Eş’ari Düşüncesinde İnsan Fiilleri

Eş’ari Düşüncesinde İnsan Fiilleri

Cilt/Sayı

2016 27. cilt – 3. sayı – Kelam Özel Sayısı

Yazar

Hafzullah GENÇa

aKelam AD, Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, Çorum

Öz

İslam’ın ilk dönemlerinden itibaren de itikadi konularda müslümanlar pek çok problemle karşılaşmış ve problemlere çözüm arayışında şiddetli tartışmalara şahit olmuş ya da bizzat içinde bulunmuştur. “Kader” ve “insan fiilleri” de bu problemlerden birisi ve belki de en önemlisidir. Kaderin ne olduğu, Allah’ın ezelde her şeyi takdir edip etmediği, Kur’an’da kaderin ne anlamda kullanıldığı, insan fiillerinin kim tarafından yaratıldığı ve fiillerin asıl failinin Allah mı yoksa insan mı olduğu, insanda istitaatin varlığı, mahiyeti, insanda hakiki anlamda iradenin var olup olmadığı gibi hususlar kader ve insan filleri probleminin etrafında dönen tartışmaların odak noktası olmuştur. Bu çalışma, Ebu’l-Hasan el-Eş’ari’nin düşünce sisteminde insan fiilleri probleminin nasıl ele alındığı ve temellendirilip izah edildiği üzerinedir.

Anahtar Kelimeler

Eş’ari; insan fiilleri; irade; istitaat

Abstract

From early İslamic periods, muslims have been come across a lot of problems in faithful subjects and have been witnessed to discussion or have been included with that problems. “Fate” and “human verbs” are problems between that’s and maybe these are most important too. Questions as what fate is, whether Allah ordain everything or not, what mean of fate is in Quran, whose create human verbs and whether Allah is real object for human verbs or human is real object, existence of power in human and nature of power, whether the will appear in real mean in human or not, occupy in focus of these problems. This study is predicated on what has been said about human practices in Kitab-ul Luma by Hasan al Ashari, the founder of the Ash‟arite school, and his perspective towards this issue and his deductions.

Keywords

Ash’ari; human practices; will; power


1. EŞ’ARİ’NİN TANRI MERKEZLİ ANLAYIŞI

Eş’ari ekolünü İslam düşüncesi içinde ve Ehl-i Sünnet nazarında öne çıkaran en önemli hususlardan biri insan fiilleri problemine karşı göstermiş olduğu yaklaşımdır. İlk bakışta orijinal görünmeyen, Cebriyye’yi anımsatan bu yaklaşım derinlemesine incelendiğinde özgündür. Problemin üzerine temellendirildiği “kesb” teorisi, her ne kadar bir çok eleştiriye tabi tutulabilecekse de, kendi içinde tutarlı ve bir o kadar da bağımsız bir fikirdir.

Genelde Sünni kültürün, özelde de Eş’ari’nin düşünce yapısının doğasını ve kimliğini  belirlemede  ele alınması  gereken  merkezi  konulardan biri Allah tasavvuru ve bu tasavvurla kurulan teorik ve zihinsel ilişki biçimidir.[1]Eş’ari düşünce sisteminin en belirgin özelliği Tanrı merkezli olmasıdır. Tanrının zatı ve sıfatları en etkin biçimde problemlerin odağında yer almaktadır. Bununla birlikte akli ve nakli istidlaller de bu anlayış çerçevesinde şekillenmekte, nassı te’vile yanaşmamaktadır. Akli istidlaller de nassın zahiri anlamını destekler niteliktedir. Eş’ari’nin bu tutumu kitaplarının her sayfasında belirgin olarak kendini gösterir. Örneğin onun “el-İbane an Usuli’d-Diyane” isimli kitabındaki şu bölüm söylediklerimizi destekler niteliktedir:

Biz inanıyoruz ki, Allah her şeyi sadece ol emriyle yaratmıştır. Nitekim Kur’an’da “Doğrusu, biz bir şey dilediğimizde, ona ancak emrimiz ‘ol’dur ve o, olur.”(Nahl, 40) buyrulmuştur. Yeryüzünde Allah’ın dilmesinden başka hayr ve şerr yoktur. Her şey Allah’ın dilemesiyledir ve hiç bir kimse, O, onu bilfiil yapmadan bir şey yapamaz, O’ndan müstağni kalamaz ve Allah’ın bilgisinde dışarı çıkamaz. Allah’tan başka yaratıcı yoktur ve insanların fiilleri de O’nun tarafından yaratılır ve takdir edilir; zira Kur’an’da “Sizi ve yaptıklarınızı O yaratmıştır.”(Saffat, 96) buyrulmuştur. Allah mü’minlere kendisine itaat etmeleri için yardım eder, onlara lütufla muamele eder, onları gözetir, ıslah eder ve onlara hidayet eder; buna karşılık sapıkların iddia ettikleri gibi, O kafirlere imanla hidayet etmemiş ve onlara iman lütfetmemiştir. Eğer O, onlara lütfetse ve onları ıslah etseydi onlar salih olurlardı ve onlara hidayet etseydi doğru yolu bulurlardı. Fakat O önceden bildiği üzere onların kafir olmalarını irade etti ve onları bıraktı ve kalplerini mühürledi. Hayr ve şerr Allah’ın kaza ve kaderiyledir; iyi olsun, kötü olsun, tatlı olsun, acı olsun, Allah’ın kaza ve kaderine inanırız ve biliriz ki, bizim yaptığımız hata bizden değildir ve bize isabet eden de bizim tarafımızdan dolayı değildir. İnsanlar kendilerine fayda ve zarar veremezler.[2]

Eş’ari’nin bütün kelami anlayışını özetler durumdaki bu pasaja bakıldığında onun neleri ihtiva ve ihata ettiği, nasıl bir anlayışı benimsediği kolayca anlaşılacaktır. En başta Allah her şeyin maliki ve mülkünde istediği gibi hareket eden bir kral gibi düşünülmüştür.[3] Sınırı olmayan iradesi ve mutlak kudretiyle Allah’ın mülkünde, O’nun isteği ve gücü dışında hiçbir şeyin gerçekleşmesi mümkün değildir, aksine O dilediği her şeyi yapabilir.[4] Allah, Mu’tezile’nin iddia ettiği gibi “aslah” olanı yapmakla yükümlü değildir. Zira O’nun uyacağı bir kanun yoktur, bilakis yasayı emir ve yasakları koyarak O belirler.[5] Bundan ötürü iyi-kötü, haram-helal gibi özelliklerin bizatihi nesnel bir değeri yoktur. Hiçbir şey bizzat ne iyi ne kötüdür; bir şeyi iyi veya kötü, güzel veya çirkin, farz veya haram kılan, Allah’ın iradesi yahut bu iradenin ifadesi olan şeriat, emir ve yasaklardır. İyi, güzel ve farz Allah’ın müspet emirleri, kötü, çirkin ve haram O’nun olumsuz emirleri yahut nehiyleridir.[6]

Eş’ari’ye göre adalet ise Mu’tezile’nin ortaya attığı gibi Allah’ın kullarına eşit muamele etmesi veya insanların ahlaki bağımsızlığa sahip olması değil, O’nun emir ve nehiylerine boyun eğmektir.[7] Ahlaki normların ve kulların fiillerinin Allah tarafından belirlenmesi, O’nun fiillerinin adaletsiz olduğu düşüncesini doğurmaz. Çünkü adaletsiz olan daha yüksek olanın belirlediği sınıra tecavüz etmektir ve bu kainatın sahibi olan Allah’a nispet edilemez.[8]

Eş’ari’nin benimsediği bu yaklaşım kelamın bütün problematiğinde olduğu gibi “insan fiilleri” konusunda da kendini göstermektedir.

    2. EŞ’ARİ’NİN İNSAN FİİLLERİ PROBLEMİNE YAKLAŞIMI

Problemin ortaya çıkışı Hz. Ali’nin hilafeti dönemine rastlamaktadır. Cemel ve Sıffin savaşlarında ölen ve öldüren müslümanların ahiretteki durumunun ne olacağı sorusu üzerine çıkan tartışmalar beraberinde bu insanların yaptıkları eylemleri hür iradeleriyle mi yoksa takdir edilmiş olarak mı yaptıkları meselesini beraberinde getirmiştir. Dolayısıyla insanın fiillerinde hür olup olmadığı kelamın en önemli meselelerinden biri haline gelmiştir.

İslami ilimlerin başlıca kaynağı olan Kur’an-ı Kerim ve hadisleri fikirlerini temellendirmede delil olarak kullanan alimlerin aynı kaynaktan beslenerek birbirine zıt düşünceler ortaya koyması gerçekten ironik bir durumdur. Kur’an’ın kendi içinde ve hayat gerçekleriyle çelişmez olduğu bizzat Allah Teala tarafından belirtilmesine ve peygamberin kesinlikle ilahi mesaja aykırı bir beyanda bulunamayacağı bilindiği halde ayet ve hadisleri delil olarak kullanıp aksi yönde fikir üretmek daha önceden söylediğimiz üzere ancak yorum farkından ileri gelmektedir.

Mesela, Cebriyye ayetlerin zahirine bağlı kalarak yorumlanamayacaklarını ileri sürmüş ve düşüncelerini ifade etmede bu metodu benimseyerek sistemini oluşturmuştur. Mu’tezile ise bazı ayetlerin zahirini kavramada insan aklının yetersiz kalacağı ve yanlış inanışlara sürükleneceğini, nass içinde gerekenlerin tevil edilmesi ve kavrayışımıza uygun şekilde açıklanması gerektiğini savunmuştur. İşte tam da bu sebeple nassın bazıları zahiren insanın fiillerinin yaratıcısının Allah olduğu, insanın fiillerinde hiç bir etkinliği olmadığı yönünde cebri bir söylem içerdiği için insanın Allah karşısındaki konumunun rüzgarın savurduğu kuru bir yaprak ve ipleri başkasının elinde ve hareketleri başkasının kontrolünde olan adeta bir kukla gibi olduğunu düşünenler olmuştur. Yine nassın bazılarının da insanın sorumluluğuna vurgu yaptığı, yapılan fiillerden başkasının sorumlu tutulamayacağı ve insanın yaptıklarından ötürü hesaba çekileceği tarzındaki içerikleriyle insanın amellerinde mutlak özgürlüğünü savunanların deizm inancındaki tanrı misali Allah’ın tabiri caizse mahlukatı yarattıktan sonra elini eteğini çektiği ve olanı biteni uzaktan izlemekle yetindiğini düşünmeye ve sistemlerini bunun üzerine bina etmeye sevk etmiştir.

Akıl ve nakil çerçevesinden bakıldığında iki düşüncenin  aşırı iki uç olduğu ve İslam’ın öğretileriyle bağdaşmadığı hemen fark edilecektir. Ehl-i sünnet alimlerinin ise bu iki düşünceyi sentezleyerek Kur’an ve hadisler ışığında orta bir yol bulmaya çalışmaları gayet net ve takdire şayan bir tutumdur. Ancak bu konuda çaba gösterirken bir tarafa doğru meylettikleri de bizce malumdur. Eş’ari, öğretileri için yapılan “cebr-i mutavassıt” yakıştırmasının boşuna olmadığını gösterircesine cebri düşünceye meyleden bir tutum içerisinde görüşlerini serdetmiştir. Problemi izah için kullandığı kesb teorisi insanın fiillerinde sorumlu olduğunu belirtmekle birlikle fiillerindeki etkinliğini neredeyse sıfıra indirmiştir. Kısaca, insanın fiillerini Allah’ın yaratması ve kulun kesb etmesi/kazanması olarak tarif edebileceğimiz kesb teorisini Eş’ari’nin Neccar’dan devşirdiğini düşünenler olmakla birlikte neticede Eş’ari bu teoriyi savunana kadar onunla birlikte ulaştığı şöhreti yakalayamamış ve o dönemdeki mevcut düşüncelerde kısmen farklı yeni bir bakış açısıdır. Kısmen; çünkü Allah’ın insanın fiillerini yarattığına dair cebri düşünce hali hazırda mevcuttu.

Problemin çözümüne dair öne sürülen kesb teorisi bazı önemli sıkıntı ve aksaklıkları içinde barındırmaktadır. Öncelikle teoriye verilen isim yani kesb/kazanım/elde etme Eş’ari’nin dile getirdiği düşüncelerini kapsamayan niteliktedir. Zira onun deyimiyle iradenin yokluğu kudretin yokluğu, kudretin yokluğu da fiilin yokluğudur (cümleyi şekil itibariyle olumluya çevirirsek fiilin meydana gelmesi için irade ve kudret gereklidir). Yani ekmek elde etmek için una ve suya ihtiyaç vardır. Biz bu ikisini karıştırarak ekmeği yaparız. Fakat kesb ekmeği gidip fırından almaktır. Yani ekmek ortaya çıkana kadar bizim sürece bir müdahalemiz yoktur. İsim meselesiyle ilgili ikinci bir husus da kesb yani kazanım sınırlı sayıda seçenek içinden olmaktadır. Malzemeler elimizdeyken istediğimiz ebatta, ağırlıkta ve kıvamda ekmekler yapabilecekken, fırından alabileceğimiz ekmeklerin ebadı, ağırlığı ve çeşitliliği sınırlandırılmıştır.

Bu, bizler Allah’ın bizim için seçtiği ve yine kendisinin belirlediği sayıdaki ve nitelikteki fiili kesbetmek zorunda olduğumuz anlamına geliyor. Eş’ari’nin de savunduğu üzere bu doğru değildir ve fiil için irade gerekmektedir. İradeye yüklenilen mananın önemi de burada ortaya çıkmaktadır. Her hangi bir konuda, mesela araba almak istediğimizde bize sunulan iki, üç, yüz veya bir milyon (sayı daha da artırılabilir) arabadan herhangi birini veya daha fazlasını seçme şansımız olsa ve birisini seçsek bunu irademizle yapmış oluruz. Ama yine de sınırlı sayıda ve modelde araba arasından bu seçimi yapmış olmaktayız. Asıl irade, sahip olduğumuz potansiyelle yapabileceklerimiz arasından dilediğimizi seçip yapmamızdır. Yani arabanın modelini, şeklini, kaç kapı olacağını vs. bizim belirlememizdir. Eş’ari’nin iradeyle alakalı söylemlerinde de ayrıca çelişkiler mevcuttur. Kesb teorisinde insanın iradesi dikkate alınmamıştır. Halbuki Eş’ari’nin fiilin meydana gelmesi için iradenin gerekliliğini savunduğunu söylemiştik. Lakin “Allah Teala hareketi yaratır ve birisi onu kesbetmez ve müteharrik olmazsa ne olur?”[9] sorusuna verdiği cevap Allah’ın fiilleri insanların isteklerine bakmadan yarattığını göstermektedir. “Allah zulmü yaratır ve birisi onu kesbetmezse…”[10] şeklindeki cevap Allah’ın bir fiili yaratıp öylece ortada bıraktığı ve yine Allah’ın istediği kişinin gelip o fiili aldığı gibi bir duruma delalet etmektedir. Diğer yandan Allah Teala’nın ilim sıfatına zarar vermektedir. Allah Teala alimdir ve ilmiyle her şeyi kuşatmıştır.[11]

Eş’ari’nin sözleri, Allah Teala’nın fiili birinin kesbedip etmeyeceğini bilmeden yarattığı izlenimi vermektedir. Halbuki Allah Teala’nın yaptığı işlerin neticesinden haberdar olmaması düşünülemez. Ayrıca Allah’ın yarattığı fiilin kesbedilmeme ihtimalinin olması O’nun yaptığı bir işi boşuna yapmış olduğu ve abesle iştigal ettiği anlamına gelir ki bu da muhaldir. Semantik ve analojik açıdan kesb teorisini inceledikten sonra Eş’ari’nin insanın fiillerinin yaratıcısının kim olduğu problemini açıklamadaki temellerine değinebiliriz.

Eş’ari en temel tezini “Sizi ve yaptıklarınızı Allah yarattı”[12] ayetiyle açıkça ifade etmiştir.
Düşüncelerini ayetler ışığında temellendirirken aynı zamanda muhaliflerine cevap vermektedir. Mu’tezile’den ayrıldıktan sonra onların iddialarının hilafına görüş beyan eden Eş’ari, Mu’tezile’nin “insan fiillerinin yaratıcısıdır (câilun)”[13] fikrine karşı Allah’ın insanın fiilleri de dahil olmak üzere evrensel yaratıcılığına bir kanıt olarak bu ayeti seçmiştir.[14] Daha sonra Secde Suresi’nden “yapmakta olduklarına karşılık olarak”[15] cümlesini alıntılayarak Saffat 96. ayetteki “yaptıklarınız” sözünü en genel anlamda ele almış olduğunu belirtmek için eklemiştir.[16]

Frank, Secde 17. ayetten yaptığı alıntıyla Eş’ari’nin Allah’ın takdirinin adaletini ve meydana gelen amellerin Allah’ın insanları ödüllendirmek için yarattığı ameller olduğunu ileri sürmek istediğini söylemiştir.[17] Ancak Eş’ari’nin bu fikrinde bir kaç yönden problem gözükmektedir. Öncelikle seçtiği ayet (Saffat 96) İbrahim (a.s)’ın putları kırdıktan sonra kendisine hücum eden kavmine putların işe yaramaz olduğunu ve elleriyle şekilde verdiği bir cisme tapmasının insan için ne kadar aşağılayıcı ve saçma bir durum olduğunu açıkladığı kıssadan alıntılanmıştır. Ayetin siyakını göz ardı ederek “sizi ve yaptıklarınızı Allah yarattı” sözüyle Allah’ın aslında siz ve taştan, tahtadan oyarak yaptığınız o putlar benim yarattığım mahluklarsınız. Böyle olduğu halde sizin gibi yaratılmış bir cisimden meydana gelen o putların sizden üstün olduğunu düşünerek nasıl ilah olarak kabul edersiniz? demek istediğini kabul etmemiş ve ayetle alakasız bir konuda yani insanın fiilleri probleminde delil olarak kullanmıştır. Halbuki bir önceki ayette İbrahim (a.s)’ın kavmine “ellerinizle oyduklarınıza mı tapıyorsunuz?!” dediğini Allah Teala bildirmiştir. Ardından gelen “sizi ve yaptıklarınızı Allah yarattı” ayetinde geçen “ma te’melune” kelimesinin Eş’ari insanın fiillerini ifade ettiğini söylese de bu kelime bir oluşum faaliyetinin ardından ortaya çıkan şeyin yani putların kastedildiği açıktır.

Eş’ari Allah’ın bu kelimeyle putları kastettiği fikrine “Allah ‘ellerinizle oyduklarınıza mı tapıyorsunuz’ sözüyle putları kastetmiştir. Zira putlar insanlar tarafından tahtaların oyulmasıyla ortaya çıkmıştır. Ancak tahta insanın mamülü değildir. Allah ‘yaptıklarınız’ sözüyle insanın faaliyetlerini, fiillerini kastetmiştir.”[18] diyerek karşı çıkmıştır.

Eş’ari’nin söylemek istediği, oluşum sürecinin sonunda ortaya çıkan (put) insana aittir (kesb), oluşum sürecinde insanın yaptığı fiiller de Allah tarafından yaratılmıştır. Ancak Allah Teala ayette bir süreçten değil neticeden bahsetmiştir. İnsan ve fiillerinin sonucu olan putları (putların imal edildiği malzemeyi) yarattığını söylemektedir. Yine “Allah ‘yaptıkları sihirler’ sözüyle sihir yapma eyleminin insana ait yani onun tarafından meydana getirilen bir eylem olduğunu belirttiğini kabul ettiğiniz halde neden ‘sizi ve yaptıklarınızı Allah yarattı’ ayetinde ‘yaptıklarınız’ sözüyle putları kastettiğini reddettiniz?”[19] eleştirisine yanıt olarak verdiği cevapla iki ayeti birbirinden alakasız olarak görür. Sihrin bir eylem olduğunu kabul etmez ve ancak bir aldatmaca, göz boyama olduğunu söyler.[20] İleride göreceğimiz üzere Allah’ın zulmü yaratmasıyla zalim olmayacağını ileri sürdüğü halde burada bir aldatmaca, bir rol yapmak olarak gördüğü sihri Allah’ın yaratmayacağını ve sihrin bir insan faaliyeti olduğunu söylemektedir.

Eş’ari sonraki paragrafta küfrün ve imanın ontolojik açıdan bir değerlendirmesini yaparak insanın fail olarak isimlendirilmesinin mecazi olduğunu ve gerçek failin Allah Teala olduğunu ispatlamaya çalışır. Eş’ari’nin bu konudaki düşüncesi şu şekildedir:”Eğer küfrün hakiki faili kafir olsaydı küfür, batıl ve kötü olmaz aksine hakk ve güzel olurdu. Çünkü kafir küfrü doğru bir iş olarak görür ve o yolda azmeder. Mü’min de imanın hakiki faili olsaydı iman yorucu ve elem verici değil aksi şekilde olurdu. Ancak durum ikisinin de isteğinin hilafına olmuştur. Bu sebeple küfrü batıl ve kötü, imanı da yorucu ve elem verici olarak yaratacak hakiki bir faile ihtiyaç vardır ve o da Allah’tır.”[21] Burada Eş’ari farkındalık üzerinden konuya yaklaşmıştır. Birinin gerçek fail olabilesi için yaptığı işi hakikatini bilerek yapması gerekmektedir Eş’ari’ye göre. Ancak yine onun deyimiyle kafir inkarı güzel ve doğru olduğunu düşünerek bunu yapmıştır.[22] Durum kafirin yaptığı işten bihaber olduğunu ortaya koymaktadır ve yaptığı işi istemeden yapmaktadır. O halde kafir bu işten sorumlu tutulamaz. Aslında Eş’ari’nin burada söylemek istediği fiilin meydan geliş sürecinde yapılan işlemlerden gafil olmak, o fiilin faili olmayı imkansız kılar.

Bu işlemler fiile yönelmek (irade), fiili ortaya çıkaracak gücü (istitaat) elde etmek ve fiili meydana çıkartmadır. Ancak insan bunların hiçbirini kendi başına yapamaz ve bu yüzden fiilin faili olamaz. İman konusuna gelince Eş’ari imanı yorucu ve elem verici olarak tanımlamış ve Allah’ın imanı bu mahiyette yarattığını söylemiştir.[23] Lakin yorucu ve elem verici olmak bizzat imanın özünde olan bir şey değildir ve Allah Teala imanı bu şekilde tanımlamamıştır. İmanın insana verdiği sıkıntı dolaylıdır, yani iman ettiği için iman etmeyenler tarafından zulme uğramış ve sıkıntıya düşürülmüştür.

Hiç bir şey özünde bizzat iyi veya kötü değildir. Herhangi bir şeyin iyi veya kötü olduğunu ancak din belirler. Mesela içki kimine göre keyif verici, kalbi koruyucu (günde bir bardak viski), böbrek taşı düşürücüdür ve bu sebeple iyidir. Ancak kimine göre de aklı perdeleyici, siroz hastalığına sebep olan ve kötüdür. Din burada devreye girer. İçkinin faydalarına nazaran zararının çok olduğunu belirtir ve onu kötü olarak ilan eder. Burada hüküm maslahat üzerinden verilmiştir. Ancak maslahat algısı toplumdan topluma ve bireyden bireye değişebileceği, neyin daha faydalı ve neyin daha zararlı olduğunu belirlemede tek otorite dindir. Şu halde Allah Teala imanın mahiyetinden değil iman fiilinin neticesinden bahseder ve o da kurtuluştur. Mü’min de imanın kendisine ne getireceğini bilerek iman eder. Bu durumda Eş’ari’nin insanın fiilleri problemine açıklık getirmede küfrün ve imanın ontolojik yapılarına dayanması hatalıdır ve problemin ekseninden çıkarak başka bir mecraya kaymaya, ve ayrı bir tartışmaya neden olmaktadır.

Eş’ari, öğretilerinde fail ve yaratıcı ayrımı yapmaktadır. Allah insanın fiillerinin hem yaratıcısı hem de gerçek failidir. Fiilin oluşum sürecinde bir faile gereksinim olduğu gibi bir müktesibe ihtiyaç duyulmaz. Fiilin meydana gelişinde müktesibin bir etkisi olmadığı için müktesib zorunlu değildir. Failse bir fiilin ortaya çıkması için zorunludur ve fiilin her aşamasında yegane etkin olan Allah fiilin hakiki failidir.[24] Eş’ari’nin bu sözleri şöyle bir problemi beraberinde getirmektedir: Madem fiil için bir müktesib zorunlu değildir ve müktesib olmadan fiil ortaya çıkabilmektedir o halde fiilin sorumluluğu faile yani Eş’ari’nin deyimiyle hakiki fail olan Allah’a kalmaktadır. O, bu problemi Allah’ın fiili kimin için yarattıysa fiilin sorumluluğunun da o kişiye ait olduğunu söyleyerek aşmaya çalışmaktadır. “Zulmü yaratan zalim olmaz; çünkü zulmü zulüm olarak başkası için yarattı, kendisi için değil. Zulmü yaratanın zalim olması, iradeyi, şehveti ve hareketi yaratanın irade eden, şehvet duyan ve hareket eden olmasını gerektirirdi. Ancak Allah Teala bunlarla nitelendirilemez.”[25] Bu sözler Allah’ın insanların isteklerine göre hareket ettiği algısı oluşturduğu için hatalıdır. Sanki Allah Teala kulun isteğine bağlı kalarak onun iradesini rehber edinmiş ve buna göre fiilleri yaratıyor anlamı çıkmaktadır. Halbuki Allah Teala hiçbir hususta bir başkasının tesiri ve isteği ile icat ve irade buyurmaz.[26] Ayrıca bu fiileri Allah başkası için yaratıyor demek O’nu bir nevi tedarikçi konumuna getirmektedir. Zira yapmayın emrini verdiği bütün işleri yapmada insana adeta malzeme temin ederek suçuna ortak oluyor ve insanın tek başına başaramadığı, müştereken işlenilen suçu kula yükleyerek daha sonra onu cezalandırıyor. Burada Eş’ari Allah’ın insanın iradesine göre hareket ettiğini söylese de peşinden gelen açıklamalarında kulun iradesinin yok sayıldığını ima eden sözler sarf etmektedir. Allah’ın zulmü yaratıp birisinin de onu kesbetmemesi halinde zulmü kimin için yarattıysa onun zalim olacağını belirtmektedir. O halde insanın bir şeyi isteyip ondan vazgeçmesi mümkün değildir. Bu durumda insan fiile zorla yönlendirilmektedir. Bununla beraber yapmadığı bir fiilden sorumlu tutulması Allah’ın adaletine zarar vermektedir.

İnsanın fiillerinin Allah tarafından yaratıldığını söyleyen Eş’ari bunu zorunlu yani istem dışı yapılan fiilleri örnek göstererek delillendirmek ister. Zorunlu fiille iktisabi fiil arasında bir kıyas yapar ve elin titremesi gibi zorunlu bir fiilin meydana gelişinde insanın hiçbir etkisinin olmadığını lakin bir fiilin ortaya çıkması içinde onu ihdas edecek birine ihtiyaç duyulduğunu dolayısıyla muhdesinin Allah Teala olduğunu söyler. İktisabi fiillerin de mahluk olması Allah Teala’nın ona müdahalesini zorunlu kılar ve böylece her ikisinin de yaratılmış olduğu sonucu ortaya çıkar.[27]

Zorunlu fiillerin ortaya çıkış sebepleri iktisabi fiillere nazaran farklıdır. Zorunlu fiiller refleks olarak, ırsi olarak veya bir hastalığın neticesinde vücudumuzun bazı özelliklerinin değişmesiyle ortaya çıkmaktadır. Refleks olarak yaptığımız istem dışı hareketleri ele alalım. Mesela gözümüz kendisine aniden yaklaşan cisimden kendisini korumak için göz kapaklarımız gayri ihtiyari kapanır ve bunun kontrolü bizde değildir. Bir müddet çabaladıktan sonra ise kontrolünü elimize alabilir ve göz kapaklarımızın engelleyebiliriz. Bu durum şöyle bir sonucu beraberinde getirir: Ya Allah Teala bizim gözlerimizi kapatmaktan vazgeçip işi bize devretmiş ya da aslında reflekslerimizi kontrol eden zaten o değildi ve bu özelliği yaratılışta bize bahşetmiştir. ikinci seçeneğin su götürmez bir şekilde doğru olduğu gayet açıktır.

Bir hastalık sebebiyle  vücudumuzda meydana gelen istem dışı hareketlere gelince bunlar hastalığın bedenimizde ortaya çıkmasına neden olduğu değişiklikler sebebiyledir. Mesela “parkinson” hastalığından dolayı ellerde titreme oluşur ve giderek artar. Ancak tedavi sürecinde kullandığımız ilaçlar hastalığın iyileşmesini, titremenin azalmasını sağlar. Eğer bu titremeleri Allah Teala bizde yaratıyorsa ve gerçek faili O ise ilaçlar Allah’ın yaratma fiilini kademeli olarak önüne geçmekte ve sonunda engellemektedir. Tabi ki böyle bir şey olması mümkün değildir. O halde titremenin hastalığın bedenimizde meydana getirdiği değişikler sebebiyle oluştuğu ortaya çıkmış oldu.

İktisabi ve zorunlu hareketlerin meydana geliş sürecinde aynı yolu takip edildiğini söyleyen Eş’ari, “O halde meydana gelen biri zorunlu diğeri iktsabi hareketten, biri zorunluysa diğerinin de zorunlu veya biri iktisabiyse diğerinin de iktisabi olması gerekmez mi?”[28] farkındalık ilkesiyle cevap verir. Ona göre zorunlu ve iktisabi hareket arasındaki fark, anlamlandırılma farkıdır. Zorunlu hareketten kurtulmak mümkün değildir Eş’ari düşüncesinde. İnsan ne kadar mücadele etse de zorunlu fiili yapmamayı başaramaz. İktisabi harekette ise insan gitmesinde, gelmesinde olduğu gibi bu fiilleri kendisinin yaptığını bilir ve istediğinde o fiil yapmaktan vazgeçebilir.[29]

Zorunlu fiilin özelliği, insanda kudret olmadan meydana gelmesiyken, iktisabi fiil insanda yaratılan kudretle ortaya çıkar. Öncelikli olarak Eş’ari’nin zorunlu fiil olarak adlandırdığı istem dışı fiilerden kurtulacak bir yol bulunmadığı şeklindeki düşüncesinin hatalı olduğunu yukarıda açıkladığımızı ve öyle olmadığını ispatladığımızı düşünüyoruz. Zorunlu fiiller, Eş’ari’ye göre, insan nasıl oluştuğunu bilmeden ve o fiili yapmaktan aciz olduğu halde ortaya çıkmaktadır. Allah zorunlu fiili insanda yapmak üzere bazı meleklerini görevlendirmiştir. Aksi halde felçlinin ve hummalının titreme hareketlerinin nasıl oluştuğu bilinmezdi.[30]

İnsandan sudur eden istem dışı fiillerin nasıl oluştuğu bugün bilimin ilerlemesiyle izahını bulmuştur ve nasıl meydana geldiğinin artık bilincine varılmıştır. Aynı zamanda zorunlu fiillerin insanda acziyet bulunduğu (kudret olmadığı) halde ortaya çıktığı da yanlış bir düşüncedir. Zira insan potansiyel bir kudrete sahiptir. Gerektiği zaman bu gücü kullanma özelliği ve yetkisi Allah tarafından yaratılışta kendisine verilmiştir. Biz de statik halde bulunan kudreti irademiz doğrultusunda kinetik hale çevirebiliriz. Örneğin gözlerimiz açık olduğu müddetçe görme eylemini sürdürmektedir. Beynimiz gözün hareketlerine odaklanıp takip ettiği sürece de görme eylemi devam eder. Beynimiz başka bir şeye odaklanıp o şeyi düşünürken gözümüzün önünde cereyan eden bir olayı görmediğimiz zamanlar olur. Ayrıca bir şeye odaklanarak baktığımızda gözlerimiz yalnızca baktığımız şeyi görür ve bu da kendi kendine görme eylemini devam ettirdiği düşünülen gözümüzün aslında kontrolünün beynimizde, dolayısıyla da bizde olduğunu ve görme işlemini beyin fonksiyonlarıyla idare ettiğimizi gösterir. Hep aynı noktaya bakarken de yine gördüğümüz çerçevede baktığımız nokta dışında herhangi bir şeye odaklanarak onu tanımlayabilmemiz ve ne olduğunu anlayabilmemiz görme işlemini beynimizle kontrol ettiğimizin başka bir göstergesidir. Bütün bunlar yaptığımız her fiili bilincinde olarak ve sahip olduğumuz potansiyel kudreti statik ve veya kinetik hale çevirerek meydana getirdiğimizi gösterir.

Eş’ari kesbin diğer fiiller gibi fiil olduğunu ve Allah’ın bir fiili yarattıktan sonra onu kesbedecek olan insanda kesb eylemini de yarattığını söylemektedir.[31] Bu sözler onun mutlak cebri anlayışa çok yaklaştığının bir göstergesi olup hatta cebr düşüncenin dolaylı yoldan dile getirilmesidir. Kesb eyleminin kontrolünün de insanın elinden alınması insanı tamamen pasif hale getirmektedir. Kesbin yaratılmış olduğunu Eş’ari şu şekilde delillendirmiştir: “Kesbin Allah tarafından yaratılmaması, onun sadece fiili yaratmasını ve yarattığı o hareketle müteharrik olmasını gerekmektedir.” Eş’ari burada pek anlaşılır bir delil ileri sürmese de bizce söylemek istediği şudur; fiilin Allah tarafından yaratılıp, kesbin insan tarafından meydana getirilen bir eylem olması Allah’ın yarattığı o fiilin kesbedilmeme imkanını doğurmasıdır. Böylece insanın etkisi olmadan ortaya çıkan fiilin sorumluluğunun onu yaratanın üzerinde kalması, Allah Teala’nın yarattığı fiillerle müteharrik, zalim veya yalancı olmasını gerektirmektedir.

Kesbin de yaratılmış olduğu iddiası, insanın fiildeki dahlini ve sorumluluğunu zorunlu hale getirerek fiilin Allah’a isnadının önüne geçme çabasıdır. Fakat Eş’ari’nin düşüncesi tabiri caizse neresinden tutulursa tutulsun elde kalmaktadır. Onun öğretilerinde Allah’ın aşkınlığını korunurken insanın sorumluluğu göz ardı edilmekte, sorumluluk vurgusu yapılırken de Allah Teala’nın insanın isteklerine göre adeta zorunlu olarak hareket ettiği sonucu ortaya çıkmaktadır.

Eş’ari kelamında bu denli yaratma üzerinde durularak akla ve dini öğretilere aykırı fikirler ortaya atılması bizce  insanın fiillerinin yaratıcısı olduğu söyleminin yanlış değerlendirilmesinden kaynaklanmaktadır. İnsanın kendi fiillerinin yaratıcısı olması, Allah Teala’nın bir şey yaratmak istediğinde “ol” diyerek elde hiçbir malzeme olmadan o şeyin ortaya bir anda ortaya çıkması şeklinde anlaşılmamalıdır. Bu, yoktan var etme anlamındaki yaratmadır. İnsan için kullanılan “yarattı” kelimesi ise eldeki malzemeyle yani sahip olduğu potansiyel fiil yapma yeteneğiyle fiillerini yaptı anlamında kullanılmaktadır.

İnsan için “kendi fiillerini yarattı” kelimesini kullanmak, insanın Allah Teala’nın kudretine ortak olduğu manasına gelmez. İnsanlara alim, kadir denmesinin onun Allah Teala’nın ilmine ve kudretine ortak olduğu anlamına gelmediği gibi fiillerinin yaratıcısıdır demek, Allah’ın yaratma özelliğine ortak olduğu değil, fiillerini Allah tarafından kendisine bahşedilen irade ve kudret vasıtasıyla yapıyor demektir. Ancak bu durum deizmdeki mahlukatı yarattıktan sonra bir kenara çekilip olanı biteni izleyen pasif tanrı anlayışını akla getirmemelidir. Zira Allah Teala her mahlukatı müdahildir. “İman ettik demekle başıboş bırakılacağınızı mı sanıyorsunuz.”[32] ayeti bunun delilidir.

Allah Teala dualarımıza cevap vererek, bizleri her konuda imtihana tabi tutarak ve bizleri koruyup gözeterek her daim bizimle olmakta ve hayatlarımız içinde aktif rol oynamaktadır. Aktif rol aldığı alanlar içinde insanın fiillerinin yaratılması, daha doğrusu insana seçme şansı bırakmadan irade ve kudreti kendisinde yaratarak fiilin  oluşmasını sağlamayı zikretmek mümkün değildir. Bir çok ayette bizleri yönlendirerek seçim yapmamıza imkan tanımayan bir ilah olmadığını belirtmektedir.

İktisabi ve zorunlu fiil arasındaki ayırımın, Eş’ari tarafından insanın farkındalığı ile açıklandığını daha önce söylemiştik. İkisi arasındaki bir diğer fark da Eş’ariye göre zorunlu fiilin insanda kudret var olmadan, iktisabi fiilin ise insanda fiille aynı anda yaratılan kudretle gerçekleştiğidir. İktsabi fiillerin hadis bir kudretle meydana gelmesi insanın bu fiil üzerindeki sorumluluğun göstergesidir.[33] Zorunlu fiilin kudret olmadan acziyet halinde ortaya çıkması fikri Eş’ari’nin insanın fiilleri problemine getirdiği çözümün odak noktasıdır. İnsanın elinde olmadan istemediği halde kendisinde zuhur eden elin titremesi gibi hareketlerin nasıl ortaya çıktığına dair getirdiği açıklama iktisabi fiile kıyas yaparak onun yaratılmış olduğunu ispatlamaya yöneliktir. Zorunlu hareketlerin kudret olmaksızın acz halinde ortaya çıktığı ve bu durumun o fiili bizde Allah Teala’nın yaratmış olduğunu gösterdiğini söylemek bizce hatalı bir düşüncedir.

Henüz ölen bir insanda titremenin meydana gelmesi çok sık olmasa da rastlanılan bir vakıadır. Peki ölmüş olduğu halde insanda bu titreme hareketi nasıl zuhur etmektedir? Hareketin ortaya çıkması için bir mekan gerekmektedir ve cansız beden fiil için uygun bir mekan değildir.[34] Eş’ari’ye göre ölüm fiilleri yapmayı engelleyen en büyük acziyettir ve bir fiil ancak bir acziyet sebebiyle sudur etmez.[35] Zorunlu fiil de, ona göre acziyet olduğu halde meydana geldiğine göre ölüde mevcut olan bu fiil zorunlu fiilin acz olduğu halde meydana gelmesinden değil ölümden kaynaklanan acziyetten meydana gelmesini gerektirir. Ölü bedende hiçbir bilinçli hareket ve kesb sadır olmayacağına göre ortaya çıkan titreme hareketinin tek bir açıklaması vardır; insan beyni sinirler vasıtasıyla vücudu kontrol eder. Henüz ölen bir insanın beyni ölümü hala kabul etmediği için sinirlere sinyal göndererek vücudun hareket etmesini sağlayabilir. Bu durum vücudumuzda potansiyel bir gücün varlığını kanıtlamaktadır.

Allah’ın, insanın fiilleri de dahil her şeyi yarattığı ve fiillerin gerçek faili olduğu düşüncesi Eş’ari ve takipçilerini, o halde Allah şer, zulüm ve küfür gibi kötü olan şeyleri de yaratmışsa ve bunların failiyse O’nun da şerir ve zalim olarak nitelendirilmesi gerekmez mi? sorusuyla karşı karşıya bırakmıştır. Mu’tezile’nin Allah’ın adaletine vurgu yaparak şer ve zulüm gibi kötü fiilleri yaratmayacağını savunmasına karşılık Allah’ın bunları da yarattığını söyleyen Eş’ari böyle olması halinde şerre ve zulme ortak olacağı probleminin üstesinden gelmek için bunların mahlukattan olduğunu, şerrin sadece yaratma anlamında Allah’a ait olduğunu söylemiştir.[36] Eş’ari’nin sözlerini bir örnekle açıklayabiliriz; silahlar bir silah fabrikası tarafından üretilmiş ve satılmıştır. Silahı alan şahsın bu silahla cinayet işlemesi silahı üreten ve satanı doğrudan sorumluluk altına sokmaz.

Eş’ari, Mu’tezili düşünceye karşı savunduğu insanın fiillerinin Allah tarafından yaratıldığı fikrinin doğal bir sunucu olarak, istitaatin insanda fiil için fiille beraber aynı anda yaratıldığını iddia etmiştir. Bu kesb teorisinin zorunlu olarak vardığı bir noktadır. Kudretin fiilden önce insanda var olması, fiilin insan tarafından meydana getirildiği anlamına gelmektedir. Ancak fiiller Eş’ari’ye göre Allah tarafından yaratılmıştır ve Allah’tan müstağni olarak ortaya çıkması imkansızdır.

Eş’ari’ye göre istiaat yani fiil yapma için gerekli olan kudret bir arazdır ve arazların bir başlangıcı ve sonu vardır. İnsan, sonradan ortaya çıkan bir kudretle güç yetiren olmaktadır. İnsanın bazen bir fiili yapmaya güç yetirememesi, onun bazen kudret sahibi bazen de aciz olduğunun göstergesidir. Bazen bir konuda bilgi sahibi olan insan, bazen de bir konuda bilgi sahibi olmadığında bu, ilmi sonradan elde ettiğini gösterir. İstitaat, insanın kendinden olan bir haslet olsaydı ve ondan ayrılması imkansız olsaydı, daima müsteti yani güç yetiren olarak var olurdu. Ancak insanın bir kez bile gayr-ı müsteti olarak bulunması istitaatin insandan ayrı, sonradan elde ettiği bir özellik olduğunu gösterir.[37]

İstitaatin insandan ayrı olup olmaması konusunun düğüm noktası, kudretin araz oluşudur. Mu’tezile istitaatin bir araz olduğunu ve bu arazın baki olduğunu ileri sürmüştür.[38] Bu nedenle insan her zaman kadirdir ve kendi fiilini kendisi meydana getirir.[39] Eş’ari de kudretin bir araz olduğunu kabul etmekle birlikte arazların geçici olduğunu, insanın bir fiili yapamadığı zamanların olmasının bunun ispatı olduğunu söylemiştir.[40] Eş’ari’nin bu düşüncesinin doğru olmadığı kanaatindeyiz. Bunun sebebini bir örnekle açıklayabiliriz. Yaşları yedi, kırk ve doksan olan ve biraz sonra söyleyeceğimiz eylemi yapmaya fiziki olarak herhangi bir engelleri bulunmayan üç kişi olduğunu varsayalım. Hepsi de elli kilo gramlık ağırlığa sahip bir taşı kaldırmayı denesinler. Yaşları yedi ve doksan olan ikisinin (çok büyük ihtimalle) kaldıramadıklarını, kırk yaşında olanın ise kaldırdığını görürüz. Üçünün de yapmak istedikleri eylem aynı; kaldırma eylemi. Kaldırmaya çalıştıkları ağırlık da aynı; elli kilo gram. Eş’ari’nin düşüncesini takip ederek bu durumu açıklamaya çalışırsak; Allah Teala kaldırma fiilini gerçekleştirmeleri esnasında ya yedi ve doksan yaşlarında olan ikisinde kudret yaratmayıp taşı kaldırabilen otuz yaşındakine kudret verdi ya da taşı kaldırabilene nazaran kaldıramayanlara daha az kudret verdi.

Yine benzer bir örnek verecek olursak; yaşları ve kilo, boy gibi fiziki özellikleri aynı olan, az sonra bahsedeceğimiz eylemi yapmaya mani bir engeli bulunmayan iki kişi olduğunu varsayalım. Bunlardan biri halter sporuyla iştigal ederken, diğeri hayatı boyunca hiç bir spor dalıyla uğraşmamış olsun. Yüz kilo gramlık bir halteri, halter sporuyla uğraşan kişi rahatlıkla kaldırırken, diğerinin (çok büyük ihtimalle ) yerinden oynatsa bile kaldıramadığı müşahede edilecektir. Bundan önceki örnekte arada yaş farkı olmasına itiraz edilebileceği için bu örneği verdik. Eş’ari’nin teorisine göre Allah Teala yine ya birine kudret verirken diğerine vermedi veya birine diğerinde az kudret verdi. Hal böyle olunca Allah Teala birini kayırıyor demektir. Oysa böyle bir şeyin olması imkansız olduğuna göre o halde, insan da mevcut bir kudretin varlığı ve insandan ayrı olmadığı, potansiyel kudretin eylemi gerçekleştirecek kişinin fiziksel özelliklerine ve kaslarının işlevselliğine bağlı olarak ortaya çıkmasına bağlı olarak ispat edilmiş oldu. Zira çocuğun henüz taşı kaldırabilecek fiziksel özelliğe sahip olmadığı ve kaslarının bu eylemi gerçekleştirecek işlevselliği kazanamadığı, yaşlı olanın da gençken sahip olduğu kas işlevselliğini yitirdiği aşikardır. Buna paralel olarak ikinci örnekte halter sporuyla uğraşan kişinin halteri kaldırabilmesinin nedeni çalışmaya bağlı olarak kendisinde potansiyel olarak bulunan kudretin daha fazla açığa çıkmasıdır. Halteri kaldıramayanın çalışarak kendini geliştirip halteri kaldırabilecek seviyeye ulaşabilme şansının olması bu söylediklerimizi doğrulamaktadır. Demek ki insanın bir fiili bazen yapıp gerçekleştirmekten aciz olması, kendisinde kudret bulunmayışından değil, fiziksel özelliklerinin yetersiz kalışı ve kaslarının işlevselliğinin düşük oluşundan kaynaklanmaktadır.

İstitaatin insandan ayrı olup olmadığı meselesinden sonra Eş’ari’yi Mu’tezile’yle karşı karşıya getiren bir diğer sorun, istitaatin fiilden önce mi yoksa fiille beraber mi insanda var olduğudur. Ebu Ali el-Cubbai, Şuayb (a.s)’ın kızının Hz. Musa için söylediği “…o ücretle tuttuklarının arasında güvenilir ve güçlü olandır.” ilahi beyanda, Hz. Musa’nın henüz bir iş yapmadığı halde kudret sahibi olarak belirtilmesinin, istitaatin fiilden önce olduğuna delalet ettiğini söylemiştir.[41] Eş’ari ise bu konuda şöyle söyler:”İstitaatin iki şekilde ortaya çıkma ihitmali vardır;fiilden önce veya fiille beraber. Fiilin bir kudretle meydana gelmesinin gerekliliği bilinmektedir. İstitaat fiilden önce olursa ki o bir arazdır ve yok olacaktır, fiil ortaya çıkmadan önce yok olabilir ve yapılmak istenilen eylem (kudret olmadığı için) acziyet halinde ortaya çıkmış olur. Kudretin yokluğuyla ve acziyet olduğu halde fiil meydana getirmek mümkün olsaydı, kudret ortaya çıktıktan yüz sene sonra bile fiili yapmak mümkün olurdu. Bu yüz senede bir kez bile aciz halde bulunması, fiillerin kudret olmadan meydana geldiğini gösterir.”[42]

Eş’ari, kudretin insandan ayrı bir araz olduğu fikrinin neticesi olarak kudretin fiilden önce bulunamayacağını söylemiştir. Yukarıda yaptığımız tartışmayı bir kez daha yineleyecek olursak; kudret bir arazdır, fakat görme ve işitme de bir arazdır. İnsan doğumdan itibaren gözünde ve kulağında bir problem yoksa ta ki ölene kadar bu yetenekleri devam etmektedir. İnsanın güç yetirebilme özelliği de bir fiile güç yetirdiği organlarından biri zarar görmediği taktirde ölene kadar güç yetirebilmektedir. Bu yüzden kudretin kendiliğinden yok olma ihtimali yoktur. Bunun yanı sıra Eş’ari, Cubbai’ye, delil olarak gösterdiği ayeti yorumlayarak şu şekilde cevap verir: ”Kesinlikle kadın taşı suyun üstünden kaldırıp, kovayla suyu çekip hayvanları sulamadan önce Hz. Musa’nın güçlü, kuvvetli olduğunu bilmiyordu.”[43] Ancak Eş’arinin genel anlamda bu konudaki fikrine göre; taşı kaldırdıktan sonra Hz. Musa ‘da bulunan kudret yok olacaktır. Kadının da bunu bilmesi gerekmektedir ve onun bundan sonra aynı fiili yapacağından emin olamaz. Eğer yine aynı taşı kaldırabileceğinden eminse, bu Allah’ın Hz. Musa’ ya o taşı kaldırabilecek kadar kuvvet verdiğini gösterir.

Allah’ın Hz. Musa’ ya verdiği taşı kaldırma kuvvetini adaleti ve adeti gereği herkese vermesi gerekir. Demek ki o kadın, Hz. Musa’nın bir kere bu taşı kaldırabilmesinin o taşı her seferinde kaldırabilecek kudretin kendisinde bulunduğunu düşünerek Hz. Musa için kudret sahibi demiştir. Ayrıca istitaatin fiille aynı anda yaratılması insanın aslında yapmak istemediği bir şeyi yaptığı sonucunu doğurur. İnsan ancak yapabileceğini düşündüğü ve bildiği bir eylemi yapmaya kalkışır. Şayet bir eylemi yapacak kudretin kendinde olmadığını hisseder ve bilirse o zaman o eyleme yönelmez. Mesela, Japonca bilmeyen birinin Japonca konuşmaya kalkışmaması gibi. Kudretin fiille aynı anda yaratıldığı fikri, insanın isteği dikkate alınmadan kendisinde kudret yaratılarak bir fiile yönlendirildiği manasına gelmektedir. Bu noktadan itibaren de irade problemi gündeme gelmektedir.

Eş’ari insanın fiilleri ve istitaat konularına eğilirken insan iradesinden hiç bahsetmez. İrade, insanın fiillerindeki sorumluluğuna vurgu yapmak açısından, bir fiilin meydana gelmesinde olmazsa olmazlardandır. Eş’ari’nin iradeden hiç bahsetmemesi iradeyi de kudret gibi bir araz olarak kabul edip fille aynı anda yaratıldığını düşündüğünü göstermektedir. Onun öğretilerinin paralelinde, aynı anda yaratılmamış olsaydı, iradenin kendisi de bir fiil olduğuna göre zincirleme şekilde bir iradeyi kesbetmek için başka bir iradenin yaratılması ve kesbedilmesi gerekirdi. Zincirleme bir yaratma mümkün olmayacağına göre, Eş’ari irade ve tercihten söz etmese de onun düşüncesinin doğal seyri, bizleri iradenin ve fiilin aynı anda yaratıldığını düşündüğü kanısına vardırmaktadır. Richard Frank makalesinde “insanda yaratılmış da olsa bir kudretin varlığı, onun bilinçli bir tercih yaptığına ve fiilden sorumlu olduğuna imada bulunur” demiştir.[44] Ancak açıkça gösteriyor ki iradenin fiille aynı anda yaratılması insana fiillerinde seçme şansı vermemektedir. Bu durumda insanın fiillerinden sorumlu olduğundan da bahsedilemez.

İstiaat ile ilgili tartışmalarda üzerinde durulan en önemli noktalardan biri de istitaatin sürekli olup olmadığı konusudur. Mu’tezile kudretin bir araz olduğunu, fakat bu arazın insanda (ölene kadar) sürekli halde bulunduğunu söylemiştir.[45] Eş’ari’ye göre de kudret bir araz olmasına rağmen arazlar sürekli değildir ve yok olmak mecburiyetindedirler. Ona göre “kudret sürekli olsaydı iki şekilde sürekli olabilirdi; ya kendinde sürekli olurdu ya da üzerinde barındığı şeyin sürekli olmasıyla kendisi de sürekli olurdu. Kudretin bizzat kendisinin sürekli olması onun kendiliğinden baki olmasını ve hiçbir zaman yok olmamasını gerektirir. Bu durumda hudusu anında baki olarak ortaya çıkmalıdır ki hadis bir varlığın bu şekilde ortaya çıkamayacağı açıktır. Eğer üzerinde barındığı şeyin baki oluşuyla sürekli olursa, o halde üzerinde barındığı da bir arazdır ve bu durumda araz arazla kaim olur ki bu fasittir.”[46] Burada bir anlamlandırma kargaşası yaşandığı açıktır. Kudretin sürekliliği Eş’ari’ye göre onun sonsuza kadar sürmesidir ve sonsuzluk hadis bir varlık için düşünülemez. Halbuki kudretin sürekliliği insan yaşadığı müddetçedir. Kudretin bizzat kendisinin baki olmadığı aşikardır, çünkü hadis bir varlıktır ve insanla beraber vücuda gelmiştir. fakat insanın organları bir araz olduğu halde nasıl ki doğumundan ölümüne kadar kendisiyle beraberdir, kudrette aynı şekilde bir araz olmasına rağmen insan var oldukça o da varlığını devam ettirmektedir.

Eş’ari, kudretin insandan ayrı bir araz olduğuna, fiille beraber aynı anda yaratıldığına ve sürekli olmadığına dair delillerini sıraladıktan sonra kudretin var oluş özelliklerine ve etki alanına temas eder. Eş’ari’ye göre takdir edildiği şey için vücut bulması, hadis kudretin varlığının şartıdır.[47] Kudretin fiil ile beraber aynı anda yaratıldığı fikrinin tabii bir neticesi olarak yaratılan kudretin ne için yaratılmışsa o kudretle ancak o şeyin ortaya çıkacağını savunmuştur. Çünkü insanda kudret yaratıldığı zaman fiil de aynı anda yaratıldığı için o kudretle o fiil meydana gelmek zorundadır. İş olup bittikten sonra kudret araz olduğu için kaybolacaktır ve insan istese de aynı kudretle makdurunun dışında herhangi bir fiili gerçekleştiremeyecektir.

Eş’ari bu durumu şöyle izah eder:” Bir kudret iki hareket için olsaydı ya iki hareketin ikisi de o kudretle aynı anda ortaya çıkardı ya da hareketlerden biri diğerinden sonra ortaya çıkardı. Eğer iki aynı anda ortaya çıkarsa (kudret bedenin tümünde değil sadece hareketin ortaya çıkacağı uzuv da yaratılacağı için) ikisinin de aynı mevzide ortaya çıkması gerekirdi. Bu da aynı anda hem hareketli hem de sakin olmayı mümkün kılar ki bu muhaldir. Şayet aynı kudret biri diğerinden sonra gelen iki hareket için olursa delil ve mantık gösterdi ki kudret sürekli değildir, yani birinci hareket meydana geldikten sonra o kudret kaybolacaktır ve ikinci hareket kudret olmadan meydana gelecektir. Tabii bu da imkansızdır.”[48] Eş’ari burada kudretin varlık özelliklerinin ikisine temas etmiştir. Öncelikle kudretin genel bir anlam taşımadığına yani hadis kudretin insan bedeninin ancak bir uzvunda ortaya çıkabileceğini belirtmektedir.

Kudret ortaya çıkmak için bir mekana ihtiyaç duyar. Organ olmaksızın kudretin ortaya çıkması mümkün değildir. Ancak bir organın iki hareketi aynı anda yapması da muhaldir. Kudret bir organ için yaratıldığında o organ, kudret hangi fiil için yaratılmışsa sadece o fiili gerçekleştirebilir. Buradan yaratılan kudretin hususiyet özelliği taşıdığını vurgulamak istediğini anlıyoruz. İkinci olarak kudretin araz ve geçici olduğunu belirttiğini görüyoruz. Zira iki hareketten hangisi önce gelirse o kudreti kullanmış olacak ve kudret yok olacaktır. Diğer hareket ise ortaya çıkmak için bir kudret bulamayacak ve varlık sahasına çıkamayacaktır. Eş’ari’nin düşüncesine göre her bir fiil için ayrı kudret yaratıldığı böylelikle kanıtlanmış olmaktadır.

Onun burada ve genelde fikirlerini dayandırdığı temel argüman insanın bir fiili bir kere bile yapmaktan aciz kalması kudretin her fiil için ayrı ayrı yaratıldığıdır. Fakat bizce Eş’ari’nin yanıldığı nokta şudur; sağlıklı ve herhangi bir fiili, mesela yürüme fiilini gerçekleştirecek organa sahip bir insan, hayatının belli dönemi hariç bu fiili her zaman gerçekleştirir. Sadece yeni doğan bir bebek sağlıklı ve yürüme organına sahip olduğu halde yürüme fiilini gerçekleştiremez; çünkü henüz kasları bu fiili yapmaya elverişli değildir.

İnsan potansiyel kudret sahibidir ve statik halde bulunan kudreti fiil anında kinetik hale çevirerek fiili yapmaya muktedir olur. Potansiyel kudret hakkında daha önce verdiğimiz ölü bir bedenin titremesi örneği bu düşüncemizi destekler niteliktedir. Bu noktadan itibaren yeni bir tartışma gündeme gelmektedir. Eş’ari’nin kudretin ortaya çıkması için bir mekana yani bir organa ihtiyaç duyduğunu kabul ettiğini söylemiştik.[49] Lakin organ kudretin illetidir Eş’ari nazarında, kesbin değil. Kudret olmadan kesb vaki olamadığı halde organ olmadan kesb gerçekleşebilmektedir.[50] Yani ona göre illetler arasında bir bağlantı yoktur. Eş’ari’nin böyle düşünmesinin yegane sebebi, Allah Teala’nın dilediğini dilediği gibi yapabilmesinin önünü kapatmamaktadır. Şayet organ olmadan fiilin meydana gelemeyeceğini söylersen Allah’ın bir fiili yapmak istediğinde o fiili gerçekleştirecek organı bulunmayan bir insanda o fiili yaratamayacağı anlamına gelir ki, bu da Allah’a noksanlık izafe etmektir. Aynı şey kudret için de geçerli olmaz mı, yani ”kudret olmadan fiil meydana gelmez” demek Allah’a eksiklik izafe etmek değil mi sorusuna Eş’ari’nin bulduğu çözüm, elin titremesi gibi zorunlu fiillerin kudret olmadan ortaya çıkmasıdır. Böylece Allah’ın istediği zaman kudret olmadan da fiil yaratabildiği Eş’ari’ye göre ispatlanmaktadır. Aynı şekilde iktisabi fiilleri de kudret olmadan yaratabildiği halde iktisabi fiiller için kudretin yaratılması Eş’ari ve Frank’a göre iradeyi içinde barındırdığı için sorumluluk açısından gereklidir.[51] Buna paralel olarak Eş’ari hayatı da fiilin değil kudretin illeti olarak görür.

Mu’tezile ile Eş’ari arasındaki tartışmalardan bir diğeri de “teklif ma la yutak” (insanın, Allah tarafından gücünün yetmeyeceği şeylerle mükellef tutulması) konusundadır. Mu’tezile, Allah’ın insanı güç yetiremeyeceği şeylerle mükellef kılamayacağını söylemektedir.[52] Kadı Abdulcebbar’a göre bu adaletle ilgili bir meseledir. Allah adil olmak zorundadır ve adaleti gereği zulüm yapamaz. Ancak insanı gücünün yetmeyeceği bir şeyden sorumlu tutmak Allah’ın zulüm yapması anlamına gelir. Allah Teala’nın kendisi, bunu kendinden men etmiştir.[53] Lakin Eş’ari konuya Allah’ın her şeye kadir oluşu üzerinden yaklaşır. Allah Teala’nın mutlak kudretini sınırlayacak hiçbir şey yoktur. O mülkünde dilediği gibi tasarruf etme imkanına sahiptir.

Eş’ari bu fikrini “işitmeye güç yetiremediler”[54] ayetiyle destekler. “İşitmeye güç yetirememeleri, Allah Teala’nın güç yetiremeyeceklerini bildikleri halde onlara emrettiklerini gösterir.”[55] Bunun yanında o güç yetirememenin fiil yapmak için insanın kendisinde kudret yaratılmadığı anlamına gelmediğini söyler. Örneğin kafirin imana güç yetirememesinin nedenini kafirin kendisinde iman için güç bulunmaması olarak değil, imanı terk ettiği ve imanın zıddıyla meşgul olduğu için iman edemediği şeklinde izah eder. Eş’ari burada kendisiyle çelişmektedir. Onun düşüncesine göre irade, kudret ve fiil aynı anda yaratılmaktadır. Kafirin iman etmesi için önce iman etmeyi istemesi gerekir. Ancak isteme fiilinin gerçekleşmesi için kendisinde bir irade, bu fiili gerçekleştirecek kudret ve isteme fiili yaratılması gerekmektedir. Fakat küfürle iştigal ettiği dönem içerisinde Eş’ari’ye bu mümkün değildir. O halde bir defa inkar eden insanın artık geri dönme şansı kalmamaktadır. Kafirin de artık iman etme ihtimali yoktur. Bunun yanı sıra istemek ve inanmak fiilleri iki ayrı eylemdir ve zihinsel yani insan beyniyle alakalı fiillerdir. Eş’ari’nin öğretilerine göre bir mevzide iki fiil aynı anda ortaya çıkmaz. Bu durumda kafir, bir yandan inkar ederken değer yandan iman etmeyi isteyemeyeceği için iman etmesi imkan dahilinde değildir.

    SONUÇ

Yaklaşık on dört asırdır Müslüman toplum kader ve insanın fiilleri konusunda bir ittifak sağlayamamıştır. Ortaya konan onca delil, söylenen kitaplar dolusu sözler ve fikir ayrılığının getirdiği çatışmalarda yitirilen hayatlara rağmen henüz birlik içinde olamayışımız, yüz yıllardır bir arpa boyu yol gidemediğimiz ve daha uzun yıllarca da gidemeyeceğimizi gösteriyor.

İnsanoğlunun bu dünyada mutlak özgürlüğünden bahsedebilir miyiz? Veya yaptığı eylemlerde cebir altında mıdır? Bu sorulardan sonra şu ayeti hatırlayalım:”Ey iman edenler! Size açıklandığı takdirde sizi üzecek şeylere dair soru sormayın.”[56] Sonra da peygamberimizin kader hakkında soru sorulmasını yasakladığını. Peşine düşmemiz gereken asıl sorular yukarıda geçenler mi? Yoksa Kur’an-ı Kerim’in bize sorduğu “Nereye gidiyorsunuz?”[57] biz de kendimize sormamız mı daha uygun olur?

Yaratılışında merak hissi var olan insanın, yaşadığı dünyanın merakını celp etmesi ve mesele bizzat kendisiyle alakalı olduğunda bu merakın daha da artması doğaldır. Zaten insanoğlunun sosyal ve teknolojik çalışmalarını bu denli ileri seviyelere taşıyabilmesinin ardındaki en önemli faktörler merak ve araştırma isteğidir. Lakin her araştırmanın belli başlı kuralları ve bir üslubu olduğu gibi etik kurallarına da uygun olması şarttır. Ayetleri gelişi güzel yorumlayarak delil olarak kullanmak, fikirlere sarsılmaz bir dayanak sağlamak amacıyla hadis uydurmak gibi yollar kesinlikle başvurulmaması gereken usullerdir.

Kader ve insanın fiilleriyle alakalı son sözümüz şudur ki; hayatı, doğumu ve ölümü arasında sınırlanmış, belirli şeyleri yapmanın ötesine geçemeyen, buna kapasitesi yetmeyen, bu sınırlı hayata ve sınırlı bedene yine sınırlı bir dünyada sahip olan bir varlığın yani insanın, mutlak manada özgür olduğunu söylemek ne kadar imkansızsa, bu sınırlamalar içinde ayrıca bir sınırın olduğunu söylemek ve bu sınırla beraber insanın kendi alanı içinde hareket özgürlüğünü elinden almak bir o kadar imkansızdır. Öyleyse insanın alanını belirleyen çizgileri çizdikten sonra bir irade ve fiil yapma hürriyetinden söz etmek kesinlikle Allah Teala’nın aşkınlığına ve erişilemez sıfatlarına halel getirmeyeceği gibi, Kur’an’ın ve sünnetin ruhuna ve öğretilerine uygun olan da budur.


KAYNAKÇA

[1] Evkuran, Mehmet, Sünni Paradigmayı Anlamak, Ankara Okulu Yayınları, Ankara 2016, s.198

[2] el-Eş’ari, İsmail b. Hasan, el-İbane an Usuli’d-Diyane, çeviri:Mustafa Çevik, İlahiyat Yayınları, Ankara 2005, s.19,20

[3] Turhan, Kasım, Kelam ve Felsefe Açısından İnsan Fiilleri, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları, İstanbul 2003, s.105

[4] el-Eş’ari, el-İbane, s.158; el-Eş’ari, İsmail b. Hasan, Kitabu’l-Lum’a fi’r-Reddi ala Ehli’z-Zeyği ve’l-Bid’a, tahkik: Hammude Ğurabe, Londra 1975, s.24-71

[5] el-Eş’ari, el-Lum’a, s.71

[6] Şehristani, Abdülkerim, el-Milel ve’n-Nihal, tahkik: Muhammed S. Kiylani, I-II, Beyrut 1975, s.102

[7] Bağdadi, Abdülkahir b. Tahir b. Muhammed, Usuli’d-Din, Beyrut 1981, s.131

[8] el-Eş’ari, el-Lum’a, s.71; Şehristani, el-Milel, s.101; George Hourani, Reason and Tradition in İslamic Ethics, Cambridge University Press 1985, s.122; Macid Fahri, İslam Felsefesi Tarihi, çeviri: Kasım Turhan, ŞA-TO Yayınları, İstanbul 1987, s.164

[9] el-Eş’ari, el-Luma’, s.79

[10] Age, s.79-80

[11] Talak, 12

[12] Saffat, 96

[13] Kadı Abdülcebbar, İbn Ahmed, Şerhu’l-Usuli’l-Hamse, tahkik: Abdülkerim Osman, Kahire 1996, s. 323

[14] Richard Frank, Eş’ari’ye Göre Yaratılmış İradenin Yapısı -Kitabu’l-Luma’nın Analizi 82-164-, Studia İslamica, No:25, 1966, s.1

[15] Secde, 17

[16] Frank, agm, s. 8

[17] Agm, s. 11

[18] el-Eş’ari, el-Luma’, s.69

[19] Age, s.70

[20] Age, s.70

[21] el-Eş’ari, el-Luma’, s.71

[22] Age, s.71

[23] Age, s.72

[24] el-Eş’ari, el-Luma’, s.72

[25] Age, s.73

[26] Çığman, M. Kenan, Kaza-Kader, Hayır ve Şer, Rızık, Ecel ve Tevekkül, Ankara 1964, s.30

[27] Eş’ari, el-Luma’, s.74

[28] el-Eş’ari, el-Luma’, s.75

[29] Age, s.75-76

[30] Age, s.76

[31] el-Eş’ari, el-Luma’, s.77

[32] Ankebut, 2

[33] Frank, agm, s.9

[34] el-Eş’ari, el-Luma’, s.78

[35] Age, s.79

[36] Eş’ari, el-Luma’, s.79

[37] Age, s.94

[38]el-Mürteza, Şerif, Cebir ve Kader Kıskacında İnsan Özgürlüğü, çeviri: Muammer Esen, Araştırma Yayıncılık, Ankara 2012, s.120

[39]el-Mürteza, age, s.120; Ammara, Muhammed, Mu’tezile ve İnsanın Özgürlüğü Sorunu, çeviri: Vahdettin İnce, Ekin Yayınları, İstanbul 1998, s.134

[40] Eş’ari, el-Luma’, s.95

[41] Yazıcıoğlu, M. Sait, İslam Kelamında Önemli Bir Mesele: İstitaat, İslami Araştırmaları Dergisi, sayı:1, 1986, s.54

[42] Eş’ari, el-Luma’, s.95

[43] Eş’ari, el-Luma’, s.109

[44] Frank, agm, s.16

[45] Yazıcıoğlu, agm, s.51

[46] Eş’ari, el-Luma’, s.100

[47] Bkz. Demir, Hilmi, Delil ve İstidlalin Mantıki Yapısı, İsam Yayınları, İstanbul 2012, s.164-185

[48]Age, s.98

[49] el-Eş’ari, el-Luma’, s.84

[50] Age, s.97

[51] Age, s.102; Frank, agm, s.20

[52] Ammara, age, s.117

[53] Kadı Abdulcebbar, age, s.346

[54] Hud 20.

[55] el-Eş’ari, el-Luma’, s.113

[56] Maide, 101

[57] Tekvir, 26