Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır’ın Mektuplaşmaları II

Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır’ın Mektuplaşmaları II

Cilt/Sayı

2021 32. cilt – 3. sayı

Yazar

Necmi ATİKa

aAnkara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara, TÜRKİYE

Öz

Elmalılı, Osmanlı Devleti’nin son, Cumhuriyet döneminin ise başlarında yaşamış, almış olduğu köklü klasik medrese eğitimi ile yeni dönemin fikirlerini kavrayabilmiş önemli bir mütefekkirdir. Medreselerin müfredâtında yer alan bütün dersleri okutabilecek yeterlilikte ilmi birikimi ve tefsir, fıkıh, kelam, mantık, felsefe, hukuk, dil, edebiyat ve sanat alanlarındaki önemli çalışmaları ile Elmalılı, geniş kitleleri etkilemiş ve etkilemeye devam etmektedir. Elmalılı’nın, hayatına ve yaşadığı döneme ışık tutabilecek değerde ve arşiv niteliğinde olan ve ilk defa yayınlanacak resmî ve özel mektuplaşmaları, onun bilinmeyen farklı yönlerini ortaya koyarken, ayrıca çevresi ile olan irtibatlarını, sosyal münasebetlerini de belgeleyecektir. Elmalılı’nın mektuplaşmalarını iki bölüme ayırmış, birinci bölümde “Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır’ın Mektuplaşmaları” başlığı altında Elmalılı’nın Diyanet İşleri Reisliği ile mektuplaşmalarına yer vermiş ve yayımlanmıştık. Çalışmamızın ikinci bölümüne konu olan mektuplar, “Elmalılı ile Çevresi Arasındaki Mektuplaşmalar” ve “Elmalılı ile Akrabaları Arasındaki Mektuplaşmalar” ara başlıkları ile iki kısımda incelenecektir.

Anahtar Kelimeler

Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır; Mehmet Akif Ersoy; Musa Carullah Bigiyef; Muallim Vahyî Ölmez; Ahmet Muhtar Yazır; Mahmut Bedrettin Yazır

Abstract

Elmalılı is an important thinker who lived at the end of the Ottoman Empire and at the beginning of the Republic period, and was able to grasp the ideas of the new period with his deeprooted classical madrasah education. was able to comprehend the ideas of the new period with his deeprooted classical madrasah education, Elmalılı has influenced and continues to influence large masses with his knowledge of sufficient knowledge to teach all the courses in the curriculum of madrasahs and his important works in the fields of tafsir, fiqh, theology, logic, philosophy, law, language, literature and art. The official and private correspondence of Elmalılı, which will shed light on his life and the period in which he lived, and which will be published for the first time, will also document his contacts with his environment and social relations. We divided Elmalılı’s correspondence, which are important archives and documents that can shed light on his life and the period in which he lived, into two parts. The letters, which are the subject of our study and the second part, will be examined in two parts with the subheadings ” Correspondence Between Elmalılı and Its Surroundings ” and “Correspondence Between Elmalılı and His Relatives”.

Keywords

Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır; Mehmet Akif Ersoy; Musa Carullah Bigiyef; Muallim Vahyî Ölmez; Ahmet Muhtar Yazır; Mahmut Bedrettin Yazır


EXTENDED ABSTRACT

Until recently, the letter continued to exist as a means of communication, expressing feelings and thoughts, and it has become a custom to keep and archive letters written in different fields and subjects. As in the case of Elmalılı, as a result of the studies carried out by the researchers on the archived and preserved letters, important information and documents on many subjects such as historical, scientific, literary and cultural fields were revealed, and these letters shed light on different aspects of the periods in which they were written.

In addition to his scientific and political characteristics, Elmalılı’s works in the fields of literature and art paved the way for him to have a wide environment. Writing letters, which was the most important means of communication of its period, is also inevitable in Elmalılı. In addition to his private letters to his family and friends living far away, he wrote letters to the official offices and administrators in which he served, received letters with answers and most importantly archived some of these letters. He wrote another copy of the letters he deems important, and tried not to waste any of the correspondences he received. However, after Elmalılı’s death, it was seen that there were also losses in the letters he wrote and written to him, as well as the deficiencies we identified in his works. It is very likely that there will be losses other than the letters we have identified. For example, it is seen that Elmalılı had a heavy correspondence traffic after undertaking the job of writing tafsir, and Akseki did not correspond at all between 1927-1934, which is unlikely to continue for seven years.

Except for one of the letters written to Elmalılı and written by Elmalılı, they were written in Ottoman Turkish. The letters were written between 1927-1942. Here are the 48 letters, consisting of 105 pages, that we have been able to identify from the letters that have survived to the present day as a result of the studies we have done in Elmalılı’s heirship area:

1.Correspondence between Elmalılı and the Directorate of Religious Affair

a.Presidency of Religious Affairs b. Rifat Borekci c. Ahmet Hamdi Akseki d. Letter from Şerafettin Yaltkaya

2.Correspondence Between Elmalılı and Its Surroundings

a.Elmalılı’s Letter to Mehmet Akif Ersoy b. Letter from Musa Carullah Bigeyev c. Letters from Teacher Vahyi e. Elmalılı’s Letter to Princess of Abbas Halim Pasha f. Letter from Member of the Island Court of First Instance Necati Efendi g. LetterfromGarbi Karaağaç (Acıpayam) Mayor

3.Correspondence between Elmalılı and Relatives

a.Letter from his daughter Fatma Fıtnat Topbaş b. Letter from his son Ahmet Muhtar Yazir c. Letter from his brother Mahmud Bedreddin Yazır d. Letters from his sister-in-law Fatma Şerbetçioğlu e. Letters from his niece Fatma Paksüt f. Letters from İsmail Hakkı Erzurumî

Our study on “The Correspondence Between Elmalılı and the Head of Religious Affairs”, which is included in the first article of the aforementioned letters, was previously published under the title of “Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır’s Correspondence 1”. In this study, the letters in the second and third parts will be discussed.

Mektup temelde bir haberleşme aracıdır. Fakat zamanla, sadece haber taşımakla kalmamış, duygu ve düşüncelerin ifade edildiği edebî vasıtalardan biri haline gelmiştir. Bu özelliği ile mektup bir edebiyat türü olarak kabul edilmiştir. Mektubun tarihi yazının tarihi kadar eskidir. Öyle ki “yazı”dan sonra “ibtidâ” mektup vardı denilse mübâlağa edilmiş olunmaz. Zira pek çok türden önce mektubun varlığı bilinmektedir.[1]

Mektup; şiir, hikâye, roman gibi edebiyatın aslî türlerinden sayılmamaktadır. Ancak, bütün bu türlerde mektubun bir form ve anlatım tarzı olarak kullanılması oldukça dikkat çekicidir. Bunlara mektup tarzında yazılmış, gezi yazıları, makaleler ile tenkit ve münakaşa içeren metinler de ilave edilebilir. Dolayısıyla mektubun edebiyatta bir form ve anlatım tarzı olma gibi çok önemli bir yeri vardır. Mektuplar içerdikleri özellikler ve bilgiler açısından tarihi ve kültürel belge niteliği taşımaktadırlar.[2]

Mektup yakın döneme kadar, haberleşme, duygu ve düşünceleri ifade etme aracı olarak varlığını sürdürmüş, farklı alan ve konularda yazılan mektupları saklayıp arşivlemek âdet hâline gelmiştir. Elmalılı örneğinde olduğu gibi, arşivlenip muhafaza edilen mektuplar üzerinde araştırmacıların yaptığı çalışmalar sonucu tarihi, ilmi, edebi ve kültürel alanlar gibi birçok konuda önemli bilgiler ve belgeler ortaya çıkarılmış, söz konusu mektuplar yazıldığı dönemlerin farklı yönlerine ışık tutmuştur.

Elmalılı’nın, ilmî ve siyasî özellikleri yanında, edebiyat ve sanat alanlarındaki çalışmaları geniş bir çevreye sahip olmasına zemin hazırlamıştır. Döneminin en önemli haberleşme vâsıtası olan mektup yazma Elmalılı içinde de kaçınılmazdır. Elmalılı üzerine doktora tezi çalışmaları yaptığımız dönemde, Elmalılı’nın torunu Mehmet Hamdi Yazır beyle tanışmış, kendisine yaptığımız çalışmadan bahsetmiştik. Mehmet Hamdi beyle sık sık görüşmelerimiz neticesinde kendisinde bulunan ve dedesi Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır’a ait olan metrukâta ulaştık. Elmalılı’nın binlerce sayfadan oluşan metrukâtı üzerindeki uzun süren tasnif ve okuma çalışmalarımızdan sonra farklı konulardaki çalışmalarını sırasıyla yayınlamaya başladık.

Yaptığımız çalışmalar sonucu Elmalılı’nın, uzakta yaşayan ailesine, arkadaşlarına özel mektuplarının yanında, vazife aldığı resmî daireler ve idarecilerine mektuplar yazdığını, cevabî mektuplar aldığını ve en önemlisi bu mektupların bir kısmını arşivlemiş olduğunu tespit ettik. Elmalılı, yazdığı mektuplardan önemli gördüklerinden bir nüsha daha yazıp arşivlemiş, kendisine gelen yazışmaların kuvvetle muhtemel hiçbirini zayi etmemeye çalışmıştır. Fakat Elmalılı’nın vefatından sonra metrûkâtında kendisine ait eserlerde tespit ettiğimiz eksiklikler gibi yazdığı ve kendisine yazılan mektuplardan da kayıplar olduğu görülmüştür. Tespit ettiğimiz mektuplar dışında da kayıpların olma ihtimali çok yüksektir. Örneğin, Elmalılı tefsir yazma işini üstlendikten sonra yoğun mektuplaşma trafiği yaşadığı Ahmet Hamdi Akseki ile, 1927-1934 tarihleri arasında hiç mektuplaşmadıkları görülmektedir ki, bu hâlin yedi yıl devam etme ihtimali bulunmamaktadır.

Mektuplarda kullanılan yazının -bir mektup dışında- Osmanlı Türkçesi olması, Latinceye geçiş sürecinin zaman aldığını veya tarafların zaten bildikleri yazının kolaylığından dolayı Osmanlı Türkçesi’ni tercih ettikleri izlenimini vermektedir. Ayrıca mektuplarda kullanılan hitap şekilleri ve kurulan cümleler, tarafların birbirlerine olan saygı, sevgi ve hürmetlerini gösterirken, münakaşaya varan konularda birbirlerini incitmemek için kelimeleri özenle seçtikleri görülmektedir.

Elmalılı’ya yazılan ve Elmalılı’nın yazdığı mektupların biri hariç[3] Osmanlı Türkçesi olarak kaleme alınmıştır. Mektuplar 1927-1942 tarihleri arasında yazılmıştır. Elmalılı’nın metrûkâtında yaptığımız çalışmalar sonucu günümüze ulaşan mektuplardan tespit edebildiklerimiz şunlardır:

1.Elmalılı ile Diyanet İşleri Reisliği Arasındaki Mektuplaşmalar

a.Diyanet İşleri Reisliği Mektupları b. Rıfat Börekçi’nin Mektubu c. Ahmet Hamdi Akseki’nin Mektupları d. Şerafettin Yaltkaya’nın Mektubu

2.Elmalılı ile Çevresi Arasındaki Mektuplaşmalar

a.Elmalılı’nın Mehmet Akif Ersoy’a Mektubu b. Musa Carullah Bigeyev’in Mektubu c. Muallim Vahyî’nin Mektupları e. Elmalılı’nın Prenses Abbas Halim Paşa’ya Mektubu f. Ada Mahkeme-i Asliye Âzâsı Necati Efendi’nin Mektubu g. Garbi Karaağaç (Acıpayam) Belediye Reisi’nin Mektubu

3.Elmalılı ile Akrabaları Arasındaki Mektuplaşmalar

a.Kızı Fatma Fıtnat Topbaş’ın Mektubu b. Oğlu Muhtar Yazır’ın Mektubu c. Kardeşi Mahmud Bedreddin Yazır’ın Mektubu d. Baldızı Fatma Şerbetçioğlu’nun Mektupları e. Yeğeni Fatma Paksüt’ün Mektupları f. İsmail Hakkı Erzurumî’nin Mektupları

Tespit ettiğimiz söz konusu mektupların birinci maddesinde yer alan “Elmalılı ile Diyanet İşleri Reisliği Arasındaki Mektuplaşmalar” üzerine yaptığımız çalışmamız “Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır’ın Mektuplaşmalar 1”[4] başlığı ile daha önce yayınlanmıştı. Bu çalışmamızda ikinci ve üçüncü bölümde yer alan mektuplar ele alınacaktır.

ELMALILI İLE ÇEVRESİ ARASINDAKİ MEKTUPLAŞMALAR

ELMALILI’NIN MEHMET AKİF ERSOY’A YAZDIĞI MEKTUP

Elmalılı ile Mehmed Akif arasında, sevgi ve saygıya dayalı köklü bir dostluk bağı bulunmaktadır. Her iki tarafta da hayatları boyunca birbirlerini kıran ve üzen bir hâle rastlanılmamaktadır.

Elmalılı ile Âkif arasındaki mektuplaşmaların daha çok tefsir ve meâl yazdıkları dönemlerde olduğu düşünülmektedir. “Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır’ın Mektuplaşmaları 1” başlıklı birinci bölümü ele aldığımız çalışmamızda görüleceği üzere, Âkif meâl sözleşmesini 1931 yılının sonunda feshettiği tarihe kadar Rıfat Börekçi ve Ahmed Hamdi Akseki’nin Elmalılı’ya yazdıkları mektupların konuları içerisinde Âkif’le ilgili soru ve endişeler dikkati çekmekte, Elmalılı’da, Âkif’in kendisine yazdığı mektuplardaki ifâdeleri cevap olarak kendilerine yazdığı mektuplarda nakletmektedir.

Tarafımızdan yapılan çalışmalarda, Elmalılı’nın metrukâtı arasında Âkif’ten gelen mektuplardan hiçbirisi tespit edilememiştir. Ahmed Hamdi Akseki, Elmalılı’ya 25 Eylül 1927 tarihli mektubuyla Âkif’in meâlle alâkalı çalışmalarını sormuştur. Elmalılı’nın söz konusu mektuba yazdığı cevâbî mektup içerisinde Âkif’e ait: “Bidâyeten gönderdiği bir mektup da “Henüz bu tercümeler taslaktır, on on beş cüz sonra meslek-i muhtâr-ı yakîn edecek, Na’îm Bey’den başkasının görmesine râzı değilim, tam gayr-i tam birçok tercümelerin mevcut olduğunu biliyorum. İntihâl ederler sonra da bizi müntehil olmakla kâmetli gösterirler. Tabi’i Aksekili Hamdi Efendi Hoca’nın isti’câline de bakacak değiliz. Biz vesilemizi sarf etmiş olduğumuz kanâ’atini kendimizce hâsıl etmeden eseri ortaya çıkaracak veyâhut mahalline teslim edecek değiliz öyle değil mi?” diyordu.” şeklindeki ifadelerden Elmalılı’ya, Âkif tarafından gönderilen mektupların var olduğu anlaşılmaktadır. Elmalılı, Âkif’in mektuplarını arşivleyerek korumuş, vefâtı sonrası Elmalılı’nın oğlu Hamdun Yazır’a akademik araştırmacı vasfıyla gelen birisi söz konusu mektupları çalışmak ve yayımlamak üzere almış, lakin çalışmayı yayımlamadığı gibi mektupları da geri getirip teslim etmemiştir.[5] Günümüze kadar söz konusu mektupların akıbeti meçhuldür.

Elmalılı’nın metrukâtında, Âkif’e yazdığı mektuplardan sadece bir tanesinin kaldığı görülmektedir. Âkif’in, Mevlid-i Nebevî’yi tebrik ettiği mektuba çok sevinen Elmalılı, mektubu öpe öpe okuduğunu ifade etmektedir. Âkif gönderdiği mektupta, Cidde’de ki bir okul için üç hattat istenildiği, biri için Elmalılı’nın hattat kardeşi Mahmud Bedreddin Yazır’ı münasip gördüğünü, diğer ikisini Elmalılı’nın seçebileceği belirtiliyor ve ücretlerini soruyor. Elmalılı münzevi yaşantısını arzederken, haz alarak yazdığı tefsirden uykularının kaçtığını, zihnindekini kaleme almakta sıkıntı çektiğini söylemekte, tefsirden Diyanet İşleri Riyâseti’ne on bir cüz gönderdiğini haber vermektedir. Tefsirin Mahmud Bedreddin Yazır tarafından temize çekilen kısımlarının meâl bölümleri, Âkif’in göndereceği meâller yazılmak üzere boş bırakılmaktadır.[6] Ayrıca mektubunda Elmalılı, nesih ve sülüs icâzeti aldığı hocası Hacı Arif Efendi’nin[7];

“Ben küllü hattat değilim” sözünü ve talik icâzeti aldığı üstadı Sâmi Efendi’nin[8]; “Şiir ve hat ile zengin olmuş mu var, o bir zevk, bir tabiat, bir ibtilâdır, neyleyim kurtulamam tab-‘i hevesnâkimden” sözlerini naklederek, Âkif’e hat sanatını unutmamak için iki Mushaf yazmaya devam ettiğini, kayınpederinin ve Babanzâde Ahmed Naim Efendi’nin (ö.1934) babasının vefat ettiğini haber vermektedir. Söz konusu mektup şöyledir:

“Mevlid-i Nebevî şerefiyle tebrik ve taltifi mütezammın güzel mektubunuzu aldım öpe öpe okudum. Teveccühâtınıza çok çok teşekkür eder ve derin iştiyaklarla gözlerinizden öperim. Sıhhatimin nasıl olduğu ve tefsirden hangi sûreye geldiğimi suâl ediyor Hindî bir zâtın Cidde’ de ki bir mektebi için münâsip üç hattat istendiğini ve birine birâderimi münâsip görüp diğer ikisini de intihâb-ı ‘âcizâneme bırakdığınızı yazıyor ve kaça gelebileceklerini soruyorsunuz. Evvelâ hâlimi arz edeyim. Fakir hânemde münzeviyâne oturuyor, gece gündüz tefsir yazmakla uğraşıyorum. Bu meşgale bana o kadar hoş ve zevkli geldi ki ve gittikçe Kur’ân’ın ‘azameti gözümde öyle büyüdü ki bilhassa sûre-i Yûnus’dan beri gönlüm büsbütün başka bir ‘âlem ve hayât yaşıyor. Fakat çok yoruldum hele bu sene büsbütün durgunlaştım. Bilemiyorum geceleri uyku uyuyamıyorum. Henüz düşünebiliyorsam da zihnimdekini kaleme almakta zahmet çeker oldum. Yazı yazıp dururken birdenbire kendimden habersiz kalkıp odanın içinde gezinmeye başlamış olduğumu sonradan fark ediyorum. Bunun için işi üretemiyorum. Henüz sûre-i Hûd’u bitirmek üzereyim. “

[9] hadîs-i nebevîsi mazmununu duyar gibi oluyorum. Şimdiye kadar Diyânet İşleri Riyâseti’ne on bir cüzü tevdi’ edebildim. Bunlardan zât-ı ‘âlinize ‘âit olmak üzere tebyiz edilmiş olanlarda benimkilerle beraber nezdimde mahfûzdur. Lâkin hepsinin meâl-i şerîf yerleri bilâhare yazılmak üzere boştur, gönderdiğiniz zaman birâder yazacaktır. Bitirmiş bulunursanız ben de bundan böyle daha kısa kesip bitirivermeye çalışacağım. İki senedir hava tebdiline imkân bulamıyorum. Bir kayınpederim vardı sizlere ömür o da geçen sene vefât ediverdi. Dördü kız biri oğlan beş yetimi de bana kalakaldı. Bu suretle orada iki kişilik bir ‘âile bana bakıyor. Rezzâk-ı ‘âlem de lehü’l-hamd aç bırakmıyor.

[10] olup olup gidiyoruz. Yarım kalmış iki Mushaf vardı. Tefsirden yoruldukça dinlenmek üzere ara sıra onları da ikmâle çalışıyorum. Ya’ni hattatlığı da unutmak istemiyorum. Nesih ve sülüs hocam Hacı Arif Efendi merhum “Ben küllü hattat değilim” derdi. Ama ne çâre biz küllendik. Gâh mânâ ilişir gönlüme güftârından Gâh sûrette kalır zülfüne hayrân olurum.[11] Sâmi Efendi merhum da “Şiir ve hat ile zengin olmuş mu var, o bir zevk, bir tabiat, bir ibtilâdır, neyleyim kurtulamam tab-‘i hevesnâkimden” derdi. Geçen gün hesap ettim yaz gelmiş ikibuçuk ay olmuş bir def’a evimin bahçesine çıkmamışım. Ma’a-mâfih ara sıra Naîm Bey biraderimiz şeref-i müâneşetleriyle taltîf buyurur. Ben tefsirden o da tercümesiyle meşgul olduğu Buhârî’den konuşuruz. Ve zikr-i cemîlinizle teşvîr-i iştiyâk ederiz. Onun da geçenlerde pederi vefât etti rahmetullâhi ‘aleyhi.[12] İşte hulâsa ahvâlim bu. Mektubunuzu alınca biraderime …”[13]

MUSA CARULLAH BİGEYEV’İN[14] MEKTUBU

Mûsâ Cârullah ömrünün büyük bir kısmını Buhârâ, İstanbul, Kahire, Mekke, Medine, Diyûbend gibi ilim merkezlerinde ilim tahsiliyle geçirip müderrislik pâyesi aldıktan ve çeşitli medreselerde ders okuttuktan sonra, mektubunda kendisinin ifade ettiği gibi “talebe sıfatıyla” Elmalılı’yı ziyaret edip istifade ettiğini belirtmesi, Elmalılı’nın ilmine olan itibar ve saygısını ortaya koymaktadır.

Mûsâ Cârullah’ın mektubunun başlangıcında, Elmalılı’nın oğlu Hamdun beye “birader” diyerek dualarını ve selamlarını iletmesi, kendisini tanıdığını göstermektedir. Elmalılı’nın büyük oğlu Ahmed Muhtar beyin isminin mektupta geçmemesi, Mûsâ Cârullah’ın Ahmed Muhtar beyi tanımadığı kanaatini oluşturmaktadır.

Mûsâ Cârullah baştan sona çileli geçen ömrünün bilhassa 1930’dan sonraki dönemini mektubunda kendi ifadeleri ile “her şeyden mahrum”, “şiddetli zilletler içinde”, “hiçbir yerde karar kılamayan” bir halde geçirdiğini, emellerini yerine getiremediği için ıztıraplar içerisinde olduğunu belirtmektedir.

Mûsâ Cârullah’ın hayatını ele alan eserlerde, Elmalılı ile tanıştığına ve onun ilim meclislerinde bulunduğuna dair herhangi bir bilgiye rastlanılmamaktadır. Onun Elmalılı ile görüşmeleri yine kendi ifâdesi ile onun bütün imkânlardan mahrum olduğu, tefsirini yazdığı ve Elmalılı’nın uzlete çekildiği dönemde olmuş, çok sabırlı, vakarlı ve kalem kudretini kuvvetli vasfettiği Elmalılı’ya gıbta ettiğini mektubunda dile getirmiştir.

Mûsâ Cârullah, uzun süren seyahatleri vesilesi ile dünya coğrafyasının farklı yerlerindeki Müslüman aydınlarla temaslarla fikir alışverişinde bulunmuş ve İslâmî neşriyatı yakından takip etmiş biridir. Doktor Rıza Nur’la mektuplaştığını, Türk Tarihi Heyeti’nin ilk neşriyatından olan dört ciltlik Tarih Kitabı’nı okuduğunu yine Elmalılı’ya yazdığı mektubundan öğrenmekteyiz.

Mûsâ Cârullah mektubunda Elmalılı’ya dört konu hakkındaki fikrini sormakta ve vakit bulursa vereceği cevapların, Yecüc ve Hatun kitaplarının arka kapağındaki adrese[15] veya mektubunda vermiş olduğu Finlandiya adresine gönderilmesini rica etmektedir. Mûsâ Cârullah’ın sorduğu ilk soru Vatikan kütüphanelerinin birinde bulunan ve Yusuf Akçura’nın (ö.1935)[16] doğruladığı belge hakkındadır. Bu belge hakkında herhangi bir bilgiye ulaşılamamıştır. İkinci soru Ye’cüc[17] isimli kitabı, üçüncü soru ise Hatun[18] adlı kitabı hakkındaki Elmalılı’nın fikirleridir. Dördüncü soru Dr. İsmail Hakkı’nın (ö.1938)[19] delilleri konusundaki kısaca açıklamalarıdır. Dr. İsmail Hakkı risâlesi konusundaki fikirlerini yazmasını Elmalılı’nın tercihine bırakmasından, bu konunun Dr. İsmail Hakkı’nın Kur’ân Tercüme Edilebilir mi? Ve Yeni Vâdide Fâtiha Tercüme ve Tefsiri[20] adlı eseri hakkında olduğu anlaşılmaktadır.

Mûsâ Cârullah mektubunda, Elmalılı’nın Metâlib ve Mezâhib adlı eserini okuduğunu, yeni bir kitap yazmaktan daha zor olan kırk sayfalık mukaddimesini beğendiğini belirtmekte ve felsefe konularındaki fikrini; “Herkes, ötekinin irfanına bir şüphe gelsin diye bu yoldan deliller getirmede[21] anlamındaki Mevlânâ’nın Mesnevîsi’nde geçen bir beyitle özetlemektedir. Ayrıca Elmalılı’ya Hindistan âlimlerinden es-Sadr eş-Şehid Muhammed İsmâîl’in (ö.1931)[22] tasavvuf ve felsefe hakkında telif eylediği “el-Abakât” isimli beğendiği eserini, üç-dört haftalığına emanet olarak gönderebileceğini, kendisinin de bu konuda çalışması olduğunu ifade etmektedir.

Mûsâ Cârullah mektubunu 28×21 cm ebatta çizgili nohûdî renkteki bir kâğıda arkalı önlü iki sayfa hâlinde Türkçe kaleme almış, Mûsâ Cârullah şeklinde ismini yazarak imzalamıştır. Söz konusu mektup şöyledir:

Muhterem büyük üstad Muhammed Hamdi Bey Efendi Hazretleri, Size, mahdum Hamdun Bey birâdere duâlarım selamlarım tahiyyatım ihtiramlarım.

İstifâde arzusuyla talebelik sıfatıyla sizin ziyaretinize birkaç defa gelip, ihtiramla kabulünüze nâil olmuş, meclisinizden istifade etmiş idim.

Talebelik yolunda mine’l-kadîm rıhletlerim seyâhatlerim çok idi. Son dehşetli inkilâb-ı Rustiyelerinden beni de benim gibi birkaç milyon adamları gurbet ellerine hayret yollarına sürdü. Ben de her şeyden mahrum bir halde, 1930’dan bu taraf, gayet büyük şiddetler zilletler içinde, hiçbir yerde kararımı bulamıyorum. Biraz Berlin’de kaldım. “Yecüc”ün lifâfesinin sol tarafında “Hâtun”nda sol tarafında i’lân kılınmış bazı emellerim vardır. Bütün halkın yüzleri gözleri tamam başka cihetlere sarf kılınmış tevcih kılınmış olmak cihetiyle, öyle arzuları tahkik etmek şu gün gâyet ağır bir hayaldir. Oku(yu)cu yok, sizin gibi kudret-i kalemiyesi büyük zevât mu’tezil, benim de kudretim gâyet gâyet mahdûd. Ufak büyük emeller yolunda rağbetim bana tâkatimden tamam dış azaplar veriyor. Ben hayretteyim. Sizin çok sabûr vakûr vaziyetinize iğtibât ediyorum. Büyük mahrumiyetler içinde büyük iştigâlinizi de elbette biliyorum.

Sultan Fatih’in tenassur edeceği bütün Türkleri de tensîr edeceği hakkında teşebbüslerini mukaddemen doktor Rıza Nur iftihar lisanıyla yazmış idi. Son senelerde Türk Tarihi Heyeti içtihadıyla neşr kılınmış dört cilt târih sahifelerinde de Sultan Fatih’in o teşebbüsleri vesîkalarıyla tahkîk kılınmıştır. Ben şu büyük iftirayı istib’âd ederim. Şu kâğıt kıt’asıyla beş on sahifelik ufak bir risâle yazdım. Rica ederim: 1) Şu hak da ifadelerinizi yazınız. İstifâde edeyim. Vatikan kütüphanelerinin birinde bir vesîka bulunmuş imiş. Yusuf Bey Akçura o vesîkayı tahkîk etmiş, hak bulmuş imiş. 2) Ye’cüc risâlesinde fikrime nazarınız nedir? 3) Hâtun isimli kitabımda irşadlarınızı beyan eder iseniz memnun olurum, istifade ederim. 4) Doktor İsmail Hakkı Efendi’nin istidlalleri hakkında muhtasarca beyânınızı okusam, güzel olur idi. Ben hem başkalar istifade eder idi. Bir risâle neşr kılıp, Türkiye’de meccânen kütüphanelere verip neşr ettirmeye arzusu vardır. İhtimal inanırsanız, bir paralık garazım yoktur. “Metâlib ve Mezâhib”inizi okumuş idim. Kırk sahifelik çok güzel mukaddimenizi beğendim. “Bana yeni bir kitap yazmaktan daha zor gelen şu tercüme”nizi de temam takdir isterim. Şu satırları da yalnız şu:

[23]    

güzel beytin sözüne diğer bir şâhid olmak üzere size yazdım.

Hindistan’ın âlim emirlerinden es-Sadr eş-Şehîd Muhammed İsmail’in “el-‘Abakât” isimli gâyet müfîd matbu’ kitabı görmüşsü(nü)z mü? Sizin “Metâlib ve Mezâhib”in sülüsü kadar bir kitaptır. Tasavvuf hakkında felsefe hakkında çok güzel bir kitaptır.

Rağbet ider iseniz, emanet olmak üzere ‘âriyet yoluyla, üç dört hafta elinizde kalmak müddetiyle, size göndereyim.

İslam eserlerinden, garb eserlerinin tercümelerinden istifade kılıp, “Kur’ân-ı Kerim âyet-i kerîmelerinin nurları huzurunda tasavvuf hem felsefe usulleri”[24] topladım.

Vakit bulup, şu dört suâlime cevap yazsanız, adresi Yecüc Hatun lifâfelerinde vardır. Finnland Tampere Koski Katu 7 Samaluddin

Şu adresle yazsanız da teslim kılınır.

Doktor İsmail Hakkı risalesi hakkında beyanınızı işâ’a edip etmeme hususu sizin ihtiyarınıza âittir. Şu mektubumu ihtiram eliyle istifade arzusuyla yazdım.

Ayın sekizinde 1933 senesi

Musa Cârullah[25]

MUALLİM VAHYÎ’NİN[26] MEKTUBU

Kuleli Askerî Lisesi’nde Arapça, Farsça ve îmâlât-ı harbiye; usta mektebinde edebiyat ve Ahlâk dersleri okutan, emekliliği sonrası farklı özel okullarda edebiyat öğretmenliği yapan Muallim Vahyî [Ölmez]’in, Babanzâde Ahmed Naim, Mehmed Akif, Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Filibeli Şehbenderzâde, Ferid Kam gibi çalışmalarını takip ettiği birçok fikir ve ilim adamıyla münasebetleri ve birliktelikleri olmuş, onların meclislerinde bulunmuştur. Mektuplarındaki ifadelerden ve tarihlerden Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır’la samimi bir şekilde sık sık görüştüğü, fikir alışverişinde bulunduğu ve kendisinden istifade ettiği anlaşılmaktadır.

Elmalılı’nın metrûkâtı içerisinde Muallim Vahyî’nin Elmalılı’ya yazdığı 19 Mayıs 1937 ve 30 Haziran 1937 tarihli iki mektup bulunmaktadır. “İlim ve edebin öğrenildiği huzura” mânâsındaki ifadeleriyle 19 Mayıs tarihli mektubuna başlayan Muallim Vahyî [Ölmez], Elmalılı’nın hem dîni ilimlerde, hem de beşerî ilimlerde üstad olduğunu “hocalar hocası, muallimler muallimi” sözleriyle vurgulamakta, mektubundaki “dün gene Salı olmuş, önceki Salı da da bulamamış kalmış …” ifadelerinden Salı günlerinin aralarında mûtâd hâle gelen görüşme günleri olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim ziyaret edip aynı gün yazdığını ifade ettiği 30 Haziran 1937 tarihli ikinci mektupta Salı gününü göstermektedir.

Muallim Vahyî, Elmalılı’ya Salı ziyaretine giderken haftalık yayımlanan Yedi Gün’de “sevmedikleri” Hüseyin Cahit Yalçın’ın (ö.1957)[27] “Buhran Devri”[28] başlıklı makalesini de değerlendirmek üzere yanında götürmüştür. Aslında makâle bir bahanedir, maksat can sohbeti yapmak, Muallim Vahyî’nin ifadesiyle bal akan Kevser ırmağından iman dolu kadehleri birbirlerine ikram etmektir.

Muallim Vahyî, Elmalılı’nın Erenköy’de olduğunu komşu bir hanımdan öğrenince Beyazıt’taki Küllük Kahvesi’ne[29] gitmiş, kahvede rastladığı edebiyatçı Ahmed Tahir (ö. ?) ve Ferid Kam (ö.1944)[30] ile sohbet etmiştir. Sonrasında, yanındaki gazete ile birlikte yazdığı mektubu Elmalılı’ya göndermiştir.

Mektubunun devamında Muallim Vahyî aylık yayımlanan ilmî, edebî ve felsefî bir dergi olan Her Ay’dan bahsetmekte ve dergide Hilmi Ziyâ’nın (ö 1974)[31] ve Peyâmi Safâ’nın (ö.1961)[32] makalelerini kısaca değerlendirerek, felsefenin imansızlığı, insaniyetsizliği ve istikrarsızlığı besleyip, vahye ve peygamberlere zerre kadar kıymet vermeyen, sapmış ve saptıran bir kuruntudan ibaret olduğunu belirtmektedir.

Hak ve adaletin ahlak ve fazilet olduğunu ifade eden Muallim Vahyî, muhabbet ve hürmetlerini sunarak mektubuna son vermektedir. Mektup, 50×12 cm ebatlarında, nohudi renkli iki kâğıdın bir yüzüne siyah mürekkeple yazılmıştır. Söz konusu mektup şöyledir:

Bihi

Huzûr-ı ‘ilm ü edebe

Hocalar hocası, muallimler muallimi sultânım;

Dün gene Salı olmuş, önceki Salıda da bulamamış, kalmak dolayısıyla iyice aşırı ve taşkın bir iştiyâk ile fazîlethânenizin kapısını çaldım. Elimde de “Yedi Gün” haftalık gazetesi vardı. Hâtır u hayâlimden geçen: Sizleri evde bulmak, hâl-i hatır sormak, sonra da bu gazetedeki beraber sevmediğimiz Yalçın’ın “Buhrân devri!” başlıklı makâlesini bir bahâne ittihaz ederek, bir can sohbeti açmak… Ve bir ma’buddan müstağni yaşayanların, yaşamak hülyâsına kapılanların yeryüzünü kendilerine nasıl ve ne şekilde bir cehennem ve gayyâ yaptıklarını kana kana seyr u temâşâ eyleyerek, iman balcağımızın kevserini birbirimize kadeh kadeh sunmak idi!..

“el-mülâkâtü mukadderetün”[33] derler; fakîr pür-taksîr derim ki; “Küllü şeyin mukadderun ve küllü cismin musavverun! Ve lâ nihâyete ve lâ bidâyete li-külli şey’in kâne ve se-yekûnü!..”[34]

Kapıdan ses çıkmadı, yukarıdan da sorulan veya açılan bir pencere olmadı; demek ki Erenköy’de olacaklar; acaba bu pek yerinde, yeni ta’birle gerekli seyâhat uzun sürecek mi? Bu yazı orada mı geçirecekler?.. Bu iç soruları kendi kendime teveccüh edip duruyordu, fakat Kerîm u Vehhâb, Zü’l- ‘atıyye ve’l-hisâb Tanrım, daha kapıdan iki adım ayrılmadan, hakîr u âsâm-ı kesîri mavi gözlü bir ihtiyar kadının “Bey oğlum, onlar Erenköyü’ne gittiler, adresleri Sahrâyı Cedîd’de Ali Galip Bey Köşkü’dür. Dünüşleri ile karşı karşıya…” sözlerine muhatap oldum. Demek iç sorum böyle bir dış karşılıkla karşılanabilecek kadar zî-ihlâs bulunuyormuş!.. Rabbime binlerce şükürden sonra, artık Bâyezid’de ki “Küllük” adını alan işsizler ocağına yöneldim ve burada eski müderrislerden Ahmed Tâhir, Ferîd Kam beyleri buldum.

Fakat sizle olan neşe ve zevkimi bulamadım ve bu firâkın uzunca sürmesine pek dayanamayacağım, bunun için denizde balık pazarlama kabilinden gene o ma’hûd gazeteyi ve şu mektupcuğumu bu adrese göndererek, sizlerden en önce hâl ü hatırınızı sorar, sizlere gelip yüz göz sürme imkân ve müsâadesini ararım. Yazın, açık kestirme adreslere olan ihtiyaç kıştan çok ziyadedir.

Sizleri görememiş olmaktan başka, hiçbir kaygım yoktur. Rabbim Te’âlâ’nın her an ve zaman hadd-i ihsâyı aşan ni’amı gün â günü ile kâmurânım. Hâzâ min fadli Rabbî ve keremihi!

“Her Ay” adlı ilmî edebî, felsefî mecmu’a-yı şehriyeyi okuyorum, bilhassa felsefi kısmı ile iyice meşgul oluyorum. Hilmi Ziyâ’nın, Peyâmi Safâ’nın makâleleri var. Peyâmi Safâ’yı ötekinden çiğ buluyorum, her ikisinin binbir mülevves kapıdan kurtardıkları efkâr u ârâ bildiklerine büsbütün aykırı bir takım zunûn ve iftirâ…

Esâsen bugünün felsefe müveddâsı “Filan böyle sanıyor, filan da böyle sanıyor, ben ise ne öyle, ne de böyle sanıyorum!” mebdei üzerinde, bir rüzgâr uğrağına asılmış bir soluk bez parçası -bayrak bile değil- gibi, vire sallanıp duruyor!.. Ve bana öyle geliyor ki bugünün imansızlığını, insâniyetsizliğini, istikrarsızlığını besleyip arttıran da bu ma’şer-i enbiyâya zerre kadar kıymet vermeyen bu dâl ve mudil felsefe ceryânıdır!..

Bence hukuk olsa olsa ahlâkın müeyyideleri olur. Hakka, ‘adle makrûn olmayan hukuk her an ve zaman medâr-ı nifak ve masdar-ı şikâktır!.. “Almanya için fâide ve menfa’at olan her şey haktır, adâlettir!” düstûrunu koyan her şeyden önce hakka ve ‘adle kılınç çekmiş, cemîyyet-i beşeriyyeyyi adam akıllı bombalamış, Almanya seyr u tekâmülünü de piçleştirmiştir.

Hak ve ‘Adl: Beşeriyyet-i ‘âmme için mahz-ı rahmet ve tekâmül olan her fiil ve harekettir ve umumi muvâzene kânûnu demektir. Ahlak ve fazilet olan yerde mahkeme haklarından bahse yer olmasa gerek. Bâkî, lâ yezâl muhabbet ve hürmetlerimi sunar, mübârek ellerinizden öperim, sultanım.

19 Mayıs 1937 – Muallim Vahyî[35]

Muallim Vahyî’nin ikinci mektubu 19,5×14 cm ebatlarında nohûdî çizgili kâğıda yazdığı tek sayfalık mektuptur. Mektubuna Muallim Vahyi imzasını ve 30 Haziran 1937 tarihini atmıştır.

Mektup samimi sevgi hitabıyla başlamakta, Muallim Vahyî, Elmalılı ile görüşmelerinde özlem ve iştiyakla boynuna sarıldığını ifade ederek, kendisinden babasının, atalarının ve eniştesinin kokusunu aldığını, rûhânî ve Rabbânî zevklere garkolduğunu belirtmektedir.

Muallim Vahyî şiirle de iştigal etmiştir. Nitekim mektubunda “Ruh-i Âkif’’e” başlıklı şiirinin bir nüshasını Elmalılı’ya takdim etmektedir. Söz konusu şiir tarafımızdan yayımlanmıştır.[36] Muallim Vahyî mektubunu, yirminci asırda Türkiye’ye bir Kur’an-ı Kerim meali ve tefsiri hediye eden Elmalılı’ya hürmet ve muhabbetlerini ifade edip, duâlar ederek son vermektedir. Söz konusu mektup şöyledir:

Benim canım hocam,

Birikmiş, gönlümün uçsuz ve bucaksız meydanlarında yığılmış kalmış iştiyakların, özleşmelerin güdüsü ile dün size gelip de mübarek boynunuza sarıldığım zamana… O gelişi güzel büyüyüp serpilmiş küre sakalınızı öpüp kokladığım zaman duyduğum rûhânî, Rabbânî zevki, ba’zı ba’zı bana gurur veren, miskin kalbim anlatamaz!..

Hep sarık altında, hep beşer tamahkârlıklarının üstünde, hep Muhammedî ve İlâhî birer gaybe ve emniye arkasında bütün ömürlerini geçirmiş mukaddes babamın ve atalarımın hatta rahmetli eniştem Hoca Bekir Efendi’nin kokusunu bana likânız verir, bunun için derim ki dünkü vuslat bana ma’nevî ve rahmânî öyle bir ni’met ve devlet bahşetmiştir ki ancak kâilini bilmediğim, lâkin zevkine adam akıllı vardığım:

[37]

Şu Fârisî beyt o hazz u sa’âdete bir parça tercüman olabilir, sanırım!..

Hâfızam örümcek ağından dayanıksız olduğu için, “Rûh-i Akif’e” manzûme-i nâcizemden bir nüsha siz Efendime sunmuştum zehâbına kapılmıştım, dün bunun basılanını siz efendimin de ona ikbal ve iltifâtını görünce, yarına, erteye bırakmadan bir nüsha sunuyorum ve yirminci asırda ki Türkiye’ye bir Kur’ân tercüme ve şerhi armağan edebilmek mazhariyetinizin karşısında el pençe divan, boyun keserek, Yüce Tanrımdan sizler için uzun, geniş, verimli ömürler dilerim ve mübârek ellerinizden öperim, benim eşsiz, benzersiz, temiz ve yüksek hocam efendim.

30 Haziran 1937

Muallim Vahyî[38]

ELMALILI’NIN PRENSES-İ ABBAS HALİM PAŞA’YA MEKTUBU

Kahire’de dünyaya gelen ve asıl adı Mehmed Abbas olan Abbas Halim Paşa, Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın dördüncü oğlu Halim Paşa’nın ikinci çocuğudur. İyi bir eğitim aldı. II. Abdülhamid döneminde devlet hizmetine girdi ve Şûrâ-yı Devlet âzâsı oldu. Bir yıl Bursa valiliği yaptıktan sonra Nâfia Nâzırlığı’na getirildi. İstanbul’u işgal eden İngilizler tarafından tutuklandı ve Malta’ya sürüldü. İki yıl sürgünden sonra İstanbul’a döndü. 1934 yılında Kahire’de vefat etti.

Şiir, edebiyat ve mûsikiden çok iyi anlayan Abbas Halim Paşa, İslâm-Türk seciye ve ahlâkının en güzel örneklerini şahsında toplamış, devrinde cömertlik ve hayırseverliğiyle tanınmıştır. Birçok gencin yurt dışında okumasına yardım etmiş, ilim, fikir ve sanat adamlarını korumuştur. Çocuklarının hocası olan Mehmed Âkif ile İstanbul’da başlayan dostluğu uzun yıllar sürmüş, Âkif onun daveti ile ömrünün son yıllarını Mısır’da geçirmiştir. Âkif “el-Uksurda” şiirini ona ithaf ettiği gibi, kendisine hitaben iki manzum tebrik ile “Arîza” isimli iki de manzume yazmıştır.[39]

Elmalılı’nın taziye mektubunu yazdığı ve Prenses-i Abbas Halim Paşa ünvanı ile anılan kişi Hatice hanımdır. Hatice hanım, Hidiv Tevfik Paşa’nın kızı, Abbas Halim Paşa’nın hanımıdır. Hatice hanım, Arapça, Hatice Abbas Halim logolu kartvizitinin altına, Osmanlı Türkçesi “Derin teşekkürler” notunu yazarak Elmalılı’nın taziye mektubuna cevap göndermiştir. Söz konusu 12×9,5 cm ebatlarında ve Frank Smythson 133, New Bond St. London kabartma markalı beyaz mektup zarfının üzerinde latin harfleriyle “Bay Hamdi, İskender Paşa Mahallesi Aile Sokağı No:7 Fatih İstanbul” yazılıdır.[40]

Elmalılı ile yakından ilgilenen ve sık sık görüşen Abbas Halim Paşa, Elmalılı’yı yarım kalan İslam Hukuku Kâmusu eserinin hazırlaması için teşvik etmiş ve desteklemiştir. Elmalılı mektubunda Abbas Halim Paşa ile Yakacık Köşkü’ndeki görüşmelerinden bir hâtıra olarak bahsetmektedir.

Elmalılı, 29×23 cm. nohûdî çizgisiz kâğıdı ikiye katlayarak dört sahife hâline gelen mektubun iki sayfasına siyah mürekkeple ve ince ta’lik hattı ile mektubunu yazmıştır. Taziye mektubunu yazmasının kendi ruhunun da ihtiyacı olduğunu, Abbas Halim Paşa’nın ruhuna yaşlı gözleriyle Fatihalar okuduğunu, iyi hâline şahit olduğunu ve hayır ve hasenâtı ile defterinin kapanmayacağını ifâde edip, Hatice hanımın ömür ve âfiyetlerine duâ ederek mektubunu tamamlamaktadır. Söz konusu mektup şöyledir:

Hüve’l-Hayyu’l-Bâkî

Prenses Abbas Halim Paşa Hazretlerinin Huzûru Diyânetlerine

Emîre Hazretleri!

Cenâb-ı Hak sabr-ı cemîl ile sevâbınızı müzdâd buyursun. Dün bizlere yüreklerimizi yakan bir haber getirdiler. Abbas Halim Paşa Hazretleri fânilere vedâ’ edip rahmet-i Rahmân’a gitmiş dediler. Ben hıçkırdım gözlerim fışkırdı, derken hayatını hasenat ile geçirmiş olan o büyük hayır adamı rûhâniyetiyle yanımda tecelli etti, bir tecelli ki buradan azîmet sırasında kendisine son veda’ ettiğim Yakacık Köşkü’nün büyük salonunda kanaryalar ötüşürken köşede ki maksure penceresinden mermere âfâkına doğru semânın o hengâmında türlü renklere bürünmüş bambaşka bir letâfetle görünmüş olan o ruhnevâz manzarasına bakarak “ne güzel ne güzel her halde bu güzellik sırf bizim için olamaz” diye ilâhî güzellikleri mülâhazaya dalarak uhrevî mevzûlar konuşan sîmâsının şetâretiyle gevrek gevrek gülüyor ve gülerek bana “ağlamak iş değil hüner bundan ibret alıp vazîfeyi yapmak o güzelliğe ermektir” diyordu.

Onun bu ihtarı üzerine kendime gelip gözlerimi sildim ruhuna Fâtihalar okuyup mağfiretine du’âlar ettim ve ilk vazifelerimden biri hâki-pâyı devletinize ‘arz-ı ta’ziyet olduğunu hatırladım. Gerçi size teselli verebilmek benim haddim değildir. Fakat bu benim kendi ruhumun bir ihtiyacı olan vazifemdir. Onun için ‘huzûr-ı ismetinize nasıl bir söz arz edebilirim?’ diye düşündüm. Bu bab da Allah’ın emrinden Kur’ân’ın beyânından başka bir diyecek bulamadım. Allahu Teâlâ Kur’ân’ında meâlen şöyle buyuruyor: “Müjdeler o sâbirlere ki kendilerine bir musibet değdiği zaman, biz şüphesiz Allah’ınız ve hepimiz dönüp O’na gideceğiz derler. İşte onlar, Rablerinden salavât ve rahmet onlara ve işte onlar o murada erenler.”

İsmet-penâh fi’l-vâki’ hayat ‘umûmiyetle bir yolculuktur. Müslümanlık, hakîkî dindârlıkta böyle bir Allah yolculuğudur. Paşa bu yolda selâmetle gitti emânetini Rabbine teslim etti, rahmetullâhi ‘aleyhi rahmeten vâsi’aten. Dâ’îleri o kanâ’attayım ki siz ber-hayât oldukça Paşa’nın defter-i a’mâli kapanmayacaktır. Sizin yüksek rûhunuz onun hicrânından gelen acıyı derinden duyarken onu sabr-ı cemîl ve hayr-ı cezîl karşılamasını bilecek ve evlâd u bendegânıza teselli halleri vererek merhûm müşârun ileyhin rûhunu dâima şâd edecektir. Hemân Cenâb-ı Allah ‘ömr ü âfiyetinizi müzdâd buyurup başka kederlerden mâsûn ve mahfûz buyursun.

13 Şevval 1353 – 18 Kânûn-i Sânî 1935

ed-Dâ’î İstanbul’da

Fatih’te İskenderpaşa Mahallesinde Orta Çeşmede Aile Sokağında Yedi Numaralı Hanesinde

Münzevî Elmalılı İmza Hamdî[41]

ADANA MAHKEME-İ ASLİYE ÂZÂSINDAN NECATİ EFENDİ’NİN MEKTUBU

Mektubundaki ifadelerden bir dönem Isparta’da kadılık yapmış olan Adana Asliye Mahkemesi âzâsı olan Necâti Efendi’nin hayatı hakkında herhangi bir bilgiye ulaşılamamıştır.

Necati Efendi’nin yazdığı mektup 29×22 cm ebatlarında çizgisiz nohûdî kâğıdın ikiye katlanmasıyla oluşan dört sayfalık çizgisiz bir kağıttır. Mektup, dört sayfalık kâğıdın üç sayfasına mavi mürekkepli kalemle yazılmıştır. Mektup “Pek muhterem ve muazzez bir sîmâ-yı uhuvvete, Hayır, hayır belki gayr-ı münkasem bir cevher-i kemâl ve fazilete” hitabı ile başlamakta; ”14 Nisan 1343/16 Şevval 1345 (19 Nisan 1927) Adana Mahkeme-i Asliye Âzâsından ‘ubudiyette battâl pelitlerden Necati Kardeşiniz” tarih ve notuyla tamamlanmaktadır.

Necâti Efendi’nin, Elmalılı’nın bir dönem samimi arkadaşlarından olduğu, her ikisinin de ortak tanıdıklarının bulunduğu anlaşılmaktadır. Necati Efendi’nin kadılık ve mahkeme âzalığı görevlerinde bulunması, Elmalılı ile Mekteb-i Nüvvâb veya diğer ismiyle Mekteb-i Kudât’tan tanıştıkları izlenimini vermektedir.

Necâti Efendi, Elmalılı’nın 8 Şevval 1345/11 Nisan 1927 tarihinde kendisine gönderdiği ve selamla başladığı anlaşılan mektuba, Elmalılı’nın selâmını alarak başlamakta ve bu mektubu aralarındaki kardeşliğin bir delili veya Cüneyd-i Bağdâdî’nin (ö.909)[42] Şifâü’l-Kulûb[43] adlı eserinin bir nüshası olarak vasfetmektedir. Elmalılı ile Necâti Efendi on beş yıldır görüşmemişlerdir. Elmalılı tarafından mektubun yazılmasına sebep olan konu ise Beyda Beydâzâde Hacı Ağa’nın ölümü üzerine, hanımı olan Fâtıma Hanım’ın, Elmalılı’nın kız kardeşinin eşi olan eniştesi Abdülfeyyaz Efendi’nin yeğeni olmasından dolayıdır. Elmalılı yazdığı mektubunda, Fâtıma Hanım’ın haklarının korunması ve kendisine verilmesi için Necâti Efendi’den gereğinin yapılmasını rica etmiş, Necati Efendi’de bu konu ile yakinen ilgilenmiştir.

Necâti Efendi,

[44]

ibâresinin geçtiği Kârzûnî’ye[45] ait bir kitaptan bahsetmekte, 1326/1908 yılında Beyazıt Kütüphanesi’nde bulup biraz okumuş olduğu bu kitabı hararetle Elmalılı’ya tavsiye etmektedir.

Yaşanan sıkıntıların kendilerini yıprattığını ve yorduğunu ifâde eden Necati Efendi, Elmalılı’nın ve Abdülfeyyaz Efendi’nin rahatsızlıklarına şifâlar dilemekte, ortak tanıdıkları Sırrı Efendi, Mustafa Efendi, Münip, Hayri, Hâşim Efendi’lerden[46] haber sormakta, selam ve muhabbetlerini belirten sözlerle mektubuna son vermektedir.

GARBİ KARAAĞAÇ (ACIPAYAM) BELEDİYE REİSİ’NİN MEKTUBU

İsmine ve hayatı hakkında herhangi bir bilgiye ulaşamadığımız mektup sahibinin, mektubunda “Üstâd-ı Ekremim Efendim, …Şehzade Camii kubbesi altında zât-ı fâzilânelerinden aldığım feyzin…”[47]

ifâdelerini kullandığı için, Elmalılı’dan, Şehzade Medresesi’nde ders alan talebelerden olduğu anlaşılmaktadır.

Elmalılı metrukâtındaki 15×10 cm ebatlardaki çizgili bir deftere, ders verdiği talebelerinin numarasını, talebenin ve babasının ismini, talebenin hangi medresede ders aldığını kayıt etmiştir.[48] Şehzade Medresesi’nde ders verdiği talebelerden Salih Efendi oğlu Buldan’lı Hâşim Efendi, Arif Efendi oğlu Derseâdet’li Hafız Muhammed Nazîm Efendi, Muhammed Efendi oğlu Konya’lı Abdülhalim Efendi,

Mustafa Efendi oğlu Kuşada’lı Ahmed Efendi defterinde kayıtlıdır. Garbi Karaağaç Belediye Reisliği yapan öğrencisi mektubunda adını yazmamış, imzasını atmakla yetinmiştir. İmzasına “ayın” harfiyle başlamasından mektup sahibinin Elmalılı’nın talebelerinden Abdülhalim Efendi olduğu düşünülmektedir.

Elmalılı’nın talebesi mektubunu, 17×21 cm ebatlarında beyaz çizgisiz bir kâğıda mavi mürekkepli kalemle yazmıştır. Mektub “Huzur-i ‘âlî fazîlet-meâblarına, Üstâd-ı Ekremim Efendim” hitabıyla başlamakta; “Baki hadd-i ‘âfiyet ve ‘âkibet Efendim. 10 Teşrin-i Sâni 1926 Garbi Karaağaç Kasaba Belediye Reisi talebenizden İmza” şeklinde tamamlanmaktadır.

Elmalılı’nın talebesi, hocasının Türkçe tefsir vazifesinin kendisine verilmesinden dolayı çok sevindiğini, neşredileceği zamanı sabırsızlıkla beklediğini ifade ederek mektubuna başlamıştır. İstanbul’da olmadığı için kendisini ziyaretten mahrum kaldığını, mektup yazmayı da ihmal ettiğini, aldığı görevleri ve son olarak Garbi Karaağaç’a belediye reisi olduğunu, lâkin dâvâ vekâleti ile meşgul olmak istediğini, Şehzade Camii’nin kubbesi altındaki feyizli dersleri tamamlayamadığını ifade ederek, hocasına duâ ile mektubunu tamamlamaktadır.

ELMALILI İLE AKRABALARI ARASINDAKİ MEKTUPLAŞMALAR

1908 tarihinde Elmalılı’nın babası Numan Efendi, annesi, kız kardeşi (Şerife) ve erkek kardeşi (Mahmud Bedreddin)[49] İstanbul’a gelmişlerdir.[50] 1908 yılının yaz sonunda Muhammed Hamdi Yazır, daha önce arkadaşıyla kararlaştırdıkları üzere kız kardeşi Şerife hanımı arkadaşı Abdülfeyyaz Efendi[51] ile evlendirdi ve altı ay sonra da kendisi, arkadaşı Abdülfeyyaz Efendi’nin ablası Hatice Samiye Şerbetçioğlu’nun kızı Firdevs Hanım (Şerbetçioğlu) ile evlendi (1909).[52] Bu izdivaçtan; Ahmed Muhtar (d. 1910/ ö. 1980)[53], Numan (d. 1916 / ö. 1931), Hamdun (d. 1919 / ö. 1988)[54] isimlerinde üç oğlu ve Fatma Fitnat (d. 1911 / ö. 1946)[55] isminde bir kızı, yani dört evladı dünyaya geldi. Numan ismindeki oğlu 15 yaşında bir delikanlı iken menenjit hastalığından vefat etti.

Elmalılı’nın, talebelik yaptığı, ilim yolunda altyapısının kurulmasına vesile olan, çok sevdiği ve her zaman hayırla yâd ettiği amca ve dayılarından gelen veya onlara yazdığı herhangi bir mektuba rastlanılamamıştır. Elmalılı’nın akrabalarından herhangi birisine yazdığı bir mektupta metrukâtında bulunmamaktadır. Mektuplara kadar her şeyi arşivleyen Elmalılı’nın akrabalarına ait yazdığı ve onlardan gelen mektupların metrukâtında çok az olmasının sebebinin, Elmalılı’nın vefatı sonrası kendilerine ait mektupları hâtıra olması için almaları veya Elmalılı’nın söz konusu mektupları arşiv ve belge olarak görmemesinden kaynaklandığı kanaatindeyiz. Değerlendirmeye tabi tuttuğumuz mektuplar akrabalarının kendisine yazdığı mektuplardır. Bu mektuplar kızı Fatıma Fıtnat Topbaş, oğlu Ahmed Muhtar Yazır, kardeşi Mahmud Bedreddin Yazır, baldızı Fatıma Şerbetçioğlu, yeğeni Fatma Paksüt ve İsmail Hakkı Erzurûmî’nin yazdığı mektuplardır.

KIZI FATIMA FITNAT TOPBAŞ’IN MEKTUBU

Ahmed Hamdi Topbaş, Elmalılı’nın yakın dostlarından idi. Hak Dini Kur’ân Dili tefsirinin baskısının gecikmesi konusunda çeşitli bahaneler öne süren Diyanet İşleri Başkanlığı, mali açıdan da sıkıntıları olduğunu söyleyince, Elmalılı’nın ticaretle iştigal eden ve hâli vakti yerinde olan dostu Ahmed Hamdi Bey mali destekte bulunmuş ve tefsir bastırılmıştı. Elmalılı, kardeşi Mahmud Bedreddin Yazır’a tefsirinin bir nüshasını daha yazdırarak, Ahmed Hamdi beyin bu yardımına karşılık hediye etmişti. Ahmed Hamdi Topbaş’tan sonra el yazması tefsirin bu nüshası Hüdayi Vakfı’na Topbaş’lar tarafından vakfedildi. 2015 yılında Diyanet İşleri Başkanlığı, Elmalılı’nın tefsirini Hüdayi Vakfı’ndaki bu nüshadan tıpatıp baskısını yaptırdı.[56]

Ahmed Hamdi Topbaş, Elmalılı’dan kızı Fatıma Fıtnat hanımı, oğullarından Hulusi Topbaş’a istedi. Elmalılı’nın bu evlilikten Ömer Faruk (ö. 2013) ve Ali Eymen (ö.1991) adında iki torunu dünyaya geldi. 1933’de ilk torunu Ömer Fâruk’un doğumu, Elmalılı’nın hayatının en mutlu günlerinden biridir. Ta’lik hattı ile güzel bir tablo yazarak kızına verdiği; “Armağan yazdı deden Hamdi bu tarihi sana” beyti, bugün Ömer Faruk Topbaş’ın evindeki bir duvarı süslemektedir.[57]

Tefsir çalışmalarına başlayınca sadece cuma namazı için dışarı çıkan Elmalılı, 1935’den sonra hiç dışarı çıkmadı. Yalnız kızının ricâlarını reddedemez ve üç dört ayda bir, bir iki hafta için ona misafir olurdu. Trafiğin rahat olduğu akşamdan sonraki saatlerde damadı Hulûsi Topbaş, onu Fatih’teki (İskender Paşa Mahallesi Aile Sokağı No: 7 Fatih/İstanbul)[58] evinden alır, arabayla Erenköy’e geçirirdi. Nitekim ömrünün son demlerinde kızının yanında iken, 1942 baharında aynı yılın 27 Mayıs günü dâr-ı bekâya irtihâl eyledi.[59] 64 yaşında vefat eden Elmalılı (1878-1942) daha önce, çok sevdiği ve ölümlerine şahit olduğu oğlu ve babasının yanını işaret ederek; “İstanbul’da ölürsem oğlumun yanını, Erenköy’de ölürsem babamın yanını isterim” dediği için, babasının Sahrayıcedit mezarlığındaki kabrinin yanına defnedildi.

Elmalılı’nın, kızıyla sık sık görüşmesinden dolayı aralarında mektuplaşma olmadığı anlaşılmaktadır. Elmalılı’nın metrukâtı arasında, çok sevdiği kızının birkaç satırlık mektubu dışında herhangi bir mektup bulunmamaktadır. Söz konusu mektup 10.5×15 cm karpostal ebatlarında, açık kahverengi çizgisiz kâğıda mor mürekkeple yazılmıştır.

OĞLU AHMED MUHTAR YAZIR’IN MEKTUBU

Elmalılı’nın 1910 yılı doğumlu büyük oğlu Ahmed Muhtar Yazır, kendisinden bir yıl sonra dünyaya gelen kız kardeşi Fatma Fıtnat hanım gibi, babası Elmalılı’nın maddi ve mânevî zor şartlar altındaki hâline şahit olanlardandı. Mülkiye’den mezun olduktan sonra Ankara’da İktisat Vekâleti’nde memuriyete başlamış, sonraki dönemde siyasetle ilgilenmiş, 1980 yılında vefatına kadar Ankara’da yaşamıştır.

Elmalılı, Akseki’nin 20 Temmuz 1937 tarihli mektubuna cevaben yazdığı mektubunda, gurbette olduğunu ifade ettiği oğlu Ahmed Muhtar Yazır’a, yazmaya devam ettiği tefsirindeki yoğun çalışmasından dolayı bir senedir mektup yazamadığını şöyle ifade etmektedir:

“…Mukâvelemizde muhtasar bir tefsir kaydı bulunduğu için son iki cüzü daha kısa keserek bitirmek fikrine düşdüm. Bunun için muhâbere ile münâkaşa ile vakit geçirmeden sarf-ı nazar ederek işin içinden çıkmak için gece uykularını terk ettim. Gurbetteki evladıma da olsun bir sene mektup yazmayı bile unutarak çalıştım ve çalışmaktayım. [60]

Elmalılı’nın metrukâtında bulunan, kendisine oğlu Ahmed Muhtar Yazır’ın yazdığı 11 Kasım 1939 tarihli tek mektup, 13,5×21 cm ebatlarında, çizgisiz nohûdî kâğıda iki sayfa olarak siyah mürekkeple yazılmıştır.

Ahmed Muhtar Yazır, mektubunu 1939 yılının Ramazan ayında yazdığından, mektubun konusu Ramazan ayı çerçevesinde şekillenmiştir. Ahmed Muhtar, çocukluğunda İstanbul’da yaşadığı Ramazanların güzelliğini ve unutulmaz hâtıralar bıraktığını, Ankara’daki meşguliyetlerinden Ramazan ayının geldiğini hissedemediğini, kulaklarının Kur’ân-ı Kerim sesine hasret kaldığını, hayırlı işler yapmaya imkân bulamadan âhiretin kapısına yaklaştığını ifade etmektedir.

Ahmed Muhtar Yazır’ın mektubunda; “Halam ve amucamlarımda iyidirler..” ifadelerinden, Elmalılı’nın kardeşi Şerife hanımın ve Mahmud Bedreddin Yazır’ın Ankara’da oldukları da anlaşılmaktadır. Ahmed Muhtar’ın, Ramazan Bayram’ını tebrik ettiği ve saygı ve hürmetlerini ifade ettiği mektubu şöyledir:

Bihi

11 Teşrin-i Sânî 1939 Ankara

Faziletli Pederim Efendim,

Mübarek Ramazan’da nihayet gelip geçti. Her sene bizleri fânilikten maddî ve meddî kuruntularından bir müddet uzaklaştırıp lâhûtî ‘âlemleri yakından temasa vesile teşkil eden bu ay çocukluğu mdan kalan hatıralarla benim için birazda hoş bir sîmâ taşımaktadır. Eski Ramazanların husûsiyetlerini pek bilmemekle beraber hâfızamın erişebildiği seneleri hatırladıkça tehassî duyduğum anlar eksik değildir. Bilhassa İstanbul Ramazan’da bambaşka olurdu. Gündüzlerin ve gecelerin birdenbire değişiveren manzarası nedense biz çocuklarda pek güzel unutulmaz hâtıralar bırakmış. Ramazan ve onu tahsîs eden bayram bütün sene hasretle beklenilen neşeli ve sevimli günlerdi. Şimdi acaba yine aynı hisleri duyuyor muyum diye düşünüyorum. Fakat günlük mesâ’imiz bizleri bu hususta serbest bırakmıyor. Artık ne birer birer sayılan ayları hesaplamaya, ne de Ramazan gelmiş diye sabırsızlanmaya îkan ve fırsat var. Günler, haftalar, aylar habersizce gelip geçiyor. Mübarek gün bizleri ara sıra fâniliğin ızdıraplarından kurtarıp ebedîliklere sevk etmeye çalışıyor. Lâkin bu vücut hâlâ  endişelerle dolu.

Kendini matrûd ve müzebzeb bir hayatın ahengine uydurup bırakmış. Ömür tükeniyor ve bizler insanlığın faziletlerinden istifâde edemeden, hayırlı ve neşeli işler görmeye imkân bulamadan âhiretin kapısına yaklaşıyoruz. Bu sene ki Ramazan’da benim için öyle oldu. Ne o çocukluğumun geçtiği muhitin temiz ve dînî havasını bol bol teneffüs edebildim, ne de bir müddet için kendimle baş başa kalm aya imkân bulabildim. Bu sûretler bu mübarek ayda diğer günlerim gibi bomboş gelip geçti. İftar saatlerini ve hatta teravih zamanını dâire de masa başında idrâk ettim. Kulaklarım Kur’ân-ı Kerîm’in lâhûtiliğini haykıran tatlı ve güzel bir sese hasret kaldı. Evimizde bulunan bir radyoda ara sıra Mısır’ı med’iyye sûretiyle mukâbele dinlemekten başka çare bulamam. Yegâne teselli bulduğum nokta hiç olmazsa sizlerin Ramazan’ı hakkıyla îhyâya çalıştığınız ümididir. Bu sene cümlenizin sıhhat ve âfiyetle, elemsiz ve kedersiz Ramazan’ı geçirip bayrama kavuşabilmenizi ümit etmek isterim. Ben el- hamdülillah iyiyim. Halam ve amucamlarım da iyidirler. Ramazan Bayramı’nı cümleye tebrik ederim. Sizin, annemin efendi dayımın ve diğer büyüklerin ellerinizden, kardeşimin gözlerinden öper hayır du’âlarınızı dilerim pederim efendim.

Oğlunuz[61]

KARDEŞİ MAHMUD BEDREDDİN YAZIR’IN MEKTUBU

Mahmud Bedreddin Yazır, 1908 yılında 13 yaşında iken ailesiyle birlikte İstanbul’a yerleşti. Ağabeyinden İslâmî ilimlere dair eksiklerini tamamladıktan sonra Medresetü’l-mütehassısîn Kelâm Şubesi’ne kaydoldu ve 1924’te buradan mezun oldu; kaydıhayat şartıyla devam eden dersiâmlık pâyesini kazandı. Elmalılı Hamdi Efendi’nin, “Biraderimin ilme kabiliyeti benden fazladır, lâkin hoca eline düşemedi” dediği nakledilir. Ağabeyi Elmalılı Hamdi Efendi’nin Hak Dini Kur’an Dili isimli büyük tefsirinin nesih, rika, sülüs ve talik hattı ile temize çekilip baskıya hazır hale getirilmesi görevini üstlendi ve 1927-1938 yılları arasında üç nüsha yazdı. Bir nüsha da Elmalılı’nın dostu ve dünürü olan Ahmed Hamdi Topbaş için istinsah etti. Tefsirin mushaf metni de nesih hattıyla onun kaleminden çıkmıştır. Meşîhat-ı İslâmiyye Dairesi’nde ve Evkâf İdaresi’nde muhtelif memuriyetlerde bulunduktan sonra 1938’de Ankara’da Vakıflar Umum Müdürlüğü Kuyûd-ı Vakfiyye mümeyyizliğine, 1943’te de müdürlüğüne tayin edildi. Aynı yıllarda Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde Osmanlı paleografyası dersini okuttu ve bu hizmeti dokuz yıl sürdü.

Mahmud Bedrettin Yazır’ın, Elmalılı’ya yazdığı Ramazan Bayramı tebriği olan tek mektubu 13×21 cm ebatlarında beyaz çizgili kâğıda siyah mürekkeple yazılmıştır. Mektup şöyledir:

Bihi

Efendi Ağabeyciğim

‘Îd-i sa’îd-i fıtrı tebrik ile mübârek ellerinizden bütün efrâd-ı âilemle birlikte ve kemâl-i ta’zîm ve ihtiramla öper ve sıhhat ü ‘âfiyette ve selâmet ü se’âdette dâim olmanızı Cenâb-ı Hak’tan dilerim. Teveccühât-ı veliyyi’l-femilerinin ve hayır duâlarınızın devam ve bekâsı temenniyyâtıyla ol Hayy ve lâ yemûta emanet eylerim efendim. 29 Ramazan 1358/12 Kasım 1939

ed-dâ’î Kardaşınız

Mahmud İmza[62]

BALDIZI FATIMA ŞERBETÇİOĞLU’NUN MEKTUPLARI

Elmalılı’nın kayınpederi Bekir Sami Şerbetçioğlu (ö.1928), kayınvalidesi Hatice Samiye Şerbetçioğlu’dur (ö.1964). Şerbetçioğlu ailesinin, Firdevs, Rahime, Behiye, Fatıma, Fahriye adında beş kız ve Fahreddin adında bir oğlu vardır. Dolayısıyla Fatma Şerbetçioğlu Elmalılı’nın baldızıdır.

Elmalılı, kayınpederi Bekir Sami Şerbetçioğlu’nun 1928 yılında vefatı üzerine, Şerbetçioğlu ailesinin geçimini de üzerine aldığını Mehmed Âkif’e yazdığı mektupta şöyle dile getirmektedir: “Bir kayınpederim vardı sizlere ömür o da geçen sene vefât ediverdi. Dördü kız biri oğlan beş yetimi de bana kalakaldı…”[63]

Fatıma Şerbetçioğlu, babasının vefatından sonra Elmalılı’nın himâyesinde yetişmiş, eniştesine ve ablasına sevgi ve muhabbetle bağlanmış, annesinin memleketi olan Edremit’e gittiğinde bu duygularını ve özlemini mektubunda ifade etmiştir. Fatıma hanımın mektubunda, kendisinin Edremit’e gittiği sıralarda Elmalılı’nın Erenköy’de olduğu anlaşılmaktadır. Fatıma hanımın, eniştesine yazdığı tefsiri tamamlayıp tamamlamadığını sormasından, Elmalılı’nın yazdığı tefsirin sonlarında olduğu izlenimi oluşmaktadır. Fatıma hanımın, büyüklere saygı ve hürmetlerini, küçüklere şefkatini izhar ederek tamamladığı mektubu, 15×22 cm ebatlarında, çizgisiz nohûdî renkli kâğıda yazılmıştır. Söz konusu mektup şöyledir:

Sevgili Eniştem!                                                                                                          4/11/1937

Edremit’e geleli sizlerden ayrılalı bugün tam ay oldu. Zaman bazen ne serî’, bazen de ne yavaş yürüyor. Günün yorgunlukları ve çarpışmaları içinde geçen dakikaları belki insan hazmetmiyor. Fakat ailesini, muhitini özlediği, beraberlik ihtiyacını duyduğu günlerde geçecek zaman ne ile ölçülürse ölçülsün yıllar kadar uzuyor. İşte ben de bugün o hüznü duyuyorum. Arefedir dediler, yeni duydum. Yarın Ramazan diyorlar, onu da başımla tasdik ediyorum. Fakat içimde bir eksiklik, bir noksan, menba’ı belli olmayan bir sızı var. Yurdumda âilemle, sevdiklerimle beraber değilim. Ne sizin, ablamın ellerini öpemeyecek, küçüklerimle sevgimi izhâr edemeyeceğim. Onun için hiç olmazsa ben de mektubumla aranıza ulaşayım ve ellerinizi öpeyim olmaz mı?

Hepimiz iyiceyiz. Ahmed’in, dönüşte teyze sana da geleceğim diye bir mektubunu almıştım. Çok bekledim. Fakat gelmedi. Belki o da oradadır. Siz nakil yaptınız mı? Yoksa Ramazan’ı, daha doğrusu kışı Erenköy’de mi geçirecek siniz? Yazılarınız bitti ve biraz müsterih olabildiniz mi? Fıtnat, Hamdun, Hulûsi Bey, Fâruk hep iyiler mi?

Teyzelerimden, dayımdan hepinize pek çok selamlar… Ben de sizin ve ablamın hürmetle ellerinizden, küçüklerimin hepsinin ayrı ayrı gözlerinden öperim. Ramazan’ı cümlenize tebrik ederim.

Fatma Şerbetçioğlu

Ulviye hanıma, Remziye’ye de ayrıca selamlar. Remziye’nin yarası kapandı mı?[64]

Fatıma hanımın yazdığı ikinci mektup 22 Kasım 1938 tarihli olup, ilk mektuptan bir yıl sonrasına aittir. Memleketi Ederemit’i sevdiğini söyleyen Fatıma Hanım, çalıştığı yerdeki baskılardan da bunalmıştır. Baba yerine koyduğu eniştesine, arkadaşlarıyla aralarında yaşadıkları problemleri yazmış, üzülmemesini, kızı Fatıma’dan dinler gibi okumasını rica etmiştir. Fatıma hanımın mektubunda Elmalılı’nın yazdığı tefsirin baskısının tamamlandığını ve “şimdi neyle meşgul oluyorsunuz?” sorularından, tefsirin tamamlanıp basıldığı da anlaşılmaktadır. 27×21 cm ebatlarında çizgisiz nohudî renkli kâğıdın ikiye katlanması ile elde edilen 14×21 cm ebatlarındaki kâğıdın iki sayfasına yazılmıştır.

YEĞENİ FATMA PAKSÜT’ÜN MEKTUPLARI

Elmalılı, kız kardeşi Şerife hanımı arkadaşı Abdülfeyyaz Efendi ile evlendirdi, bu evlilikten Mehmet Emin ve Fatma isminde iki çocuk dünyaya geldi. Soyadı kanunu çıktığında Abdülfeyyaz Efendi “Paksüt” soyismini aldı.

Hayatı hakkında kaynaklarda bir bilgiye rastlayamadığımız Fatma Paksüt, Elmalılı’nın kız kardeşinin kızıdır. “Merhum Dayım Hamdi Yazır”[65] başlığı ile dayısının hayatını anlattığı makaleleri bulunan Fatma Paksüt, babasının görevi gereği Bilecik’te kaldıkları iki yıl ve ortaokul çağında Bursa’da kaldığı yıllar dışında çocukluğunu ve gençliğinin bir kısmını dayısına yakın geçirdiğini ve dayısının kendisiyle yakından ilgilendiğini ifade etmektedir.[66] Yine kendisinin aktardığına göre, 1938’de kardeşi ve annesiyle Ankara’ya yerleştikten sonra 1942 Mayıs ayında dayısının vefatına kadar kendisiyle ancak beş-on günlük yaz aylarındaki ziyaretlerinde görüşebilmiştir.

Fatma Paksüt’ün dayısı Elmalılı’ya yazdığı iki mektup da 1938 yılının Kasım ayına aittir. Mektupların 12 Kasım 1938 tarihli olanı 14×21 cm ebatlarında, çizgisiz nohûdî kâğıda arkalı önlü kırmızı mürekkeple yazılmıştır. Mektubun konusu Fatma Paksüt’ün babası Abdülfeyyaz Efendi’nin hastalığı üzerinedir. Fatma hanım, babasının iyi olduğunu detaylarıyla anlatmakta, annesinin ve kardeşi Emin’in selam ve hürmetlerini belirtmekte, dayısına hasta olan yengesinin, Fatıma Fıtnat’ın ve Fahrettin’in durumlarını sormaktadır.

İkinci mektup 13.5×21 cm ebatlarında, beyaz çizgili kâğıda siyah mürekkeple, latince “Fatma Paksüt” imzalıdır. Bayram tebriği için yazılan mektup şöyledir:

Huzur-i ‘âlilerine                                                                                                       22/11/1938

Muhterem dayım Efendim

Bayramınızı tebrik ile ben ve Emin sizin yengemin ellerinizden Hamdun’un gözlerinden öperiz. Annem ve dayım yengeme selamla ellerinizden öpüyorlar ve ‘arz-ı tebrikiyyât eyliyorlar. Du’ânız berekâtıyla cümlemiz sıhhatınız sağlık ve selametinize du’âcıyız. Artık büsbütün soğuyan havalar annemi odaya kapamış bulunuyorsa da hamd olsun vücutça iyidir. Emin dâiresinde ve ben de ev işleriyle uğraşıp duruyoruz. Ramazan başında gelen …..[67] gelen Hamdi Bey’den sıhhat haberlerinizi öğrenmekle memnun olduk. Cenâb-ı Hak dâim eylesin. Bizleri du’âdan unutmamanız ricâsıyla tekrar tekrar ellerinizden öperim efendim.

Kızınız

Fatma Paksüt[68]

İSMAİL HAKKI ERZURUMÎ’NİN MEKTUPLARI

İsmail Hakkı Efendi hakkında arşiv ve belgelerde herhangi bir bilgiye rastlanılamamıştır. Elmalılı’ya yazmış olduğu mektuplarda Erzurûmî mahlasını kullanmasından Erzurum’lu olduğu ve Elmalılı’nın talebelik arkadaşı ve aynı zamanda eniştesi Abdülfeyyaz Efendi için “biraderim” ifadesini yazmasından, Abdülfeyyâz Efendi’nin kardeşi olduğu anlaşılmaktadır.

İsmail Hakkı Efendi, Elmalılı’ya biri 19 Cemâziyelâhir 1345/25 Kasım 1926 tarihli, diğeri 27 Receb-i Şerif 1345 (31 Ocak 1927) tarihli olmak üzere iki mektup yazmıştır. İsmail Hakkı Efendi’nin siyah mürekkepli kalemle, çizgisiz nohûdî kâğıda yazdığı mektup 14×21,5 cm ebatlarındadır. İsmail Hakkı Efendi, Elmalılı’ya muhabbet ve hürmetlerini ifade ile ilk mektubunda hasta olan Abdülfeyyaz Efendi’yi ziyaret ettiğini, Elmalılı ile alâkalı hâtıraları zikrederek sohbet ettiklerini bildirmekte, kendisinin gün be gün iyileştiğini müjdelemekte ve müminlerin kalplerini nurlandıracak diye vasfeylediği Regâib Gecesi’ni tebrik etmektedir. Elmalılı’nın ailesinden de rahatsız olanlara âcil şifâlar dilemektedir.

İsmail Hakkı Efendi’nin yazdığı 27 Receb-i Şerif 1345 (31 Ocak 1927) ikinci mektupta birinci mektup gibi siyah mürekkepli kalemle, çizgisiz nohûdî kâğıda yazılmış olup, mektup 14×21,5 cm ebatlarındadır. Mektup, Mirac Gecesi’ni tebrik ile başlamakta, Abdülfeyyaz Efendi’nin hastalığı müddetince ilk defa evden çıkarak kendilerine teşrif ettikleri bildirilmekte, Elmalılı’nın kız kardeşi ve Abdülfeyyaz Efendi’nin hanımı olan Şerife hanım ve kızı Fatıma Hanım’ın âfiyetleri ile oğlu Emin’in muvaffâkiyetleri haber verilmektedir.

SONUÇ

Elmalılı, 1905 yılı ile 1922 yılları arası 17 yıl ilmî, fikrî ve siyasî çok aktif geçirdiği dönem sonrası, 1922 yılında Ankara İstiklâl Mahkemesi’nde idamla yargılanmış ve berâat etmiş, vefatı olan 1942 yılına kadar münzevî bir hayat yaşamıştır. Münzevî yaşadığı yıllarına ait mektuplaşmalarından, onun arkadaşları ve ailesi ile olan irtibatlarını devam ettirdiği, kendisinin devamlı ziyaretçilerinin olduğu, farklı konularda ilim ve fikrine müracaat edilen seçkin bir mevkide bulunduğu anlaşılmaktadır.

Elmalılı’nın çevresiyle ve akrabalarıyla olan mektuplaşmaları toplamda on altı mektup ve yirmi altı sayfadan ibarettir. Elmalılı’nın çevresiyle yaptığı mektuplaşmaları yedi adet olup, Elmalılı’nın, Mehmet Akif’e yazdığı mektup dışındakilerin hepsi tarihlidir. Bu mektupların en erken tarihlisi 1926 yılında Garbi Karaağaç (Acıpayam) Belediye Reisi’nin yazdığı mektup olup, en geç tarihlisi 1937 yılında Muallim Vahyi’nin yazdığı ikinci mektuptur. Yedi mektuptan ikisi Elmalılı’nın, Mehmet Akif ve Prenses-i Abbas Halim Paşa’ya yazmış olduğu mektuplar olup, diğerleri Elmalılı’ya yazılan mektuplardır. Mektupların ifadelerinden anlaşılacağı üzere, Elmalılı’nın Mehmet Akif’e yazdığı mektup ile Necâti Efendi’nin Elmalılı’ya yazdığı mektuplar cevâbi mektuplardır.

Elmalılı’nın akrabalarıyla olan mektuplaşmaları toplam dokuz adet mektuptan ibaret olup, hepsi Elmalılı’ya yazılan mektuplardır. Kızının yazdığı tarihsiz kısa ve tebrik tarzındaki mektup dışındaki mektupların hepsi tarihlidir. Mektupların en erken tarihlisi İsmail Hakkı Erzurûmî’nin 1926 yılında yazdığı mektup olup, en geç tarihlisi ise kardeşi Mahmut Bedrettin Yazır’a ait 1939 tarihli mektuptur. Elmalılı’ya ailesi ve akrabaları tarafından duyulan derin saygı ve muhabbet, yazılan mektuplardaki kullandıkları hitap ve ifadelerinden anlaşılmaktadır. Söz konusu mektuplarda, birbirleriyle ilişkilerinin çok sıcak olduğu ve her türlü gelişmeden birbirlerini haberdar ettikleri anlaşılmaktadır.

Elmalılı’nın babası Numan Efendi’nin kendisine ait el yazması defterinde, “Ferzend-i ercümendim Hâfız Hamdi Efendi’nin 27 Şa’bân 1324 (16 Ekim 1906) tarihli mektubunda muharreren kaside-i nadîdeleridir” notu ile oğlu Elmalılı’dan gelen mektuptan bahsetmesinden,[69] Elmalılı’nın İstanbul’daki talebelik yıllarında Antalya’nın Elmalı ilçesinde yaşayan ailesine mektup yazdığı anlaşılmaktadır.[70] Elmalılı’nın talebelik yıllarında yazdığı mektuplar ile bu yıllarda kendisine gelen mektuplar metrukâtında bulunmamaktadır.

Elmalılı’nın annesi, babası ve kardeşleri 1908 yılında Elmalılı’nın daveti üzerine İstanbul’a taşınmışlar, anne ve babası vefat edinceye kadar Elmalılı’nın yanında kalmışlardır. Elmalılı’nın ailesi ve yakın akrabası ile İstanbul’da yaşamaları, tayinler, çocuklarının yüksek tahsili ve daha sonra devlet görevleri ve siyasi hayatları ile nihayete ermiş ve mektuplaşmalar bu dönemde yazılmaya başlamıştır.

Elmalılı, yaşadığı dönemde ilmî birikimi, aldığı resmî görevler, farklı konularda verdiği yüksek tahsil dersleri sonucu geniş bir kitle ile temasta bulunmuş, öğrencilerinin, ilim, sanat, edebiyat ve irfan ehlinin kendisini sık sık ziyaret ettiği ve istişarede bulunduğu bir şahsiyet olarak, farklı alanlara ve çevrelere etki etmiştir. Gerek yurtiçinde ve gerekse dünyanın farklı coğrafyalarında bulunan ilim ehlinin kendisine gösterdikleri rağbet ve fikirlerine verdikleri önem, kendisine yazılan mektuplarda ifade edilmekte ve bu etkileşimin yazılı olarak da devam ettiği görülmektedir.

Elmalılı’nın, 1908-1924 yılları arası Beyânü’l-Hak, Sırât-ı Müstakîm, Sebîlü’r-Reşâd, ve Cerîde-i Milliye’de yayınlanan, ilmî, siyâsî, edebî ve felsefî alanlarda kaleme aldığı makaleleri, Cenab Şehabettin’in gazetelerde yazdığı köşe yazılarına verdiği cevapları, onun gündemi, basın ve yayını yakından takip ettiğini göstermektedir.[71] Mektuplaşmalardan anlaşıldığı üzere Elmalılı, gazete ve mecmualarda çıkan köşe yazılarını okumakta, talebeleri ve arkadaşlarıyla bu yazılar üzerinde değerlendirmeler yapmaktadır.


KAYNAKÇA

[1] Ömer Çakır, Türk Edebiyatında Mektup, (Basılmamış doktora tezi), Gazi Üniversitesi SBE., Ankara 2005, s. VIII.

[2] Çakır, a.g.t., s. X.

[3] İstanbul Müftülüğü’nün yazdığı 10 Mayıs 1939 tarihli mektup (Torunu Mehmet Hamdi Yazır’ın Özel Arşivi).

[4] Bkz. Necmi Atik, “Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır’ın Mektuplaşmaları 1”, İlâhiyat Araştırmaları Dergisi, 2020, sayı:14, s. 27-72.

[5] Torunu Mehmet Hamdi Yazır’la bizzat yaptığımız görüşme.

[6] Torunu Mehmet Hamdi Yazır’ın özel arşivinde yer alan tefsir formalarında söz konusu meâl kısımlarının boş bırakıldığı tarafımızdan tespit edilmiştir.

[7] Filibeli Hattat Bakkal Hacı Arif Efendi (1830-1909): Sülüs ve nesih yazılarıyla tanınmış Osmanlı hattatı. Geniş bilgi için bkz. M. Uğur Derman, “Ârif Efendi, Filibeli”, TDV İslam Ansiklopedisi, İstanbul 1991, c. 3, s.364.

[8] Sami Efendi (1838-1912): Osmanlı celî ta‘lik ve celî sülüs hattının son büyük üstadı. Geniş bilgi için bkz. M. Uğur Derman, “Sâmi Efendi, İsmail Hakkı”, TDV İslam Ansiklopedisi, İstanbul 2009, c. 36, s. 72-74.

[9] Mânâsı: “Beni Hûd sûresi ihtiyarlattı” (Tirmizî, Tefsîr, 56/3297)

[10] “Ve hesap etmediği (aklına gelmeyen) bir yerden” (Talak, 65/3)

[11] Kaynaklarda rastlayamadığımız bu beyitin Elmalılı’ya ait olduğu kanaati oluşmaktadır.

[12] Babanzâde Ahmed Naim Efendi’nin babası, Babanzâde Mustafa Zihni Paşa’dır ve 1929 yılında İstanbul’da vefat etmiştir. İsmail Kıran Batuhan, 19. Yüzyıl Osmanlı Devlet Adamı Bâbanzâde Mustafa Zihni Paşa’nın Hayatı ve İlmî Kişiliği, Libra Kitap, İstanbul 2019, s. 85. Elmalılı’nın mektubunda; “Ma’amâfih ara sıra Naîm bey biraderimiz şeref-i müâneşetleriyle taltif buyurur. Ben tefsirden o da tercümesiyle meşgul olduğu Buhârî’den konuşuruz. Ve zikr-i cemilinizle teşvîr-i iştiyâk ederiz. Onun da geçenlerde pederi vefât etti rahmetullâhi ‘aleyhi” ifadelerinden mektubun 1929 yılında yazıldığı anlaşılmaktadır.

[13] Torunu Mehmet Hamdi Yazır Özel Arşivi.

[14] Mûsâ Cârullah Bigeyev (d.1875-ö.1949): Güney Rusya’da yer alan Rostov yakınında Novoçerkassk şehrinde 1875 yılında doğdu. Babası Molla Cârullah, annesi Damolla Habîbullah Hazret’in kızı Fâtıma Hanım’dır. Mûsâ Cârullah, Rostov’da bir Rus okulunda ve bir süre medresede okuduktan sonra 1888 yılında Kazan’a giderek Kül Buyı (Gül Boyu) Medresesi’ne girdi. 1895’te Mâverâünnehir’e geçip Buhârâ medreselerinde eğitim gördü. İlk İstanbul’a gitti ve Mühendis Mektebi’ne yazıldı, mühendislik eğitiminden vazgeçip İslâmî ilimlere yöneldi. İstanbul’da umduğunu bulamayınca Kahire’ye geçti ve burada üç yıl fıkıh ve hadis okudu. Kahire’de Muhammed Abduh ve Muhammed Bahît ile tanıştığı ve kendilerinden ders aldığı kaydedilir. Kahire’den sonra Mekke ve Medine’de hadis ve fıkıh araştırmalarına devam etti. Sonra Hindistan’ın Diyûbend şehrine, oradan Şam ve Beyrut’a geçti. Gezdiği ve gördüğü medreselerdeki ezber ve taklide dayalı eğitimine karşı ıslah ve yenilik fikirlerinden etkilendi. 1904 yılında Rusya’ya dönerek Petersburg Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne misafir öğrenci olarak derslere katıldı. Arkadaşı Abdürreşid İbrahim’in çıkardığı Ülfet ve el-Asrü’l-cedîd gibi yenilikçi gazete ve dergilerde Rusya Müslümanlarının siyâsî faaliyetleri, insan hakları, mektep ve medreselerin ıslahı gibi konularda yazılar yayımladı. 1944-46 yılları arasında on eser yayımladı. Hastalığı sebebiyle 1947’de Kahire ve İstanbul’da tedavi gördü. 25 Ekim 1949’da Kahire’de vefat etti ve Afîfî’deki Hidîviyye Mezarlığı’na defnedildi. Mûsâ Cârullah’ın tespit edilebilen basılmış eserlerinin sayısı kırk dört, tercüme, şerh ve neşirlerinin sayısı on beştir. Dil konusunda Gaspıralı İsmail’in yolunu takip etmiş ve İstanbul Türkçesi’ne yakın bir dil kullanmıştır. Birkaç Arapça risâlesi dışında 1905-1935 yıllarında kaleme aldığı önemli çalışmalarının hepsi Tatar Türkçesi’yledir. 1935’ten sonra yazdıkları ise Arapça’dır. Ahmet Kanlıdere, “Mûsâ Cârullah”, TDV İslam Ansiklopedisi, 2006 İstanbul, c. 31, s. 214-216; Hamdi Mert, “Musa Carullah Bigiyef: Hayatı, Mücâdelesi, Fikirleri”, Bilig Dergisi, 1999, sayı: 8, s.125-139.

[15] Mûsâ Cârullah’ın bu ifadesinden, Elmalılı’nın fikirlerine çok önem verdiği, daha yeni neşredilen kitapları hakkındaki düşüncelerini öğrenmek için kendisine mektup yazdığı ve mektubuyla birlikte kitaplarını da gönderdiği anlaşılmaktadır.

[16] Geniş bilgi için bkz.: Nuri Yüce, Akçura Yusuf, TDV İslam Ansiklopedisi, İstanbul 1989, c. 2, s. 228-229; ayrıca bkz. Filiz Deniz, Yusuf Akçura, Hayatı, Eserleri ve Fikirleri, (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi), Gazi Üniversitesi SBE., Ankara 1996 (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi).

[17] Musâ Cârullah’ın, Kur’ân-ı Kerîm’deki Ye’cüc ve Me’cüc kıssasını müfessirlerin Eski ve Yeni Ahit’ten alıntılar yaparak tefsir etmelerini reddedip tenkit ettiği, bu konunun Kur’ân-ı Kerim ve İslam kaynakları çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiği, Ye’cüc ve Me’cüc’ün tefessüh etmiş ahlak olduğunu ele aldığı Ye’cûc adındaki kitabının bir nüshası ilk sayfadaki “Kaşgarlı meşhur muhterem Muhyiddîn Can Ahund Baba Kurban Canaplirinin himmetiyle basılmıştır” açıklamalarıyla, diğer nüshası “Finlandiya Müslümanlarından Ömer Efendi Ala Salih Canaplirinin himmetiyle basıldı” açıklama ile 1933 yılında ba sılmıştır. Geniş bilgi için bkz.: Nur Ahmet Kurban, “Kur’ân-ı Kerîm Âyetlerinin Mu’ciz İfâdelerine Göre Ye’cûc”, Gümüşhane Üniversitesi İlahiyat Fak. Dergisi, 2013, sayı: 4, s.250-282.

[18] Mûsâ Cârullah’ın, kadının toplum içerisinde konumunu ve haklarını farklı açılardan ele aldığı Hatun adındaki kitabı, 1916 yılında Osmanlı Türkçesi’ne yakın Kazan Türkçesi ile kaleme alınmış ve 1933 yılında Berlin’de basılmıştır. Geniş bilgi için bkz.: Mehmet Görmez, “Mûsâ Cârullah Bigiyef ve Kur’ân-ı Kerîm Âyet-i Kerîmelerinin Nûrları Huzûrunda Hâtun Kitabı”, İslâmî Araştırmalar Dergisi, cilt 6, sayı 4, s.293-298.

[19] Milaslı Dr. İsmail Hakkı 1870 yılında Muğla’nın Milas ilçesinde dünyaya geldi. Hacı Mehmet Bey’in oğludur. İlköğretimini Milas’ta, ortaöğretimini Aydın ve İzmir’de, Mekteb-i Tıbbiye-i Mülkiyesi’ni (Tıp Fakültesi) 1888’de İstanbul’da tamamladı. Şam tıbbıyesinde, emrâz-ı umumiye (genel patoloji) ve Fransızca muallimi, İnebolu Frengi Hastanesi hekimliği, Beyrut Sıhhıye Müfettişliği, Batı Anadolu Sıhhıye Müfettişliği ve Çanakkale Sıhhıye Müdürlüğü vazifelerinde bulundu. 1929 yılında emekli oldu. Milaslı soyadını aldı. 1938 yılında İstanbul’da vefat etti. Milaslı Dr. İsmail Hakkı’nın, Namazın Tıbben Faydası, Dîn-i İslâm ve Ulûm ve Fünûn, Kur’ân Tercüme Edilebilir mi? Ve Yeni Vâdide Fâtiha Tercüme ve Tefsiri, Hakîkat-ı İslâm, İslam Dini’nde Etlerin Tezkiyesi, Kur’ân’a Göre Hazreti İsâ’nın Babası, Hristiyanlık ve Müslümanlık, Kur’ân’ın Mûcizeleri ve Müteşâbih Âyetlerin Tefsirleri, Kadir Gecesi’nin Doğru Mânâsı Nedir ve Asıl Sevâbı Nereden Geliyor, Dinimizi Bilelim ve Bildirelim adında dîni eserleri; Frengi İlleti Hakkında Herkese Elzem Olan Mâlumât, İçki Beliyyesi ve Kurtulmanın Çâreleri, Malarya Yani Sıtma Hakkında Kimler Neler Bilmeli adında tıp alanında eserleri, Tamîm-i Maârif ve Islah-ı Hurûf, Yeni Yazı ve Elifbâsı, Yeni Harflerle Elifba adında dil alanında eserleri ile muhtelif konularda makaleleri bulunmaktadır. Geniş bilgi için bkz.: Resul Çatalbaş, “Milaslı Dr. İsmail Hakkı’nın Hayatı, Eserleri ve İslam ile İlgili Görüşleri”, Artuklu Akademi Dergisi, 2014, sayı: 1, s. 99-129.

[20] Milaslı’nın yaşadığı dönemdeki tartışma konularından birisi, Kur’ân’ın Türkçeye tercüme edilmesi meselesidir. Ona göre “tercüme edilsin” diyenlerin bazıları halis bir niyetle bunu istemişler ve Kur’ân’ı anlayarak okumayı düşünmüşlerdir. Bazı kimseler ise bu konuda kötü niyetli olmuş ve tercümeyi namazda Kur’ân’ın yerine okumayı yani “Türkçe ibadet yapmayı” istemişlerdir. Milaslı, Kur’ân’ın İngilizce, Almanca ve Fransızca tercümelerinin hakikaten tercüme değil, sadece aslının taklidi olduğunu ve tercümenin hiçbir zaman Kur’ân’ın yerini tutamayacağını savunmaktadır. Fakat bugün insanların eskiye nazaran daha az Arapça bildiklerinden ve daha çok dünyevi ilimlerle meşgul olduklarından dolayı Kur’ân’ı anlamadıklarını söyleyen Milaslı, Kur’ân’ın hükümlerinin ve manasının doğrudan doğruya anlayabilmek için Kur’ân’ın Türkçeye tercümesinin elzem olduğunu söylemektedir. Beyrut Sıhhıye Müfettişi olduğu dönemde Milaslı, konuyu birçok kişi ile tartışmıştır. Sonuç olarak “Kur’ân tercüme edilsin fakat aslının aynısı olduğu iddia edilmesin” demiştir. Milaslı, Kur’ân’ın temel maksadını içinde barındıran Fatiha Sûresiʼni tercüme ederek bu işin yapılabileceğini ispata çalışmıştır. Milaslı, Kur’ân’ı hakkıyla tefsirinin, bir kişi tarafından değil bir heyet (akademi) tarafından yapılması gerektiğini savunmuştur. Ona göre böyle yapılırsa, murad-ı ilâhiyi anlamak açısından daha iyi olacaktır. Geniş bilgi için bkz.: Resul Çatalbaş, “Milaslı Dr. İsmail Hakkı’nın Hayatı, Eserleri ve İslam ile İlgili Görüşleri”, Artuklu Akademi Dergisi, 2014, sayı: 1, s. 121-122.

[21] Bu beyit, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin Mesnevî adlı eserinin II. cildinde yer alan, “Birbirine aykırı mezhepler arasında mütereddit kalan kimsenin onlardan ayrılıp kurtulması” başlıklı 22 beyitlik hikâyenin 4. beytidir. İlk dört beytin mânâsı şöyledir: “1. Bu şuna benzer: Marifet bahsi olunca herkes gayb mevsufuna bir sıfat söyler. 2. Filozof başka bir şekilde anlatır. Mübâhese ederse onun sözünü cerheder. 3. Bazıları ikisini de reddeder. Bazısı başka bir sözü tercih eder. 4. Herkes, ötekinin irfanına bir şüphe gelsin diye bu yoldan deliller getirmede”. Geniş bilgi için bkz.: Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî, Mesnevî-i Şerif, (Mütercim: Süleyman Nahîfi, Sadeleştiren: Âmil Çelebioğlu), Timaş Yayınları, İstanbul 2007, c. 2, s. 239-240.

[22] Asıl adı Şâh Muhammed İsmâîl b. Abdilganî b. Ahmed ed-Dihlevî (ö. 1246/1831) İsmâil Şehîd, Hindistan’da müslüman hâkimiyetinin kurulması çabalarına fiilen katılan bir âlimdir. Geniş bilgi için bkz.: A.S. Bazmee Ansarı, “İsmâil Şehid”, TDV İslam Ansiklopedisi, İstanbul 2001, c. 23, s. 124.

[23] Her yek ez re in nişâniha zan dehend / Tâ keman ayd ki işân zan de end”, Türkçe anlamı: “Herkes, ötekinin irfanına bir şüphe gelsin diye bu yoldan deliller getirmede” Geniş bilgi için bkz.: Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî, Mesnevî-i Şerif, (Mütercim: Süleyman Nahîfi, Sadeleştiren: Âmil Çelebioğlu), Timaş Yayınları, İstanbul 2007, c. 2, s. 239-240.

[24] Musâ Cârullah’ın mektubunda bahsettiği “Kur’ân-ı Kerim âyet-i kerîmelerinin nurları huzurunda tasavvuf hem felsefe usulleri” adlı eseri hakkında kaynaklarda herhangi bir bilginin bulunmaması, bu eserinin de kayıp eserleri arasında olduğu izlenimini vermektedir. Bkz. Mehmet Görmez, Musa Carullah Bigiyef, TDV Yayınları, Ankara 2017.

[25] Torunu Mehmet Hamdi Yazır Özel Arşivi.

[26] Muallim Vahyî (d.1878-ö.1957): Asıl dı Ahmed olan Vahyî 1878 yılında Bosna’nın Mostar kasabasında doğdu. Babası Melâmî şeyhlerinden Hasan Efendi, annesi devrinin Bosna Beyi’nin kızı Hâfize hanımdır. Çocukluk yılları Bulgaristan’da Cisr-i Mustafa Paşa’da (Sevilengrad) geçmiş, daha sonra ailesiyle Edirne’ye yerleşmiştir. Eğitim ve öğretimine babası ve mahalle mektebinde başlamış, Edirne askerî mektebine devam etmiş, sonra Edirne Harbiyesi Piyade Bölümü’nden mezun olmuştur. Bursalı Tahir Bey’den çok istifâde etmiştir. Melâmî şeyhi Muhammed Nûru’l-Arabî’nin halifesi olan Bursalı Tahir Bey’e intisap etmiştir. 1930 yılında emekliye ayrılmış, daha sonra Yüce Ülkü Lisesi, Heybeli Ada Ruhban Okulu, Saint Benoit Lisesi, Üsküdar Amerikan Kız Lisesi gibi okullarda edebiyat muallimliği yapmış, Türk Dil Kurumu’nun Türkçe’nin sadeleştirilmesi çalışmalarına da fahri olarak katılmıştır. Mehmed Akif’ten Firdevsî’nin Şehnâme’sini okumuştur. Soyadı kanununda “Ölmez” soyadını almıştır. 1 Aralık 1957’de 79 yaşında vefat etmiş, Feriköy Mezarlığı’na defnedilmiştir. Hakiki Bir Müslüman Mükemmel Bir İnsandır, Zamânî ve Fennî, Millî ve Dînî Tedrîsâta Dair, Bursalı Tahir Bey, Talim ve Terbiyede Muhassala, Rıza Tevfik adında kitapları ve farklı konularda makâleleri vardır. Medet Bala, Muallim Vahyî ve Eğitim Görüşü, (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi), Marmara Üniversitesi SBE., İstanbul, 1999, s. 2-18.

[27] Hüseyin Cahit Yalçın 7 Aralık 1875 yılında Balıkesir’de dünyaya geldi. Aslen İstanbullu olan babası Ali Rıza Efendi, o yıllarda Balıkesir’de âşar müdürü idi. Yüksek öğrenimini Mekteb-i Mülkiye’de tamamladı. İdâdî yıllarında ilk romanını yazdı ve Fransızca dergilerden çevirdiği yazıları “Fennî Eğlenceler” adıyla Haftalık Resmî Gazete, Maarif gibi dergilerde yayınladı. Mektep dergisinde “Hâkî” müsteâr adıyla yazılar yazdı. İkdam ve Servet-i Fünûn’da yazarken Tanin gazetesini çıkardı ve İttehat ve Terakkî’nin siyâsi yönde savunuculuğunu üstlendi ve cemiyetin üyesi oldu. İstanbul’dan mebus seçilerek Meclis-i Mebusan’a girdi. I. Dünya Savaşı sonrası Malta’ya sürgün edildi. Hint Hilâfet Komitesi Başkanı Ali Han ve Emir Ali’nin, Başbakan İsmet Paşa’ya gönderdikleri mektup Tanin’de yayımlanınca İstiklal Mahkemesi’nde yargılandı ve Çorum’a sürüldü. 1933 yılında Fikir Hareketleri Dergisi’ni çıkardı. Fikir Hareketleri’nin dışında Sedat Simavi’nin çıkardığı Yedigün dergisinde (1935-1946) siyaset dışı sohbet, deneme, gezi yazıları yayınladı. Boğaziçi dergisinde tarihi sohbetler yayımladı. Akşam gazetesinde “Akşamcı” namıyla yazılar yazdı. Yeni Sabah gazetesinde başyazarlık yaptığı sıralarda CHP’den Çankırı mebusu seçildi. 18 Ekim 1957’de vefat etti ve Feriköy Aile Kabristan’ına defnedildi. Gemiş bilgi için bkz.: Ayşe Azman, Türk Basınında Siyâsî Bir Gazeteci Hüseyin Cahit Yalçın, (Basılmamış Doktora Tezi), İstanbul Üniversitesi SBE., İstanbul 1994, s.1-224.

[28] Yalçın, haftalık Yedigün’de İttihat ve Terakkî erkânının önemli kişiliklerinin (34 kişi) portrelerini çizmektedir. Hüseyin Cahit Yalçın, Tanıdıklarım, Yapı Kredi Yay., İstanbul 2001.

[29] 20. yüzyılın başlarından 1950’li yıllara kadar varlığını sürdürmüş olan Küllük Kahvesi, yüzyılımıza damga vurmuş onlarca edebiyat, sanat, fikir ve düşünce insanının yetişmesinde çok büyük rolü olan edebiyat mahfillerinden biridir. Geniş Bilgi için bkz.: Mehmed Ali Yıldız, “Beyazı t’ta Bir Kültür Ortamı: Küllük Kahvesi”, Mavi Atlas Dergisi, 2015, sayı: 4, s. 96-107.

[30] Ömer Ferit Kam (1864-1944) son dönem şairlerden, düşünür ve yazardır. Geniş bilgi için bkz.: Süleyman Hayri Bolay, “Ömer Ferit Kam”, TDV İslam An- siklopedisi, İstanbul 2001, c. 24, s. 271-273.

[31] Himi Ziya Ülken (1901-1974) son dönem bilim ve fikir adamıdır. Geniş bilgi için bkz.: Eyyüp Sanay, “Hilmi Ziya Ülken”, TDV İslam Ansiklopedisi, İstanbul 2012, c. 42, s. 291-293.

[32] Peyâmi Safa (1899-1961) romancı, gazeteci ve fikir adamı. Geniş bilgi için bkz.: Beşir Ayvazoğlu, “Safa, Peyami”, TDV İslam Ansiklopedisi, İstanbul 2008, c. 35, s. 437-440.

[33] Anlamı: Karşılaşmak takdir kılınmıştır.

[34] Anlamı: Her şey takdir kılınmıştır ve her cisim sûretlendirilmiştir. Hiçbir şeyin sonu ve başlangıcı yoktur.

[35] Torunu Mehmet Hamdi Yazır Özel Arşivi.

[36] Necmi Atik, “Akif’e Mersiye”, Yeni Şafak Kitap Eki, 13 Aralık 2017.

[37] Aşk râ tayyi zemânist ki sad sâle söhan/Yâr bâ yâr be yek çeşm-i zeden mî kuyed! Beyitin anlamı: Aşk, yüz yıldır bir arkadaşın yardımıyla göz açıp kapayıncaya kadar konuşan bir dildir. Sühreverdiyye tarikatından olan Şeyh Hâmid b. Fazlullah Cemâlî Dihlevî’ye (ö. h. 942) ait bir gazelden alınma beyittir. Geniş bilgi için bkz.: Arif Naushahi, “Hint Alt Kıtasında Avârifü’l-Ma’ârif”, (çev. Ayşenur Aydınlı), İslam Medeniyeti Araştırmaları Dergisi, 2020, c. 5, sayı: 12, s. 162-170.

[38] Torunu Mehmet Hamdi Yazır Özel Arşivi.

[39] Geniş bilgi için bkz.: Geniş bilgi için bkz.: Mustafa İsmet Uzun, “Abbas Halim Paşa”, TDV İslam Ansiklopedisi, İstanbul 1988, c. 1, s. 24.

[40] Elmalılı’nın torunu Mehmet Hamdi Yazır Özel Arşivi.

[41] Torunu Mehmet Hamdi Yazır Özel Arşivi.

[42] İlk devir sûfîliğinin en güçlü temsilcilerinden olan meşhur sûfî. Geniş bilgi için bkz.: Süleyman Ateş, “Cüneyd-i Bağdâdî”, TDV İslam Ansiklopedisi, İstanbul 1993, c. 8, s. 119-121.

[43] Kaynaklarda Cüneyd-i Bağdâdî’ye ait Şifâü’l-Kulûb adlı bir esere rastlanılamamıştır.

[44] Anlamı: Ferâiz ilmi suğradan kaldırılarak kübrâ kabilinden vâki olmuştur.

[45] Kaynaklarda Kârzûnî hakkında bilgi bulunamadığı gibi, “el-İşâ’atü li-eşrâti’s-sâ’ati” adındaki kitabın müellifi Muhammed b. Rasûl el-Berzencî el-Hüseynî (ö.1691) gözükmektedir.

[46] Bu kişiler hakkında herhangi bir bilgiye ulaşılamamıştır.

[47] Torunu Mehmet Hamdi Yazır Özel Arşivi.

[48] Torunu Mehmet Hamdi Yazır Özel Arşivi.

[49] Mahmud Bedrettin Yazır (d.1895-ö.1952): Kalem Güzeli adlı eseriyle tanınan hattat. Antalya’nın Elmalı ilçesinde doğdu. Elmalılı Muhammed Hamdi Efendi’nin kardeşidir. İlk tahsilini memleketinde tamamlayıp 1325/1908’de İstanbul’a gitti ve ağabeyinin terbiyesine girdi. Ayasofya, Erenköy ve Beyazıt rüşdiyelerinde okuyarak mezun oldu. Medresetü’l-mütehassısîn Kelâm Şubesi’ne kaydoldu ve 1924’te buradan mezun oldu; kaydıhayat şartıyla devam eden dersiâmlık pâyesini kazandı. 1938’de Vakıflar Umum Müdürlüğü Kuyûd-ı Vakfiyye mümeyyizliğine, 1943’te de müdürlüğüne tayin edildi. Aynı yıllarda Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde Osmanlı paleografyası dersini okuttu, bu hizmeti dokuz yıl sürdü. 1 Aralık 1952’de vefat etti ve Sahrayıcedid Kabristanı’nda Elmalılı Hamdi Efendi’nin yanına defnedildi. Ağabeyi Elmalılı Hamdi Efendi’nin Hak Dini Kur’an Dili isimli büyük tefsirinin nesih, rika, sülüs ve talik hattı ile temize çekilip baskıya hazır hale getirilmesi görevini üstlendi ve 1927-1938 yılları arasında üç nüsha yazdı. Bir nüsha da Elmalılı’nın dostu ve dünürü Ahmed Hamdi Topbaş için istinsah etti. Tefsirin mushaf metni de nesih hattıyla onun kaleminden çıkmıştır. Mahmud Bedreddin Yazır’ın asıl büyük hizmeti İslâm-Türk Ansiklopedisi, İslâmın Nuru gibi yayınlardaki makaleleriyle Eski Yazıları Okuma Anahtarı (1942, 1974), Siyâkat Yazısı (İstanbul 1941) ve Kalem Güzeli (I-III, Ankara 1972-1989) isimli kitaplarıdır. Onun hat sanatına ilgi duyulmadığı yıllardaki neşriyat gayreti yeni nesillerin bu sanatı tanımasına ve sevmesine vesile olmuştur. (Mahmud Bedreddin Yazır, Kalem Güzeli, DİB Yay., Ankara 1981, s. XIX-XXIV; Fazilet Yavuz, Hatları ve Telifleriyle Mahmud Bedreddin Yazır, (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi), Marmara Üniversitesi SBE., İstanbul 2013.

[50] Torunu Mehmet Hamdi Yazır Özel Arşivi.

[51] Abdülfeyyaz Efendi’nin bu evlilikten Mehmet Emin ve Fatma isminde iki çocukları olmuştur. Soyadı kanunu çıktığında Abdülfeyyaz Efendi “Paksüt” soyismini almıştır. Oğlu Mehmet Emin Paksüt (ö.1995), İstiklâl Mahkemeleri hâkimlerinden Ali Çetinkaya’nın (Kel Ali, ö.1949) kızı Fatma İstiklâl (ö.2013) hanımla evlenmiştir. Geniş bilgi için bkz.: H. İbrahim Uçak, “Demiryolları Mecmuası ve Demiryolcu Dergisi”, Kebikeç Dergisi, 2001, sayı: 11, s. 270.

[52] Elmalılı’nın bu dönemde, İskender Paşa Mahallesi, Orta Çeşme, Aile Sokak No:7 Fatih/İstanbul adresinde mukim olduğu görülmektedir. (Torunu Mehmet Hamdi Yazır’ın Özel Arşivi) Elmalılı’nın kayınpederi Bekir Sami Şerbetçioğlu’dur. Kayınvalidesi Hatice Samiye Şerbetçioğlu 23 Kasım 1964 yılında vefat etmiştir. (Milliyet Gazetesi, 24.11.1964, s.7)

[53] Ahmet Muhtar Yazır 1931 yılında Galatasaray Lisesi’nden mezun oldu. 1934 yılında Mülkiye’den mezuniyeti sonrası İktisat Vekâleti’nde devlet memuriyetine başladı. İngilizce, Fransızca ve Arapça konuşan Ahmet Muhtar Yazır 1952 yılında Milliyetçi-Mukaddesatçı Türkiye Köylü Partisi’nin ve Adalet Partisi’nin kurucuları arasında yer aldı. Aliye hanımla evlenmiş, Şeyma ve Zekiye isminde iki kızları olmuştur. Milliyet Gazetesi, 12.02.1961, s.1. ; http://www.oktayaras.com/ahmet-muhtar-yazir/tr/28702.

[54] Hamdun Yazır, Melike hanımla evlenmiş, Mehmet Hamdi isminde bir çocukları olmuştur. Hamdun Yazır, Adalet Partisi İstanbul İl Yönetim Kurulu üyeliği ve Fenerbahçe Kulübü Haysiyet Divanı üyeliğinde bulunmuştur.

[55] Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır kızı Fatma Fıtnat hanımı dostu Ahmet Hamdi Topbaş’ın oğlu Hulûsi Topbaş ile evlendirmiş, bu evlilikten Ömer Faruk (ö. 2013) ve Ali Eymen (ö.1991) adında iki torunu olmuştur. Ömer Faruk Topbaş, Samiha Şakir’in kızı Ghade Şakir ile, Ali Eymen Topbaş ise Füsun Verdi ile evlenmiştir.

[56] Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili Meali (Tıpkı Basım), DİB Yayınları, İstanbul 2015, 1-13 cilt.

[57] Fatma Paksüt, “Merhum Dayım Hamdi Yazır III”, Altınoluk Dergisi, 1992 – Haziran, sayı: 76, s. 42.

[58] Metrûkâtında tespit ettiğimiz, kendisine gelen mektup zarflarının veya karpostalların üzerindeki adres.

[59] Ömer Rıza Doğrul, “Müessif Bir İrtihal”, Cumhuriyet Gazetesi, 28 Mayıs 1942.

[60] Torunu Mehmet Hamdi Yazır Özel Arşivi.

[61] Torunu Mehmet Hamdi Yazır Özel Arşivi.

[62] Torunu Mehmet Hamdi Yazır Özel Arşivi.

[63] Elmalılı’nın, Mehmed Âkif’e yazdığı tarihsiz mektup. (Torunu Mehmet Hamdi Yazır özel arşivi)

[64] Torunu Mehmet Hamdi Yazır Özel Arşivi.

[65] Fatma Paksüt, “Merhum Dayım Hamdi Yazır”, Altınoluk Dergisi, Nisan 1992, sayı 74, s. 20-23; a.g.e., Mayıs 1992, sayı 75, s. 21-23; a.g.e., Haziran 1992, sayı 76, s. 42-44; Fatma Paksüt, “Merhum Dayım Hamdi Yazır”, Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Sempozyumu (4-6 Eylül 1991) TDV yay, Ankara 1993, s. 1-24.

[66] Fatma Paksüt, “Merhum Dayım Hamdi Yazır”, Altınoluk Dergisi, Haziran 1992, sayı: 76, s. 42-44.

[67] İki kelime okunamamıştır.

[68] Torunu Mehmet Hamdi Yazır Özel Arşivi.

[69] Mektup defterde mevcut değildir.

[70] Torunu Mehmet Hamdi Yazır Özel Arşivi.

[71] Torunu Mehmet Hamdi Yazır Özel Arşivi.