Geçmişte ve Günümüzde Bir Kelam Yöntemimiz Var mıdır?

Geçmişte ve Günümüzde Bir Kelam Yöntemimiz Var mıdır?

Cilt/Sayı

2016 27. cilt – 3. sayı – Kelam Özel Sayısı

Yazar

Ramazan ALTINTAŞa

aKelam AD, Konya Necmettin Erbakan Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, Konya

Öz

Batı’da XVII. Yüzyıl bilim dallarında yöntem tartışmalarının yapıldığı bir dönem oldu. Bununla birlikte uzmanlık alanlarına göre her ilim dalı kendi içinde alt ilimlere ayrıldı. Hem yöntem ve hem de çeşitlendirilme bakımından dinî ilimler de aynı serencamı yaşadı. Örneğin, mütekaddimûn/önceki dönemlerde Kelam ilmi denildiğinde tek bir ilim dalı akla geliyordu. Ama XX. Yüzyılın başından itibaren Kelam ilmi de kendi içinde: Sistematik Kelam, Çağdaş Kelam, Kelam Tarihi, Sistematik Kelam Problemleri, Klasik Kelam Problemleri, Kelam Okulları, Kelam Felsefeleri, Süreç Kelamı vb. gibi alt ilimlere ayrıldı. Aynı durum diğer İslami ilimler için de geçerlidir. Burada Kelam ilmi açısından tarihi bir eksiklikten bahsedilebilir. Fıkıh, Tefsir ve Hadis ilimlerinde olduğu gibi Kelam ilminin müstakil bir usulü yoktur. Kelam ilminde metot, tatbikattan ayırt edilemeyecek kadar iç içe girmiştir. Kelam bilginlerinin metot alanında yaptıkları şey, kelam kaynaklarının mukaddimesinde usulle ilgili konuları “nazarın gerekliliği” başlığı altında toplanmıştır. Bugün zor olmasına rağmen yapılması gereken bir Kelam Usûlü kitabının yazılmasıdır. İşte “geçmişte ve günümüzde bir kelam yöntemimiz var mıdır?” başlıklı bu makalemizde yazılacak bir usul kitabında hangi konuların yer alacağına dair öneriler yer alacaktır.

Anahtar Kelimeler

Kelam; kelam usulü/yöntemi; epistemoloji; akıl; nakil

Abstract

In the West, seventeenth century was a century of discussions on method. In addition, each and every science was subdivided into various branches. Religious sciences were also affected by these changes regarding method and diversification. In preceding centuries only kalām (theology) only referred to one science. However, by the beginning of twentieth century it was also subdivided into various sciences including systematic theology, contemporary theology, problems of systematic theology, classical problems of theology, theological schools, philosophical theology, process theology. This branching out is also true of other Islamic sciences. Unlike fiqh, tafsīr, and hadīth, kalām does not have a special methodology (usūl). For the science of kalām, methods and practices are intertwined. Kalām specialists included a section in the beginning of theological sources under the topic of “the necessity of ratiocination.” The foremost task today is to write a book on usūl al-kalām (principles of theology). This article provides a blueprint for such a book by pointing out the kind of issues it should cover.

Keywords

Kalām (theology); usūl al-kalām (principles of theology); epistemology; reason; narrative


Hicrî II. yüzyıldan miladi XVII. Yüzyılın başlarına geldiğimizde pozitif bilimler alanında Batı’da yöntem tartışmaları yeni durumlar ortaya çıkardı. Uzmanlık alanlarına göre tek bir ilim dalı atomize olmak suretiyle kendi içinde alt ilimlere ayrıldı. Bundan dinî ilimler de nasibini aldı. Örneğin, kadim zamanlarda Kelam denildiğinde kendi içinde bütüncül bir yapı akla gelirken, günümüzde Kelam ilmi, yan dallar dediğimiz farklı alt başlıklar altında isimlendirilir oldu: Sistematik Kelam, Çağdaş Kelam, Kelam Tarihi, Sistematik Kelam Problemleri, Klasik Kelam Problemleri, Kelam Okulları, Kelam Felsefeleri, Süreç Kelamı vb. Görüldüğü gibi tek bir Kelam ilminden bahsedilmemektedir. Artık Kelam kendi içinde çeşitlilik oluşturmuştur. Aynı durum Tefsir, Hadis, Fıkıh gibi diğer İslami İlimler için de geçerlidir. Kelam ilmi açısından burada bir eksiklik göze çarpmaktadır. Kelam ilminde metot, tatbikattan ayırt edilemeyecek kadar iç içe girmiştir. Mütekellimlerin metot alanında yaptıkları çalışmalar, kelam kaynaklarının mukaddimesinde yer alan “nazarın gerekliliği” başlığı altında sınırlandırılmıştır.[1] Bugün zor olmasına rağmen ortak akıl bağlamında kollektif çalışmalarla derli toplu bir Kelâm Usûlü kitabının yazılmasına şiddetle ihtiyaç duyulmaktadır.

    USÛL ÇALIŞMASINDA NASIL BİR BAŞLIKLANDIRMA YAPILMALIDIR?

Ben burada bir kelam usulü yazım planı değil, yazım planına katkıda bulunulacak düzeyde bir taslak önerisinde bulunacağım. Bilindiği gibi her bir kelami ekolün yönteme dair görüşleri farklı farklıdır. Bütün bu zorluklara rağmen, Kelam Usulü alanında bir çalışmanın imkânı vardır. Ben bu çalışmanın başarılacağına inanıyorum. Bu konunun önemli olduğuna inanan yerli ve yurt dışından Kelam alanında ihtisas sahibi hocalarımızın belli bir proje çerçevesinde bir araya gelip ortak çalışma yapmaları büyük önem arz etmektedir. Benim Kelam Usûlü çalışmalarına katkıda bulunmak amacıyla içeriğe dair bazı önerilerim şunlardır:

KELAM İLMİNİN TANIM ÇERÇEVESİ

Kelam ilmi, tarih boyunca İslâmî ilimlerin ve İslam toplumunun sürekliliğini sağlamada güvenlik işlevi görmüştür. Biz bu düşünceleri İslam toplumlarının varoluş sürecinde gerek Kelam ilminin konusuna ve gerekse amacına göre yapılan tanımlarda izlememiz mümkündür. Hatta bu tanımlardan tarihi süreçte İslam inanç sistemine yönelik tehdit ve algıları takip edebiliriz. Dolayısıyla Kelam tanımları hem bu tehditleri geri çevirme ve hem de birey ve topluma istikamet kazandırmada önemli bir hizmet görmüştür. Nitekim Kelam, önceleri: “Allah’ın zat ve sıfatlarından, başlangıç/yaratılış ve sonuç/ahiret itibariyle varlığın durumlarından İslam kanunu üzere bahseden bir ilimdir”[2] şeklinde tanımlanmışken, zaman içerisinde nübüvvete yönelik saldırılardan dolayı bu tanıma, ‘nübüvvet ve risâlet’ konusu da eklenmiştir.[3] İslam düşünce tarihinde Kelam ilmi, İslam’da fikrî derinliği temsil eder. Bu sebeple yukarıdaki tanımlar Kelam geleneğimiz (Ehl-i Sünnet, Mu’tezile, Şia vb.) bir bütün olarak değerlendirildiği zaman yapılmıştır. Hicrî VI. yüzyılın başlarından itibaren Kelam ilminin konusuna göre yapılan bütünlükçü tanım terkedilerek mezhebi çerçevede tanımlara gidilmiştir. Örneğin; Kelam ilmi; “sünnet ehlinin akidesini muhafaza ve bunu bid’at ehlinin tehlikesinden korumak” şeklinde tanımlanır.[4]Elbette mezhep eksenli bu tanımların arkasında özellikle XII. Yüzyılda bâtınîlik hareketi ve Şia gibi fırkaların İslam toplumunun birliğini tehdit etmesinin büyük rolü vardır. Sünnet ehlinin akidesini temel alan Gazâlî’nin (ö. 505/1111) bu tanımını destekler mahiyette İbn Haldun (v. 1332/1406) ise, “imandan olan akîde ve inançları aklî delillerle ispat eden ve İslam akîdelerinde ilk Müslümanların (mütekaddim Selefiyye) ve Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’ın doğru yolundan sapanların fikirlerini reddeden bir ilimdir” şeklinde alanı sınırlandırıcı bir tanım getirmiştir.[5]  Son dönemde Kelam ilminin konusu ve gayesi gözetilerek imanın oluşumunda göz ardı edilemeyecek yeri bulunan davranış ilkelerinin iman esasları mertebesine çıkarılan yeni bir tanım da şöyle yapılmıştır: “Kelam, İslam dininin iman esaslarını ve davranışlarla ilgili temel ilkelerini naslardan hareketle belirleyen, onları nasların bütünlüğü çerçevesinde temellendirip aklî yöntemlerle destekleyen ve karşı fikirleri eleştirip cevaplandıran bir ilimdir.”[6] Ayrıca bu tanıma “karşı fikirleri eleştirip cevaplandıran” ibaresinin eklenmiş olması anlamlıdır.

 Yukarıdaki bütün bu tanımlardan yola çıkılarak, içinde bulunduğumuz modern dönemde ortaya çıkan inanç sorunlarını da dikkate almakla birlikte Kelam’ın konusuna göre yeni bir tanıma gitmek gerekir. Çünkü tanım, bir ilmin stratejisini ve alanını sunmada ve belirlemede fevkalade önem arz etmektedir.  Kadim dönemlerin tanımları, bugünün ihtiyaçlarına cevap verebilecek tanımlar değildir.  Örneğin, Kelamın konusuna göre yapılan tanımına, “İslam kanunu üzere..” ifadesiyle bir çerçeve çizmek sorunu tartışmaya açmadan baştan sınırlamak olmaz mı? Böyle bir ilim dalının adı Kelam değil, olsa olsa Akâid olabilir. Doğru olan, gerçeği önceden tespit etmeyip, araştırdıktan sonra bulunan gerçektir.[7] Bu fikrin temelleri ilk dönem kelam geleneğinde vardır. Buna, Mu’tezile ve Mâtürîdî kelamcıların, “metafiziki ve ahlaki değerleri bilmede kriter akıldır” görüşleri örnek olarak verilebilir. [8]

EPİSTEMOLOJİ

Metodu, ontoloji ve epistemolojiden bağımsız yapmak zordur.Kelam ilminin en önemli konularından birisi, bilgi meselesidir. Bilginin tesis edicisi ise, akıldır. Kelamda bilgi sorunu; “ma’rifet, nazar, ilim” vb. gibi terminolojilerle ifade edilerek dile getirilmiştir.  Bir nevi bilgi felsefesinin ipuçlarını veren bu terminoloji, hem mütekaddimûn ve hem de müteahhirûn mütekellimlerin eserlerinin ilk bölümlerinde yer almaktadır. Kelam ilminin değişik dönemlerinde kavramlaştırılan bilgi tanımları, çağdaş gelişmeleri de dikkate alarak yeniden gözden geçirilmelidir. İlm-i Kelam’da her ne kadar duyu ve sâdık haber gibi bilgi vasıtalarından söz edilmiş olsa da epistemolojik temel, akıldır. Mütekellimlerin yaptıkları şey, vahyi akılla yorumlamaktır. Çünkü Kelam ilmi, problemleri itibariyle dinî, delilleri itibariyle de insanî bir ilimdir. İslam düşüncesinin gerçek kurucuları olan mütekellimler, metafizik alanı kavramayı olgular âlemine dayalı tecrübelerden hareketle kurmaya çalışmışlardır.  Buna mantık, akıl ve dil gibi araçlar da kaynaklık etmiştir. [9]  O halde yeni çabalarla din-dil ilişkisi rayına oturtulmalıdır. Çünkü din diline yöneltilen çağdaş itirazlar söz konusudur.

Öte yandan Kelam’da bilgi kaynaklarının başında yer alan Kur’an-ı Kerim, bütün kelami ekollerin kullandığı ana ve temel kaynaktır. Bunda bir sorun yoktur. Ancak, haber-i sâdık bağlamında ele alınan mütevâtir haberlerin sayısı konusunda görüş ayrılığı vardır. Bu sebeple mütevâtir haber,  dikkatli incelemelere muhtaçtır. Bir ortak görüş çerçevesinde mütevatir haberlerin bir envanteri çıkarılmalıdır. Böyle bir çalışmanın yapıldığını varsayarsak bile hangi mütevâtir haber inanç konularında delil olarak kullanılmaktadır? Teori ile pratik arasında bir ilişki var mıdır? Eğer bu soruların kapsamlı cevabı bulunabilirse, itikadi bilginin değerine katkı yapılmış olacaktır. Çünkü bilginin değeri haberin değerine göre anlam kazanır.

KELAM FİZİĞİ VE MUHTEVASI

Tarihsel kesitte, İslam akılcılığının nasıl ortaya çıktığını incelemek gerçekten zordur. Özellikle, kozmoloji ve askatoloji alanında üretilen mitsel bilgiye ve otoriter dinî muhayyileye karşı verilen mücadele çerçevesinde akılcılığın nasıl doğduğunu anlamak için tarihi süreçte psikolojik ortamın iyi incelenmesi gerekir. Zira akılcı bilginin doğuş yeri, doğrudan, mitsel bilgidir. İslam tarihinde iktisadî, içtimâî, teknik, dinî, felsefî ilimler alanında üretilen bilgi, doğrudan ve dolaylı olarak İslam uygarlığının akılcı gelişimiyle ilişkilidir. Bağımsız analitik aklın çatışması Mu’tezile kelam hareketiyle özel bir şekilde, daha sonra analitik akıl, özel bir biçimde salt ilim kelimesi manasında felsefî hareketle somutlaşmıştır.  Bütün bu geleneksel miras dikkate alınarak Kelam ilmi, modern zamanlarda içine düştüğü rasyonellik krizinden kurtarılabilir mi? Bu da ancak aklî ve naklî delilin içeriğini ele alınmakla gerçekleştirilebilir. Böylece muhteva bakımından Kelam Fiziği dediğimiz ve aklın tekelinde olan “Dakîku’l-kelam” ile naklin tekelinde olan “Celîlü’l-Kelam”ın sınırları birbirinden ayrılmış olur.

ZANNÎLİK PROBLEMATİĞİ

İlm-i Kelam’ın yöntem sorunları arasında açıklığa kavuşturulması gereken bir başka önemli sorun da özellikle fer’ kapsamı içerisinde değerlendirilen naklî delillerle ilgilidir. Çünkü nakli delil denildiği zaman Kur’an, mütevatir sünnet ve icma’ anlaşılmaktadır. Delil olma bakımından nakli delil değerlendirilirken, bunun başında da ‘sübûtu ve manaya delâleti yönüyle zannîlik’ sorunu gelmektedir. Çünkü bu sorunun itikatla çok yakın bir ilişkisi vardır. Zira akâid ilkeleri formüle edilirken naklî delilin kat’îlik ve zannîlik yönünün bilinmesi büyük önem arzetmektedir. İşte bundan dolayı sübutun ve delâletin zanniliği gibi konuların tanım ve sınırları yeniden ele alınarak belirlenmelidir.

ASIL-FER’ PROBLEMATİĞİ

Kelam ilminin belkemiğini oluşturan “asıl-fer” ilişkisi son derece önemlidir. Kelam’da asıl ve fer’ meselesi,  aklî ve şer’î hükümlerin dayanak ve kaynağını teşkil eden Kitap, sünnet, icma’ ve akıl hakkında kullanılır. Kelâmî ekollere göre, asıl ve fer’in takdim ve te’hiri delilin sıhhatine göre değişebilmektedir. Şöyle ki,  bazı durumlarda aklî delil asıl, naklî delil  fer’; bazı durumlarda aklî delil fer’, naklî delil ise, asıl kabul edilir. Örneğin, muhkem âyetler asıl, müteşâbih âyetler fer’ ; Kur’an ve akıl asıl,  hadisler fer’ ; Kur’an ve mütevâtir haber asıl, icma’ fer’; gâib asıl, şâhid fer’; sahih kraatlar asıl, şaz kraatlar fer’ ; ittifak edilen asıl, ihtilaf edilen fer’ ; âmm lafızlar asıl, hâss lafızlar fer’ ya da mutlak lafızlar asıl, mukayyed lafızlar fer’ olabilir. Zira bütün kelami ekoller kelamî görüşlerini “asıl-fer’” kavramlarına yükledikleri anlam çerçevesinde sistemleştirmişlerdir. Bu konu, Kelami ekollerin görüşlerinin farklılaşmasının da teorik alt yapısını oluşturmaktadır. Acaba bugün gelenekten yararlanarak yeni bir bakış açısıyla “asıl-fer” alanlarını yeniden oluşturamaz mıyız?

ZAT-SIFAT İLİŞKİSİ

Kadim kelam geleneğimizde yer alan sıfat tasniflerinde yeni bir değişikliğe gidilmelidir. Eylemsel Teoloji çerçevesinde tenzihe dayalı soyutlamacı bir din dili anlayışından teşbihi bir din dili evresine geçilmelidir. Teşbihi dilden maksadımız, bugün için esamesi bile okunmayan müşebbihe fırkasının dili değildir. Aksine kastettiğimiz, dini duyarlılık ve davranış anlamında; Allah’ın sabır, ihsan, şükür ve muttakilerle birlikte olmayı öğütlediği durumdur. Beri yandan, rasyonel bir din dili, Allah’ı hayatla içkin olmaktan çıkarmakta ve aşkınlığa hapsetmektedir. Hem tenzihçi ve hem de katı rasyonel din dili alanında bir firari yaşanmaktadır. Bu her iki dilin arasını telif edici vasati bir yaklaşıma ihtiyaç vardır. Hem te’lifçi bu yaklaşıma katkıda bulunması ve hem de Yüce Allah’la ilişkimizi kuvvetlendirmesi amacıyla geleneksel dönemde tasnif edilen sıfatlar meselesi yeni bir yaklaşımla tasnif edilmelidir.  Ayrıca sıfatların tasnifi alanında bu yenilenme, Yaratanla yaratılan varlık arasında sevgi temelli ahlakî bağı da güçlendirecektir. Bu sebeple İlahi sıfatlar şöyle başlıklandırılabilir: İlahi Zat-Allah ilişkisi, Allah-İnsan ilişkisi ve Allah-Tabiat ilişkisi.. Bu çalışmaları yaparken kullandığımız üslup metafizik ile ahlak arasındaki ilişkiyi sağlam biçimde ortaya koymalıdır. Zira Kur’an’ın anlatım tarzı dikkate alındığında, en başta Allah’ın fiilleri ve isimlerinin sayımı gelir. Sayılmada, insanda bir bağlılık ve ahlaki sorumluluk uyandıracak bir yöntem izlendiği fark edilecektir. Böyle bir çalışma alanını, ahlak metafiziği olarak tanımlamak mümkündür.

TE’VİL OLGUSU, MUHKEM VE MÜTEŞÂBİHİN TANIMI

Bizim geleneksel Kelam mirasımızda Aristocu mantık egemendir. Aristocu mantık anlaşılmadan Şerhu’l-Akâid ve Şerhu’l-Makâsıd gibi klâsik eserlerin yapısı çözümlenemez. Tarih içinde Aristo’nun formel mantık anlayışı dinî düşünceye yarar sağladığı gibi, zarar da vermiştir. Meselâ,  bu mantık, eşyanın hakikatini inkâr edenlere karşı faydalı olmuştur. İnsanın özgürlüğü konusunda ise aynı şeyleri söylemek mümkün değildir. Sorun, formel mantığa baş vurularak çözülmek istendiğinde mutlak özgürlük ve mutlak cebir gibi bir ikilemi karşımıza çıkarmıştır. Formel mantık zarar vermiştir derken, bu ikilemi kastediyoruz. İşte kelam bilginleri her ne kadar bu ikilemi aşmak için te’vîl yöntemine sarılmışlarsa da sorunu tam olarak çözdüklerini iddia edemeyiz. Aynı durum, te’vil olgusunda da geçerlidir. Bu iki alanda birlikten söz etmek mümkün değildir.  Yine mütekellimlerin te’vil olgusuna yaklaşımları konusunda tam bir mutabakattan bahsedemeyiz.  Asıl sorun,   muhkem ve müteşâbihin tanımını yapmada değil, örneklendirmededir. Dolayısıyla  te’vil, muhkem ve müteşâbih gibi  kelami terimlerin yeniden ele alınıp objektif bir şekilde tanımlanmasına gidilmelidir. Bu konuda Nesefî’nin Tebsıratü’l-Edille’de önerdiği hermenötik yöntem yol gösterici olabilir.

AKIL-NAKİL ÇATIŞMASI SORUNU

İslam düşünce tarihinde vahiy karşısında aklın konumu, öteden beri zihinleri meşgul eden bir sorun olmuştur. Bu sorun hâlâ günümüzde devam etmektedir. Özellikle; sem’ ve akıl, nakil ve akıl, haber ve akıl gibi çeşitli şekiller ve hadîs karşısında re’y, nas karşısında kıyâs, te’vil karşısında zâhiri anlayış, beyân karşısında burhân, irfân karşısında nazar gibi birbirine aykırı isimler tartışılmaya devam etmektedir. Kelam bilginleri, akıl ve vahiy arasındaki ilişkinin tanımlarında sübjektif eğilimlerine göre farklılaşmıştır. Akıl-vahiy ilişkisi alanında ortaya çıkan ayrılma, çatışma (teâruz) problematiği ve yeterlilik problematiği gibi iki sorunu ortaya çıkarmıştır. Bunun en büyük müsebbibi, “bilginin kaynağı salt vahiydir” diyen selefi eğilimlerin yeterlilik sorunsalı ile “bilginin kaynağı salt akıldır” diyen rasyonalist eğilimlerin yeterlilik sorunsalıdır.  Aslında böyle bir problematik, kelâmî eğilimle haşvî eğilimler arasında meydana gelen fikrî çatışmanın bir sonucudur. Bu alanda ortaya çıkan ve ümmetin birliğini doğrudan ilgilendiren çatışmayı aşmada uzlaşmacı yeni bir bakış açısına ihtiyaç vardır.[10] Hakikatte çatışma, ahkâmdan hüküm çıkarma, araştırma ve aklı kullanma metotlarından doğmuştur. Bu konunun tarafları olan; İbn Teymiyye, Râzî, Gazâlî ve İbn Rüşd gibi mütefekkirler arasındaki görüş ayrılıklarının temelinde, beşerî bir çaba olan akıl yürütme metotları ve kaynaklarına farklı bakış tarzı yatmaktadır. Aslında iyi niyetli bir girişimle problemin çözümü gelenek içinde yeni bir yaklaşım biçimiyle çözülebilir. Özellikle İbn Rüşd’ün Menâhicü’l-Edille ve Faslu’l-Makal adlı eserlerinde ortaya koyduğu çözüm, bizim için ilham kaynağı olabilir.

    SONUÇ

Kelam ilmi, İslam düşünce ırmağının en verimli alanlarından birisidir. Bugün çağdaş İslam dünyasının içinde bulunduğu fikrî dağınıklığı gidermede ve evrensel ölçekte bütün bir insanlığa İslam’ın adâlet ve rahmet yüklü mesajını iletmede dinamik bir kelam anlayışına ihtiyaç vardır. Kelam ilminin varoluş amacı, kesin deliller kullanmak suretiyle inanç konularında meydana gelen şüpheleri gidermek ve doğru din anlayışını ortaya koymaktır. Çünkü doğru bir itikadi yapı olmadan sağlıklı bir düşünce ve ibadet hayatı olamaz. Dinde hakikati, Allah’ın maksadı ortaya koyar. Bu sebeple itikadi âyetlerde geçen Allah’ın maksadını ortaya çıkarmak için doğru bir akıl yürütme sayesinde elde edilen neticeye bizi ulaştırmada yardımcı olacak müstakil bir kelam usulüne ihtiyaç duyulmaktadır.  Ben, bireysel ya da kollektif çalışmalarla bir bütün olarak kelam geleneğimizden de yararlanmak suretiyle böyle bir kitabın yazılacağına inanıyorum.


KAYNAKÇA

[1]Bkz. Câbirî, M. Âbid, Arap-İslam Kültürünün Akıl Yapısı, (çev. B. Köroğlu, H. Hacak, E. Demirli), İstanbul, 1999, s. 207.

[2] Cürcânî, Seyyid Şerif, et-Ta’rîfat, Kahire: Âlemü’l-Kutub, 1987, s. 236.

[3] Bilmen, Ömer Nasuhi, Muvazzah İlm-i Kelam,  İstanbul; Bilmen Yayınevi, 1972, s. 5.

[4] Gazalî, Ebû Hâmid Muhammed,  el-Munkızu mine’d-Dalâl, (tahk.Abdülhalîm Mahmûd), Kahire, 1962. s. 132-137.

[5] İbn Haldun, Abdurrahman b. Muhammed,   Mukaddime, Beyrut, Dâru’l-Erkâm, 2001.  s. 495.

[6] Topaloğlu,  Bekir,  Kelam Araştırmaları Üzerine Düşünceler, 1. Baskı, İstanbul: M.Ü. İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları, 2004, s. 5.

[7] Atay, Hüseyin, İslam’ın İnanç Esasları, Ankara, 1992, s. 14.

[8] Beyâzîzâde, Kemaleddin,  İşârâtü’l-Meram min İbârâti’l-İmâm, (Thk. M. Z. El-Kevserî), İstanbul, 1949,  s. 67-69; Cârullah, Zühdi Hasan, el-Mu’tezile, Beyrut, 1990, s. 115.

[9] Altıntaş, Ramazan, İslam Düşüncesinde İşlevsel Akıl, İstanbul, 2003, s. 12.

[10] Bkz. Sâfî, Lui, “el-Vahyü ve’l-Aklu Bahsun fî İşkâliyeti Te’âruzi’l-Akl ve’n-Nakl”, İslâmiyyât el-Ma’rife, c. III, sy. 11, Selangor (Malaysia), 1998, s. 49-50.