Hadis Rivayetlerinde Ahlak Kavramı: Literal-Semantik Bir Analiz

Hadis Rivayetlerinde Ahlak Kavramı: Literal-Semantik Bir Analiz

Cilt/Sayı

2016 27. cilt – 2. sayı

Yazar

Suat KOCAa

aHadis AD, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, Ankara

Öz

Bu çalışma hadis rivayetleri çerçevesinde ḫuluḳ/aḫlāḳ kelimesinin anlamlarına odaklanmakta
ve literal- semantik bir analiz sunmayı amaçlamaktadır. Bu kelimenin hadis rivayetlerinde
temel olarak üç anlamda kullanıldığı tespit edilmiştir: 1. Karakter (huy, kişilik, seciye, mizaç, erdem),
2. Âdet (alışkanlık, gelenek, sünnet), 3. Din. Tespit edebildiğimiz kadarıyla konuya müstakil
olarak ilk defa Şerḥu Muşkili’l-Āsā̠ r adlı eserinde Ebū Ca‘fer eṭ-Ṭaḥāvī (ö. 321/933) değinmiştir.
Buradaki tespitler bu çalışma için de bir şablon oluşturmuştur. Makale, rivayetlerde geçen belli bir
kavramın semantik haritasını netleştirmeyi amaçladığından, rivayetlere tasvirî/tahlilî bir işlev
atfedilmiştir. Rivayetlerin sıhhat analizinden de bu nedenle sarfınazar edilmiştir.

Anahtar Kelimeler

Hadis, Ahlak, Karakter, Huy, Erdem, Âdet, Gelenek, Din, Eṭ-Ṭaḥāvī

Abstract

In this paper I offer a literal-semantic analysis towards clarification of the various
meanings of the word khuluq/akhlāq with special reference to hadith reports. I argue that this
word was employed in three main senses in hadiths: 1) Character (nature, temperament, personality,
virtue); 2) Tradition (habit, custom); 3) Religion. This tripartite categorization, to the best of
my knowledge, was put forward first by the Egyptian Ḥanafī jurist Abū Ja‘far al-Ṭaḥāwī (d.
321/933) in his book Sharḥ Mushkil al-Āsā̠ r. Al-Ṭaḥāwī’s treatment has provided a basic outline
for this paper. As I intend to draw a semantic map herein, I have rather assigned a descriptiveanalytical
function to the hadith reports referred to in this study. Therefore, I have disregarded
isnād criticism and the question of authenticity regarding the quoted reports.

Keywords

Hadith, Akhlāq (Ethics/Moral), Character, Temperament, Virtue, Habit, Tradition,Religion, Al-Ṭaḥāwī


Bu makale münhasıran hadis rivayetleri bağlamında ḫuluḳ/aḫlāḳ kelimesinin anlamlarına odaklanmakta ve kelime merkezli semantik bir analiz sunmayı amaçlamaktadır. İlgili sözcüğün klasik sözcüklerdeki ve Kur’an’daki anlamları da müstakil araştırmalara konu olmuştur.

Hadis rivayetlerinde geçen ḫuluḳ/aḫlāḳ sözcüğünün anlamlarına ışık tutma konusundaki ilk çabaya hicrî üçüncü asrın sonlarında tesadüf etmekteyiz. Ebū Ca‘fer eṭ-Ṭaḥāvī (ö. 321/933), Şerḥu Muşkili’l-Ās̠ār adlı eserinin dört bābında, içinde ḫuluḳ/aḫlāḳ kelimesinin geçtiği on iki hadise değinmiş ve bu hadislerin anlaşılmasındaki işkāli gidermek için bu sözcüğün hangi anlamlarda kullanıldığını tespit etmeye çalışmıştır.[1] Ona göre,

انَّ حُسْنَ الْخُلُقِ قَدْ يَقَعُ عَلَى أَشْيَاءَ مُخْتَلِفَةٍ، مِنْهَا لِينُ الْعَرِيكَةِ، وَمِنْهَا السَّجِيَّةُ الَّتِي يَحْمَدُهَا بَعْضُ النَّاسِ مِنْ بَعْضٍ،

 وَمِنْهَا الدِّينُ

“(Hadislerde geçen) usnu’l-ulu çeşitli anlamlara gelir: ‘Yumuşak huyluluk’ (līnu’l-‘arīke), kendisiyle insanların birbirlerini övdüğü ‘seciyye’ ve ‘din’ bunlardandır.”[2]

Eṭ-Ṭaḥāvī’nin ifadeleri söz konusu anlamların nihai olmadığını ima etse de, bu listenin hadislerde oldukça geniş bir kullanım alanına tekabül ettiğini belirtmek yanlış olmaz. Biz bu listeyi şu başlıklar altında detaylandırmayı daha uygun buluyoruz: Karakter, âdet ve din. Bu tasnif, rivayetlerin anlaşılmasında literal bir çerçeve çizmektedir. Başlıkların altında değineceğimiz rivayetlerin kendi içinde özel anlamsal nüanslar içerdiğini belirtmemiz gerekir.

    1. KARAKTER (HUY, SECİYE, MİZAÇ, ERDEM)

Rivayetlerde geçen ulu/a sözcüğü, büyük ölçüde, kişilik ve karakter özelliklerine atıfta bulunan tabiat, mizaç, cibilliyet ve seciye gibi kavramlarla ilişkili bir anlam örüntüsüne sahiptir. Bu, klasik lügatlerde aı tanımlamada kullanılan semantik çerçeveyle de örtüşür.[3] Günümüz kullanımında insanın yaratılış ve kişilik özellikleriyle ilgili kavramların odağında karakter kelimesi bulunmaktadır. Dolayısıyla bazı hadis rivayetlerinde kullanılan ulu kelimesini karşılamak için seçilecek en uygun sözcük karakter olsa gerektir. Babanzāde’nin (ö.1934) de belirttiği gibi, “caractére kelimesinin ta‘rīfi ile mevāḳı‘-i isti‘māli bizim ulu dediğimize tamamen munṭabıḳtır.”[4]

Tanımı[5] ve ahlakla ilişkisi[6] hakkındaki tartışmalar bir yana bırakılırsa, karakter, en yalın anlamda, bir kişinin ahlaken doğru olanı yapma veya yapmama eğilimini ve yeteneğini etkileyen psikolojik özellikler dizisi olarak tanımlanabilir.[7] Sözlükte ise karakter, “Bir kişi veya topluluğu ahlak, duygu, bilgi ve davranış bakımından başkalarından ayıran niteliklerin bütünü”[8] olarak tanımlanmıştır. Klasik literatürde karakter kelimesinin içeriğini en iyi yansıtan sözcüklerden biri de seciyedir. Eṭ-Ṭaḥāvī, bazı hadislerde geçen ulu/a sözcüğünü açıklamak için seciyyeyi seçer. “Müminlerin iman bakımından en mükemmeli, ulu bakımından en güzel olanıdır.” (asenuhum uluan)[9] rivayetinde geçen ulu için şöyle der: “Bize göre bu hadisteki ulu, va’llāhu a‘lem, müminlerin bazısında bulunup bazısında bulunmayan seciyyedir; böylece bu seciyye, ona sahip olanlar için ona sahip olmayanlar üzerine bir üstünlük (faīlet) olur.”[10]

uluun ayırıcı bir vasıf olarak kullanıldığı bir rivayette, İslam dinini diğer dinlerden ayıran ahlakî karakteristikten söz edilir: “Şüphesiz her dinin (kendine özgü) bir uluu vardır. İslam’ın uluu da hayâdır.”[11]

ulu esas itibariyle insana özgü karakter özelliklerine işaret etmekle birlikte, bazı rivayetlerde hayvanlara özgü bir takım özellikler için de kullanılmıştır.[12] Er-Rāġıb el-İṣfahānī’nin (ö. 5./11.yy) belirttiği gibi, “her hayvan, ilatinin temelindeki bir ulu ile diğerlerinden ayrılır; aslan için cesaret, tavşan için korkaklık ve tilki için kurnazlık gibi.”[13] Aşağıdaki rivayette, hayvanların toplumsal muhayyiledeki imajları ile bazı karakter özellikleri arasında didaktik bir irtibat kurulmaktadır:[14] “Naṣr b. Seyyār (ö. 131/748) şöyle demiştir: Türk büyükleri şöyle derlerdi: Bir başkomutanda şu hayvanların ahlakından (a min ai’l-behāim) bulunması gerekir: Horozun cömertliği, tavuğun şefkati, aslanın yüreği, domuzun ataklığı, tilkinin kurnazlığı, köpeğin yaralara sabrı, turnanın gözetleyiciliği, karganın tedbirliliği, kurdun hilesi ve güvercinin rehberliği.”

ulu bazen insanın ahlakî meyil ve özelliklerine, bazı huylara karşı yatkınlığına işaret eder. Bunu mizaç kelimesiyle karşılamak dilimizdeki kullanım açısından daha uygun olabilir. Maḫreme b. Nevfel (ö. 54/674), sivri dilinden Hz. Peygamber’in de çekindiği,[15] çabuk öfkelenen ve sert mizaçlı bir sahâbî idi.[16] Bir gün Hz. Peygamber’e altın ve ipek işlemeli pek çok kaftanın hediye edildiğini, onun da bunları insanlara dağıttığını duymuştu. Bunun üzerine oğlu Misver’i yanına alarak Hz. Peygamber’in evine git­ti ve oğlu aracılığıyla onu dışarıya çağırdı. Çağrıyı duyan Hz. Peygamber, eline altın işlemeli ipekten bir kaftan alıp dışarı çıktı ve elbisenin gösterişli düğmelerini göstererek “Ey Maḫreme! Bunu senin için ayırmıştım.” diyerek kaftanı kendisine verdi. Hadisin ravilerinden Ḥammād b. Zeyd (ö. 179/795), rivayetin devamında Maḫreme’nin sert bir mizaca sahip olduğunu belirtme ihtiyacı duymuş ve onun için şu ifadeyi kullanmıştır: “kāne fī uluihī şiddetun.” (O, sert/katı huylu biriydi.)[17]

ulu sözcüğü bazı rivayetlerde gündelik kullanımda iyi veya kötü huylu olmakla kastedilen anlama karşılık gelir. Bu, tatlı dilli, güler yüzlü ve yumuşak başlı olmak ya da aksine sivri dilli, hoyrat ve hırçın bir yapıya sahip olmak şeklinde de ifade edilebilir. Eṭ-Ṭaḥāvī’nin anlam listesinde ilk sırada yer alan līnu’l-‘arīke ifadesi tam olarak bunu anlatır; yani “mulāyim meşreb ve nazik tabī‚at olup naḫvet ve huşūnetten ve ḫılāf ve nufūrdan āzāde”[18] olmak. Bir rivayette ‘Abdullāh b. el-Mubārek (ö. 181/797) usnu’l-uluu şöyle tanımlar: “Güler yüzlü olmak, iyiliği yaymak ve eziyete engel olmak.”[19] Enes b. Mālik (ö. 93/711), Hz. Peygamber’in insanların en güzel ahlaklısı (asene’n-nās uluan) olduğunu aktardıktan sonra, O’nun, üvey kardeşi Ebū ‚Umeyr’e gösterdiği yakın ilgiye atıfta bulunarak[20] uluuniçeriği hakkında somut bir fikir verir. El-Buḫārī bu rivayeti “insanlara karşı güler yüzlü olma” (el-inbisā ilā’n-nās) başlıklı bābta da zikretmiştir.[21]  El-Beyhaḳī (ö. 458/1066) imanın şubelerine tahsis ettiği eserinde bu şubelerden birinin usnu’l-ulu olduğunu belirtir ve kavramın içeriğini “öfkeye hâkim olmak, cana yakınlık (līnu’l-cānib) ve tevazu” olarak özetler.[22] Başka bir rivayette usnu’l-ulu ile iyilik (el-birr) arasında bağ kurulur[23] ve İbn ‘Umer (ö. 73/692) iyiliği (el-birr), “güler yüz ve tatlı dil” olarak açıklar.[24] Güzel ahlakı teşvik eden ve kötü ahlaktan sakındıran rivayetlerin çoğundaki ulu/a de bu türden bir anlama sahiptir. “İnsanlara güzel huyla davran!” (āli en-nās bi-ulu asen)[25] gibi.

Bu sözcük bazen eşlerin birbirlerine karşı iyi ya da kötü tutum ve davranışlarını ifade eden bir içerikle karşımıza çıkar. Bir rivayette ‘Umer b. el-Ḫaṭṭāb, kadınlara şiddet uygulanmasının Hz. Peygamber tarafından yasaklanması üzerine kadınların kocalarına karşı cüretkâr bir tavır içinde olduklarını anlatırken “sā’et auhunne ‘alā ezvācihinne” (kadınların kocalarına karşı tavırları olumsuz bir hal aldı) ifadesini kullanır.[26] Hakkında 58/el-Mucādile suresinin ilk ayetlerinin (1-4) indiği Ḫavle bint S̠a‚lebe (ö.?),[27] “gençliğimi yedi”[28] dediği kocası Evs b. eṣ-Ṣāmit’in (ö. 32/653) ahir ömründe kendisine ıhār yapması üzerine onu Hz. Peygamber’e şikâyet ederken, yaşlı kocasının geçimsiz ve huysuz biri haline geldiğini “ad sā’e uluuhū ve acira[29] (kocam, kötü huylu ve sıkıcı/aksi biri haline geldi) ifadesiyle dile getirir. Başka bir rivayet eşlerin birbirlerine kin gütmemelerini salık verirken şöyle bir bakış açısı sunar: “Onun bir huyu (ulu) hoşuna gitmezse, ötekisi hoşuna gidebilir.”[30]

ulu/a esas itibariyle insan davranışlarının kendisinden kaynakladığı psikolojik yapı ve bilince işaret eden bir anlama sahip olmakla birlikte, bazen davranışların kendisi için de kullanılır. Bu durumda ulu/a sözcüğü ‘amel ile eşanlamlı kullanılır. Hz. Peygamber’in cahiliyye döneminde birlikte ticaret yaptığı arkadaşı es-Sā’ib b. Ebī’s-s-Sā’ib’in Müslüman olması üzerine şöyle dediği nakledilir: “Ey Sā’ib! Cahiliyyede yapmış olduğun davranışlarını (aake) İslam’da da yap! Misafiri ağırla, yetime ikram et, komşuna iyi davran!”[31]

Rivayetin başka bir tarikinde a kelimesi yerine a‘māl geçer: “Ey Sā’ib! Cāhiliyede bir takım davranışlar (a‘māl) yapıyordun ki bunlar (Allah katında) makbul sayılmıyordu. Bugün ise (Müslüman olduğun için) artık kabul edilecektir.”[32]

A sözcüğünün ‘amel olarak değerlendirildiği başka bir rivayette Hz. Peygamber, “Hangi ‘amel daha üstündür?” sorusuna, “Güzel huy” (usnu’l-ulu) cevabını vermiştir.[33]

Bazı rivayetlerde ulu/a kelimesi olumlu ve olumsuz karakter özellikleri ile izah edilmiştir. Ebū ‘Abdillāh el-Cedelī (ö.?) anlatıyor: ‘Ā’işe’ye Allah Resulü’nün ahlakını (uluu rasūlillāh) sordum. Şöyle cevap verdi: “O, kaba ve çirkin söz ve davranışlarda bulunmaz, çarşı pazarda insanlarla uluorta münakaşaya girmez, kötülüğe kötülükle karşılık vermez, bilâkis bağışlayıcı ve hoşgörülü davranırdı.” [34]

Eṭ-Ṭaḥāvī rivayet için şu yorumu yapmıştır: “Bunlar, seciyeden ibaret olan alaın en güzel sıfatlarıdır.”[35]

Eṭ-Ṭaḥāvī’nin ‘seciyenin sıfatları’ olarak nitelendirdiği hususların, günümüzde karakter özellikleri olarak tanımlanan erdeme[36] tekabül ettiği söylenebilir. Rivayetlerde ulu/a sözcüğü bazen erdemleri (fedā’il) veya erdemsizlikleri (rezā’il) ifade etmek için kullanılmıştır. Hz. ‘Ā’işe’nin şöyle dediği nakledilir: “Hz. Peygamber’in en sevmediği ulu yalan idi.”[37]

ulu/a, erdemleri veya erdemsizlikleri ifade etmek için kullanıldığında genellikle mekārim, meāsin ve mesāvī gibi kelimelere izafetle kullanılmıştır. El-Ḫarā’iṭī’nin (ö. 327/939) konuya dair iki eseri Mekārimu’l-A ve Mesāvī’l-A başlıklarını taşır. İbn Ebī’d-Dunyā’nın (ö. 281/894) Mekārimu’l-A adlı eseri de Hz. ‘Ā’işe’den nakledilen ve on erdemi içeren şu rivayetten hareketle tasnif edilmiştir: “Mekārimu’l-a ondur: Doğru sözlü olmak, Allah’a itaat hususunda zorluklara göğüs germek [cesaret], isteyene vermek [cömertlik], bir iş yapana karşılığını vermek [hediyeleşmek, vb.], akrabayı ziyaret (sıla-i rahim), emaneti eda etmek, komşuya iyi davranmak, arkadaşa iyi davranmak, misafirperverlik ve -hepsinin başı-hayâ.”[38]

Hadis rivayetlerinde ve literatüründe erdemli bireyin karakter özellikleri için ve bunların somut tezahürü olarak erdemli davranışlar için genellikle mekārim sözcüğü tercih edilmiştir. Mekārim ve mekārimu’l-a sadece hadis literatüründe değil, tüm İslam geleneği içinde yüksek erdemleri ifade eden temel bir terim olmuştur.[39]

Aslında hadislerde, insanların doğuştan sahip oldukları kişisel karakter özellikleri ile bundan kaynaklanan huylar, erdemler ve davranışlar arasında kes(k)in bir ayrım yapılmamıştır. Oysa hadislerde kişilik ve karakter özelliklerine atıfta bulunan ve ilk bakışta müşterek bir içeriğe sahip olduğu düşünülen kavramlar, kendi içinde benzeşik alt unsurlar ve ayrıştırılması kolay olmayan nüanslar içerir. Bu, özellikle ulu/a sözcüğünün geçtiği hadislerin anlamını belirlemede bir sorun olarak kendini gösterir. Zira bu kelimenin hadis rivayetlerinde“doğuştan gelen karakter özellikleri” veya “sonradan kazanılabilen ve değişebilen davranış ve kişilik özellikleri” için mi kullanıldığını tespit emek kolay değildir. Yine karar vermekte zorluk çekilen bir diğer husus, kelimenin tekil ahlakî davranışları mı, topyekûn ahlakî bir hâli mi, yoksa kişilik özelliklerini mi ifade ettiğidir. Bu anlamsal ayrıntılar, bazı hadislerin anlaşılmasında önemli bir role sahip olabilir. Bu nüanslar ve ayrımlar, özellikle sonraki dönem ahlak tartışmalarında hadisleri istişhad malzemesi olarak kullanan müelliflerin yaklaşımlarında müşahede edilir. Er-Rāġıb el-İṣfahānī, konuya kapsamlı bir şekilde değinen belki de tek müelliftir. Eerī‚a ilā Mekārimi’ş-Şerī‚a adlı eserinde ulu/a için -bağlama göre- sekiz farklı anlamdan söz eder ve bazı hadislerden örnekler verir.[40]

1. ulu bazen doğuştan gelen içsel/güdüsel yeti (el-uvve el-ġarīziyye) anlamında kullanılır. Hz. Peygamber (as), bu nedenle “Allah al (yaratılış) ve ulu (yaratılıştan gelen huylar), rızık ve ecel konularını (belirleme işini) bitirmiştir.” buyurmuştur.[41]

2. ulu bazen (doğuştan değil) sonradan kazanılmış halin adı olarak kullanılır ki bu hal sebebiyle insan başka şeyi değil de o şeyi yapmaya eğilimli/yatkın olur. Mizacındaki sertlik nedeniyle öfkeye eğilimli/yatkın olan kimse gibi. Bundan ötürü her hayvan, yaratılışının temelindeki bir huyla (ulu) diğerlerinden ayrılır. Aslan için cesaret, tavşan için korkaklık ve tilki için kurnazlık gibi.

3. ulu bazen pürüzsüz ve kolay olmak anlamındaki el-alāadan gelir. Bu durumda sanki ulu, âdet (tekrarlar ve pratikler) vasıtasıyla insanın alışkanlık edindiği yetilerin adı olur. Şu (hadis) rivayet edilmiştir: “Amellerin en faziletlisi güzel ahlaktır.”[42] Şu da rivayet edilmiştir: “Allah bir kimseye güzel ahlaktan daha faziletli bir şey vermemiştir.”[43]

4. ulu bazen eylemlerin (el-fi‘il) kendisinden –düşünmeksizin– ortaya çıktığı nefisteki mevcut yapı (el-hey’et) anlamında kullanılır.

5. ulu bazen bu yapıdan sadır olan eylemin adı olarak kullanılır.

6. ulu bazen yapı ve eylemin beraberce ismi olarak kullanılır. İffet, adalet ve şecaat böyledir.

7. Bazen de yapı bir adla, ondan sadır olan eylem başka bir adla isimlendirilir. Seā ve cūd gibi. Seā insanın sahip olduğu (cömertlik) yapısının, cūd da ondan sadır olan (cömertlik) eyleminin ismidir.[44]

8. Ayrıca bunlardan her birinin diğerinin adıyla adlandırıldığı da vakidir.

Bu anlam listesinin, er-Rāġıb’ın örneklendirdiği gibi, içinde ulu/a geçen rivayetlerin anlaşılmasına katkı sağlayacağı düşünülebilir. Mesela bazı rivayetlerde iyi veya kötü ahlak ile, bu iki sınıftan birine giren herhangi bir davranış sanki ayrı şeylermiş gibi anlatılır. Ebū Sa‚īd el-Ḫudrī’nin (ö. 74/693) naklettiğine göre Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “İki haslet müminde bir araya gelmez: Cimrilik ve kötü ahlak” (el-bul ve sū’u’l-a).”[45] Hz. ‘Ā’işe’den nakledilen bir rivayette de Hz. Peygamber’in şöyle dediği aktarılır: “Arabın iki hasleti vardır -ki bunlar dinin de direklerindendir- onları terk etmek üzeresiniz.” Ey Allah’ın Resulü! Bunlar nedir?, diye sorulunca, “Hayâ ve güzel ahlak.” (el-ayā’ ve’l-a el-kerīme) buyurdu.[46]

Görüldüğü gibi rivayetlerde cimrilik ile kötü ahlak, hayâ ile güzel ahlak arasında bir ayırım yapılmakta ve bunlardan ayrı şeylermiş gibi söz edilmektedir. Söz konusu rivayetleri yukarıdaki anlam listesinin yedinci maddesine dayanarak şöyle anlamak ve açıklamak mümkündür. Bu rivayetlerdeki a ile insanın yapısı ve karakteri (heyet) kastedilmektedir; hayâ ve cimrilik gibi tekil davranışlar da bu karakterden kaynaklanan hasletlerdir. Yine mesela “Müminde cimrilik ve kötü ahlak bulunmaz.” hadisinde ‘kötü ahlak’ insanın sahip olduğu yapıyı, ‘cimrilik’ de bu yapıdan sâdır olan eylemi ifade eder. Yapı/karakter, kendisinden cimrilik sâdır olmasa bile olduğu gibi kalır. Diğer yandan bir insan kötü ahlaklı olmasa bile, onun cimri olması mümkündür.[47]

Burada başka seçeneklerden de söz edilebilir. Mesela üçüncü ve beşinci maddeleri dikkate aldığımızda, Hz. Peygamber’in güzel ahlakı vurgularken aynı zamanda güzel ahlak vasıflarından hayâya vurgu yaptığını, kötü ahlaktan insanları sakındırırken de özellikle cimrilikten kaçınmayı salık verdiğini düşünebiliriz. Bu yorumu teyit edecek bir rivayete göre bir kişi Hz. Peygamber’e gelip, “Hangi ‘amel daha üstündür?” diye sorar. Hz. Peygamber, “güzel huy” (usnu’l-ulu) cevabını verir. Akabinde başka bir kişi Hz. Peygamber’e aynı soruyu tekrar sorar. Bunun üzerine Hz. Peygamber şu cevabı verir: “Anlamıyor musun, gücün yettiğince öfkelenmemendir.”[48] Bu rivayette geçen güzel huy, sürekli tekrar edilmek suretiyle sahibi için yapılması kolay bir alışkanlık haline gelen genel ahlakî bir potansiyel/yeti anlamına gelebilir. Böylece Hz. Peygamber, kişilerin yaratılış özelliklerine ve içinde bulunulan durumun gereklerine bağlı olarak zaman zaman bu ahlakî yapıdan sudur edecek tekil davranışlara özel olarak vurgu yapmış olur. Rivayetin anlamıyla ilgili bir ihtimalden daha söz edilebilir. Buna göre birinci ve ikinci madde esas alındığında, rivayetlerde güzel ahlak cümlesinden olan bazı huyların iktisābī (sonradan kazanılan) bir mahiyete sahip olduğu, hayâ ve cimrilik gibi bazı hasletlerinse ġarīzī (doğuştan/yaratılıştan) olduğu ima edilmiş olabilir.

    2. ÂDET (ALIŞKANLIK, GELENEK, SÜNNET)

Hadis rivayetlerindeki ulu/a sözcüğünün anlamlarından biri de, yine bu kelimenin sözlük anlamları arasında zikredilen, âdet, alışkanlık ve gelenek manalarıdır. Bu açıdan a, aynı anlamları taşıyan sunnet kelimesiyle[49] eşanlamlı kullanılır. Bu, hem konuyla ilgili rivayetlerin ṭarīḳlerinin şahitliğiyle, hem de bağlam ve anlam unsurlarıyla sabittir. El-Ḫarā’iṭī’nin Ebū Eyyūb el-Enṣārī’den (ö. 49/669) mevḳūfen naklettiği bir rivayette şöyle denir: “Hayâ etmek, kadınlar(la evlenmek) ve güzel koku (sürünmek) peygamberlerin âdetlerindendir (min ai’l-enbiyā’).”[50]

Et-Tirmiẕī (ö. 279/892) aynı rivayeti Ebū Eyyūb el-Enṣārī’den merfū‚ olarak nakleder ve fakat a yerine sunnet kelimesini zikreder: “Dört şey peygamberlerin âdetlerindendir (min suneni’l-murselīn): Hayâ etmek, güzel koku (sürünmek), misvak (kullanmak) ve evlenmek.”[51]

Ebū’d-Derdā’dan (ö. 32/652) mevḳūf olarak gelen bir rivayette ise peygamberlerin oruç ve namazla ilgili bazı âdetleri a kelimesiyle dile getirilmiştir: “İftarda acele etmek, sahuru geciktirmek ve namazda sağ eli sol elin üzerine koymak peygamberlerin âdetlerindendir (min ai’n-nebiyyīn).”[52]

Bir rivayette Hz. ‘Ā’işe, Hz. Peygamber’in ibadet hayatına dair soruyu cevaplarken şöyle demiştir: “Allah Resulü bir âdet edindiğinde (iā aae uluan) ona devam etmeyi severdi.”[53]

Bu rivayetlerdeki ulu/a sözcüğünün herhangi bir ahlakî çağrışımının olmaması dikkat çekicidir. Bu gerçeğin gözden kaçırılması bazı tercüme hatalarına yol açmıştır. Sahabeden Ḫavvāt b. Cubeyr’in (ö. 40/660) şöyle dediği nakledilmiştir: “Gündüzün başında uyumak tembelliktir, ortasında uyumak âdettir (evsauhū ulu), sonunda uyumak ahmaklıktır.”[54]

Rivayette zikredilen ulu kelimesi aylūle uykusunun Araplar için âdet olduğunu anlatmasına rağmen, bir çeviride ahlakî bir imaya sahip olduğu düşünülen edeb kelimesiyle karşılanmıştır.[55]

Ṣa‘sa‘a b. Mu‚āviye’nin (ö.?) aşağıdaki ifadeleri de aın yaygın âdetler ve gelenekler anlamında kullanıldığını örneklemektedir: “Ebū Ẕerr ile karşılaştım. Yanında hayvanları vardı. Onları suladı ve salıverdi. Sonra içlerinden bir devenin boynuna, kendisinin ve arkadaşlarının içmesi için bir su kırbası astı. Bu, Arapların âdetlerinden bir âdet idi (ve kāne uluan min ai’l-‘arab).”[56]

ulu/a sözcüğünün âdet ve alışkanlık anlamlarının bir uzantısı olarak, bu kelimenin bazı hadis rivayetlerinde ‘hayat tarzı’ anlamında kullanıldığı görülür. Hz. ‘Ā’işe’nin “Resulullâh’ın uluu Kur’an idi.”[57] rivayeti buna güzel bir örnek teşkil eder. Burada uluun sürdürülen hayat tarzı ve davranış alışkanlıkları ile karşılanması isabetli görünmektedir. Kur’an’ın, Resulullâh’ın seciye ve karakterinden ziyade davranış tarzına ve yaşam biçimine yön verdiğini düşünmek daha anlamlı olsa gerektir. Nitekim eṭ-Ṭaḥāvī bu ifadeyi, “O, Kur’an’ın emrettiklerine tâbi olur, yasakladıklarından uzak dururdu.” şeklinde açıklamıştır.[58] Hz. ‘Ā’işe de bir rivayette, “Onun uluu Kur’an idi; Kur’an beğendiği için beğenir, Kur’an gazaplandığı için gazaplanırdı.”[59] demiştir. 

Bazı rivayetlerde ise hayvanların kendilerine özgü hareket tarzı ve alışkanlıkları ulu/a ile ifade edilmiştir. Rivayete göre Ḥudeybiye antlaşmasının yapıldığı yıl (6/628) Hz. Peygamber, ashabından yaklaşık bin kişiyle birlikte Medine’den Mekke’ye doğru yola çıkar. Ancak el-Ḳaṣvā’ adlı devesi S̠eniyye mevkiine geldiğinde yere çöker ve bir daha kalkmaz. İnsanlar onun yürütmeye çalışırlar fakat sonuç alamazlar ve “Ḳaṣvā’ çöküp kaldı!” diye bağrışırlar. Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle der: “Ḳaṣvā’ çöküp kalma(kta inat etme)z. Bu, onun âdeti (ulu)[60] değildir. Ancak (Ebrehe’nin) filini yürümekten alıkoyan (Allah), Ḳaṣvā’ı da yürümekten alıkoymuştur.”[61]

    3. DİN

Hadislerde geçen ulu/a sözcüğünün din anlamına gelmesi, bu kelimenin âdet ve gelenek anlamlarının bir uzantısı olarak da değerlendirilebilir. Zira dīnin yaygın lügat anlamlarından biri de âdettir.[62] Dīn, gelenek ve âdet gibi yerleşik olgularla yakın bir ilişki içindedir.

“Ben güzel ahlakı (ālia’l-a) tamamlamak için gönderildim.”[63] rivayetinin dışında, rivayetlerde geçen a kelimesinin din anlamına geldiğini örnekleyebilecek başka bir rivayete tesadüf edemediğimizi belirtebiliriz. İlgili hadisi, “Bugün dininizi sizin için kemale erdirdim.”[64] ayeti çerçevesinde yorumlayan eṭ-Ṭaḥāvī’ye göre bu hadisteki āli a, āli dinler demektir ve bu da İslam’dır.[65]

Aslında eṭ-Ṭaḥāvī’nin Şeru Muşkili’l-Ās̠ār’ında ulu/a kelimesinin geçtiği hadislere dair bāblar açmasının temel nedeni, bu kelimenin bazen din anlamına geldiğini vurgulamaktır. O bir takım kelamî ve itikadî kaygılarla eserinde bu konuya yer açmıştır. Ancak bu konuda tutarlı olabilmek için o kadar ileriye gitmiştir ki, “Kula verilen şeylerin en hayırlısı usnu’l-ulutur.”[66] veya “Mizanda en ağır basacak şey usnu’l-ulutur.”[67]gibi güzel ahlakı teşvik etmek için söylendiği çok açık olan hadislerdeki ulu kelimesinin din anlamına geldiğini ileri sürmüştür.

Eṭ-Ṭaḥāvī’nin, bu rivayetlerde işkāl olduğunu düşünmesinin ve bu işkāli gidermek için zorlama yorumlarda bulunmasının nedeni, öyle anlaşılıyor ki, dinî değerler hiyerarşisini bozabilecek yorumların önünü alma ve imanın bu hiyerarşideki en yüksek noktada bulunduğunu vurgulama düşüncesidir.[68] Onun ilmî kişiliği ve yaşadığı çevreyle ilişkisi de bu konuda etkili olmuştur. Onun, bir fıkıh ve hadis bilgini olmasının yanı sıra Mu‚tezile, Ḳaderiye, Cehmiyye, Muşebbihe ve Şī‘a gibi itikadî ve siyasî mezheplerin etkin olduğu bir dönemde yaşadığı ve Ehl-i Sünnet inancının yerleşmesi ve gelişmesi için çalıştığı[69] dikkate alındığında, bu daha iyi anlaşılmaktadır. Bu yüzden o, rivayetleri tahlil ederken onları salt muhaddis yaklaşımıyla hadis açısından ele almamış; aksine bir kelamcı hassasiyetiyle ve savunmacı bir tutumla yorumlamıştır. Rivayetlerin dilsel ve anlamsal analizindeki zorlama yorumlar, böyle bir apolojetik eğilime eşlik eden zihinsel şartlanmayla izah edilebilir.

    SONUÇ YERİNE

Hadis rivayetlerinde geçen ahlak kavramına odaklanan bu çalışma, ilgili kavramın literal düzlemdeki anlamsal içeriğine dair özet bir çerçeve sunmaktadır. Nüansları paranteze alıp daha üst/genel başlıklar altında değerlendirecek olursak, rivayetlerde ahlak kavramının üç anlamda kullanıldığını söyleyebiliriz: 1. Karakter (huy, kişilik, seciye, mizaç, erdem), 2. Âdet (alışkanlık, gelenek, sünnet), 3. Din. Bu tespit, ilk defa Şeru Muşkili’l-Ās̠ār adlı eserinde Ebū Ca‘fer eṭ-Ṭaḥāvī tarafından dile getirilmiştir. Bu çalışma, geniş bir alan taraması ve zengin örnekler eşliğinde bu anlamsal çerçeveyi detaylandırmış ve temellendirmiştir.

Rivayetlerdeki ahlak kavramının -kelime düzeyinde bile olsa- aydınlatılması, hem ilgili rivayetlerin anlaşılması ve yorumlanması, hem de bu kavramın ait olduğu ahlakî dünya görüşünün kavranması açısından bir değer ifade etmektedir. Rivayetlerdeki ahlak düşüncesini tek başına ahlak kavramına indirgemek ve bu kavram üzerinden anlamaya çalışmak elbette eksik bir yaklaşım olur. Ancak ahlak kavramı, rivayetlerin dinî-ahlakî mahiyetteki geniş ve zengin kavramsal ağının temel bir parçasını temsil etmekte ve görece bağımsız semantik bir inceleme konusu teşkil etmektedir.

Bu türden semantik çalışmalar, rivayetlerde kristalize olan anlamlar dünyasını aydınlatmaya yönelik olduğundan daha kuşatıcı bir perspektif gerektir. Bu nedenle rivayetlerin ıḥḥati ve s̠ubūtu hakkındaki teknik değerlendirmeler, böylesi tasvir ve tahlil odaklı bir perspektifin ilgi alanına girmeyebilir. Bu çalışma da rivayetlerde geçen belli bir kavramın semantik haritasını netleştirmeyi amaçladığından, rivayetlere daha ziyade tasvirî/tahlilî bir işlev atfedilmiştir.


KAYNAKÇA

[1] Ebū Ca‘fer eṭ-Ṭaḥāvī, Şeru Muşkili’l-Ās̠ār, tah. Şu‘ayb el-Arna’ūṭ (Beyrut: Mu’essesetu’r-Risāle, 2006), c.11, ss.252-265.

[2] Eṭ-Ṭaḥāvī, Şeru Muşkili’l-Ās̠ār, c.11, s.253.

[3] Bkz. Muḥammed b. Aḥmed el-Ezherī, Tehību’l-Luġa, tah. Muḥammed ‘İvaḍ Mur‘ib (Beyrut: Dāru İḥyā’it-Turās̠i’l-‘Arabī, 2001), c.7, ss.16-18; Ebū’l-Fetḥ ‘Us̠mān b. Cinnī, el-aā’i, tah. Muḥammed ‘Ali en-Neccār (Beyrut: ‘Ālemu’l-Kutub, tsz.), c.2, ss.113-114; Ebū Naṣr İsmā‘īl b. Ḥammād el-Cevherī, eıā: Tācu’l-Luġa ve ıāu’l-‘Arabiyye, tah. Aḥmed ‘Abdulġafūr ‘Aṭṭār (Beyrut: Dāru’l-‘İlm li’l-Melāyīn, 1987), c.4, s.1470.

[4] İsmail Kara, Bir Felsefe Dili Kurmak (İstanbul: Dergah Yayınları, 2005), s.195 (Babanzāde Ahmed Naim, Mebādi’-i Felsefeden ‘İlmu’n-Nefs (Georges L. Fonsegrive’nin Eléments de philosophie: Psychologie eserinin tercümesi; İstanbul: Ma‘ārif-i ‚Umūmiye Neẓareti, 1331, s.55’den naklen.)

[5] Karakterin tanımının kapsamı ve sorunları için bkz. Sedat Yazıcı & Aslı Yazıcı, Felsefi, Psikolojik ve Eğitim Boyutlarıyla Karakter (İstanbul, Çizgi Yayınları, 2011), ss.21-28.

[6] Bazı araştırmacılar ahlakî (moral) ve ahlakla ilgili olmayan (non-moral) karakteri birbirinden sistematik olarak ayırt etmezler. Bazıları ise ya bunların tanımlarını ahlakî alanla sınırlar ya da karakterin ahlakla ilgili olan ve olmayan özelliklerini birbirinden sistematik olarak ayırmaya inanırlar. Bkz. Marvin W. Berkowitz, “Karakter Eğitimi Bilimi,” terc. Macid Yılmaz, Din Bilimleri Akademik Araştırma Dergisi, 14:3 (2014), s.289.

[7] Berkowitz, “Karakter Eğitimi Bilimi,” s.289. Aynı yerde bu tanımın küresel bir tanım olarak işlev gördüğü de belirtilmiştir.

[8] İlhan Ayverdi, Kubbealtı Lugatı Misalli Büyük Türkçe Sözlük (İstanbul: Kubbealtı Neşriyat: 2008), c.2, s.1591.

[9] Et-Tirmiẕī, el-İmān, 6 (no.2612).

[10] Eṭ-Ṭaḥāvī, Şeru Muşkili’l-Ās̠ār, c.11, s.261.

[11] İbn Māce, ez-Zuhd, 17 (no.4181).

[12] uluun ‘nefs-i nāṭıḳa’ya (insana) ve ‘nefs-i ġayr-i nāṭıḳa’ya (insan dışındaki canlılara) da özgü olması konusunda bkz. İbn Miskeveyh, Tehību’l-A, tah. İbnu’l-Ḫaṭīb (Kahire: Mektebetu’s̠-S̠eḳāfeti’d-Dīniyye, tsz.), s.41.

[13] Er-Rāġıb el-İṣfahānī, eerī‘a ilā Mekārimi’ş-Şerī‘a, tah. Ebū’l-Yezīd Ebū Zeyd el-‘Acemī (Kahire: Dāru’s-Selām, 2007), s.96.

[14] Ebū Bekr Muḥammed b. Ca‘fer El-Ḫarā’iṭī, Mekārimu’lA ve Me‘ālīhā ve Mamūdu arā’iihā, tah. Eymen ‘Abdulcābir el-Buḥayrī (Kahire: Dāru’l-Āfāḳi’l-‘Arabī, 1999), s.306 (no.938).

[15] Eṭ-Ṭaḥāvī, Şeru Muşkili’l-Ās̠ār, c.8, s.51 (no.3047).

[16] İbn Ḥacer el-‘Asḳalānī, el-İābe fī Temyīzi’aābe, tah. ‘Ādil Aḥmed ‘Abdulmevcūd, ‘Alī Muḥammed Mu‘avvaḍ (Beyrut: Dāru’l-Kutubi’l-‘İlmiyye, 1415), c.6, ss.41-43.

[17] El-Buḫārī, Farḍu’l-Ḫumus, 11 (no.3127).

[18] Mütercim ‘Āṣım Efendi, āmūs Tercümesi (İstanbul: Bahriye Matbaası, 1305), c.3, s.1102. Ayrıca bkz. el-Cevherī, eıā, c.4, s.1599.

[19] Et-Tirmiẕī, el-Birr ve’ṣ-Ṣıla, 62 (no.2005).

[20] El-Buḫārī, el-Edeb, 112 (no.6203); Muslim, el-Faḍā’il, 55 (no.6017).

[21] El-Buḫārī, el-Edeb, 81 (no.6129).

[22] El-Beyhaḳī, Şu‘abu’l-Īmān, tah. ‘Abdul‘alī ‘Abdulḥamīd Ḥāmid (Riyad: Mektebetu’r-Ruşd; Bombay: el-Mektebetu’s-Selefiyye, 2003), c.10, s.350.

[23] Muslim, el-Birr ve’ṣ-Ṣıla ve’l-Ādāb, 14 (no.6516)

[24] İbn Receb el-Ḥanbelī, Cāmi‘u’l-‘Ulūm ve’l-ikem fî Şeri amsīne adisen min Cevāmi‘i’l-Kelim, tah. Şu‘ayb el-Arna’ūṭ ve İbrāhim Bācis (Beyrut: Mu’essesetu’r-Risāle, 2001), c.2, s.97.

[25] Et-Tirmiẕī, el-Birr ve’ṣ-Ṣıla, 55 (no.1987).

[26] ‘Abdurrazzāḳ b. Hemmām, el-Muannef, tah. Ḥabīburraḥmān el-A‘ẓamī (Hind: el-Meclisu’l-‘İlmī; Beyrut: el-Mektebu’l-İslāmī, 1403), c.9, s.442 (no.17945).

[27] En-Nesā’ī, eṭ-Ṭalāḳ, 33 (no.3490).

[28] İbn Māce, eṭ-Ṭalāḳ, 25 (no.2063).

[29] İbn Ḥanbel, el-Musned, c.6, s.410 (no.27360).

[30] Muslim, er-Radā‘, 61 (no.3645).

[31] İbn Ḥanbel, el-Musned, c.3, s.425 (no.15539).

[32] İbn Ḥanbel, el-Musned, c.3, s.425 (no.15544).

[33] Ebū Bekr Muḥammed b. Ca‘fer el-Ḫarā’iṭī, Mesāvī’l-A ve Memūmuhā, tah. Muṣṭafā b. Ebī’n-Naṣr eş-Şelebī (Cidde: Mektebetu’s-Sevādī, 1993), s.163 (no.340).

[34] Et-Tirmiẕī, el-Birr ve’ṣ-Ṣıla, 69 (no.2016).

[35] Eṭ-Ṭaḥāvī, Şeru Muşkili’l-Ās̠ār, c.11, s.265.

[36] William Frankena, Etik, terc. Azmi Aydın (Ankara: İmge Kitabevi Yayınları, 2007), s.122.

[37] Et-Tirmiẕī, el-Birr ve’ṣ-Ṣıla, 46 (no.1973).

[38] İbn Ebī’d-Dunyā, Mekārimu’l-A, tah. Yāsīn Muḥammed es-Sevvās (Beyrut: Dāru Ṣādır, 1999), s.39 (no.36).

[39] Mekārim ve mekārimu’l-a kavramları hakkında bkz. Bişr Fāris, “Mekārimu’l-Aḫlāḳ,” Mebāis̠ ‘Arabiyye (Mısır: Maṭba‘atu’l-Ma‘ārif, 1939) içinde,  ss.31-56.

[40] Er-Rāġıb el-İṣfahānī, eerī‚a ilā Mekārimi’ş-Şerī‚a, ss.96-97.

[41] Rivayet Enes b. Mālik’ten merfū‚ olarak nakledilmiştir. İbn ‘Asākir, Tārīu Dımaş, tah. ‘Amr b. Ġarāme el-‘Amravī (Beyrut: Dāru’l-Fikr, 1995), c.23, s.207. Benzer içerikli bir rivayet için bkz. Muslim, el-Ḳader, 4 (no.6728).

[42] El-Ḫarā’iṭī, Mesāvī’l-A, s.163 (no.340).

[43] İbn Māce, eṭ-Ṭıbb, 1 (no.3436).

[44] Muḥammed ‘Ābid El-Cābirī, el-‘Alu’l-Aıyyu’l-‘Arabī (ed-Dāru’l-Beyḍā: Dāru’n-Neşri’l-Maġribiyye, 2001), s.36.

[45] Et-Tirmiẕī, el-Birr ve’ṣ-Ṣıla, 41 (no.1962).

[46] İbn Ebī’d-Dunyā, Mekārimu’l-A, s.43 (no.50).

[47] El-Cābirī, el-‘Alu’l-Aıyyu’l-‘Arabī, ss. 34-36.

[48] El-Ḫarā’iṭī, Mesāvī’l-A, s.163 (no.340).

[49] Bkz. El-Cevherī, eıā, c.5, s.2139.

[50] El-Ḫarā’iṭī, Mekārimu’l-A, s.113 (no.318).

[51] Et-Tirmiẕī, en-Nikāḥ, 1 (no.1080).

[52] İbn Ebī Şeybe, el-Muannef, tah. Muḥammed ‘Avvāme (Cidde: Şeriketu Dāri’l-Ḳıble; Dımaşḳ: Mu’essesetu ‘Ulūmi’l-Ḳur’ān, 2006), c.6, s.128 (no.9050).

[53] Ed-Dārimī, eṣ-Ṣalāt, 165 (no.1509).

[54] El-Buḫārī, el-Edebu’l-Mufred, tah. Muḥammed Fu’ād ‘Abdulbāḳī (Beyrut: Dāru’l-Beşā’iri’l-İslāmiyye, 1989), s. 425 (no.1242).

[55] Bkz. Buhârī, Ahlak Hadisleri, terc. A. Fikri Yavuz (İstanbul: Sönmez Neşriyat, 1984), c.2, s.602 (no.1242).

[56] İbn Ḥanbel, el-Musned, c.5, s.159  (no.21451).

[57] Muslim, Ṣalātu’l-Musāfirīn, 139 (no.746). Rivayetin tarīḳleri için bkz. Suat Koca, “Aydınlıkta Saklanan Bir Ayet:ve inneke le-‘alā uluin ‘aīm (68/el-Ḳalem: 4)Ayeti Çerçevesinde Ḫuluḳ Kavramını Yeniden Düşünmek,” Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 55:2 (2014), ss.38-42. Rivayetin yorumuyla ilgili olarak bkz. Bünyamin Erul, “Hz. Peygamber’in Ahlakı Kur’an İdi” Siret Tedkikleri (Ankara: Otto Yayınları, 2013) içinde, ss.257-279.   

[58] Eṭ-Ṭaḥāvī, Şeru Muşkili’l-Ās̠ār, c.11, s.265.

[59] Eṭ-Ṭaḥāvī, Şeru Muşkili’l-Ās̠ār, c.11, s.265.

[60] Rivayette geçen ulu hadis şerhlerinde de ‘ādet olarak açıklanmıştır. Bkz. İbn Ḥacer el-‘Asḳalānī, Fetu’l-Bārī Şeru aīi’l-Buārī, ta‘līḳ. ‘Abdulazīz b. ‘Abdullāh el-Bāz (Beyrut: Dāru’l-Ma‘rife, 1379), c.5, s.335.

[61] El-Buḫārī, eş-Şurūṭ, 15 (no.2731).

[62] El-Cevherī, eıā, c.5, s.2118.

[63] İbn Ḥanbel, el-Musned, c.2, s.381 (no.8939). Rivayetin kaynakları ve anlamı hakkında bkz. Bünyamin Erul, “Güzel Ahlâkı Tamamlayan Hz. Muhammed,” Siret Tedkikleri (Ankara: Otto Yayınları, 2013) içinde, ss.257-279.  

[64] 5/el-Māide, 3.

[65] Eṭ-Ṭaḥāvī, Şeru Muşkili’l-Ās̠ār, c.11, ss.262-263.

[66] İbn Māce, eṭ-Ṭıbb, 1 (no.3436).

[67] İbn Ḥanbel, el-Musned, c.6, s.451 (no.28106).

[68] Eṭ-Ṭaḥāvī’nin benzer başka yaklaşımı için bkz. Şeru Muşkili’l-Ās̠ār, c.15, ss.259-262.

[69] Salih Sabri Yavuz, “Tahāvī,” Diyanet İslam Ansiklopedisi, c.39, ss.388-389.