz. Bekir Tatlı, “‘İslâm garip başladı…’ Hadisine Orijinal Bir Bakış Açısı Getiren Mehmet Feyzî Efendi’nin Peygamberlik ve Sünnet Anlayışı”, Çukurova Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2014, c. 14, sayı: 1, s. 72 vd. Bu makalede Mehmet Feyzî Efendi tarafından yapılan yorumun orijinal olarak sunulması itiraza açıktır. Zira asırlar öncesinden İsfahânî’nin Müfredât’ında buna benzer bir yorum zikredilmektedir.

[9] Gurbet kavramının bazı tasavvufî tanımları için bkz. Mahmud Esad Erkaya, Kur’ân Kaynaklı Tasavvuf Kavramları, OTTO yay., Ankara 2017, s. 325.

[10] Kitâbü edebi’l-mülûk fî beyâni hakâiki’t-tasavvuf, (Radtke’nin Mukaddimesi), haz. Bernd Radtke, el-Matbaatü’l-Katulikiyye, Beyrut 1991, s. 20; Ayrıca bkz. Fikret Karapınar, “İlk Devir Sûfîlerin Hadis Birikimleri”, Marife, yıl: 7, sayı: 2, 2007, s. 52. Ahmet T. Karamustafa da Edebü’l-mülûk’ün muhtemel müellifleri üzerinde durup özellikle Ebu Mansûr İsfahânî’yi (ö. 418/1027) öne çıkarmaktadır. Bkz. Ahmet T. Karamustafa, Tasavvufun Oluşumu, çev. Nagihan Doğan, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul 2017, s. 116-8.

[11] Edebü’l-mülûk, s. 28-9.

[12] Edebü’l-mülûk, s. 29. Gurbet temasının “elest bezmi” ile irtibatlı yorumları için bkz. Muammer Cengiz, “Tasavvuf Tarihinde Elest Mîsâkına Dair Yorumlar”, Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, 2017, c. 10, sayı: 50, s. 914 vd.

[13] Edebü’l-mülûk, s. 29-30.

[14] Hâce Abdullah Herevî, Kitâbü menâzili’s-sâirîn, Dârü’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut 1998, s. 108-9.

[15] Bkz. İbn Ebî Şeybe, el-Musannef, thk. Muhammed Avvâme, Dâru Kurtuba, Beyrut 2006, c. 19, s. 91, 92, 93; Ahmed b. Hanbel, Müsned, thk. Ahmed Muhammed Şakir, Daru’l-Hadis, Kahire 1995, c. 1, 184, c. 2, s. 389, c. 4, s. 73; Dârimî, Sünen-i Dârimî, şrh. ve thk. Abdullah Aydınlı, Madve Yay, İstanbul 1996,

c. 6, s. 46, 47; Müslim, Sahîh, İman, 232. Gurabâ hadisiyle alakalı yapılmış bir çalışma için bkz. Mehmet Akif Coşkun, Garipler Hadîsi’nin Hadîs Tekniği Açısından Tedkiki, (Yüksek Lisans Tezi), Marmara Ün. Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul 2010, 266 s.

[16] Coşkun, Garipler Hadîsi’nin Hadîs Tekniği Açısından Tedkiki, s. 13 vd.

[17] Ebu Hayyân et-Tevhîdî, Kitâbü’l-imtâ’ ve’l-müânese, thk. Ahmed Emin-Ahmed ez-Zeyn, Darü Mektebeti’l-Hayât, Beyrut ts., c. 2, s. 78-9.

[18] Tevhîdî, İşârât, s. 80 vd.

[19] Hamevî, Mu’cem, c. 5, s. 1924.

[20] Felsefî kişiliğine dair nitelikli bir çalışma için bkz. İbrahim Halil Üçer, Ebu Hayyân et-Tevhîdî ve Felsefî Kişiliği, (Yüksek Lisans Tezi), Marmara Ün. Sosyal Bilimler Ens., İstanbul 2007, 246 s.

[21] Mahmut Kaya, “Ebû Hayyân et-Tevhîdî”, DİA, c. 10, s. 154.

[22] Ebu Nasr Fârâbî, Kitâbü’l-mille ve nüsûs uhrâ, thk. Muhsin Mehdî, Beyrut 1991, s. 55-6.

[23] Fârâbî, Kitâbü’s-siyâseti’l-medeniyye, Vizâretü’l-Türâsi’l-Kavmî ve’s-Sekâfe, Ammân 1998, s. 80.

[24] Fârâbî, Fusûlün müntezea, thk. Fevzî Mitrî Neccâr, Dârü’l-Meşrik, Beyrut 1971, s. 64.

[25] Mustafa Yıldız, “Yalnızlığın Felsefesi: İbn Bâcce’de Yabancılaşma Sorunu”, Felsefe Dünyası, sayı: 55, c. 1, s. 99.

[26] Tevhîdî ile İbn Bâcce’nin gurbet konusuna yaklaşımları hakkında karşılaştırmalı bir çalışma için bkz. Berekât Muhammed Murâd, el-İğtirâb beyne İbn Bâcce ve Ebî Hayyân et-Tevhîdî, Kâhire 1996, 700 s.

[27] İbn Bâcce, Tedbirü’l-mütevahhid (Resâilü İbn Bâcce el-İlâhîyye İçinde), thk. Mâcid Fahrî, Dârü’n-Nehâr li’n-Neşr, Beyrut 1991, s. 43.

[28] Kaya, “Ebû Hayyân et-Tevhîdî”, c. 10, s. 154.

[29] Arap şiirinde işlenen bu tür konulara dair bir çalışma için bkz. Yahya el-Cübûrî, el-Hanîn ve’l-gurbe fi’ş-şi’ri’l-Arabî el-hanîn ile’l-evtân, Daru Mecdlâvî li’n-Neşr ve’t-Tevzi’, Ammân 2007, 294 s.

[30] Ebü’l-Ferec el-İsfahânî, Kitâbü edebi’l-gurabâ, (Muhakkikin Mukaddimesi), thk. Selâhaddîn el-Müneccid, Dârü’l-Kitâbi’l-Cedîd, Beyrut 1972, s. 15-6.

[31] Daha çocukken kendisi hakkında “Ebu’l-Abbâs (Tevhîdî’nin amcası)! Senin bu yeğenin (Tevhîdî) geceli gündüzlü çalışan, ilim yolunda çok gayretli biridir. Onun Kur’ân tilavetine kulak verdik ve beğendik, konuşmasını dinledik ve hoşumuza gitti. Çokça hadis yazar, yolculuk yapar, tasavvufla ilgilenir.” şeklinde söylenen ifadeler onun erken yaşlarından itibaren tasavvufa merak duyduğunu göstermektedir. Bkz. Ebu Hayyân et-Tevhîdî, el-Besâir ve’z-zehâir, thk. Vedâd el-Kâdî, Daru Sâdr, Beyrut 1988, c. 8, 124.

[32] Üçer, Tevhîdî, s. 124.

[33] Tevhîdî, İşârât, s. 73.

[34] Bkz. Tevhîdî, İşârât, s. 217, 392.

[35] Üçer, Tevhîdî, s. 84 vd.

[36] Kitaplarını yakmasıyla ilgili bir değerlendirme için bkz. Hikmet Yaman, “Kendim Yazdım Kendim Yaktım: Ebu Hayyân et-Tevhîdî’nin (ö. 414/1023) Kitaplarını İmhası”, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, c. 59, Aralık 2020, s. 31-49.

[37] Yakut el-Hamevî, Mu’cemü’l-üdebâ irşâdü’l-erîb ilâ ma’rifeti’l-edîb, thk. İhsan Abbas, Daru’l-Garbi’l-İslâmî, Beyrut 1993, c. 5, 1934, s. 1930.

[38] Ebu Hayyân et-Tevhîdî, el-Hevâmil ve’ş-şevâmil, neşr. Ahmed Emîn-Ahmed Sakr, Lecnetü’l-Telif ve’t-Terceme ve’n-Neşr, Kahire 1951, s. 210.

[39] Tevhîdî, Hevâmil, s. 212; İhsan Abbâs, Ebu Hayyân et-Tevhîdî, Matbaatu Câmiati Hartûm, Hartûm 1980, s. 112.

[40] Ebu Hayyân et-Tevhîdî, es-Sadaka ve’s-sadîk, thk. İbrahim Kîlânî, Dârü’l-Fikr, Dımaşk 1998, s. 34.

[41] Mesela şöyle demektedir: “Akıl seni çeşitli inceliklerle aldattığında ona karşı teslimiyetin hakikatleriyle karşılık ver.” Bkz. Tevhîdî, İşârât, s. 170.

[42] Abbâs, Tevhîdî, s. 115-6.

[43] Abbâs, Tevhîdî, s. 117.

[44] Abbas, Tevhîdî, s. 119, 122.

[45] Bkz. Tevhîdî, İşârât, s. 80-7.

[46] Bkz. Tevhîdî, İşârât, s. 382-7.

[47] Tevhîdî, Sadaka, s. 34.

[48] Tevhîdî’nin gurbet konusuna dair İşârât’ta yer alan düşüncelerinin bir değerlendirmesi için bkz. Vedâd el-Kâdî, “el-Garîb fî İşârâti’t-Tevhîdî”, Mélanges, Câmiʻatü’l-Kiddîs Yusuf, Beyrut 1984, c. 50, s. 127-139.

[49] Vedâd el-Kâdî, “al-Garîb”, s. 132.

[50] Vedâd el-Kâdî, “al-Garîb”, s. 132-4.

[51] Tevhîdî, İşârât, s. 80.

[52] Vedâd el-Kâdî, “el-Garîb”, s. 129.

[53] Tevhîdî, İşârât, s. 81.

[54] Bu tür gurbete dair yazılmış eserlerin bir listesi için bkz. Cübûrî, el-Hanîn ve’l-gurbe, s. 14-6.

[55] Tevhîdî, İşârât, s. 81.

[56] Tevhîdî, İşârât, s. 82.

[57] Tevhîdî, İşârât, s. 81-2.

[58] Tevhîdî, İşârât, s. 83.

[59] Tevhîdî, İşârât, s. 297.

[60] Tevhîdî, İşârât, s. 180-1.

[61] Tevhîdî, İşârât, s. 83.

[62] Tevhîdî, İşârât, s. 83.

[63] Tevhîdî, İşârât, s. 84.

[64] Tevhîdî, İşârât, s. 84.

[65] Tevhîdî, İşârât, s. 84.

[66] Tevhîdî, İşârât, s. 84.

[67] Tevhîdî, İşârât, s. 85.

[68] Tevhîdî, Sadaka, s. 34.

[69] Tevhîdî, İşârât, s. 68.

[70] Tevhîdî, İşârât, s. 85.

[71] Tevhîdî, İşârât, s. 85.

[72] Tevhîdî, İşârât, s. 85.

[73] Tevhîdî, İşârât, s. 85.

[74] Tevhîdî, İşârât, s. 85.

[75] Tevhîdî, İşârât, s. 86.

[76] Bkz. Sinan Öge, “Fıtratın Mîsâkı”, Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Erzurum 2004, sayı: 22, s. 240-260.

[77] Vedâd el-Kâdî, “el-Garîb”, s. 134-5.

[78] Tevhîdî, İşârât, s. 87.

[79] Tevhîdî, İşârât, s. 87.

[80] Üçer, Tevhîdî, s. 118-9.

[81] Vedâd el-Kâdî, “el-Garîb”, s. 137.