Hacca Istâat, Niyabet ve Haccetmeyenin Hükmü ile İlgili Rivayetlerin Değerlendirilmesi

Hacca Istâat, Niyabet ve Haccetmeyenin Hükmü ile İlgili Rivayetlerin Değerlendirilmesi

Cilt/Sayı

2011 22. cilt – 3. sayı

Yazar

Mustafa HOCAOĞLUa

aTefsir AD, Recep Tayip Erdoğan Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, Rize

Öz

Bu makalemizde Âli İmran Suresi 97. ayetinin tefsiri üzerinde duracağız. Bu bağlamda İstitâat, vekâleten hacc etme ve haccetmeyenin hükmü konularına değineceğiz. Bu konularda önce müfessirlerin ayetle ilgili değerlendirmesini sonra mezheb imamlarının fetvalarını zikrettik, sonra da delil olarak gösterilen hadisler üzerinde durduk. Sonuçta da makalede tartışılan konular hakkındaki tercihimizi belirttik.

Anahtar Kelimeler

Kur’an; Hacc; Vekâleten Hacc; İbn Abbas

Abstract

In this article we will focus on interpration of surah Âl-i-‘Imrân verse 97. In this conrext, we examine the İstitâah, Doing the Pilgrimage by Proxy and Decision of no doing hajj. In this subjects, firstly. We expressed wievs of commentators with ayat, and fatwa of savants, later, we examined the hadiths which is related as proof. In conclusion we examined my opinion on this issue that is discused in my article.

Keywords

Quran; Pilgrimage; Doing the Pilgrimage by Proxy; Ibn Abbas


Hz. İbrahim Hacer ile Hz. İsmail’i Meke’ye bıraktığında bu beldeyi emin kılması ve insanları buraya meylettirmesi için Allah’a dua etmişti.1 Bunun üzerine Allah, Hz. İbrahim’e yeryüzünde inşa edilen ilk mabed olan Kâbe’yi2 onarmasını emretti. O’da oğlu İsmail ile birlikte Kâbe’nin inşasına başladı. Kâbe’nin yapımını bitirdiklerinde,3 Allah ona insanları hacca davet etmesini emretti.4 Haccın tarihi de bu şekilde başladı. Kendilerini Hz. İbrahim’e nispet eden Yahudiler, Hıristiyanlar5 ve müşrikler de kendilerine göre hacc ibadetini6 gerçekleştiriyorlardır.7 Hatta müşriklerin kendilerini Hz. İbrahim‘in varisi olarak gördükleri için Araplar arasında en yaygın ortak ibadetin hacc olduğu nakledilmektedir.8 Bu manada müşriklerin haccda yaptıkları bazı fiiller Kur- ’an’da yürürlükten kaldırılmakta9 veya düzeltilmektedir.10 Mekke döneminde müslümanların da hacc ettikleri belirtilmektedir.11 Hatta Müslümanlar cahiliye döneminde yaptıkları bazı fiillerin İslam olduktan sonra yanlış olduğunu düşünüp yapmaktan kaçındıkları için Allah, o ibadetin yapılmasını emretmiştir.12 Bununla birlikte Haccın farziyetinin, “güç yetirebilenlerin hacca gitmesi gerekir”13 ayeti ile sabit olduğu nakledilmektedir.14 İşte biz bu çalışmamızda, haccın farziyetini ifade eden Âli İmran sûresi 97. ayeti üzerinde duracağız. Müfessirler bu ayetin tefsirinde, haccın fevri olup olmadığı, hacc için diriye veya ölüye niyabet etmenin caiz olup olmadığı? İstitâat, Haccetmeyenin hükmü ve haccın hayatta kaç defa farz olduğu gibi çeşitli konuları tartışmaktadırlar. Bizim bu konuların hepsine değinmemiz, makalemizin hacmini büyüteceği için burada istitâat, niyabeten hacc etme ve haccetmeyenin hükmü konuları işlenecektir. Zikrettiğimiz konularda önce ayetle ilgili müfessirlerin beyanları, sonra mezheb imamlarının fetvaları zikredilip delil olarak gösterilen hadisler değerlendirilerek bir sonuca varılacaktır. Konuların temellendirilmesinde rivayetler etkin olduğu için nakledilen haberlerin senet ve metin değerlendirilmesi detaylı bir şekilde yapılacaktır.

STİTÂAT VE İLGİLİ RİVAYETLERİN İNCELENMESİ

İncelediğimiz ayetin “

İnsanlara Allah için Haccetmeleri gerekir” bölümünde âlimlerin ihtilâfları yok denecek kadar azdır. Görebildiğimiz kadarıyla asıl ihtilâf, özellikle

Mekke’ye gitmeye yol bulan kimselere”15 ayetindeki “İstitâat

kelimesinin neyi ifade ettiği hususundadır.

“İstitâat

ın aslında istemek anlamında kullanıldığı, istemekten kastın da irade olduğu ifade edilmektedir. Bu kelime aynı zamanda kudreti de ihtiva ettiği için, sonraları kudret ve kolaylığa ad olmuştur.16 Tefsirlerde İstitaat, azık ve binek, Mekke’- ye ulaştıracak beden sağlığı, yol güvenliği vs. gibi takat edebilme17 ve Allahın kolaylaştırdığı her şey18 veya oraya ulaştıracak bütün vesileler19 şeklinde tefsir edilmektedir. Ayrıca rivayetlerden geçen “azık ve bineğin” hacc için tek şart olmadığı, hastalık, yaşlılık, korku gibi etkenlerin de azık ve binek olsa bile hacca yol bulmaya güç yetirememe anlamına geldiği, bu sebeple bu tür kimselerin hacc etmesinin gerekmediği belirtilmektedir.20 Bununla birlikte Taberi istiaatı, “azık ve binek” şeklinde belirten rivayetler için “bunlar senedlerinde problem olan haberlerdir. Din hususunda bu gibi rivayetlerin delil alınması caiz değildir”21 demektedir.

Fakihlere göre istitâat, ya bedenle olur (İmam Malik ö.179/795) ya malla olur (İmam Şafiî ö.204/819) ya da hem mal, hem bedenle olur22 (Ebû Hanîfe ö.150/767).23 Bu çerçevede fakihler, istitâat’a beden sağlığı ve hacca götürecek binek ve azık;24 bedeni yolculuğa güç yetiremeyecek kadar hasta olan, fakat kendisinin yerine başkasını göndermeye imkânı olan şeklinde anlam vermektedirler.25 Bunlarla birlikte istitaat’ın azık ve binek ile sınırlandırılamayacağı, oraya ulaştıracak her yolun bu adın altında değerlendirilmesi gerektiği belirtilmektedir. Bu manada Mekke’ye ulaşmasına engel olan bir durum söz konusu olduğunda azık ve binek olsa da bu durumda haccın farz olmadığı belirtilmektedir.26 Mesela yatalak olan hastaya, kronik rahatsızlığı bulunanlara ve tek başına binekte duramayacak kadar yaşlı olanlara haccın farz olmasının açık bir sıkıntı ve meşakkat olduğu, oysa Allah’ın dinde zorluk/sıkıntı kılmadığı belirtilmektedir.27

Görebildiğimiz kadarı ile kaynaklarda “İstitâat/

ibaresine genellikle azık ve binek anlamı verilmektedir. İstaat’a yüklenen bu anlamın kaynağı da Hz. Peygamber’e hacca gitmek için gereken istitaat’ın ne olduğu sorulunca, Nebi’nin “azık ve binektir” dediği rivayetidir.28

Tirmizî (ö.279/892), bu hadisin ancak İbrahim b. Yezid el-Hûzi el-Mekkî kanalıyla bilindiğini, onun hıfzı hakkında ilim ehlinin bazı şeyler söylediğini nakletmektedir. İbnu’l-Arabî (ö.543/1148) de “Şerhinde”, Tirmizî’nin (ö.279/892) bu konuda, iki zayıf hadis naklettiğini, bu rivayetlerin, ne ilim, ne amel, ne de hüküm ifade ettiğini belirtmektedir.29 Ravi İbrahim b. Yezid el-Hûzi hakkında Tirmizî, İbn Mâce (ö.273/886)30 Ahmed b. Hanbel (ö.241/855) ve Nesâî’nin (ö.303/915) “metrûk”,31 İbn Maîn’in (ö.233/847), “sikâ değildir” ve “leyse bi şey”,32 Dârekutnî’nin (ö.385/995) de “münkeru’lhadis”33 dediği nakledilmektedir.34

Başka bir rivayette ise, “hacca gitmek için gereken istitâat nedir?” sorusuna, Hz. Peygamber‘in, “Sırtına binebileceğin bir deve bulmandır” dediği nakledilse de bu hadisi,35 ravi Hüseyin b. Abdullah b. Demîre’den dolayı mevzû kabul edilmektedir. O’nun hakkında, İmam Mâlik (ö.179/795), “yalancı”, Ebû Hâtim (ö.277/890), “metruku’l-hadis”,36 “yalancı”, Buhârî (ö.256/870), “münkeru’l-hadis”,37 İbn Maîn (ö.233/847) de “güvenilmez” demektedirler.38

İbnu’l-Münzir’den (ö.318/930) “İçerisinde ‘azık ve binek’in geçtiği müsned olarak rivayet edilen hiçbir hadisin sahih olmadığı” nakli yapılmaktadır.39 Ayrıca, bu rivayetlerin, Hasan Basrî‘den (ö.110/728) ‘mürsel’ olarak rivayet edilmesinin doğru olduğu ifade edilmektedir.40 Müsned olarak nakledilenlere gelince bu haberin, İbrahim b. Yezid tarafından rivayet edildiği, o‘nun, İbn Maîn ve diğerleri tarafından “metrûk” diye cerh edildiği açıklanmaktadır.41 Buna mukabil Şevkânî (ö.1250/ 1834), bu hadisin tariklerinin çok olmasının, hadisin değerini hiç olmazsa ‘hasen li-ğayrihi’ mertebesine yükselttiğini, onun, bazı tarikleri hakkında söz söylenmiş olmasının da bu görüşe zarar vermeyeceğini düşünmektedir.42 Bu konuda Zuhaylî, alimlerin istitâat’tın azık ve binek olduğuna dair Tirmizî’nin zayıf olarak naklettiği hadise dayandıklarını iddia etmektedir.43

Zeylaî, “Hacca yol bulmak, azık ve binektir” hadisinin İbn Ömer (ö.71/690), İbn Abbas (ö.68/687), Enes (ö.93/), Aişe (ö.58/678), Câbir, Abdullah b. Amr b. Âs (ö.65/684) ve İbn Mesud (ö.32/652) tarafından nakledildiğini belirttikten sonra, bu rivayet hakkında şu notu düşmektedir:

“İbn Ömer’den (ö.71/690) gelen rivayet, Tirmizî (ö.279/892),44 Beyhakî (ö.458/ 1066),45 Dârekutnî (ö.385/995),46 İbn Mâce (ö.273/886),47 İbrahim b. Yezid el-Hûzi kanalıyla48 nakledilmektedir.” Ravi İbrahim b. Yezid el-Hûzi hakkıdaki cerhi yukarda nakletmiştik.

İbn Mâce (ö.273/886), İbn Abbas hadisini nakletse de49 Elbânî, bu senedin zayıf olduğunu, ravi Hişam b. Süleyman’ın, mutâba’at50 olduğunda “makbul”, ancak buradaki gibi münferid kaldığında “leyyinu’l-hadis”51 olduğunu belirtmektedir.52 Ayrıca onun hakkında Ebû Hâtim (ö.277/890) “muztaribu’l-hadis”53 olduğunu nakletmektedir.54

Dârekutnî’nin (ö.385/995) “Sünen”inde55 nakledilen İbn Abbas (ö.68/687) hadisinin isnadındaki ravi Dâvud b. Zibrikân hakkında Buhârî (ö.256/870), “Onun hadisi mukâribtir”;56 İbn Maîn (ö.233/847), “Leyse bi şey”; Ebû Zura’, “metrûk”; Ebû Dâvud (ö.275/888), “zayıf, hadisi terk edilir”; Cüzcânî, “yalancı” demektedirler.57 Dârekutnî (ö.385/995), Huseyn b. Mehârik’i, hadis uydurmasından dolayı cerh etmektedir. İbn Hibbân da (ö.354/965)“onunla ihticac caiz değildir” demektedir.58

Hâkim (ö.405/1048), Enes hadisini “Müstedrek”inde, Said b. Ebi Arube, Katâde, Enes… tarikiyle vermekte ve bu hadisin Buhârî ve Müslim’in şartına göre sahih olduğunu, ancak onların bu hadisi tahric etmediğini beyan etmektedir.59 Bunun karşısında Hâfız, onun tarikinin zayıf olduğunu belirtmektedir.60 Aslında Enes hadisinin üç tariki vardır. Bu hadisin merfû olarak nakledilmesinde ravi İbn Ebî Zâide tek kalmaktadır. Elbânî, “İbn Ebî Zâide’nin bu hadisi, şeyhinin ihtilât61 etmesinden önce mi, yoksa sonra mı rivayet ettiğini biz bilmiyoruz.” demektedir.62 Beyhakî (ö.458/1066), mürsel olan rivayetin daha tercihe şayan, merfû olarak nakledilmesinin ise ancak bir “vehmin” neticesi olduğunu beyan etmektedir.63 Ahmed Abdulhâdi (ö.744/ 1344) bu hadisin, merfû olarak hiçbir sünen kitabında tahriç edilmediğini, Katâde’nin (ö.118/736), Hasan’dan (ö.110/728) mürsel olarak rivayetinin sahih, Enes’ten nakledilmesinin ise bir vehmin sonucu olduğunu haber vermektedir.64

Dârekutnî, Aişe (ö.58/678) hadisini “Sünen”- inde65 nakletse de, bu hadisi Ukaylî (ö.322/933) “Duafâ”sında zikretmektedir.66 Bu rivayet, senedindeki Attâb b. A’yun’la illetlendirilmektedir. Ayrıca Attâb hadisinde bir vehmin olduğu beyan edilmektedir.67 Beyhakî de (ö.458/1066) “Kitabu’lMa’rifesi”nde bunun şâz68 bir rivayet olduğunu belirttikten sonra rivayetle ilgili bir başka sened zikretmektedir.69 Said b. Mansur, “Attâb, Rey’de yaşadı ve sikadır” demektedir. Ebû Hâtim, onu, “sikâ” olarak görmüştür. Ebû Zur’aoda (ö.264/877) “onda bir beis yoktur” demiştir.70

Dârekutnî (ö.385/995), Câbir hadisini “Sünen”- inde,71 Hz. Aişe hadisinin lafzıyla nakletmektedir. Ravi Muhammed b. Ubeydullah el-Leysî terkedilmiştir. Onun zayıflığı konusunda âlimler, ittifak etmektedir. Onun hakkında Buhârî, “münkerü’lhadis”, Nesâî, “metruku’l-hadis” demektedir.72

Dârekutnî, İbn Mes’ud (ö.32/652) hadisini “Sünen”inde”73 Behlül b. Ubeyd kanalıyla nakletmektedir. Behlül b. Ubeyd hakkında Ebû Hâtim (ö.277/890), “daîfu’l-hadis”;74 Ebû Züra’ (ö.264/ 877), “leyse bi şey”; İbn Hibbân (ö.354/965), “hadis hırsızı”; Hâkim (ö.405/1048) de “mevzu hadis rivayet ederdi” demektedirler.75

Bu konuyla ilgili olarak Abdulhak İşbilî (ö.581/1185), İbn Dakîk el-Îd (ö.702/1302) ve İbnü’l-Münzir (ö.318/930), “Söz konusu hadislerin, bütün tarikleri zayıftır, kendileriyle delil getirilecek bir isnat yoktur” demektedirler.76 İbn Dakîk elÎd, “İmam”ın da şöyle demektedir: “Her ne kadar Dârekutnî (ö.385/995) bu hadisi, Câbir, Enes, Abdullah b. Amr b As, Abdullah b. Mes’ud ve Aişe’- den nakletmekte ise de, bu rivayetlerin hiç birisi delil olma özelliği taşımamaktadır”.77

Hadislerin sıhhat derecelerini bu şekilde özetledikten sonra Râzî’nin (ö.606/1232) şu tespitiyle bu konuyu bitirelim:

“İkrime’nin (ö.105/723) şöyle dediği rivayet edilir. “İstitâat, beden sağlığı ile binecek bir şey bulamadığı zaman yürüyerek gidebilmektir. Bil ki bedeni sıhhatli olan ve yürümeye gücü bulunan herkes hakkında binecek bir şey bulamadığı zaman “O, bu işi yapabilir.” denilmesi uygundur. Binanenaleyh bu istitâat’ı, azık ve binit bulabilmek manasına almak, lafzın zahirini terk etmektir. Binanenaleyh böyle bir tahsis için ayrı bir delile ihtiyaç vardır. Bu konuda rivayet edilmekte olan haberlere dayanmak mümkün değildir. Çünkü âhad hadislerden dolayı kitabın (ayetin) zahiri terk edilemez. Hele Taberî (ö.310/922),78 bu haberlerin ravilerini ta’n etmişken.79

Sonuç olarak şunu diyebiliriz ki, istitâatı azık ve binek şeklinde tarif eden rivayetler tahlil edildiğinde, bu nakillerin delil teşkil etmediği görülmektedir. Ayetten anlaşılan istitâat, müfessirlerin ve fakihlerin de ifade ettiği gibi “Kâbe’ye gidebilme imkânıdır”80 veya “Hacca ulaştıran bütün vesilelerdir.”

Günümüz açısından konuya bakacak olursak, Diyanet İşleri Başkanlığı kurayla seçtiği hacı adaylarının dışında özellikle hacda görev yapacak sağlık personeli, din görevlisi gibi çeşitli branşlarda görevli tahsis etmektedir. Bu görevliler hac ibadetlerinin yanında Türk Hacılarının ibadetlerini daha rahat yapabilmelerini sağlamaya çalışmaktadırlar. Bu görevler de bize göre hacc için bir sebep/istitâ’at olmaktadır. İşte bu sebebe ulaşanlar, hacca gidebilirler, ancak Allah’ın rızasını kazanmak için yapılan bu tür ibadetlerden Cessâs’ın da ifade ettiği gibi ücret alınmaması gerektiğini düşünmekteyiz.81 Her ne kadar bazı âlimler, bu tür ibadetlerden ücret alınabileceğini düşünse de Cessâs, Allah’a yakınlaşmak için yapılan ibadetlerde ücret almanın caiz olmadığını ve bu tür ibadetlerin ancak Allah’ın rızasını kazanmak için yapılacağını belirterek, bu ibadetlerde yapılan icârenin/ücretlendirmelerin bâtıl olduğunu iddia etmektedir.82 Dârimî’de nakledilen bir haberde, Hz. Musa’nın “Allah’ın rızasını kazanmak için yaptığı bir işin karşılığını bu dünyada almayacağını” ifade ettiği nakledilmektedir.83 Ayrıca Kur’an’da bütün peygamberlerin, davetlerinin karşılığında kimseden bir mal84 veya ücret/karşılık istemedikleri belirtilmektedir.85 Bununla birlikte Allah’ın rızası için yapılan bir iyiliğe karşın teşekkür dahi beklenilmemesi gerektiği ifade edilmektedir.86 Hz. Peygamber de “Kur’an’ın Allah’ın rızasını elde etmek, tartışmada galip gelmek ve dünya menfaatlerini kazanmak gibi üç amaç için okunacağını” belirtmektedir.87 Yine Hz. Peygamber, “bir zaman gelip insanların Kur’an okuyacaklarını, ancak ücretlerini âhirete bırakmayıp dünyada alacaklarını”88 yani bu tür kimselerin “İnsanlardan yaptıkları faaliyetin ücretini isteyeceklerini”89 ifade etmektedir. Hatta bu şekilde yaşayan kimselerin “fâcir” ve onların “Kur’an’la geçindiği”90 ve “cennetin kokusunu duyamayacakları”91 ifade edilmektedir. Biz, bu tür rivayetlerden Allah’a yakınlaşmak için yapılan Kur’an okuma, hac veya diğer ibadetler için ücret alınmaması gerektiği sonucuna varmaktayız. Ayrıca Hz. Peygamber’in hicret ederken Hz. Ebu Bekr’in hediye ettiği deveyi hediye olarak kabul etmeyip satın alması,92 üzerinde düşünülmesi gereken diğer bir konudur.

NİYABETEN HACC VE İLGİLİ RİVAYETLERİN İNCELENMESİ

Müfessirler âyette ifade edilen “hacca yol bulmaya güç yetirme” bölümünü tefsir ederken, hacca mani olan hastalık, kronik rahatsızlık, yaşlılık gibi bir şeyin bulunması durumunda kişinin hacc etmesi gerekmediğini ifade etmelerine rağmen âyete değil de aşağıda da ifade edileceği gibi bazı rivayetlere dayanarak niyabeten hacca fetva vermektedirler.93 Bu konuda fıkıhçıların görüşlerini de şu şekilde özetlememiz mümkündür. İmam Mâlik (ö.179/795), Ahmed b. Hanbel (ö.241/855), Süfyan es-Sevrî (ö.161/777) ve İshâk (ö.238/ 852), âciz olan diriye niyabeten haccı caiz görmezken, ölen kimse için caizdir demektedirler.94 İmam Şafii ise âciz olan diriye niyabeti caiz görmektedir.95 Bu düşünceyi Ebû Hanîfe (ö.150/767) biraz daha genişleterek hacca gitmeye gücü yeten için de nâfile olarak, hacca niyabeten başka birini göndermesini caiz görürken, İmam Şafiî (ö.204/819), buna karşı çıkmaktadır.96 İbrahim en-Nehaî (ö.95/714) ise, hiç kimsenin diğeri adına, hacca gidemeyeceğini söylemektedir.97 Şürünbilalî (ö.1069/1658) ise, ölünün ne orucunun tutulmasını, ne de namazının kılınmasını caiz görmektedir.98

Muhammed b. Hasen eş-Şeybânî (ö.189/804), “Hasta olup, hacca gücü yetmeyen ve bu hastalığı iyileşmeden ölen veya hapishanede olup da çıkamadan ölen kimse için de niyabet etmenin caiz olduğunu” söylemektedir.99 Ebû Hanîfe (ö.150/767) ve İmam Mâlik’e (ö.179/795) göre, ölünün vasiyeti üzerine hacca niyabeten gidilebilir.100 Onlara göre, hac bedeni bir ibadet olduğu için ölünün vasiyeti olmazsa, ölümle diğer bedeni ibadetlerin düştüğü gibi hac da düşmektedir.101

Niyabet etmeyi ve özellikle evladın babası veya annesi için hacca gitmesinin caiz olduğunu söyleyen imamlar, şayet evlat hacca gitmesi için babasına mal verse, İmam Şafiî (ö.204/819), Hz. Peygamber’den nakledilen “Evlatlarınız, sizin en güzel kazancınızdır” hadisine binaen,102 babanın, evladın verdiği bu malı kabul etmesi gerektiğini söylerken, Ebû Hanîfe (ö.150/767) ve İmam Mâlik (ö.179/795) bu görüşü reddetmektedirler. Yani onlara göre babanın, bu malı kabul etmemesi gerekir.103

Âlimler, bu görüşlerini âyetten ziyade, hadislere dayandırmaktadırlar. Müfessirler ve fakihler, niyabeten hacca gidileceğini, Has’am kabilesinden bir kadının Nebi’ye gelerek, “Ya Rasulallah! Babam yolculuğa güç yetiremeyecek kadar yaşlı bir adamdır. Onun yerine hacca gideyim mi?” diye sorduğunda Nebi ona, “Şayet babanın borcu olsaydı öder miydin?”demiştir. Kadının “Evet, öderdim” demesi üzerine Nebi, “O zaman, Allah’ın borcu, kulun borcundan daha öndedir. Baban için hacca git”104 dediği hadisine dayandırmaktadırlar.105 İmam Mâlik (ö.179/795), bu hadisin vucûbiyet ifade etmediği, sadece ebeveyne iyilik etmeye teşvik ettiği görüşündedir.106 Görebildiğimiz kadarıyla, niyabeten haccın cevazının en önemli kaynağı bu hadistir. Bu hadisi araştırdığımızda, şu bilgilerle karşılaştık. Şevkânî (ö.1250/1834), bu hadisin üç farklı vareyasyonu olduğunu, bunların, İbn Abbas’ın Has’am’dan bir kadın…107 Hz. Ali’den Has’am’dan genç bir kadın…108 İbn Zübeyr kanalından ise Has’am’dan bir adamın geldiğini…109 beyan ettikten sonra, soranın kimliği hususunda âlimlerin ihtilaf ettiğini belirtmektedir. Sonra da İbn Zübeyr’in naklindeki Hz. Peygamber’in sorana, “sen babanın en büyük oğlu musun?” sorusuna dikkat çekerek, aslında niyabet etmeye en büyük evladın layık olduğunu, onun yapması gerektiğini açıklamaktadır.110 Bu hadislerin İbn Hacer (ö.852/1448) değerlendirmesi, daha enteresan bilgiler içermektedir. O, şöyle demektedir: “İbn Abbas’- tan nakledilen Has’am’dan gelen bir kadının… rivayeti, İbn Şihâb‘tan gelen bütün rivayetlerde soranın kadın, hakkında sorulanın da baba olmasında birleşirken, Yahya b. Ebi İshak> Süleym, tarikinden gelen rivayette ise, soranın erkek olmasında ittifak vardır. Sonra da isnad zincirinde ihtilaf edilmektedir. Kimisi İbn Abbas’tan naklederken, diğerleri kardeşi Fadl’dan nakletmektedir. Hâlbuki İbn Abbas’ın Hz. Peygamber’den nakletmesi imkânsızdır. Çünkü olayı görmemiştir. Olayın faili Fadl’dır”.111

Görebildiğimiz kadarıyla rivayetin sadece senedinde değil, metninde de ihtilaf vardır. Heşîm tarikindeki metinde, bir adam gelip babasının öldüğünü söylemekte; İbn Sîrîn’in rivayetinde adam annesinin yaşlı olduğunu söylemekte, İbn Aliyye’- den gelen rivayette ise adam ya annem, ya babam… şeklinde tereddütlü ifade kullanmaktadır. Bunların karşısında, Ma’mer’in tarikinde, bir kadın annesi hakkında sormaktadır. İbn Hacer (ö.852/1448), buradaki problemin, Süleyman b. Yesâr’dan kaynaklandığını, Huseyn b. Avf’tan gelen rivayetin, bir adamın gelip babası hakkında sorduğunu, doğru olanın da bu rivayet olduğunu söylese de bu problemi halletmemektedir. Çünkü İbn Hacer (ö.852/1448), Said b. Cübeyr’in- İbn Abbas- Fadl b. Abbas’tan naklettiği, bir Arabî’nin yanında güzel bir kızla gelip Nebi’ye soru sorması rivayetini de nakletmektedir.112 Konu burada da kalmayıp genişlemeye uğrayarak önce namaz, sonra oruç113 daha sonrada bütün nezirlerin niyabeten yapılması gerektiği rivayetleri vardır. Buhari

bâb başlığı altında, İbn Ömer’in, annesi’nin kazaya kalmış namazlarını kılmasını emrettiği rivayetini ta’lik ettikten sonra, Said b. Ubâde’den bir kadının annesinin nezri olduğunu Ubâde’den bir kadının annesinin nezri olduğunu Nebi’ye haber vermesinden sonra, Hz. Peygamber’in o kadına, annesinin nezrini yerine getirmesini söylediğini nakletmektedir.114

Bu hadisin şerhinde İbn Hacer (ö.852/1448), İbn Şeybe’den sahih bir senetle, İbn Abbas’ın biri üzerinde nezr/adak olduğu halde ölürse, onu, velisi yerine getirsin dediğini nakletmektedir. İbn Utbe tarikinden gelen rivayette ise, bir kadın, on gün itikâfa çekilmeyi nezrettiğini, ancak yerine getiremeden öldüğünü, İbn Abbas’a sormaları üzerine onun annesinin adına evladının yapması gerektiğini söylediği nakledilmektedir. Olayın bir tarafı bu şekilde iken, bunların tam karşıtı rivayetler de mevcuttur. İmam Malik, İbn Ömer’den hiç kimsenin başkası adına namaz kılamayağını, oruç da tutamayacağını nakletmektedir.115 Nesâî’nin (ö.303/915) de İbn Abbas’tan hiç kimsenin diğeri adına namaz kılamayacağı ve oruç tutamayacağı rivayetini naklettiği ifade edilmektedir.116 Aynı şekilde İbn Ömer’in, Kasım’ın ve Nehaî’nin, bir kimsenin diğer bir kimseye niyabet edemeyeceği rivayeti de mevcuttur.117 İbn Hacer (ö.852/1448) Taberî’den (ö.310/922) niyabetin ittifakla namazda olmayacağı görüşünü nakletmektedir.118

Konuyla ilgili bütün rivayetleri gördükten sonra biz, bu hadislere bakarak niyabeti caiz görmenin, İmam Mâlik’in de (ö.179/795) ifade ettiği gibi, âyetin zâhirinden çıkma anlamına geldiğini kabul etmekteyiz.119 Bize göre bu kadar zıt ve çelişkili isnad ve ifadeler, ne âyeti tahsis edebilir ne de âyetin anlaşılmasında bir karine olabilir.*

Hacca niyabet etmenin cevazı konusunda delil olarak getirilen diğer bir hadis de şudur: Nebi, “Allah bir hacc ile üç kişiyi cennetine koyar. Bunlar (kendisi için haccedilen) ölü, niyabeten hacca giden ve hacca gönderen.” Şevkânî, Beyhakî’nin, bu hadisi sahih kabul etmediğini belirtmektedir.120 Kurtubî bu hadisi verdikten sonra Taberânî’nin (ö.360/970) de onu, Muhammed b. Münkedir- Cabir kanalıyla naklettiğini, Ebû Ma’şer’in asıl isminin Necih, hadis âlimlerine göre onun zayıf kabul edildiğini belirtmektedir.121 Elbânî de, bu ve diğer senedlerin zayıf olduğunu ifade etmektedir.122

Bütün bu değerlendirmelerden sonra bu konuda varid olan rivayetlerin niyabeten hacc meselesine kaynak olamayacaklarını düşünmekteyiz. Ayrıca, İbn Âşur’un (ö.1973) da ifade ettiği gibi, âyette hacc ve istitâat hitabı, kişinin kendi amelinedir, başkasının ameline değildir. Bu sebeple İmam Mâlik, hayatta olup özründen dolayı hacca gidemeyenin, niyabette bulunmasını caiz görmemiştir. Çünkü kişinin acze düşmesi, farzı ondan düşürmektedir.123 Âyet, kişiye gücü nispetinde hacca gitmeyi farz kılmaktadır. İstitâat, ancak kişiye taallûk eden durumdadır. Yani kişinin hacca gitmesine vesile olacak her şeydir.

HACCETMEYENİN HÜKMÜ İLE İLGİLİ RİVAYETLERİN İNCELENMESİ

Müfessirler

ayetinde ifade edilen küfrün ne olduğu üzerinde durmaktadırlar. Âyette, Allah’ın hacla ilgili farz kıldığı bir şeyi reddetmenin veya hacc yapmanın sevaba ulaştırmayacağına, terk etmenin de günaha sevk etmeyeceğine inanmanın onu inkâr etme anlamına geldiği belirtilmektedir.124 Bazı müfessirler de ayette haccın değil, Allah’ın veya Kâbe’nin zikredildiği âyetlerin inkârının söz konusu edildiğini iddia etmektedirler.125

Müfessirler, ayetteki

bölümünün tefsirinde, “Kim azık ve bineğe sahip olur da Allah‘ın evini hacc etmezse, onun Yahudi veya Hıristiyan olarak ölmesinde bir sakınca yoktur.” hadisini zikretmektedirler.126 Bir başka hadiste “Kim hastalık, zalim yönetici gibi her hangi bir sebepten dolayı haccdan men edilmez de hacc etmeden ölürse, ister Yahudi, ister Hıristiyan olarak ölsün” buyrulmaktadır.127 Hasan Basrî’nin, bu rivayetlere dayanarak hacca güç yetirip de gitmeyen kişinin, kâfir olduğuna hükmettiği belirtilmektedir.128 Bunlardan farklı olarak Bikâî “istitâat’a ulaşıp da kim haccetmezse, farziyetini ve dinden olduğunu inkâr etmese bile, nimeti inkâr etmiştir” demektedir.129

Müfessirlerin dayandığı hadislerin kaynağını İbnu’l-Cevzî (ö.597/1200), Hz. Ali, Ebû Hureyre ve Ebû Ümâme’den geldiğini naklettikten sonra, Hz. Ali’den nakledilen rivayette Nebi’nin “Kim Beyt’e ulaştıracak azık ve bineğe sahip olur da haccetmezse, onun Hıristiyan veya Yahudi olarak ölmesinde bir sakınca yoktur”130 buyurduğunu ifade etmektedir. Ebû Hureyre’nin rivayetinde ise “Kim hastalık, zalim yönetici gibi her hangi bir sebepten dolayı hacc’dan men edilmez de, hacc etmeden ölürse, ister Yahudi olarak ölsün, ister Hıristiyan olarak ölsün”131 buyrulmaktadır.

Ebû Umâme’den iki rivayet yapılmaktadır. Ondan nakledilen ilk rivayet, “Kim haccetmesine engel olmadığı halde haccetmezse, ister Yahudi, ister Hıristiyan olarak ölsün”132 şeklindedir. İkinci rivayetinde ise Nebi, “Kim hastalık, zalim yönetici gibi her hangi bir sebepten dolayı haccdan men edilmez de hacc etmezse, O, ister Yahudi olarak, isterse Hıristiyan olarak ölsün” demektedir.133

İbnü’l-Cevzî, rivayetleri naklettikten sonra, haberlerin değerlendirmesini yapmaktadır. O, Hz. Ali hadisindeki Hilal adlı ravinin meçhul, Hâris’in ise yalancı olduğunu haber vermektedir.134 Şenkîti de Buhârî’nin (ö.256/870) Hâris hakkında “münkeru’l hadis” dediğini belirmektedir.135

Ebû Hureyre hadisindeki ravi Ebu’l-Muhazzim’in adının Yezid b. Süfyan olduğu, Nesâî’in (ö.303/915), onun hakkında “Metruku’l-Hadis”,136 İbn Maîn’in (ö.233/847) “zayıf” dediği nakledilmektedir. Hatta o, “Yezid’e bir kuruş verilmesi durumunda onun yetmiş hadis uyduracağı” şeklinde cerh edilmektedir.137 Amr b. Ali el-Fellâs,138 Abdurrahman el-Kattâmî’nin, “kezzâb” olduğunu söylerken,139 İbn Hibbân (ö.354/965), onun rivayetlerinin düşürülmesi gerektiğini belirtmektedir.140

Ebû Ümâme’den gelen isnadın ilk tarikinde bulunan, Ammâr b. Matar hakkında, Ukaylî (ö.322/933), onun “Münker olanları sikâlardan naklettiğini” söylerken,141 İbn Adî de, onun “metruku’l-hadis” olduğunu belirtmektedir.142

İkinci tarikte bulunan, Muğire b. Abdurahman hakkında, Yahya’nın (ö.233/847), “onda bir şey yok”; İbn Uyeyne’nin “zayıftır” dediği nakledilirken Yahya b. Maîn, İbn Mehdî ve Ahmed’in onu “terk ettikleri” belirtilmektedir.143 Şevkânî (ö.1250/1834) ise, Muğire ve Ammar b. Matar hakkında, “metruk” olduklarını iddia eder.144 Hal böyle iken Şenkîti, Ebû Ümâme tarikinde, yalancılıkla itham edilen kimsenin olmadığını söylemektedir.145

Bütün bu açıklamalardan sonra Kinânî, İbn Hacer’in (ö.852/1448) İbn Derbâs’ın146 Mevdua’sının haşiyesinde, İbnu’l-Cevzî’nin (ö.597/1200) bu hadisleri delil olarak kullandığını belirttikten sonra, mevzu olan bir hadisle nasıl delil getirileceğini belirtmektedir.147 İbn Derbâs’ın eserini göremediğimiz için, bu konuda sükût etmekten başka bir şey yapamayız, ancak İbnu’l-Cevzî’nin (ö.597/1200) “Mûsiru’l-Garâmi’s-Sâkin”inde, “Kişiye hac farz olur da özürsüz olarak terk etmesi” bâb başlığı altında, Ebû Umâme ve Hz. Ali tarikini naklettiğini gördük.148 İbnu’l-Cevzî’nin (ö.597/1200) hadisleri nakletmesinin, söz konusu rivayetlerin sıhhat derecesini yükseltmediğini düşünmekteyiz. Çünkü yukarıda da ifade edildiği gibi, Tirmizî’nin (ö.279/892) kendisi bu hadisi zayıf addetmektedir. Reşit Rıza, bazı âlimlerin, hadislerin tariklerinin çokluğundan dolayı değerini hasen li-ğayrihi’ye çıkardıklarını, ancak Ukaylî’den (ö.322/933) ve Dârekutnî’den (ö.385/995), bu konuda sahih gelen hiçbir rivayetin olmadığını nakletmektedir.149

Bu konuda en sahih olan, bu sözün Hz. Ali150 veya Hz. Ömer’e ait olmasıdır.151 Bu rivayetlerin haricinde hacca gitmeye güç bulup da gitmeyenler hususunda Hz. Ömer’in, “Ben bir şehre bir elçi gönderip, oradaki imkân sahibi olup da hacca gitmeyenlere, cizye vurmak isterdim.” dediği rivayet edilmektedir.152 İbn Ömer ise, “o kişinin, cenaze namazını kılmam” demektedir.153 Said b. Cübeyr- ’den ise, “O kişinin ateşte olduğu” nakli vardır. Abdullah b. Mugaffel ise “O, Allah’a asi olarak ölmüştür” iddiasında bulunmaktadır.154

Burada mezhebî yaklaşımın insanı nerelere götürdüğünü göstermesi açısından Zemahşerî’ye yapılan şu eleştiriyi belirtmek istiyoruz. Zemahşerî (ö.538/1144), söz konusu

ayetini tefsir ederken, Nebi’den nakledilen “Hacca gücü yetip de gitmeyenler, ister Yahudi, ister Hıristiyan olarak ölsün” rivayetinin, “Namazı bilerek terk eden, kâfirdir.” hadisi gibi tağliz-korkutma şeklinde anlaşılması gerektiğini belirtmektedir. Ancak İbn Müneyyir, Zemahşerî’nin haccı terk edenin mümin olmadığını ve ebedi olarak cehennemde kalacağına inandığını iddia etmektedir.155 Böyle yanlı bir yaklaşım sergileyenlerin, güvenirlilik problemlerinin ortaya çıktığına inanmaktayız. Bu konu çalışmamızın dışında olduğu için bu kadarla yetiniyoruz.

SONUÇ

Hacc Hz. İbrahim (a.s) zamanından bu yana uygulana gelen bir ibadettir. Bütün dinlerde hacc vardır. Mekkeli müşrikler de haccediyorlardı. Allah Kur’an’da onların yanlış uygulamasını düzeltmektedir. Ayrıca Müslümanlar da Mekke’de hacc ediyorlardı. Ancak Allah, haccı Ali İmran suresi 97. ayetle farz kılmıştır. Ayette ifade edilen istitâatla ilgili her ne kadar azık ve binek şeklinde rivayetler olsa da tefsirlerde bu, hacca ulaşmaya vesile olan her şey olarak değerlendirilmektedir. Müfessirlerin ifade ettiği gibi Allah, hacca gidebilmeyi herhangi bir vesile bulacak kimseye farz kılmaktadır. Bu, ya zenginlikle ya da günümüzde olduğu gibi şoför, kasap, sağlık personeli, din görevlisi şeklinde görevli olarak gitmekle olur. Tabii hacc ibadeti, Allah’a yakınlaşma için yapılıyorsa, bu görevlendirmelerden ücret alınmaması gerektiği kanaatindeyiz. Allah, bu şekilde fırsat bulanlar için, hacca gitmeyi emretmektedir. Müfessirlerin ve fakihlerin hükümlerine baktığımızda âyetin değerlendirilmesinde ana faktör hadislerdir. İşaret edildiği gibi, nakledilen rivayetler de problemlidir. Fakihler ve müfessirler, bu problemli hadislere dayanarak, hüküm çıkarmaktadırlar. Bu yaklaşım tarzının, bizleri olması/gitmesi gereken sonuca götürmediğini düşünmekteyiz. Bu manada niyabeten hacc konusu, Has’amlı kişinin rivayetine dayandırılmaktadır. Hadislerin şerhlerini ve fıkıhçıların yaklaşımlarını değerlendirdiğimiz zaman, Has- ’amlı kadın veya erkeğin, Hz. Peygamber’e gelerek annesi veya babası adına vekâleten hacca gidip gidemeyeceğini sorduğu rivayetten, “kadın erkeğe niyabet edebilir”, “vasiyet olmasa bile anababaya niyabet caizdir”, “Hacca gitmeyen kişi, niyabeten başkası adına gidebilir” şeklinde çok farklı konularda hüküm çıkarmaktadırlar. Oysa bu rivayetlerde söz konusu kişiler evlatlarıdır. Ayrıca bu rivayetlerin de yukarıda belirtildiği gibi niyabeten hacc için delil olabilecek bir değere sahip olmadığını düşünmekteyiz.

Hacca gitmeyenlerin inkârı ile ilgili varid olan hadisler, yukarıda ifade edildiği gibi problemlidir. İman-küfür gibi önemli bir konuda, bu tür zayıf rivayetlerin delil olamayacağını kabul etmekteyiz. Dolayısıyla, bu tür hadislerin, sadece terğip-terhip nazarında değerlendirilebileceğini düşünmekteyiz.


KAYNAKÇA

1 İbrahim, 14/37; Bakara 2/126. Bakara suresi 127. Ayetin tefsirinde, Kâbe’yi ilk defa kimin yaptığı konusu tartışılmaktadır. Kurtubi, Ahkamu’l-Kur’an, Daru’l-fikr, 1993, I, 115

2 Ali İmran 3/96. Kâbe’nin yeryüzünde ilk inşa edilen ev olduğu ve ilk dönem peygamberlerin buraya dönerek namaz kıldıkları, tufandan sonra yerinin kaybolduğu, Hz. İbrahim’e gösterildiği ve Hz. İbrahim’in kâbe’yi yeniden inşa ettiği ifade edilmektedir. Razi, Mefâtîhu’l-gayb, Dâru’t-Turâsi’l-Arabî, Beyrut, 1420, VIII, 296.

3 Bakara, 2/127.

4 Hacc, 22/27. Allah, Hz. İbrahim’e (a.s.) haccı ilan etmesini söylediğinde Hz. İbrahim’in (a.s.) “sesim nereye kadar ulaşabilir ki“ dediğini, bunun üzerine Allah’ın bu ilanın duyurulmasının kendisine ait olduğunu belirttiği nakledilmektedir. Taberî, Camiu’l-beyan fî te’vîli’l-kur’an, Tah. Ahmed Mahmud Şakir, Müessesetü’r-Risale, yrs. 2000, XVII, 605; Razi, Mefâtîhu’l-gayb, XXIII, 219. Ayrıca bkz. Taberî, Camiu’l-beyan, III, 76

5 Yahudi ve Hıristiyanların hacclarıyla ilgili bilgi için bkz. Moshe Shokeid, “Pilgrimege: Contemporary Jewish Pilgrimege” Encylopedia of Religion, ed. Lidsay Jones Thamson, 2005, X, 7161-7163; Mary Lee Nolan, “Pilgrimage: Roman Catholic Pilgrimage” Encylopedia of Religion, X, 7149-7152; İbn Âşûr, etTahrir ve’t-tenvir, Daru’t-Tunûsiyye, Tunus, 1984, II, 218.

6 Müşriklerin hacc etmelerine dair geniş bilgi için bkz. Cevad Ali, el-Mufassal fî tarîhi’l-arab kable’l-islam, Dâru’s-sâkî, yrs. 2001, XI, 347 vd.

7 Ali İmran 3/67. Söz konusu gruplar kendilerini İbrahim’e atfederek doğruluklarını ispata gayret etmişleridir. Ancak Allah (c.c.) Hz. İbrahim’in hanif bir Müslüman olduğunu ve Hz. İbrahim’e en layık olanın Hz. Peygamber ve onun ümmetinin olduğunu belirtmektedir. (Ali İmran 3/67) Bilgi için bkz. Taberi, Camiu’l-beyan, VI, 493; İbn Âşûr, et-Tahrîr ve’t-tenvîr, III, 274-275.

8 İbnü’l-Arabî, Ahkamu’l-kur’an, I, 374; İbn Âşûr, et-Tahrîr ve’t-tenvîr, II, 218.

9 Bakara, 2/199-200; A’raf 7/31. Mekkeli müşriklerin çıplak olarak tavaf yaptıkları için Allahın Araf suresi 31. ayetini indirdiği nakledilmektedir. Taberi, Camiu’l-Beyan, XII, 389; Zemahşeri, el-Keşşaf an hakaik gavamidi’t-tenzil ve uyûni’l-ekâvîl fî vucuhi’t-te’vîl, Dâru’l-Kütübi’l-Arabi, Beyrut, 1407; Razi, Mefatihu’l-gayb, XIV, 228. Ayrıca Kendilerini diğer insanlardan üstün gören hıms ehli denen bir gurup diğer insanların akın ettiği Arafat’tan akın etmezlermiş. Allah “insanların akın ettiği yerden sizde akın edin” Bakara 2/200 emriyle yanlış inanca sahip Kureyşlilerin bu icraatları düzeltilmektedir. Taberî, Camiu’l-beyan, IV, 184, 185; Maverdi, en-Nüket ve’l-uyûn, I, 261.

10 Bakara 2/200. Cahiliyyete insanlar hac ibadetini bitirdikleri zaman toplanıp müfehare–atalarının eserleri ile övünüyorlardır. Allah da bu serenomiye alternatif olarak Allah’ı zikretmeyi emretti. Taberi, Câmiu’l-beyân, IV, 196, 198; Razi, Mefâtîhu’l-gayb, V, 333.

11 Mesela Hz. Peygamberin hicretten önce iki defa haccettiği nakledilmektedir. Kurtûbi, el-Cami’ li akâmi’l-kur’an, Daru’l-Kütübi’l-Mısriyye, Kahire, 1964, IV, 143; İbn Aşur, et-Tahrir ve’t-tenvîr, IV, 21.

12 Safa ile Merve arası sa’y bu neviden bir düzeltmedir. Bakara 2/158. Bilgi için bkz. Taberî, Câmiu’l-beyân, III, 235-237; Zemahşeri, Keşşâf, I, 208;

13 Ali İmran, 3/97.

14 Şafii, Muhammed b. İdris, Tefsiru’l-imami’ş-şafiî, Tah. Ahmed b. Mustafa elFerrân, Daru’t-Tedmîriyye, 2006 Suudi Arabistan, I, 485; Taberî, Câmiu’lbeyân, III, 13; İbnü’l-Arabî, Ahkâmu’l-kur’an, Daru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut, Lübnan, 2003, I, 169; İbn Aşur, et-Tahrir ve’t-tenvîr, IV, 21. Bu konuda “İnsanları hacca çağır” Hacc 22/27 ayetinin de haccın farziyetini ifade eden ayet olabileceği tartışılmaktadır. Ancak ayette hitabın İbrahim (a.s.) olmasından dolayı İslam şeriatinde haccın Ali İmran 3/97. ayetle sabit olduğu nakledilmektedir. Zuhaylî, Tefsîru’l-münîr fi’l-akîde ve’ş-şerîa ve’l-menhec, Daru’l-Fikr, Suriye, 1991, XVII, 197. Fıkıh kitaplarında da haccın farziyetinin Ali İmran 97. ayeti ile sabit olduğu belirtilmektedir. İmam Şafii, el-Ümm, Dâru’l-Ma’rife, Beyrut,1990, II, 119; Serahsi, el-Mebsût, Dâru’l-Marife, Beyrut, 1993, IV, 2; Kâsânî, Bedâiu’s-sanâî fî tertîbi’ş-şerâi, Dâru’l-kütübi’l-ilmiyye, yrs. 1986, II, 118. Bunlarla birlikte Mâverdî, haccın farziyetine dair Hacc 22/27, Bakara 2/196 ve söz konusu Ali İmran suresi 3/97. ayetlerini zikretmektedir. Mâverdî, el-Hâvi’l-kebîr, Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut, 1999, IV, 3-4.

15 Taberî, ayetin Mekke’ye gitmeye güç yetirebilen kimseye haccın farz olduğunu ifade ettiğini belirtmektedir. Taberî, Câmiu’l-beyân, VI, 37. Ona göre sıhhatin, su veya bineğin ve yol emniyetinin olmaması gibi mânialar var ise, o zaman bu kimse ne güç yetirebilendir, ne de yol bulandır. Taberî, Câmiu’lbeyân, VI, 45. Ayrıca ayette zikredilen “men”in insandan bedel olduğundan dolayı mecrur, anlamının “İnsanlardan hacca gitmeye güç yetirebilenlere haccın farz” olduğu belirtilmektedir. İbn Enbari’den de ayette zikredilen “men” edatının insanlara tercüman olması anlamında ref’ makamında olduğu nakledilmektedir. Sanki Allah için insanlardan kim haccetmesi gerekir şeklinde bir soru soruldu da “güç yetirebilenler” diye cevap verildi. Taberî, Câmiu’l-beyân, VI, 46; Razi, Mefâtîhu’l-gayb, VIII, 303. İbn Âşûr’da ayette zikredilen “yol” ibaresinin Hacca ulaştıracak imkân manasında mecaz olduğunu belirtmektedir. İbn Âşûr, et-Tahrîr ve’t-tenvîr, IV, 22.

16 İbn Manzur, Lisanu’l-arab, Daru Sadr, Beyrut, 1414, VIII, 242; Sadî, Ebu Habib, el-Kâmûsû’l-fıkhî, Daru Fikr, Suriye, 1988, I, 234.

17 Taberî, Câmiu’l-beyân, VI, 37-39, 43, 44; Razi, Mefatihu’l-gayb, VIII, 303.

18 Taberî, Câmiu’l-beyân, IV, 44. Taberi, İbn Zeyd’den istitaatın beden sağlığı, azık ve binek olduğunu nakletmektedir Ona göre Hacca gidecek gücü olmayan kimsenin hacc yapması gerekmemektedir. Taberî, Câmiu’l-beyân, IV, 44-45.

19 Cessâs, Ahkâmu’l-kuran, Daru İhyai’t-Turasi’l-Arabî, Beyrut, 1405, II, 307.

20 Cessâs, Ahkâmu’l-kuran, II, 308; İbnü’l-Arabî, Ahkâmu’l-kur’an, I, 380.

21 Taberî, Câmiu’l-beyân, VI, 45.

22 Ebu’l-Hasen el-Maverdî, el-Hâvi’l-kebîr fî fıkhı mezhebi’ş-şafiî (şerhu muhtasarı’l-müzenî), Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut, 1994, IV, 69; Serahsî, Kitabu’l-mebsût, Dâru’l-Ma’rife, Beyruti ts., IV, 148. Zemahşerî, Hanefîler’e göre, hacc ibadetinin bedeni olduğunu söyler. Ruûsü’l-mesâil, (mesâili’l- hilâfiyyeti beyne’l-hanefiyyeti ve’ş-şâfiîyye), tahk.: Abdullah Nezir Ahmed, Dâru’lBeşâiru’l-İslâmiye, Beyrut 1987, 244. Ayrıca o maliki mezhebine göre istitaatın bedeni kuvvet olduğunu, bir kişinin bedeni kuvveti oldu mu ona haccın gerekli olduğunu nakletmektedir. Zemahşeri, Keşşaf, I, 390.

23 Maverdi, en-Nüket ve’l-uyûn, I, 411; Mustafa Hasan el-Mansurî, el-Muktataf min uyûni’t-tefsir, tahk. M. Ali es-Sâbuni, Dâru’l-Kalem, Dımeşk 1996, I, 349; Ebu’l-Fadl Şihabuddîn el-Alûsî, Rûhu’l-meânî,fî tefsîri’l-kur’âni’l-azîm ve’s-sebi’l-mesânî, Daru İhyâi’t-Turâsi’l-Arabî, Beyrut, ts., III-IV, 7; Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Eser Neşriyat, İstanbul-1982, II, 79.

24 Maverdi, el-Hâvi’l-kebîr, IV, 7-15; Serahsî, Mebsût, IV, 147; İbn Kudame, el-Muğnî, Mektebetü Riyad, Riyad, 1981, III, 218; Taberî, Câmiu’l-beyân, VII, 43; Kasımî, Tefsiru’l-kasımî, (Mehâsinü’t-tefsîr), İhyâu’l-Kutubi’l-Arabiye, IV, 906; Reşit Rıza, Kur’ani’l-azim, IV, 911; Vahidî, el-Vasît fî’t-tefsîri’l-kur’âni’lmecîd, tahk.: Muhammed Muavvız, Abdulmevcud, Kütübü’l-İlmiye, Beyrut 1994, I, 467.

25 eş-Şafiî, Muhammed b. İdris, el-Ümm, Dâru’l-Fikr, Beyrut, 1983, II, 123; Maverdi, el-Hâvi’l-kebîr, c. 4, s. 6; Zemahşerî, Ruusü’l-mesâil, 244.

26 Kesânî, Bedaiu’s-sanâi, II, 122.

27 Kesânî, Bedaiu’s-sanâi, II, 122.

28 İmam Şafii, Tefsîru’l-imami’ş-şafiî, I, 487; Taberi, Câmiu’l-beyân, VI, 38-40, Razi, Mefâtîhu’l-gayb, VIII, 303; İbnu’l-Cevzî, Mûsiru’l-garâmi’s-sâkin ilâ eşrafi’l-emâkin, Dâru’l-Hadis, Kâhire, 1995, s. 57.Mansurî, el-Muktataf, I, 349; İbnu’l-Cevzî, Mûsiru’l-garâmi’s-sâkin ile eşrafi’l-emâkin, Dâru’l-Hadis, Kâhire, 1995, s. 57.

29 İbnu’l-Arabî, Sahîhu tirmizî bi şerhi ibni’l-arabî, Matbaatu’l-Mısriyye, ys. 1931, IV, 28; Vahidî, el-Vasit, I, 467; Kasımî, Mehâsin, IV, 906; Ahmed Aynî, el-Binâye fî şerhi’l-hidâye, Dâru’l-Fikr, Beyrut 1990, IV, 11.

30 Zehebî, Divânu’d-duafâ ve’l-metrukîn, I, 62; Ukaylî Ebû Ca’fer, Kitâbu’d-duafâi’l-kebîr, tahk.: Kal’acî, Kütübü’l-İlmiye, Beyrut 1984, IV, 348.

31 Muhammed Elbanî, İrvâu’l-galîl fî tahrîci ehâdisi menâri’s-sebîl, Mektebetü’lİslamiye, Beyrut 1995, IV, 162.

32 Leyse bi-Şey: “Lâ yusâvî şeyen” ile aynı manaya gelen cerh lafızlarındandır. Cerhin dördüncü derecesine delâlet eden bu iki lafız da “bir para etmez, bir şeye değmez” manasına gelir. Kaide olarak cerhin dördüncü mertebesinden itibaren daha ağırlarına ve en ağır cerh lafızlarına varıncaya kadar bütün lafızlarla cerhedilen ravilerin hadisleri ne yazılır, ne i’tibar için dikkate alınır, ne de istişhâda yarar addedilir. Bu itibarla hakkında “leyse bi şey”in veya aynı manaya gelen aynı derecede bulunan lâ yusâvi şey’en denilerek cerh hükmü verilen ravinin hadisleri terkedilir. Hiç bir şekilde itibar edilmez. Bununla birlikte İbn Hacer el-Askalanî’nin İbnu’l-Kattân el-Fâsî’den naklettiğine göre meşhur cerh ve ta’dil imamı Yahya b. Ma’în’in, hakkında Leyse bi şey’in dediği ravi, rivayeti çok az olan biridir, yani kalîlu’l-hadisdir. İmâm-ı Şafi’î ile elMuzenî aynı lafzı Kezzab’ın karşılığı olarak kullanmışlardır. Mücteba Uğur, Ansiklopedik Hadis Terimleri Sözlüğü, Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 1992, s. 201.

33 Munkeru’l-Hadis: “Hadisleri münkerdir” manasına cerh lafızlarındandır ve cerhin üçüncü mertebesine el-Irâkî’nin eklediği lafızlar arasında yer alır. Hakkında Munkeru’l-Hadis cerh hükmü verilen ravinin hadisleri dinî konularda hüccet sayılmaz. Ancak büsbütün reddedilmez, itibar için yazılır. Buhârî, diğer cerh ve ta’dil imamlarından ayrı olarak münkeru’l-hadîs lafzını cerhin daha ağır olan beşinci mertebesinde yer alan metruku’l-hadîs lafzı yerine kullanmıştır. Buna göre onun munkeru’1-hadîs dediği bir ravinin hadisini rivayet etmek helâl olmaz. Mücteba Uğur, Hadis Terimleri Sözlüğü, s. 273.

34 Zeylaî, Nasbu’r-râye li ehâdisi’l-hidâye, Mektebetü’l-İslamiye, Riyad 1973, II, 8.

35 Dârekutnî, Sünen, tahk.: Seyyid Abdullah Haşim, Dâru’l-Mehâsin, Kâhire, ts., II, 218.

36 Metruku’l-Hadis: Kısaca metrukün da denir. Her ikisi de “hadisleri terkedilmiş” manasına cerh lafızlarındandır. Cerhin ağırına delâlet eden beşinci mertebesinde yer alırlar. Bu itibarla rnetrûku’l-hadis veya kısaca metruk denilerek cerh edilen ravinin hadisi makbul olmadığı gibi kendisi de terk edilir. Mücteba Uğur, Hadis Terimleri Sözlüğü, s. 223.

37 Kurtubî, Ahkâm, II, 139.

38 Dârekutnî, Sünen, II, 218.

39 İbn Hacer, Fethu’l-bârî, III, 379; Zeylaî, Nasbu’r-râye, II, 9. İbnü’l-Arabî de bu konuda sahih bir rivayet gelmediğini belirtmektedir. İbnü’l-arabi, Ahkâmu’l-kuran, I, 377.

40 Şevkânî, Neylü’l- evtâr şerhu münteka’l-ahbâr, Bâbu’l-Halebî, Mısır, ts., IV, 322.

41 Zeylaî, Nasbu’r-râye, III, 9.

42 Şevkânî, Fethu’l- kadîr, I, 463.

43 Vehbe Zuhaylî, et-Tefsîru’l-munîr fi’l-hakîkati ve’ş-şerîati ve’l-menhec, Dâru’l-Fikr, Dimeşk 1991, IV, 15.

44 et-Tirmizî, Muhammed b. Îsa, es-Sünen, Babun mâ câe fî îcâbi’l-hacci bi’zzâd ve’r-râhile no: 813, tahk.: Ahmed Mahmud Şakir ve diğerleri, Daru İhyai’tTurâsi’l-Arabî, Beyrut, ts.,

45 Beyhaki, Şua’bu’l-iman, Babu fi’l-Menâsik no: 3924., tahk.: Muhammed esSaîd, Daru’l-Kütübi’l-İlmiye, Beyrut 1990.

46 Dârekutnî, es-Sünen, Kitabu’l-Hacc no: 1

47 İbn Mâce, es-Sünen, Babu mâ yucebu’l-hacc no: 2896.

48 İsnadı, İbrahim b. Yezid el-Hûzi> Muhammed b. Abbad b. Cafer elMahzumi> İbn Ömer > şeklindedir.

49 İbn Mace, es-Sünen, Babu mâ yucebu’l-hacc no: 2897; İsnadı, Suveyd b. Saîd> Hişam b Süleyman el-Kuraşi> İbn Cüreyc> şeklindedir.

50 Mutâba’at: Tabi olmak, ardından gitmek, izlemek manası veren tebi’a kök fiilinin mufâ’ale babından masdardır. Terim olarak hadîs usulünde ifade ettiği mana şöyle açıklanabilir. Ravisi rivayette infirad ettiğinden ferd olduğu sanılan bir hadis, başka tarik veya tarîklardan rivayet edilip edilmediğini anlamak üzere çeşitli hadîs kitaplarından araştırılır. İtibar adı verilen bu araştırma sonunda o hadîsin bir başka ravi tarafından rivayetinde tek kalan ravinin şeyhi veya şeyhinin şeyhinden rivayet edildiği anlaşılırsa mutâba’at hâsıl olmuştur. Bu manaya göre mutaba’at, şeyhinden rivayetinde tek kalmış sanılan bir raviye bir başka ravinin tabi olarak ya o şeyhten veyahut o şeyhin şeyhinden aynı hadîsi rivayet etmesi demek olur. Mücteba Uğur, Hadis Terimleri Sözlüğü, s. 289.

51 Leyyinu’l-Hadis: “hadisde gevşektir” manasına cerh lafızlarındandır. Cerhin birinci mertebesine ve en hafifine delâlet eder. Rivayete göre Hamza b. Yusuf es-Sehmî, meşhur âlim ed-Dârekutnî’ye “Falan ravi leyyindir dediğin zaman neyi kasdediyorsun?” diye sorduğunda o, “Bir kimse hakkında Leyyinu’l-hadîs diyecek olursan, onun adaletten düşürmeyecek bir kusurla mecruh olduğunu ifade etmek isterim” demiştir. Buna göre Leyyin, adalet vasfını kaybettirmeyen bir kusuru görülen ravinin cerhinde kullanılan bir cerh lafzı olmaktadır. Bu ve benzeri cerhin en hafifine delâlet eden lafızlarla cerhedilen ravinin hadisleri terkedilmez. İ’tibar için yazılır. Şu da var. Cerh ve ta’dil âlimlerinin, sadece Leyyin cerh lafzı ile Leyyinu’l-Hadis lafzını kullanmalarında birlik yoktur. Bir kısım leyyin lafzı ile dini emirlerde gevşekliği, leyyinul-hadis derken de rivayette gevşek davranmayı, rivayet kaidelerine önem vermemeyi kasdederler. Rivayette gevşek davranmayı dinî konulara rivayette kusur ederek gevşek davranmanın sonucu olarak kabul eden, dolayısıyla ikisini birbirinden ayırmayanlar da vardır. Mücteba Uğur, Hadis Terimleri Sözlüğü, s. 202.

52 Elbânî, İrvâu’l-Galil, IV, 160.

53 Muztarıbu’l-Hadis: “Hadisleri muztaribdir” manasına gelen birtabir olup hadîs ravilerinin teennisinde kullanılan lafızlardandır. Cerhin üçüncü derecesine delalet eder. Kaide olarak cerhin bu mertebesinde bulunan lafızlardan biriyle cerh edilen ravinin hadîsleri ile ihticac edilmez. Ne var ki büsbütün yabana da atılmaz, i’tibar için yazılır. Mücteba Uğur, Hadis Terimleri Sözlüğü, s. 302.

54 Ukaylî, Duafâ, IV, 348; Zeylaî, Nasbu’r-Raye, III, 8.

55 Dârekutnî, Sünen, Kitabu’l-Hacc no: 13; İsnadı, Davud b. Zibirkan> Abdulmelik> Ata> İbn Abbas> şeklindedir. Bir başka tariki ise, Huseyn b. Mehârik> Muhammed b. Halid> Semmâk b. Harb>- İkrime> İbn Abbas> şeklindedir.

56 Mukâribu’l-Hadis: Ravilerin tadilinde kullanılan tabirlerden biri olan mukaribul hadis “hadisi güzel ve doğru” manasında kullanılmıştır. Talat Koçyiğit, Hadis Istılahları, Ankara 1980, s. 274

57 Beyhaki, Şua’bu’l-iman, Babu fi’l-Menâsik no: 3924., tahk.: Muhammed esSaîd, Daru’l-Kütübi’l-İlmiye, Beyrut 1990.

58 Dârekutnî, Sünen, II, 218; Zeylaî, Nasbu’r-raye, III, 9; Zehebî, el-Mîzan, II, 554. Elbânî, İrvâu’l-Galîl, IV, 165.

59 el-Hâkim en-Nîsâbûrî, el-Müstedrek ale’s-sahîhayn, Kitabu’l-Hacc, no: 1613, tahk.: Mustafa Abdulkadir Atâ, Daru’l-Kütübü’l-İlmiye, Beyrut 1990, Hammad b. Seleme> Katade> Enes’ten nakletmiştir ki Ravi, Hammad, O, Ebû Katade Abdullah b. Vakıd el- Harrânî’dir. Ebû Hâtim’in dediği gibi O, münkeru’l-hadistir. Ancak onu, Ahmed sika görür. Şevkânî, Neylü’l- evtar, IV, 322; İbn Hazm, Muhallâ, tahk.: Ahmed M. Şakir, Dâru’t-Turâsi’l-Arabî, Kâhire 1349, VII, 55; Dârekutnî, Sünen, II, 216; Ancak “Takrib” de İbn Hacer, “O, metruktur, tedlis yapar.” demektedir. Elbânî, İrvâu’l-galîl, IV, 161.

60 Şevkânî, Neylü’l- evtâr, IV, 322.

61 İhtilat: Karıştırmak manasına “halt” aslından iftial babında mastardır. Karışmak demektir. Kişinin akıl ve şuuru bozulmak manasında kullanılır. Usulü hadis terimi olarak, metain-i aşeredan sû’u’l-hıfz (kötü ezberleme) ve kesretu’lgalat (çok hata yapmak) la ilgilidir ve ravinin aklî melekelerinin zayıflaması sonucu şuurunun karışmasıyla rivayet ettiği hadislerin farkında olmamasıdır. İhtilat sonucu hafızasını kaybeden, hadislerini karıştıran raviye muhtelit denir. İhtilata uğramış ravilerin hadisleri merduddur. Bunda âlimlerin görüş birliği vardır. Ancak ihtilat vaki olmadan önce sika olan ravinin hadisleri ihtllattan önce rivayet edildiği bilinirse makbul olur. Eğer ihtilattan sonra rivayet edildiği malum olursa reddedilir. Bunda da âlimlerin görüş birliği vardır. İhtilattan önce mi, sonra mı rivayet edildiği bilinmeyen hadisleri hakkında tevakkuf edilir; yani kesin kabul veya red hükmü verilmez. Aynı şekilde ihtilafında şüphe edilen; bir başka deyişle ihtilata ma’ruz kalıp kalmadığı kesin olarak bilinmeyen ravinin hadisi hakkında da kabul veya red hükmü verilmez. Mücteba Uğur, Hadis Terimleri Sözlüğü, s. 147.

62 Elbânî, İrvâu’l-galîl, IV, 161.

63 Beyhaki’ye göre de Hasan’ın mürsel olarak rivayet etmesi, doğru olan rivayettir. Bk. Neylü’l- Evtar, IV, 322.

64 Abdulhâdî, Muhammed b. Ahmed, Tenkîhu’t-tahkîk fî ehâdîsi’t-ta’lîk, tahk.: Sâmî b. Muhammed b. Câdillah, Abdulaziz b. Nasır, Dâru Edvâi’s-Selef, Riayd, 2008, III, 381; Elbanî, İrvâu’l-galil, IV, 160.

65 Dârekutnî, es-Sünen, Kitabu’l-Hacc, no: 7; İsnadı, Attab b. A’yun> Süfyan Servi> Yunus b. Abid> Hasan> Ümmihi> Aişe> şeklindedir.

66 Ukaylî, Duafâ, IV, 332.

67 Zehebi, el-Mizan, IV, 27.

68 Şâz: Hadis ıstılahı olarak ravinin muhalefetinden doğan bir zayıf hadis çeşididir. Hadis Usulü âlimleri tarafından az da olsa değişik şekillerde tarif edilmiştir… İmam Şâfi’î’ye göre söz güvenilir bir ravinin rivayet edip de başkalarının etmediği hadis değil; güvenilir bir ravinin başkalarının rivayetine aykırı olarak rivayet ettiği hadistir… şâz, güvenilir bir ravinin gerek zabt fazlalığı, gerekse diğer ravilerde aranan hususlar itibariyle kendisinden daha üstün bir raviye aykırı olarak ve tek başına naklettiği hadistir… Şâz hadisler zayıf hadisler olduklarından merdûd sayılmışlardır. Bu bakımdan dinî meselelerde hüccet olamazlar. Bir başka deyişle, Şâz hadisle amel edilmez. Karşılığı olan mahfuzla amel edilir. Mücteba Uğur, Hadis Terimleri Sözlüğü, s. 373.

69 Zeylâi, Nasbu’r-Raye, III, 7-10.

70 Said b. Mansur, Sünen, III, 1078.

71 Dârekutnî, es-Sünen, Kitabu’l-Hacc, no: 1; Zeylaî, Nasbu’r-Raye, III, 10. İsnadı, Muhammed b. Abdullah b. Ubeyd b. Umeyr> Ebi’z-Zübeyr veya Amr b. Dinar> Cabir> şeklindedir.

72 Elbânî, İrvâu’l-Galîl, IV, 165.

73 Dârekutnî, es-Sünen, Kitabu’l-Hacc no: 5. İsnadı, Behlül b. Ubeyd> Hammad b. Ebi Süleyman> İbrahim b. Alkame> İbn Mes’ud> şeklindedir.

74 Daîfu’l-Hadis: Hadisi zayıf manasına gelen bu tabir de cerh lafızlarındandır. Cerhin üçüncü mertebesinde yer alır. Genellikle hadisleri zayıf olan raviye delâlet ederse de bu lafızla cerhedilen ravinin rivayetleri İbn Ebi Hatim erRâzî’ye göre matrûh/metruk addedilmez, aksine i’tibarda dikkate alınabilir. Mücteba Uğur, Hadis Terimleri Sözlüğü, s. 57.

75 Elbânî, İrvâu’l-Galîl, IV, 166.

76 Şevkânî, Neylü’l-Evtâr, IV, 422; Said b. Mansur, Sünen, c. 3, s. 1082; İbn Hazm, Muhallâ, VII, 55; Elbânî, İrvâu’l-galîl, IV, 167.

77 Zeylaî, Nasbu’r-râye, III, 10; Elbânî, İrvâu’l-galîl, IV, 167.

78 Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi Taberi, istitâa’nın “azık ve binek olduğuna dair nakledilen rivayetlerle ilgili “bunlar senedlerinde problem olan haberlerdir. Din hususunda bu gibi rivayetlerin delil alınması caiz değildir” demektedir. Taberî, Câmiu’l-beyân, VII, 45.

79 Râzî, Tefsîr-i kebîr, VI, 497. Kaffâl, Cüveybir yoluyla, Dahhâk’ın şöyle dediğini nakleder. “Bir insan, genç ve sıhhatli olur, fakat haccedecek kadar parası bulunmaz ise, o kimsenin haccını yapacak para elde edinceye kadar, amelelik yapması gerekir. Bunun üzerine birisi Dahhâk’a, Allah, insanlara Beytullah’a yaya yürüyüp ziyaret etmelerini emreder mi? deyince, Dahhâk, “Bir insanın Mekke’de alacağı bir miras olsa, onu orada bırakır mı? diye sorar. Adam da hayır! Diz üstü bile olsa oraya gider.” der. Bunun üzerine Dahhak, İşte bunun gibi, Ona, Beytullah’ı hac etmesi farz olur.” Ayrıca bk. Zemahşerî, elKeşşâf, I, 447; Ebussuud, İrşâdu’l-akli’s-selim, II, 61. Dahhâk’ın bu yaklaşımını Cessâs kabul etmemektedir. Cessâs’a göre yürümede meşakkat olduğu için, binek bulamayana hacc gerekmez. Ahkâmu’l-kur’an, Dâru’l-Fikr, Beyrut-1993, II, 37.

80 Cessâs, Ahkâmu’l-kur’an, II, 36; Mustafa Merâği, Tefsîru merâği, IV-VI, 9; Sıddık Hasan Hân, Fethu’l-beyân, I-II, 101.

81 Cessâs, Ahkâm, II, 607.

82 Cessâs, Ahkâm, II, 283. Konuyla ilgili tartışmalar için bkz. İbn Kudame, elMuğnî, II, 231.

83 Rivayetin ilgili kısmı şu şekildedir: “…Hz. Musa, Mısır’da adam öldürüp Firavun’un kendisine ceza vereceğini öğrenince Medyen’e doğru kaçar. Medyen kuyusuna geldiğinde iki kızın hayvanlarını sulamak için beklemekte olduğunu görür. Onlara niye beklediklerini sorar. Onların babalarının yaşlı, kendilerinden başka da kardeşlerinin olmadığını söylediklerinde, onların koyunlarını sular. Bir gölgeliğe çekilerek Allah’a kendisine yardım etmesi için dua eder. Bu duayı duyan kızlar, babalarına durumu açıklarlar. İki kız Hz. Musa’nın yanına utanarak gelirler ve babalarının, ona yaptığı işin ücretini vermek için davet ettiğini belirtirler. Hz. Musa yaşlı adamın evine geldiğinde sofranın hazırlanmış olduğunu görür. Yaşlı adam kendisini sofraya davet eder, ancak Hz. Musa bunu kabul etmez. Yaşlı adam ona davetine neden karşılık vermediğini sorunca Hz. Musa, bu yemeğin yaptığı işin karşılığı olarak verildiğini düşündüğü için yemediğini, çünkü Allah’ın rızasını gözeterek yaptığı bir işin karşılığını, dünyada bir yemekle dahi olsa almayacağını ifade eder.” Rivayet için Bkz. Dârimî, Sünen, Babu fî İ’zâmi’l-İlmi, hd. no: 647.

84 Hud 11/29.

85 Hud 11/51, 26/109, 127, 145, 164, 180.

86 İnsan 76/8.

87 Dârimî, es-Sünen, Babu fazli men karae’l-kur’an, hd. no: 3329; Acurrî, Ahlâku ehli’l-kur’an, thk.: Muhammed Amr b. Abdullatîf, Dâru’l-Kütübi’lilmiyye, Beyrut, 1987, s. 85, 132.

88 İbn Ebî Şeybe, el-Musannef, Babu men kerihe en yeteekkele bi’l-kur’an, hd. no: 30004; Acurrî, Ahlâku ehli’l-kur’an, s. 94, 95.

89 İbn Ebî Şeybe, el-Musannef, Babu fîmen tenfeahu kırâatu’l-kur’an, 30195; Acurrî, Ahlâku ehli’l-kur’an, s. 107

90 Beyhakî, es-Sünenü’l-kübra, Babu fî terki kırâati’l-kur’ani ve’l-mesâcid, hd. no: 2626; Acurrî, Ahlâku ehli’l-kur’an, s. 106.

91 Ebu Dâvud, es-Sünen, Babu fî talebi’l-ilmi li gayrilleh, hd.no: 3666; Acurrî, Ahlâku ehli’l-kur’an, s. 128.

92 Suheylî, er-Ravdu’l-Unuf, II, 314.

93 Cessâs, Ahkâmu’l-kur’an, II, 308, 310; İbnü’l-Arabî, Ahkâmu’l-kuran, I, 378. Tabii burada bir insanın yabancı bir adamın imkân vermesi ile hacca gitmesine karşı çıkılmaktadır. İbnü’l-Arabî, Ahkâmu’l-kuran, I, 380. Bu açıdan kaynaklarda görebildiğimiz kadarı ile veya en azından delil olarak ileri sürülen rivayetlerde niyabet eden, hacca gitmeyen veya gidemeyen kimselerin evlâdıdır. Ayrıca Cessâs, burada vasiyet edilmesi gerektiğini de ifade etmektedir. Ayrıca o, hastalık vb. sebeplerden dolayı yol bulamayanların hacc etmesini gerekli görmezken, Has’amlı kadın rivayetine dayanarak, bazı manialardan dolayı hacca gidemeden ölen mevtanın malından, başkasının hacc edebileceğini iddia etmektedir. Cessâs, Ahkâmu’l-kur’an, II, 310.

94 İbn Şeddâd, Yusuf b. Rafi’, Delâilu’l-ahkâm min ehâdisi aleyhi’s-selâm, Dâru’l-Kuteybe, Dımeşk 1993, III, 127.

95 Maverdi, el-Hâvi’l-kebîr, IV, 9.

96 İbn Hacer, Fethu’l-bârî, IV, 66.

97 İbn Şeddâd, Delâilu’l-ahkâm, II, 128.

98 Zemahşerî, Ruusü’l-mesâil, s. 248, Eseri tahkik eden Abdullah Nezir Ahmed’den naklen.

99 Muhammed eş-Şeybânî, el-Asl, Âlemu’l-Kütüb, Beyrut 1990, II, 426.

100 Maverdi, el-Hâvi’l-kebîr, IV, 9; Nevevî, İmam Malik’e göre bunun ancak tetavvu/nafile Haccı olacağını iddia etmektedir. el-Mecmu’ şerhu’l-mühezzeb, Dâru’l-Fikr, VII, 112.

101 Mâverdi, el-Hâvi’l-kebîr, IV, 17; Zemahşerî, Ruusü’l-mesâil, s. 248.

102 Zemahşerî, Ruusü’l-mesâil, s. 246.

103 Kurtubî, Ahkâm, II, 144.

104 İbn Hacer, Fethu’l-bârî, Kitabu’l-Megazi, no: 4399; İsti’zan no: 6228; Cezau’s-Sayd, no: 1853, 1854.; el-Harrânî, Abdusselam b. Teymiye el-Müntekâ min ahbâri’l-mustafa, Dâru’l-Ma’rife, Beyrut, ts., c. 2, s. 213; Şeybânî, elÂsâr, II, 425; Serahsî, el-Mebsût, III-IV, s. 147; İbn Kudâme, el-Muğni, Riyâzu’l-Hadîsiyye, 1981, III, 228; Mâverdi, el-Hâvi’l-kebir, IV, 6; Nevevî, elMecmu’, VII, 112.

105 el-Müzenî, İsmail b. Yahya, Kitâbu muhtasaru’l-müzenî, Dâru’l-Ma’rife, Beyrut, ts., I, 62. Hz. Peygamber’in hacca niyabeti, borca benzetmesi konusunda âlimler farklı hükümler çıkarmışlardır. Buhârî Şârihi Kirmânî, Allah haccı borca benzettiği için, vasiyet olmasa bile, haccın kazasının, velisine vacip olduğu hükmüne varır (Kirmânî, Sahîhi buhârî bi şerhi’l-kirmânî, Dâru İhyâi’t-Turâsi’l-Arabî, Beyrut 1981, IX, 53). Mâverdi de Has’amlı kadının rivayetinde Nebi’nin, Haccı ölümle iskat olmayan borca benzettiği için, haccın düşmeyeceğini iddia eder (Mâverdi, el-Hâvi, IV, 17), Kurtubî ise haccın deyn’e benzetildiği için, borcu olduğu halde biri ölürse, velisinin malından, onun kazasını yerine getirmeyebileceği konusunda icma olduğunu açıklar. Kurtubî, Ahkâm, II, 144.

106 İbn Âşûr, et-Tahrîr, III, 21. İbn Arabî de bu hadisin hac ibadetinin bedenimali bir ibadet olduğu için sanki birinin diğeri adına hacc edebileceğine işaret ettiğini, ancak hadisin ebeveyne her durumunda iyilik etmeye teşvik ettiğini ifade etmektedir. İbnü’l-Arabî, Ahkamu’l-kuran, I, 379.

107 Nesâî, es-Sünen, Babu teşbîhi kadâi’l-hacci bi kadâi’d-deyn no: 3617.

108 Tirmizî, es-Sünen, Babu enne arafete küllühe mevkifun no:885.

109 Nesâî, es-Sünen, Babu teşbîhi kadâi’l-hacci bi kadâi’d-deyni no: 3618.

110 Şevkânî, Neylü’l-evtâr, c. 4, s. 319; Ayrıca bk. Kurtubî, Ahkâm, II, 260-1; Zafer Ahmed Osmanî, İ’lâu’s-sünen, tahk.: Muhammed Takî Osmanî, İdâratü’lKur’an ve Ulûmu’l-İslamiye, ts., X, 457. Görebildiğimiz kadarı ile, riva-yetlerde sadece evladın niyabeti söz konusudur.

111 İbn Hacer, Fethu’l-bârî, IV, 67.

112 İbn Hacer, Fethu’l-bârî, IV, 68.

113 Müslim’den, peygamber’e, bir kadının gelip, ya Resulallah annemin bir ay borcu vardı. Onun yerine oruç tutayım mı diye sorması üzerine, Nebi, ona, tut demiştir.” naklini, Şevkânî, Neylü’l-evtar, IV, 321 de nakleder.

114 İbn Hacer, Fethu’l-bârî, XI, 583.

115 Said b. Mansur ve diğerlerinin de, İbn Ömer’in sahih isnad’la kimsenin başkası yerine, hac edemeyeceği görüşünü naklederler. Şevkânî, Neylü’l- evtâr, IV, 321.

116 İbn Hacer, Fethu’l-bârî, XI, 584.

117 Ayni, Umdetü’l- kârî bi şerhi sahîhi buhârî, Dâru İhyâi’t-Turâsi’l-Arabî, Beyrut, ts., X, 213.

118 İbn Hacer, Fethu’l-bârî, IV, 69.

119 Kurtubî, Ahkâm, II, 144; İbn Hacer, Fethu’l-bârî, IV, 70.

* Bu konuda, Ebû Hureyre ve İbn Abbas’tan şu rivayet edilmektedir.

“Kim bir hacının ya da umrecinin geride bıraktığı ailesine iyilik yaparsa, onun tam ecri gibi ecir alır. Üstelik bu, onun ecrinden bir sey de eksiltmez”, İbn Hacer, bu hadisin mevzu ve metruk olduğunu nakleder. Bk. el-Metâlibu’l-âliye bi zevâidi’l-mesânidi’s-semâniye, tahk.: Habibullah el-A’zamî, Dâru’l-Kütübi’lİlmiye, Beyrut, ts., I, 312.

120 Şevkânî, el-Fevâidu’l-mecmua fi’l-ehâdisi’l-mevdua, s. 107.

121 Kurtubî, Ahkâm, I, 143.

122 Elbânî, Silsiletü’l-ehâdisi’d-dâife ve’l-mevdua, Mektebetü’l-Mearif, Riyad 1988, II, 446-7.

123 İbn Âşur, et-Tahrîr, II, 21. Bu ifadeyi kullanan Mâlik, “Ölünün vasiyet etmesi halinde onun yerine hacca gidilir, ancak bu tetavvu olur.” der. Ayrıca bk. Kurtubî, Ahkâm, II, 142.

124 Taberi, Câmiu’l-beyan, VI, 47-48; Mâverdi, en-Nüket ve’l-uyûn, 411.

125 İbnu’l-Cevzî, Zâdu’l-mesîr fî ilmi’t-tefsîr, tahk.: Muhammed b. Abdurrahman, Dâru’l-Fikr, 1987, II, 8.

126 Zemahşerî, el-Keşşâf, I, 448; Kurtubî, Ahkâm, II, 145; Şenkîti, Edvâu’l-beyân fî izâhi’l-kur’ani bi’l-kur’an, Dâru’l-Fikr, Beyrut 1995, I, 2051; Reşit Rıza, Kur’ani’l-azîm, IV, 911.

127 Kâsimî, Mehâsinü’t-tefsîr, IV, 906.

128 Kurtubî, Ahkâm, II, 145.

129 el-Bikâî, İbrahim, Nazmu’d-dürer fî tenâsübi’l-âyâti ve’s-süver, tahk.: Abdurrezzak el-Mehdi, Kütübü’l-İlmiye, Beyrut 1994, II, 128.

130 Tirmizî, Sünen, et-Tağlîzu fî Terki’l-Hac no: 812. Beyhakî, Şuabu’l-İman, Menâsik no: 3978. İsnadı, Müslim b. İbrahim> Hilal b. Abdullah (Rebia b. Amr’ın kölesi)> Ebû İshak el-Hemedani> Haris> Ali…

131 İbnü’l-Cevzî, Mevduât, tahk.: Abdurrahman Muhammed Osman, Mektebetü’s-Selefiye, Suudi Arabistan 1966, II, 210. İsnadı, Muhammed b. Abdulmelik b. Hayrun> İsmail b. Misade> Hamza b. Yusuf> Ebû Ahmed b. Adi> Ahmed b. Yahya b. Züheyr> Abdurrahman b. Said> Abdurrahman el Kettâmî> Ebu’l-Muhazzim> Ebû Hureyre>

şeklindedir.

132 İbnü’l-Cevzî, Mevduât, II, 209. İsnadı, İbn Hayrun>İbn Mis’ade> Hamza> İbn Adi> Ebû Ya’la> Abdullah b. Abdussamed> Ammar b. Matar> Şerik> Mansur> Salim b. Ebi’l- Ca’de> Ebi Umame>

şeklindedir.

133 Beyhakî, Şuabu’l-İman, Menasik no: 3979; Dârimî,.Sünen, no: 1785. tahk.: Fevvaz Ahmed, Daru’l-Kürübi’l-Arabî, Beyrut 1407. İsnadı, Yezid b. Harun> Şerik> Leys> Abdurrahman b. Sabit> Ebi Ümame>

şeklindedir.

134 İbnu’l-Cevzî, Mevduât, II, 209-210; Tirmizî, Sünen, et-Tağlîzu fî terki’l-hac no: 812.

135 Şenkîti, Edvâu’l-beyân, I, 205.

136 İbnu’l-Cevzî, Mevduât, II, 210.

137 Ebû Abdullah ez-Zehebî, , Mîzânu’l-i’tidâl fî nakdi’r-ricâl, IV, 426.

138 Şenkîti, İbnu’l-Cevzî’nin Kallâs’ın, Ebu’l-Muhazzim’i yalancılıkla suçladığını nakletse de, bunda hata ettiğini iddia eder. Çünkü Ona göre Ebû Ümâme rivayetinde yalancılıkla suçlanan kimse yoktur. Şenkîti, Edvâu’l-beyân, c. 1, s. 205. Ancak İbnu’l-Cevzî’nin eserinin elimizdeki baskısında, eleştiren Kallâs değil Fellâs şeklinde geçmektedir. Fellâs da Ebu’l-Muhazzim’i değil, diğer ravi Abdurrahman el-Kattâmî’yi cerh etmektedir. Bk. İbnu’l-Cevzî, Mevduât, II, 210.

139 İbnu’l-Cevzî, Mevduât, II, 210.

140 İbn Hibbân, Mecrûhîn, II, 48.

141 Ukaylî, Duafâ, III, 327.

142 İbn Adî, el-Kâmil, tahk.: Yahya Muhtar Gazzavî, Beyrut 1988, V, 72.

143 İbnu’l-Cevzî, Mevduât, II, 209-210.

144 Şevkânî, Ammar b. Matar’ın asıl adının Ammar b. Said olduğunu belirtmektedir. Şevkânî, el-Fevâidu’l-mecmua, s. 102.

145 Şenkîti, Edvâu’l-beyân, I, 205.

146 Tam adı İbrahim b. Osman olan İbn Derbâs’ın, Telhîsu’l-Mevdua’sı olduğu kaynaklarda zikredilmektedir. Ancak, bu eserin, matbu olup olmadığını bulamadık. Kinânî’nin de İbn Hacer’in hangi eserinde gördüğünü yazmadığından dolayı İbn Hacer’in eserlerini taramamıza rağmen bu bilgiye ulaşamadık.

147 el-Kinânî, Ebu’l-Hasen, Tenzîhu’ş-şeriati’l-merfua ani’l-ahbâri’ş-şeriati’lmevdua, II, 168.

148 İbnu’l-Cevzî, Mûsiru’l-garami’s-sâkin, s. 62.

149 Reşit Rıza,Tefsiru’l-Kur’ani’l-azîm, IV, 912.

150 Suyûti, el-Leâli’l-mesnua fi’l-ehâdîsi’l-mevdua, II, 66-67.

151 Kurtubî, Ahkâm, II, 145; Aynî, Umdetu’l-kâri bi şerhi sahîhi buhârî, Dâru’tTurasî, Beyrut, ts., IX, 123.

152 Kurtubî, Ahkâm, II, 146; İbn Kesîr, Muhtasaru tefsîri ibn kesir, tahk.: Muhammed Ali es-Sâbûni, Dâru’s-Sâbûni, Kâhire, ts., I, 303

153 Sıddık Hasan Hân, Fethu’l-beyân, I-II, 104.

154 İbnu’l-Cevzî, Mûsiru’l-garami’s-sâkin, s. 44.

155 Zemahşerî’nin metni şudur

derken, İbn Müneyyir, Ehli Sünnetin, Haccı, mücerred olarak terk edenin, küfre düşmeyeceğini, ancak inkârı söz konusu olduğunda, kâfir olacağını düşündüklerini açıkladıktan sonra

şeklinde açıklama yapmaktadır. Keşşâf, I, 448. Kastallânî de İbn Müneyyir’den aynı nakli yapmaktadır. İrşâdu’s-sârî, c. 4, s. 116. bunun kar-şısında Ebû Hayyân insaflı davranarak Zemahşerî’nin düşüncesini, eserinde geçtiği gibi alarak, onun, Suddî’nin “masiyet inkârı” yaklaşımını takip ettiğini beyan etmiştir. el-Bahru’lmuhît, en-Nasru’l-Hadisiyye, Riyad, 1329, II, 12.