Hadis ve Kelam İlimleri Açısından Müşrik Çocuklarının Ahiretteki Durumları I “Cennetlik Oldukları Görüşleri Özelinde”

Hadis ve Kelam İlimleri Açısından Müşrik Çocuklarının Ahiretteki Durumları I “Cennetlik Oldukları Görüşleri Özelinde”

Cilt/Sayı

2021 32. cilt – 3. sayı

Yazar

Hafzullah GENÇa , Osman AYDINa

aHitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, Temel İslam Bilimleri Bölümü, Çorum, TÜRKİYE

Öz

Müşrik çocuklarının ahiretteki durumuna ilişkin tartışmalar, İslam’ın ilk dönemlerinden itibaren mevcuttur. Gayr-i müslimlerle yapılan savaşlar neticesinde ölen düşman çocuklarının ya da Müslüman-ların Cahiliyye Dönemi’nde kaybettikleri kendi çocuklarının uhrevî durumlarını merak etmeleri, böyle-si problematik bir alanın teşekkülüne zemin hazırlamıştır. Mevzuya dair rivayetler arasındaki içeriksel ve hükmî farklılıklar ile fırkalar arası ayrışmalar da çözümü zorlaştırmaktadır. Dolayısıyla bu mesele gerek hadis gerekse kelâm ilmi açısından müşterek bir zeminde ele alınmak durumundadır. Araştırma-nın amacı, evlad-ı müşrikînin ahiretteki durumlarına dair yapılan yorumlamaların temel dayanak nokta-sı sayılan hadisler üzerinden kelâmî fırkaların yaklaşımlarını gözler önüne sermektir. Yöntemsel açıdan; konunun cehennem, tevakkuf ve başkaca çözüm önerileri bulunması hasebiyle bir tahdîde gidilmiş ve müşrik çocuklarının cennete gireceklerine dair yaklaşım odak noktasını teşkil etmiştir. Belirlenen sınır-lama dâhilinde, rivayetler şematize edilerek sıhhat açısından değerlendirilmiştir. Akabinde muhaddisle-rin meseleye ilişkin yaklaşımları kronolojik bir biçimde aktarılarak değerlendirilmiştir. Çalışmanın ikin-ci bölümü sayılabilecek kısımda ise kelâmî fırkaların gerek mezkûr hadislerden hareketle gerekse kendi iç dinamikleri çerçevesinde yaptıkları yorumlamalar, aklî delillendirmeler ve tercihler ortaya konulmuş ve bunların tutarlılıkları irdelenmiştir. Netice itibarıyla; müşrik çocuklarının cennet ehli oldukları kabu-lünü; Mutezile, Şîa ve Ehl-i sünnetin genelinin benimsediği görülmüştür. Mutezile ve Şîa’nın rivayetleri âhâd kabul edilmeleri sebebiyle -genelde- dikkate almadıkları ve daha çok aklî deliller üzerinden temel-lendirmelerini yaptıkları gözlemlenirken, Ehl-i Sünnet kelâm âlimlerinin ise hem aklî hem de naklî de-lilleri birlikte kullanarak daha isabetli bir yöntem belirledikleri ifade edilmelidir.

Anahtar Kelimeler

Hadis; kelam; müşrik çocukları; mezhepler; cennet

Abstract

Discussions about the situation of polytheist children in the hereafter have existed since the first periods of Islam. Wondering about the situation of their own children, who died as a result of wars with non-Muslims or lost in the period of Jahiliyya, has prepared the groundwork for such a problemat-ic area. The differences in content and judgment between the hadiths regarding the subject matter and the differences between the sects also make the solution difficult. Therefore, this issue should be dealt with on a common ground in terms of both hadith and theology. The aim of the study is to reveal the approaches of the theological sects through the hadiths, which are the basic basis of the interpretations made regarding the situation of the polytheist children in the hereafter. Methodically; because the issue was hell, “tawaqquf” and other solutions, a limitation was made, and the approach that the children of the polytheists would be in Paradise was the focus. Within the specified limitation, the hadiths were schematized and evaluated in terms of health. Subsequently, the approaches of the hadith scholars re-garding the issue were evaluated in a chronological manner. In the part that can be considered as the second part of the study, the interpretations, rational inferences and preferences made by the theological sects based on the aforementioned hadiths and within themselves are presented and their consistency is examined. In conclusion; it has been observed that “Mutezile”, “Shia” and “Ahl as-Sunnah” generally accepted that the children of polytheists were in Paradise. “Mutezile” and “Shia” generally disregarded hadiths because they were “ahad” and used more rational proofs. It should be stated that the scholars of “Ahl as-Sunnah” determined a more accurate method by using both reason and hadiths together.

Keywords

Hadith; kalam; children of polytheists; sects; heaven


EXTENDED ABSTRACT

One of the issues that has occupied the agenda of Muslims since the first period of Islam is the situation in the hereafter of the children of the polytheists who died before they were born. There are different reasons for this issue to come up. The first of these is that during the clashes with the polytheists, children also stay together or are used as shields by the polytheists and lose their lives. The second is that Muslims have children who lost their lives at a young age during the period of ignorance. The third reason is to wonder about the situation of Muslim or polytheist children who have not reached their age in the hereafter. Because they had not yet been regarded as liable and passed away without believing and obeying the hereafter. In this case, what kind of treatment they would encounter in the hereafter was appealing to people’s curiosity. As a matter of fact, even the notables of the Companions such as Ibn Abbas had an opinion on this issue and it was important for them to confirm their ideas.

The issue of polytheist children; It is a field on which hadith, kalam, fiqh and relatively tafsir focus. Especially hadith and theology disciplines dealt with this issue a lot and made this issue a special topic in their works. The subject of polytheist children is also a special area of study of the science of Muhtelifu’l-hadith. Because besides the rumors that seem to contradict each other that the aforementioned children will go to heaven or hell; there are also rumors that contain provisions that they were heavenly servants and that only God knows their situation. However, it was necessary for the scholars to examine the narrations that gave different judgments in their hands in terms of both health and text. As stated in the section on the soundness of the hadiths, there are contradictory narrations although they are considered to be sound. Again, although it has the conditions of health in terms of text, there are also rumors containing different provisions. For all these reasons, the hadith scholars could not meet at a common and expressed different opinions about the polytheist children.

The issue has two focal points in terms of the science of kalam: First, the children of the polytheists are related to the subject of belief. As a matter of fact, if it were possible for these children to believe, such a debate would not have come up. It was ruled that a believer would be regarded as a person of Paradise, and a person who does not live in Paradise. However, it is out of question for these children who have not reached the age of taxpayer to believe. The conditions sought to believe are to be akil and balig, as determined by alliance. On the other hand, children are neither mentally sufficient nor have reached the age of puberty. In this case, any determination is not appropriate regarding the aspect of the issue that is subject to belief. The second focus of the issue is the subject of fate. The death of children before they reach the age to be deemed obliged, that is, before they have the opportunity to believe and serve, and the possibility of an eternal punishment due to his father if the deceased child is the child of a polytheist draws attention to the issue of fate.

İslam’ın ilk döneminden beri Müslümanların gündemini meşgul eden konulardan birisi, müşriklerin henüz buluğa ermeden ölen çocuklarının ahiretteki durumlarıdır. Bu konunun gündeme gelmesinin farklı nedenleri vardır. Bunlardan ilki, müşriklerle yaşanan çatışmalarda çocukların da arada kalması ya da müşrikler tarafından kalkan olarak kullanılıp hayatını kaybetmesidir.[1] İkincisi, Müslümanların cahiliye döneminde küçük yaşta hayatını kaybeden çocuklarının bulunmasıdır.[2] Nedenlerden üçüncüsü ise henüz buluğa ermemiş Müslüman ya da müşrik çocuklarının ahiretteki durumunun merak edilmesidir. Çünkü onlar henüz mükellef sayılmayıp iman etmeden ve taatte bulunmadan ahirete irtihal etmişlerdi. Bu durumda ahirette nasıl bir muameleyle karşılaşacakları insanların merakını celp ediyordu. Nitekim İbn Abbas (ö. 68/687-88) gibi sahabenin ileri gelenleri dahi bu konuda kendilerince bir fikre sahiptiler ve fikirlerini teyit ettirmek onlar için önemliydi.[3]

Müşrik çocukları meselesi; hadis, kelâm, fıkıh ve nispeten de tefsirin üzerinde durduğu bir sahadır. Özellikle hadis ve kelâm disiplinleri bu meseleye daha fazla eğilmişler ve mevzuyu eserlerinde hususi konu başlığı yapmışlardır. Müşrik çocukları konusu Muhtelifu’l-hadîs ilminin de özel inceleme alanıdır. Çünkü mezkûr çocukların cennet ya da cehenneme gideceklerine dair birbiriyle çelişir görünen rivayetlerin yanı sıra; cennet hizmetçisi olduklarına ve durumlarını yalnızca Allah’ın bildiğine dair hükümler içeren rivayetler de vardır. Hal böyle olunca muhaddislerin, ellerindeki farklı hükümler veren rivayetleri hem sıhhat hem de metin açısından incelemeleri gerekmiştir. Hadislerin sıhhatiyle ilgili bölümde de belirtildiği üzere sahih addedildiği halde çelişen rivayetler vardır. Yine metin açısından sıhhat şartlarını taşımakla birlikte farklı hükümler içeren rivayetler de vardır. Tüm bu gerekçelerden ötürü hadis ulemâsı bir müşterekte buluşamamış ve müşrik çocukları hakkında farklı kanaatler beyan etmiştir.

Meselenin kelâm ilmi açısından ise iki odak noktası bulunmaktadır: Birincisi müşrik çocukları mevzuu imana müteallik bir husustur. Nitekim bu çocukların iman etmeleri mümkün olsaydı böyle bir tartışma gündeme gelmezdi. İman edenin cennetlik etmeyenin ise cehennemlik sayılacağı şeklinde bir hüküm verilirdi. Fakat henüz mükellef çağına erişmeyen bu çocukların iman etmesi beklenemez. Zira iman etmek (mükellefiyet) için aranan şartlar ittifakla belirlendiği üzere âkil ve baliğ olmaktır. Çocuklar ise henüz ne aklî açıdan yeterlidir ne de buluğ çağına erişmiştir. Bu durumda meselenin imana taalluk eden yönüne dair herhangi bir tespit yerinde olmayacaktır. Meselenin ikinci odak noktası ise kader konusudur. Çocukların henüz mükellef addedilecek yaşa gelmeden yani iman edecek ve kulluk yapacak fırsatı bulamadan ölmeleri, ayrıca ölen çocuğun müşrik bir kimsenin çocuğu olması halinde babası sebebiyle ebedi cezaya çarptırılma ihtimali, dikkatleri kader meselesi üzerine çekmektedir. Bu dinî gerekçelerin yanı sıra bir de insanî açıdan akıl ve vicdan vurgusu yapılmalıdır. Elbette dinî gerekçelerin arka planında akıl vicdan zaten bulunmaktadır, denilebilir. Lakin burada, mesela mükellefiyet için din, farklı bir şey söylemiş olsa o da kabul edilirdi gibi bir hava hissedilmektedir.

Her ekol kendi iç dinamiklerinden hareketle müşrik çocukları hakkında bir kanaate varmıştır. Konuya ait kapsamın genişliği ve farklı ekollerin görüşlerini içine alması sebebiyle müşrik çocukları hakkındaki tartışmaları iki ayrı araştırmada incelemek hem daha münasip olacak hem de konunun vuzuha kavuşması adına daha çok fayda sağlayacaktır. Tüm münakaşa alanlarını tek bir çalışmaya sığdırma çabası mesele açısından hayati önem taşıyan ve izahı gerekli görülen hususları dışarıda bırakabilecektir. Bu nedenle çalışmada -her ne kadar on görüş bulunmakla birlikte-müşrik çocukları hakkındaki mezkûr yaklaşımlar; cennette ya da cehennemde oldukları ve tevakkuf edilmesinin gerektiği şeklinde üç temel hüküm üzerine bina edilmiştir. Bu makalede cennette yer alacaklarına ilişkin eğilim üzerinde durulmuştur. Geriye kalan diğer iki hüküm ise müstakil bir çalışma olarak tarafımızdan yapılmaktadır.

Araştırmada öncelikle konunun daha iyi anlaşılabilmesi için meselenin tarihi arka planına yer verilmiştir. Daha sonra müşrik çocuklarının cennette olduklarını ifade eden temel rivayetler ve bunlara dair muhaddislerin izahları işlenmiştir. Son kısımda da cennetlik görüşünü benimseyen kelâm ekollerinin yöntemleri incelenerek değerlendirilmiştir.

İSLAM’IN İLK DÖNEMİNDE MÜŞRİK ÇOCUKLARI MESELESİ

Düşman iki grup ya da devlet arasında yaşanan mücadele her zaman silahlı kuvvetlerin bir meydanda karşı karşıya gelmesi şeklinde olmamaktadır. Bazen baskınlar şeklinde yürütülen mücadeleler iki taraftan birinin karşı tarafın beklemediği bir anda ona saldırması ve yıpratmasıyla olmaktadır. Savaş literatüründe bu türden baskınlara gayr-ı nizami harp ya da gerilla harbi denilmektedir.[4] Bu tür savaşların sağladığı birtakım avantajlar vardır. Taraflar bulundukları şartlara göre bu savaş türünü tercih edebilirler.[5]

Hz. Peygamber ve Müslümanlar gayr-ı müslimlerle yürüttükleri mücadelede karşı tarafa üstünlük sağlamak amacı ile gayr-ı nizami harp taktiğini kullanmışlardır. Mesela Hz. Peygamber Kutbe b. Âmir’i yirmi kişilik bir kuvvetle daha önce anlaşma yaptıkları fakat anlaşmayı bozan Has’am kabilesinin bir kolu üzerine göndermiştir. Hz. Peygamber Kutbe’ye gündüz durup gece hızlıca yol almalarını, silahlarını saklamalarını ve gece baskın yapmalarını emretmiştir.[6] Söylediğimiz gibi bu bir harp taktiğidir ve düşmanı şaşırtma, savaşa hazırlık yapmasının önüne geçme, az zayiat verme gibi amaç ve faydaları bulunmaktadır. Hz. Peygamber savaşa hazırlanırken gizliliğe dikkat etmiştir. Karşı tarafı savaş yapmadan teslim olmaya mecbur bırakmak için gece baskınları taktiğini kullanmıştır. Büyük ihtimalle o, bunu hem başarı sağlamak hem de fazla kan dökülmesini engellemek için yapmıştır.[7] Sebebi ne olursa olsun vakıa bize, Müslümanların harp taktiği şeklinde gece baskınını kullandıklarını göstermektedir.

Gece baskınlarını harp taktiği biçiminde kullananlar açısından saydığımız avantajların yanı sıra menfi sonuçları da vardır. Bu sonuçlardan birisi; Hz. Peygamber’in savaş hukuku çerçevesinde gerek şer‘î gerekse ahlakî bir kural olarak belirlediği kadın ve çocukların öldürülmemesi ilkesi[8] kimi zaman zorunlu hallerde çiğnenmiştir. Müslümanlar bu kuralı çiğnememek için azamî dikkat sarf etse de, o dönemin şartlarına göre neredeyse zifiri karanlık gecelerde yapılan baskınlarda kadınlar ve çocuklar gayr-ı ihtiyarî arada kalıp hayatını kaybetmekteydi. Hal böyle olunca Müslümanlar da tabii olarak bu süreçte sadır olan hataların kendileri için neye sebebiyet vereceğini merak etmişler ve Hz. Peygamber’e bu konuda sorular sormuşlardı.[9] Öldürülen çocukların henüz mükellef sayılmadıkları için günahsız olmaları gerektiğinden hareketle, mümin ya da kâfir mi sayılacaklarına dair Müslümanların kafasında netlik bulunmadığından mümin kabul edilmeleri halinde bir inananı öldürmenin yaptırımıyla karşı karşıya kalma ihtimali doğmaktadır. Dolayısıyla Müslümanlar onların durumunu öğrenmek istemişlerdir.

İbn Hibbân’nın (ö. 354/965) Sahîh’inde yer alan ve Şuayb el-Arnavûd (1928-2016) tarafından “hasen” olarak nitelenen bir rivayet Hz. Peygamber’in 630 yılındaki Huneyn Gazvesine kadar müşrik çocuklarının öldürülmesine müdahale etmediğini göstermektedir.[10] Huneyn Gazvesinde Müslümanların müşriklere duydukları hırs ve öfke neticesinde müşrik çocuklarını öldürdükleri haberi Hz. Peygamber’e ulaştıktan sonra sahabeye, “Size ne oluyor da savaşa gittiğinizde çocukları öldürüyorsunuz” diyerek çıkışmış, ardından da çocukların öldürülmesini yasaklamıştır.[11] Bu durumda bir önceki paragrafta belirtilen ve Müslümanlarda tedirginlik oluşturduğunu düşündüğümüz Hz. Peygamber’in koyduğu kadın ve çocukların öldürülmemesi kuralı çiğnenmektedir. Çünkü Huneyn Gazvesi’nden önce gerçekleşen baskınlar müşrik çocuklarının öldürülmesi yasaklanmadan evvel gerçekleşmiştir. Fakat bu anlamda bir tedirginlik duymasalar bile onların, masum olduklarına kanaat ettikleri çocukları öldürmekten sıkıntı duydukları gerçeği geçerliliğini korumaktadır.

Müşrik çocuklarının konumu ve akıbeti meselesinin Müslümanların gündemine gelmesinin bir diğer nedeni pek çok Müslümanın Cahiliye Dönemi’nde bir yakınını kaybetmesidir. Müslümanlar kaybettikleri bu yakınlarının durumlarını merak etmekteydiler. Mesela sahabeden birisi Hz. Peygamber’e gelerek Cahiliye Dönemi’nde ölen babasının ahiretteki durumunu,[12] yine sahabeden İslâm’ı yeni benimsemiş iki genç de annelerini sormuşlardır.[13] Müslümanların insanî bir refleksle gösterdiği bu tabii tutum Hz.

Peygamber’in bizzat en yakınında da görülmüş, müminlerin annesi Hz. Hatice Cahiliye Dönemi’nde vefat eden çocuklarının akıbetini eşine sormuştur. Rivayetten anlaşıldığı üzere Hz. Hatice’nin Hz. Peygamber’den önce evlendiği kişi ya da kişiler mevcuttur. Hz. Hatice hem bu zattan/zatlardan olup da ölen çocuklarının hem de Hz. Peygamber’den dünyaya getirdiği ve küçük yaşta vefat eden Kasım, İbrahim ve Abdullah’ın ahiretteki durumunu bilmek istemiştir.[14] Yakınlarının durumunu sorgulamanın Hz. Hatice’nin ve diğer sahabenin aklına nereden geldiğine, neden böyle bir meraka kapıldıklarına dair rivayetlerde bir bilgi yoktur. Onları bu meraka sevk edenin, bir önceki paragrafta belirtilen meselenin yani baskınlarda ölen müşrik çocuklarının durumunun gündemde olması muhtemeldir.

Rivayetlere göre Müslümanlar Hz. Peygamber’e ve Hz. Aişe’ye herhangi bir neden bulunmaksızın tabii süreçte müşrik çocuklarının durumu hakkında soru sormuşlardır.[15] Yine Hz. Aişe’nin kendisi Hz. Peygamber’e müşrik çocuklarını sormuştur.[16] Onları böyle bir soru sormaya sevk eden sebebe dair yine kaynaklarda bir bilgi yer almamıştır. Netice itibarıyla müşrik çocukları meselesi; Müslümanların İslam öncesi kaybettiği çocukları, müşriklerle mücadeleleri ve kişisel merakları sebebiyle ortaya çıkmış gibi görünmektedir. Bu bahis Müslümanların gündemine her ne sebeple gelirse gelsin, ortada bir problem olduğu aşikârdır ve bu problemin hem hadis hem de kelâma bakan yönleri bulunmaktadır. Buradan bakınca konuya dair rivayetlerin değerlendirilmesi ve kelam ve hadis ulemasının yaklaşımlarının tetkiki, problemin çözümünün birinci ayağını teşkil ettiği görülmektedir. Ne var ki rivayetlerdeki teâruz sebebiyle hadisçilerin net bir sonuca ulaşamaması nedeniyle kelâm ekolleri, problemi kendi yöntemleriyle çözüme kavuşturmak durumunda kalmıştır. Buradan hareketle meselenin iki disiplin açısından da ele alınıp bütüncül bir şekilde irdelenmesinin gerektiğini düşünüyoruz.

MÜŞRİK ÇOCUKLARININ CENNETTE OLDUĞU GÖRÜŞÜNE DAİR RİVAYETLER VE MUHADDİSLERİN DEĞERLENDİRMELERİ

KONUYA DAYANAK TEŞKİL EDEN TEMEL RİVAYETLER

[17]

…gördüğün uzun boylu adama gelince; o da İbrahim Peygamber’dir. Onun etrafındaki çocuklar ise, fıtrat üzere ölen her bir çocuktur”. Müslümanların bazısı: “Ey Allah’ın Re-sulü! Müşriklerin çocukları da mı?” diye sordular. Allah’ın resulü: “Müşriklerin çocukları da” buyurdu. Sahih

[18]

“Hiçbir çocuk yoktur ki fıtrat üzere doğmamış olsun.” Sahih

[19]

Allah’tan insanoğlunun neslinden lâhini istedim. Onları bana verdi.

Rabbimden lâhini istedim. Onları bana verdi. Denildi ki: “Ey Allah’ın elçisi lâhîn nedir?”Hz Peygamber: “Müşrik çocuklarıdır.” Zayıf [20]

[22]

“Rabbimden müşrik çocuklarını affetmesini istedim. Bunun üzerine O da onları affetti ve cennete aldı.” Zayıf[21]

[23]

 “Nebî cennettedir. Şehit cennettedir. Diri diri gömülen kız çocuğu cennettedir.”       Hasen/ Zayıf[24]                                                                                                  

[25]

Müşriklerin çocukları cennet ehlinin hizmetçileridir.                                                    Zayıf[26]

[27]     

“Küçükleriniz (küçükken ölenler) cennetin kurtçuklarıdır. Onlardan biri (kıyamette) babasıyla –ya da anne ve babası- karşılaşır rastlar, onun elbisesinden veyahut elinden tutar, Allah onu ve ana babasını cennete sokuncaya kadar bırakmaz.”   Hasen/ Sahih[28]

[29]

Bir Yahûdî çocuk vardı, Hz. Peygamber’e hizmet ederdi. Bir süre sonra çocuk rahatsızlandı.
Hz. Peygamber onu ziyarete geldi ve başucuna oturdu ve ona; “Müslüman ol” buyurdu.
Çocuk hemen yanındaki babasına baktı. Babası: “Ebu’l-Kâsım’ın dediğine uy.”
dedi. Çocuk hemen müslüman oldu. Hz Peygamber hasta çocuğun yanında şöyle diyerek
çıktı: “Onu cehennem ateşinden kurtaran Allah’a hamdolsun”.Sahih                                                                                      

MÜŞRİK ÇOCUKLARININ CENNETTE OLDUĞU GÖRÜŞÜNÜ SAVUNAN HADİS ÂLİMLERİ

Mütekaddimûn şeklinde nitelenebilecek ilk dönem hadis ulemasının tamamını ismen ele almak çalışmanın kapsamı açısından imkân dâhilinde bulunmadığı gibi muhteviyat itibarıyla da zaiddir. Dolayısıyla bu kısımda dönemleri itibarıyla etkin muhaddisler üzerinden bir tahdîde gidilecektir.

İlk olarak ifade edilmesi gereken husus; müşrik çocuklarının ahiretteki durumlarına ilişkin ortaya atılan farklı görüşlerin neredeyse tamamı meseleye taalluk eden rivayetlerden kaynaklıdır. Bu bağlamda ölen müşrik çocuklarının durumu hakkında hadis âlimlerinin de ortak bir çizgide fikir beyan ettiklerini söylemek güçtür. Dolayısıyla hadis ulemasının görüşlerini genel bir söylemle ortaya koymak yerine; meseleye dair sistematik tespitlerin yapılış süreci belirlenmeli ve akabinde kronolojik bir silsile ile hadis alanında söz sahibi isimlerin mevzuya dair görüşleri ortaya konulmalıdır.

İlk dönem hadis eserlerinde müşrik çocuklarının akıbetlerine ilişkin bir takım değerlendirmeler yapılmıştır. Ancak bazı tefsir ulemasının sınıflandırmaları[30] hesaba katılmadan bakıldığında, hicri beşinci asra kadar bahse konu iddialar, muhaddisler nezdinde sistematik biçimde tasnife tabi tutulmamıştır. Bu dönemden sonra birçok hadis âlimi farklı şekil ve sıralama biçimleri zikretmişlerdir. Bu bağlamda hadis eserleri ve onlara dayalı tasnif edilen kaynaklarda müşriklerin çocuklarının akıbetine ilişkin daha çok; cennet, cehennem ve Allah’ın meşieti/tevakkuf başlıklarının öncelendiği görülmektedir.[31] Öyle ki bunun yansımaları daha geç dönem denilebilecek İbn Abdilber (ö. 463/1071) ve hatta Nevevî’ye (ö. 676/1277) kadar uzanmıştır. Buradan anlaşılan hadis uleması nezdinde etkileri sonraki dönemlere de yansımakla birlikte, özellikle ilk dört asır içerisinde konunun taksiminde farklı değerlendirmelere çok fazla girilmemiştir. Ancak devam eden süreçte, örneğin İbnü’l-Cevzî (ö. 597/1201) beş,[32] İbn Hacer (ö. 852/1449) ve Süyûtî (ö. 911/1505) sekiz[33], Ali el-Kâri (ö. 1014/1605) altılı[34] bir tasnife gitmiştir. Aralarında tedahüllerin ve farkların bulunduğu bu iddiaların tamamının on başlıkta toplandığı görülmektedir.

Müşrik çocuklarının öldüklerinde cennette yer alacaklarına ilişkin görüş sahiplerinin bu kabulleri üç başlıkta mütalaa edilebilir. Bunlardan ilki böylesi çocukların doğrudan cennete gidecekleri, ikincisi cennet ehline hizmetçi olacakları, üçüncüsü ise ahirette belli bir imtihan neticesinde cenneti kazanabilecekleri şeklindedir. Bu zaviyeden meseleye yaklaşıldığında; Hasan el-Basrî (ö. 110/728) müşrik çocuklarının cennette hizmetçi olmaları ihtimalini,

ifadelerinden de anlaşılacağı üzere muhtemel görmekte, bu durumun çocuklar için bir ikram sayılması gerektiğini ve şaşılacak bir durum bulunmadığını söylemektedir.[35]

Devam eden süreçte Buhârî’nin (ö. 256/870) konuya ilişkin açtığı bâb başlığı üzerinden görüşlerini ifadeye çalıştığı görülmektedir. Bu bağlamda onun

şeklinde meçhul ve temrîz sigası ile bir tercemeye yer vermesinden hareketle tevakkuf görüşünü savunduğu söylense de[36] bâb altındaki rivayet kurgusundan yola çıkarak müşrik çocuklarının cennetlik yaklaşımına daha yakın durduğunu aktaranlar da bulunmaktadır.[37] Zira mezkûr bâbda evvela, “Allah onların yaptıklarını en iyi bilendir” rivayetini vermesine karşın akabinde fıtrat hadisiyle bâbı kapatmıştır. Bunun dışında müşriklerin çocuklarının cennete gidecekleri noktasında delil diye kullanılan başkaca rivayetler de[38] Sahîh’te yer almaktadır. Buhârî dışında Kütüb-i Sitte yazarlarının mevzuya mesned teşkil edecek şekilde cennetlik görüşüne yakın bir duruş sergilediklerini söylemek zordur.[39]

Özellikle teâruz halindeki rivayetleri telif noktasındaki çabası ve bu alana dair hususi eserleri ile bilinen Tahâvî (ö. 321/933) konuyu fıtrat kelimesinin muhtemel anlamları üzerinden, temyiz ile teklif başlıklarını birbirinden ayırarak ele almıştır. Buna göre müşrik çocukları öldükleri zaman cennetliktirler. Zira fıtrî bir imana sahiptirler. Ancak mezkûr fıtrî iman, dil ile hangi inancı seçtiğini belirttikleri temyiz çağına kadar geçerlidir.[40]

Taberânî (ö. 360/971) de ölen müşrik çocuklarının cennette olduğunu düşünen bir diğer isimdir. Kendisi “Müşriklerin çocukları cennet ehlinin hizmetçileridir” rivayeti üzerinden ikili bir taksimde bulunmuştur. Ona göre Hz Peygamber’in Hz. Aişe’ye yönelik, “Dilersen o çocukların ateşte çıkardıkları sesleri sana duyurması için dua edeyim.” şeklindeki müşrik çocuklarının cehenneme gideceğini ifham eden hadisler ile birçok tarikiyle farklı anlamlandırmalara açık “Onların ne amel işleyeceğini en iyi Allah bilir” rivayeti tezat teşkil etmez. Dolayısıyla; Hz. Aişe’ye söylenen söz, büyüdüklerinde iman etmeyecekleri içindir. İkinci rivayet ise büyüdüklerinde inanacaklardır ve onların “Cennet ehlinin hizmetçileri” sayılacakları manasınadır. Böylece konuya dair rivayetler arasında herhangi bir tezat söz konusu değildir.[41]

İlk Buhârî şârihlerinden İbn Battal (ö. 449/1057), Hz. İbrahim ve cennette etrafındaki çocukların müşrik çocukları olduğunu bildiren rivayetin ardından,

diyerek cennetlik görüşünü benimsediğini açıkça belirtir.[42]

Devam eden süreçte İbn Hazm (ö. 456/1064) ve İbnü’l-Cevzî’nin (ö. 597/1201) de müşrik çocuklarının cennette olduklarına dair görüşe yakın durduğu ifade edilmiştir.[43]

Tarihi bir silsile içerisinde bakıldığında kendisinden önce, müşrik çocuklarının cennete gireceklerini ifade eden isimler bulunmakla birlikte bunu en belirgin bir biçimde söyleyen ve sonra gelen ulemaya da referans görünen en önemli isim hiç şüphesiz Nevevî dir. Nevevî’nin,

ifadelerinden de anlaşılacağı üzere konuya dair farklı görüşlerin bulunduğunu ancak sahih yaklaşımın cennete girecekleri şeklindeki eğilim sayılması gerektiğini hususiyetle belirtmektedir.[44] Bu bağlamda Nevevî’den sonra konuya dair fikir beyan eden neredeyse her isim onu referans göstermiştir.[45]

Buhârî’nin iki önemli şârihinden İbn Hacer (ö. 852/1449), müşrik çocuklarının cennette yer alacakları görüşünü benimserken[46] Aynî de (ö. 855/1451) benzer izahlar getirmektedir.[47] Kezâ meşhur tarihçi ve muhaddis Sehâvî (ö. 902/1497) de cennetlik oldukları[48] görüşünü benimseyen bir diğer isimdir.

Son dönemlere gelindiğinde ise örneğin Kamil Miras, “Bu hadisten zahir olan şudur ki, ahiret hükmünde Resul-i Kibriya, kâfir çocuklarını etfâl-i Müslimîne ilhak etmiştir. Dünya hayatında ise, babalarlna tâbî‘ olmaları iltizam edilmiştir”[49] diyerek dünya ve ahiret ahkâmını birbirinden ayırmayı tercih etmiştir. Bu konuda müstakil bir çalışması bulunan Aytekin de benzer şekilde “müşrik çocuklarının “Cennetlik” oluşlarını ilan etmek, İslâm’ın ve müslümanların bir hayat nizamı kuracak kadar güçlenmesine kadar ertelenmiştir” şeklindeki ifadeleriyle konuyu süreç odaklı ele almıştır.[50] Meseleye ilişkin son dönemde müstakil çalışmalar yapan ya da kitaplarında hususi bölümler altında bu başlığı irdeleyen birkaç isme bakıldığında, örneğin Dübeyhi,[51] Abdulazîz Ruşeyd el-Eyyûb, Ahmed Yusuf en-Nısf,[52] Muntasır Nasır Muhammed Esmer,[53] Demirci ve Aytekin gibi isimler müşriklerin çocukların ahirette cennetlik oldukları görüşünü benimsedikleri görülmektedir. Her ne kadar mezkûr isimlerin her biri doğrudan hadis alanında uzmanlaşan isimler olmasa da, çalışmalarının odağına rivayet metinlerini almaları ve tartışmalarının neredeyse tamamını ilgili nakiller üzerinden teşekkül ettirmeleri onların da böylesi bir tasnifte zikredilmelerini makul kılmaktadır.

RİVAYETLER VE MUHADDİSLERİN GÖRÜŞLERİ ÇERÇEVESİNDE GENEL BİR DEĞERLENDİRME

Müşrik çocuklarının ahiretteki durumlarına işaret eden ve biri diğerinden farklı yorumlanabilecek çok sayıda rivayetin bulunduğu açıktır. Farklı görüşlere medar olabilecek söz konusu bu rivayetlerin bir kısmı usûl-i hadis prensipleri çerçevesinde sahîh kabul edilmişken bazı rivayetler ise hasen ya da zayıf olarak nitelenebilmişlerdir. Dolayısıyla müşriklerin çocuklarının ahiretteki akıbetlerini bildiren rivayetler arasında telifi güçleştiren, hadis uleması tarafından işkâl olarak vasıflanmış ve hatta bazı isimlerin çözüme kavuşturulması mümkün olmayan teâruz şeklinde değerlendirdikleri ihtilaflar ortaya çıkmıştır.[54] Bu sebeple konuya dair görüş beyan eden hadis uleması, Taberî ve Tahâvî gibi istisna birkaç isim dışında, genel olarak kendi yaklaşımlarını destekleyen rivayetleri delil olarak kullanmışlar; müteârız görüşlere temel olabilecek malzemeyi izah yoluna gitmemişlerdir. Aslına bakılırsa bu Muhtelifu’l-hadis İlmi çerçevesindeki çözüm yollarından biri olan tercih ile amel etmekten başka bir şeyi ifade etmez. Muhaddisler aralarında telife imkân bulamadıkları veyahut nesih ile irtibat kuramadıkları bahislerde tercih ile hükmetmişlerdir. Dolayısıyla hadisçilerin böylesi bir tatbik ile çözüm arayışına girişmeleri meselenin bir yanını cevapsız bırakıyor olsa da, kendi iç dinamikleri itibarıyla tutarlı bir duruşu ifade etmektedir. Tüm bu kapalı kısımlarına rağmen müşriklerin çocuklarının cennetlik olduklarını kabul eden eğilim üzerinden yaklaşıldığında da birtakım hususi neticelere ulaşılabilmektedir.

Evvela, ifade edilmesi gereken husus; müşriklerin çocuklarının cennete girecekleri şeklindeki fikri eğilim, hicri ikinci asrın başından günümüze kadar her dönemde bir şekilde taraftar bulmuştur. Ancak ilk dört asırda bu tarz bir kabulün net bir şekilde ifade edilmediği de söylenmelidir. Netice itibarıyla, bahse konu kabulün Tahâvî ile müşahhaslaştığı söylenebilir.

Konuya dair yorumlamalar incelendiğinde Nevevî’nin kendisinden sonraki değerlendirmelere bir yönüyle öncülük ettiği ve cennetlik görüşünün fikrî anlamda kabulü açısından önemli bir konumda yer aldığı anlaşılmaktadır. Zira kendisi bu görüşü –elbette- ilk kez dile getiren isim olmamakla birlikte kendisinden sonraki çalışmaların hemen hepsinde referans gösterilmek suretiyle odak noktaya alınmıştır.

Müşriklerin çocuklarının cennette olacaklarına ilişkin tespitlerin fikrî ve mezhebî dağılımına bakıldığında ise cennet görüşünün bir mezhep özelinde kümelendiğini söylemek mümkün değildir. Zira Hanefî ve Şâfiî hadis uleması yanında, Ehl-i hadis olarak nitelenebilecek âlimler arasından bazıları ve hatta İbn Hazm ve İbnü’l-Cevzî gibi isimler dahi bu anlamda ortak bir kabulde buluşabilmişlerdir.

Yapılan tüm yorumlamalara bakıldığında hadis uleması içerisinde evlâd-ı müşrikînin cennette olduğuna dair görüş beyan edenlerin neredeyse tamamının bunu herhangi bir özel pozisyona bağlamadıkları görülmektedir. Çok nadiren, cennette hizmetçilik yapacaklarında beis görmeyen ya da -özellikle de son dönemde- Hz Peygamber’in tatbikatındaki zamansal unsurlara bağlayan isimler olmuştur. Dolayısıyla bu konuda “cennetlik” fikrini kabul eden isimlerin, mevcut durumdaki çocukların tıpkı mümin çocukları gibi doğrudan cennete girecekleri kabulünü ortaya koydukları görülmektedir.

Yukarıdan beri zikredilen tüm gerekçelerden ötürü, hadisçilerin konuya dair yaklaşımlarını psikolojik ve sosyolojik etkenlerden bağımsız düşünmek elbette mümkün değildir. Ancak İslam’ın ilk dönemlerinden yeni iman etmiş müslümanların, müşriklerden tüm bağlarını tamamen koparmak adına Hz Peygamber’in kâfir çocuklarının dahi cehennemde olacağını bildirdiği, devam eden süreçte bu irtibat koptuktan sonra ise Nebî’nin onların cennete gireceklerini söylediği şeklinde sosyo-psikolojik bir yorumlama[55] ve kabul hadis ulemasının değerlendirmeleri çerçevesinde tam yerini bulmamaktadır. Zira böylesi bir yorumlama rivayetler arasında öncelik sonralık ilişkisini gündeme getirir ve neshi gerekli kılar. Hadisçiler açısından ise nesh için tarihin bilinmesi zorunluluğu vardır. Dolayısıyla böylesi bir bilgi mevcut değilse yapılması gereken çelişki arz eden rivayetlerin; tahsîs, haml, i’mâl gibi usullerle telif edilmesi ya da bu mümkün değilse tercihte bulunulmasıdır. Belki de bu sebeple muhaddisûn arasında “cennet” görüşü Nevevî’ye kadar ön planda tutulamamıştır. Çünkü konuya dair karşıt rivayetler de hadis kriterleri noktasında kuvvetlidir. Netice olarak bahsi geçen sosyo-psikolojik etkenler hadis uleması açısından konunun doğrudan çözümü noktasında değil, rivayetler arasında tercihte bulunma hususunda – çok daha geç dönemde- yönlendirici olmuştur.

Son tahlilde, hadis âlimlerinin konuya taalluk eden ve müşrik çocuklarının cehennemde olduklarını beyan eden ya da bu konuda doğrudan fikir ortaya koymayan yaklaşımları ayrı mütalaa edildiğinde, müşrik çocuklarının cennet ehli sayılmaları noktasında görüş beyan eden ulemanın kendi içerisinde ortak bir düşünsel birlik yakaladıkları söylenebilir. Elbette konunun daha netlik kazanması adına diğer görüşlerle birlikte de ele alınması zorunluluk arz etmektedir.

MÜŞRİK ÇOCUKLARININ CENNETTE OLDUĞU GÖRÜŞÜNÜ SAVUNAN KELÂM EKOLLERİ VE YÖNTEMLERİ

BAZI HÂRİCÎ GRUPLAR

Müşrik çocuklarının cehenneme gireceğini söyleyen tek fırka Hâricîlerdir ve onlara nazaran “cennet” yaklaşımını benimseyen birden fazla fırka vardır.[56] Bununla beraber Celâleddin Devvânî cumhurun müşrik çocukları hakkında cehennemlik olduğu kanaatini benimsediğini söyler.[57] Fakat belirmemiz gerekir ki Devvânî’nin tespiti tutarlı görünmemektedir. Çünkü onun “cumhur” lafzıyla kastı ister bütün İslam âlimlerinin cumhuru isterse de Ehl-i sünnetin cumhuru olsun, literatüre bakıldığında cumhur ulemanın bu konuda tevakkuf edilmesi[58] gerektiği ya da cennette oldukları görüşünü kabul ettikleri görülür. Ayrıca Devvânî bu husustaki görüşünü net olarak açıklamamıştır. Onun Nevevî’den “sahih görüş, cennette oldukları görüşüdür” ifadesini aktarması[59] kendisinin de aynı kanaati taşıdığı sonucuna varmamızı sağlayabilir.

Bu bölümde, müşrik çocuklarının cennette oldukları görüşünü kabul eden kelam fırkalarına temas edeceğiz. Müşrik çocuklarının cehennemde olacaklarını söyleyenlerin görüşlerini değerlendirdiğimiz Hadis ve Kelam İlimleri Açısından Müşrik Çocuklarının Ahiretteki Durumları 2 -Cehennem ve Tevakkuf Görüşleri Özelinde- başlıklı makalede de belirttiğimiz üzere, her ne kadar Hâricîlerin ekseriyeti cehenneme gireceğini söylese de[60] bazı kolları cennetlik kabul edilmesi gerektiğini, bazıları ise haklarında hüküm verilemeyeceğini söylemiştir. Hüküm verilemeyeceği görüşünü benimseyen Hâricîler mezkûr makalede ele alınmıştır.

Hâricîler içinde müşrik çocuklarının cehenneme girmeyeceğini, onlara azap etmenin yanlışlığını ileri süren fırkalar varsa da makalâtlara göre net biçimde cennete gideceklerini söyleyen sadece Meymûniyye fırkasıdır. Meymûn b. Hâlid’in (ö. ?) ashabı diye tarif edilen Meymûniyye, Acâride’nin bir koludur. Şehristânî’ye (ö. 548/1153) göre sapkın fikirleriyle tanınmış bir fırkadır. Nitekim o; Kerâbîsî’den (ö. 248/862) nakille, Meymûniyye’nin kişiye kendisinin ya da kardeşlerinin torunlarıyla evlenmesini caiz gördüğünü aktarmıştır.[61] Her konuda Acâride’ye benzeyen bu fırka kader konusunda ise onlardan ayrılmış, kullara ait fiillerin Allah’ın mahlûku sayılamayacağını söyleyerek Mutezileye uymuştur.[62] Böylece onların müşrik çocuklarının cennette olduklarını düşünmelerinin sebebi de ortaya çıkmış olmaktadır. Meymûniyye’nin teklif konusunda Mutezilî düşünceyi benimsemeleri öldükleri esnada mükellef kabul edilmeyen müşrik çocuklarının cennete gideceğini söylemelerinin sebebidir. Müşrik çocukları meselesinin teklifle bağlantısını onların cennette olduğunu söyleyen diğer fırka Mutezileyi birazdan ele alacağımız için Meymûniyye hakkında söylediklerimizde bu kadarıyla iktifa ediyoruz.

Müşriklerin çocukların cennette olduğunu söyleyen Meymûniyye ile cehennemde olduğunu söyleyen diğer Hâricî fırkaları göz önüne alarak neden farklı tercihler yaptıklarını sorguladığımızda karşımıza yöntemsel ayrışmalar çıkmaktadır. Meymûniyye, teklifi çıkış noktası aldıktan sonra muhtemelen Mutezile gibi cehennem rivayetlerini âhâd haber sayarak mükellef olmayan kimsenin azaba çarptırılamayacağını ilke edinmiş ve cennette oldukları hükmünü vermiştir. Nakli kullanmadan, aklî istidlale dayalı bir yöntem kullanmış olmaları onları böyle bir sonuca götürmüş olabilir. Cehennemde olduğunu söyleyenler ise doğrudan rivayetleri delil alarak teklif, adalet vb. konulara girmeden çerçeveyi çizmiştir.[63] İki taraf arasındaki yöntem farkı iki farklı hüküm doğurmuştur. Nitekim hüküm itibariyle farklı şeyler söyleyen nakiller arasında tercih yapmayan, akıldan ve nakilden bir tarafa ağırlık vermeyen şahıslar müşrik çocukları konusunda tevakkuf hükmüne varmışlardır.[64]

MUTEZİLE

Eş’arî’nin (ö. 324/935-36) ilginç şekilde Hâricîler içinde Kaderiyye ismiyle zikrettiği Mutezile, müşrik çocuklarının cennette olduğunu söyleyen bir başka fırkadır.[65] Bağdâdî (ö. 429/1037-38) ise Kaderiyye’yi doğrudan Hâricîler arasında zikretmese de Ezârikâ ve Acâride’nin müşriklerin çocuklarının cennette olduklarını iddia ettikleri için Kaderiyyeyi tekfir ettiğini söylemiştir.[66] Buna göre Bağdâdî’nin de Eş’arî gibi onları Hâricîler içinde gördüğü ihtimali ortaya çıkmaktadır. Bu durum Eş’arî ve Bağdâdî’nin Mutezileyi Hâricîlere neden dâhil ettikleri sorusunu akıllara getirmektedir. Bize göre böyle bir soruya verilebilecek cevap, her iki fırkanın iman-amel ilişkisi konusundaki tutumunun benzer olmasıdır. Yine de Kaderiyye’yi Hâricîler içinde zikretmek problemlere yol açabilir. Bu sebeple Eş’arî’nin bu tutumu bizlere mezheplerin görüşlerini tam doğru anlamak ve aktarmak için mezheplerin kendi kaynaklarına müracaat etmenin gerekliliğini bir kez daha hatırlatmaktadır.[67] Hâricîlerin günah işleyenleri tekfir etmesi ve cehennemde ebedi kalacaklarını söylemesine karşılık Mutezilenin de büyük günah işleyenlerin cehennemde ebedi kalacağını söylemesi her anlamda olmasa da Eş’arî ve Bağdâdî’nin bu konuda Mutezileyi Hâricilere dâhil etmesinin sebebi sayılabilir. Neticede müşrik çocukları meselesi de bir yerde iman-amel ilişkisine dayanan bir tartışma alanıdır. Kelamcıların iman ve İslam kavramlarını ele alırken ortaya koydukları ölçüler, Müslüman kimliğinin ortak paydalarını tanımlar.[68] Öyle ki İslam’a giriş ve çıkışın anahtarı bazılarına göre imanken bazılarına göre hem iman hem de amel olabilmektedir.

Ebû Şekûr Sâlimî (ö. 460/1068’den sonra) ve Ebu’l-Muîn Nesefî (ö. 508/1115) gibi bazı Hanefî- Mâtürîdî âlimler Mutezilenin müşrik çocuklarının babaları hükmüne tabi tutulacakları görüşünü benim- sediklerini iddia etmişlerdir. Onlara göre Mutezile, müşrik çocuklarının babalarıyla beraber ebediyen cehennemde kalacağını söylemiştir.[69] Fakat hem makâlâtlar hem de Mutezilî âlimlerin eserleri incelendiğinde onların, müşrik çocuklarının cehennemde olduğu fikrini savunmadıkları görülebilir. Mesela Mutezilenin önde gelen isimlerinden Ka’bî’ye göre (ö. 319/931), Mutezile mezhebi Allah’ın çocuklara azap etmeyeceğini ve onların cennete gireceğini söyler.[70] Yine bir sonraki paragrafta da geleceği üzere Kâdî Abdülcebbâr (ö. 415/1025) da müşrik çocuklarının cennette olduğunu söylemiştir. Sâlimî ve Nesefî’nin bu kanıya nereden vardığına dair ise bir ipucu bulamadık.

Mutezilenin müşrik çocukları meselesindeki görüşüne dönecek olursak; Kâdî Abdülcebbâr Mutezilenin ilkesini, “Biz bir peygamber göndermedikçe azap edici değiliz”[71] ve “Herkes kazandığına karşılık rehindir”[72] ayetleri, ayrıca “Ergenliğe girinceye kadar çocuktan kalem kaldırılmıştır”[73] hadisi ile ifade etmiştir.[74] Buna göre Kâdî’nin vurgulamak istediği husus tekliftir. Bir insanın, ahiret ahvalini belirleyecek husus tekliftir. Henüz mükellef addedilmeyen bir insanın teklifin iki neticesinden biri olan cehenneme gönderilmesi doğru değildir. Aksi halde bu, Allah için zulümdür. Zulüm ise kabîhtir ve Allah kabîhi yapmaz. Burada Mutezilenin “aslah prensibi” devreye girmektedir. Allah aslahı yapmalı ve günahsız bir müşrik çocuğunu cennete koymalıdır. Aslahı yapmak günah işlememiş bir insanı cennete koymayı gerektirir. Fakat burada şöyle bir problem ortaya çıkmaktadır: Çocuk hiç günah işlemediği gibi hiç sevap da kazanmamıştır. Hiç sevabı bulunmayan birisi hangi sebeple cennete koyulur? Yani sevap ve günah açısından denge söz konusudur. Böyle bir durumda Mutezilenin tutumu meselenin Allah’a kalacağı şeklindedir.[75] Çünkü sevap ve günah eşit ise mükâfat ya da ceza için bir sebep teşekkül etmemiş demektir. Burada “Allah’ın kul için aslahı yapması sevabı ve günahı eşit birini cennete koymasıdır; bu nedenle müşrik çocuğu cennete girmelidir” şeklinde bir itiraz gelebilir.

Mutezilenin bu itiraza cevabı, muhtemelen sevap ve günahı eşit birinin cennete girmesinin Allah’ın adaletine aykırı düşeceği şeklindedir. Çünkü sevabı günahından daha çok birine göre, sevap ve günahı eşit kimse daha az çaba harcayarak cennete girmekte, bu nedenle de daha fazla çaba göstererek sevabını çoğaltan kimse için haksızlık ve zulüm ortaya çıkmaktadır. Nitekim Ebû Ali el-Cubbâî (ö. 303/916) cennete girmenin yolunun onu hak etmek olduğunu söylemiştir. Sevabı ve günahı eşit kimseler, müşrik çocukları vb. amel bakımından sevap üstünlüğünü yakalayamayanlar cennete giremezler. Çünkü ayette “İşte yaptığınız (iyi işler) sayesinde kendisine varis kılındığınız cennet diye onlara seslenilir”[76] buyrulmuştur. Buna göre cennete giren herkesin onu hak etmesi gerekir.[77]

Mutezilenin, teklif ve aslah ilkeleri açısından baktığı müşrik çocukları meselesinde onların cennette olduklarını söylerken bu konuya delil teşkil eden hiçbir hadisi referans göstermemesi, muhtemelen yön- temsel bir tercihtir. Mutezile rivayetlerin zıt hükümler içerdiği için birbirini nakzettiğinin farkındadır. Bu nedenle Mutezile sadece, Kur’an ve hadisten aklî ilkelere destek sağlayacak; peygamber göndermeden azap edilmeyeceği, çocuktan kalemin kaldırıldığı gibi genele teşmil edilebilen bazı delillere atıfta bulunmuştur. Böylece “kimse kimsenin günahını yüklenmez”[78] ilkesini çalıştırmak suretiyle görüşlerini ortaya koymuşlardır. Yani herkes cennete veya cehenneme kendi amelleriyle gider; geçerli sayılan kişinin yapıp ettikleridir. Ayrıca müşriklerin çocuklarının cehennemde olduklarını bildiren bazı haberlerin âhâd olduğunu söyleyerek bu tür konularda genel hükümler bildiren rivayetlerin dışına çıkılamayacağını belirtmişlerdir.[79]

Mutezilenin bu konudaki yöntemiyle ilgili söylenmesi gereken bazı şeyler vardır. Öncelikle şunu dile getirmeliyiz ki peygamber göndermeden azapta bulunulmayacağı ayeti müşrik çocukları meselesinde delil kabul edilecek nitelikte değildir. Çünkü ilk olarak, peygamber gelmemesi söz konusu değildir. Tartışma İslam dinin iç dinamikleriyle ilgili bir tartışmadır. Dolayısıyla bu mesele Hz. Peygamber’in varlığından sonra ortaya çıkmıştır. “Peygamber gelse bile çocuk onu anlayacak yaşta değildir. Bu yüzden o çocuk için peygamber gelmemiş sayılmaktadır” şeklinde yapılacak bir itiraz geçerli sayılmaz. Zira mesele hadisler üzerinden tartışılmakta, ekoller sadece aklî delillere yetinmemekte, naklî deliller de ileri sürmektedir. Hz. Peygamber’in bizzat ve açık biçimde cehennemde olduklarını bildirdiği rivayetlere “peygamber gelmeden azap edilmez” deliliyle karşı çıkmak doğru değildir. İkinci olarak kalemin çocuktan kaldırıldığına dair rivayet de bu konuda delil diye kullanılamaz. Zira “amelsiz” bir şekilde cehenneme gideceklerini bildiren rivayetler de vardır.[80] Bu rivayetler karşısında günahları bulunmadığı için cehenneme gitmeyeceklerini söylemek yerinde bir ifade olmayacaktır. Çünkü rivayette amele bakılmayacağı beyan edilmiştir.

Mutezilenin müşrik çocukları meselesindeki gelen hususi nakilleri dikkate almadan, genel ilkeler belirten bazı nakillerle desteklediği aklî delillere istinat ederek cennet hükmüne varması, yöntemsel açıdan doğru gözükmemektedir. Böyle bir yöntemle hasmı ilzam etmek mümkün değildir. Nitekim muhalifler yani müşrik çocuklarının cehennemde olduğunu iddia edenler genel ilkelere göre değil doğrudan spesifik bir delil üzerinden, müşrik çocuklarından bahseden bir hadisle hüküm vermektedir. Kanaatimizce cehennem hadisi onlara göre tahsis niteliği taşımaktadır.

Mutezile içinde müşrik çocukları hakkında farklı kanaate sahip isimler de vardır. Bunlardan birisi Bişr b. el-Mu’temir (ö.210/825)’dir. Bişr, Allah’ın müşrik çocuklarına zulmen azap edebileceğini düşünmektedir. Ona göre Allah’ın azap ettiği müşrik çocuğu büyüseydi azabı hak eden bir müşrik olacaktı.[81] Bazı araştırmacılar Bişr’in bu sözünü doğru yorumlamamışlardır. Onlara göre Bişr, Allah’ın çocuğa azap etmesi için çocuğun büyüyene kadar yaşamasına izin verip küfrüne imkân tanıdığını söylemektedir. Böylece o çocuğun küfrü kesinleşmektedir.[82] Fakat bu yorum hem Bişr’in sözleri hem de müşrik çocukları meselesi hakkında uygun değildir. Çünkü evvela, Bişr

demiştir. Cümleyi tetkik ettiğimizde manası şöyle çıkmaktadır: “Ona azap ettiğine göre çocuk buluğa erdiğinde azabı hak eden kâfir olacaktı”. Kâne lafzından sonra yekûnu gelmesi “büyüseydi kâfir olacaktı” şeklinde geleceğe yönelik bir hüküm barındırdığını, Allah’ın o çocuğun ölmeyip de büyümesi halinde kâfir olacağını bildiği için azap ettiği anlamına geldiğini göstermektedir. İkincisi, çocuğun büyüdükten sonra ölmesi zaten artık iman ve küfür arasında bir tercih yaptığını ve küfrü seçtiği takdirde Allah’ın ona azap etmesinin tartışmaya mahal bırakmayacak bir durum olduğunu gösterir. Bu da buluğa ermeden ölen müşrik çocuklarının uhrevi durumunun tartışıldığı bir mesele için uygun değildir.

Basra Mutezilesi Bişr’in görüşünü ağır şekilde tenkit etmiş, rezalet/skandal diye nitelendirmiştir.[83] Çünkü bu sözler Allah’ın zulüm yapmasına imkân tanımaktadır. Hâlbuki O’nun zulüm yapması kabîhtir. O, kabîh olanı yapmaz. O’nun kabîhten uzak bulunması kabihe güç yetirememesi değil haseni tercih etmesi sebebiyledir.[84] Dolayısıyla Allah müşrik çocuğuna azap etme imkânına sahipse de bunu tercih etmez.

Mutezile içinde genele muhalefet edip müşrik çocukları hakkında farklı kanaate sahip bir diğer isim Nazzâm (ö. 231/845)’dır. Aslında Nazzâm hakkında belirtmemiz gereken ilk iddia onun, Ali el-Esvârî (ö. 240/854) ve Câhız’la (ö. 255/869) birlikte Allah’ın çocuklara azap etmeye kadir olmadığı görüşünü benimsediğidir.[85] Çünkü çocuğa azap etmek kabîh bir fiildir. Onlar nezdinde Allah kabîh fiil işlemeye muktedir değildir.[86] Buna göre bu isimler müşrik çocuklarının azaba uğramasının mümkün olmadığını iddia etmiştir. Allah’ın kudretini sınırlayan bu düşünce Mutezile içinde kabul görmemiştir. Kâdî Abdülcebbâr onların bu görüşünü eleştirenlerden biridir. Kâdî’ya göre Allah’ın kabih fiile muktedir bulunmadığını söylemek pek çok kudret sahibi varlığın Allah’tan daha kudretli sayılacağını söylemekle eş- değerdir. Çünkü mesela iyilik yapmaya kudreti olmayan bir çocuk başkalarına eza vermesi halinde Allah’ın yapamadığı bir şey olan kabih fiil yapmakta, böylece O’ndan daha kudretli olmaktadır.[87] Allah’ın kudretinin böyle bir sınırlandırmaya tabi tutulması muhaldir.

Nazzâm’a göre çocukların tamamı cennettedir. Fakat onun düşüncesinde çocukların cennette dâhil edilmesi bir önceki paragrafta söylediğimiz üzere Allah’ın zorunlu olarak yaptığı bir fiildir. Bu konuda ilginç fikirlere sahip Nazzâm, sadece çocukların değil akrep, yılan, haşarat vb. hayvanların cennette haşr edileceğini iddia etmiştir. Daha şaşırtıcı olanı Nazzâm’a göre çocukların cennette bu hayvanlara üstünlüğü yoktur.[88] Çünkü amelsizlik bakımından hayvanlar ve çocuklar aynı konumdadır. Bu nedenle peygamber çocuğu dahi, hayvanlardan üstün tutulamaz. Ancak Nazzâm’ın bu düşüncesi kendi içinde çelişkilidir. Allah’ın kabih fiil yapamadığını, ameli olmayan çocuklara ve hayvanlara azap etmeye muktedir bulunmadığını kabul etsek bile onları cennete alma zorunluluğu yoktur. Ameli bulunmadığı için cehenneme gitmeyenin cennete de gitmemesi gerekirdi. “Bunun, çocuklar hakkında aslah olması sebebiyle Allah’ın onları cennete koyması gerekir” şeklinde yapılacak bir itiraza, neyin aslah sayılacağını bilmemizin mümkün olmadığını söyleyerek cevap verebiliriz.

ŞÎA

Müşrik çocuklarının cennete gideceklerini söyleyen bir diğer fırka Şîa’dır. Şîa da bu konuda Mutezile gibi düşünmekte, Allah’ın kabîh fiil yapmayacağını, bu nedenle de müşrik çocuklarına azap etmeyeceğini iddia etmektedir.[89] Çünkü çocuklar henüz mükellef kabul edilmediği için onlara Allah’ın azap etmesi caiz değildir. Eş’arî ise Şîa’nın müşrik çocukları konusunda ikiye ayrıldıklarını söyler. Birinci grup Allah’ın çocuklara azap etmesinin veya affetmesinin imkânını ve Allah’ın istediğini yapacağını ileri sürmüştür. Hişâm b. el-Hakem’in (ö. 179/795) taraftarları ikinci grup ise Zerkân’ın Hişâm’dan rivayet ettiğine göre Allah’ın çocuklara azap etmesinin caiz olmadığını, bilakis çocukların cennete gireceği görüşünü benimsediklerini söylemiştir.[90] Şîa’ya göre muhalifleri, sadece müşrik çocukları konusunda değil diğer pek çok meselede de Allah’ın kabih fiil yapabileceğini iddia ederek zulüm, katl vb. her kötü fiilin failinin Allah olduğunu savunmuşlardır. Yine Şîa’ya göre muhalifler babalarının günahı sebebiyle Allah’ın müşrik çocuklarına azap edebileceğini söyleyerek de ayete muhalif hareket etmiş ve birisine başkasının günahını yüklemişlerdir.[91]

Şîa’nın önde gelen isimlerinden Şerif el-Mürtezâ (ö. 436/1044) muhalifler sözüyle kimleri kastettiğini açıklamamıştır. Fakat sözlerinden insanların fiillerini yaratanın Allah olduğunu söyleyen Cebriye ve Ehl-i sünneti hedef aldığı anlaşılmaktadır. Müşrik çocuklarının cehennemde olduğunu söyleyenleri Mücebbire diye isimlendirenler arasında Mutezileden Kâdî Abdülcebbâr da vardır.[92] Nâsîruddîn Tûsî (ö. 672/1274) Kavâidü’l-akâid isimli eserinde çocukların müşrik babalarıyla aynı akıbete uğrayacağı görüşünün Ehl-i sünnete aidiyetini savunmuştur.[93] Bununla beraber Cebriyenin müşrik çocukları hakkındaki görüşüne dair bilgi eserlerde mevcut değildir. Bu sebeple Şerif el-Mürtazâ ve Kâdî’nın haklılıklarını tespit etmek zordur. Ehl-i sünnete gelince onların müşrik çocukları hakkında ağırlıklı biçimde iki görüşü vardır: Birincisi müşrik çocuklarının cennette olduğu, ikincisi ise durumlarının Allah’a kaldığıdır. Ehl-i sünnet içinde müşrik çocuklarının cehenneme gireceğini söyleyenler varsa bile dikkate alınmayacak kadar küçük bir gruptur. Buna göre Tûsî ve Şerif el-Mürtazâ’nın ehl-i adlin muhalifi olarak nitelediği Ehl-i sünnetin müşriklerin çocukları hakkındaki görüşü konusunda haklı olduğunu söylemek mümkün değildir.

Şii âlim Tûsî’ye göre farklı hadislerde ifadesini bulan “onlar babalarındandır” hükmü dünyevî bir durumdur aslında. Bu hadise dayanarak onlar hakkında cehennemlik hükmünü vermek doğru değildir. Babasının günahı sebebiyle çocuğunun cezalandırılamayacağı ortadadır. Bazı dünyevî hükümlerde babasına tâbî olması her anlamda bir tâbiiyet gerektirmez. Dolayısıyla “onlar babalarındadır” hükmüne dayanarak müşrik çocuklarının uhrevî durumu hakkında kanaatte bulunulamaz.[94] Daha önce de ifade ettiğimiz üzere bazı âlimler müşrik çocuklarının babalarına tabi olmasının dünyevî konulara müteallik bulunduğunu düşünmektedir. Ancak bazı hadisler yorum itibariyle buna müsait olsa da “onlar babalarındadır” ifadesi bu hükmü içeren rivayetler dikkate alındığında uhrevî bir durumu işaret ettiği düşüncesi ağır basmaktadır.[95] Çünkü “onlar babalarındandır” hükmünü “amelsiz mi?” sorusu takip etmektedir. “Amelsiz” nitelemesi Hz. Peygamber’in hükmünün uhrevî duruma dair olduğunun açık beyanıdır.

Şîa’nın müşriklerin çocukları meselesindeki tavrı ve yöntemi Mutezileyle paralellik arz etmektedir. Bu sebeple yukarıda Mutezilenin yöntemi hakkında ifade edilenler Şîa için de geçerlidir. Mesele hakkındaki rivayetleri dikkate almadan müşrik çocukları meselesine bir çözüm bulmak mümkün değildir. Şii âlimler hiçbir rivayete atıfta bulunmamışlar, Mutezile gibi sadece “kimse kimsenin günahını üstlenmez” vb. ilkeler, teklif ve aslah üzerinden meseleyi çözmek istemişlerdir. Ancak müşrik çocuklarının cehennemde olduğunu bildiren sahih ve tevile mahal bırakmayan sarih rivayetler karşısında bu ilkelerle meseleye yaklaşmak boğulmakta olan bir kimseye suyun kaldırma kuvvetinden bahsedip yüzmeye başlamasını beklemek gibidir.

EHL-İ SÜNNET

Müşrik çocuklarının cennette olduğunu söyleyen ve bu başlıkta zikredeceğimiz son fırka Ehl-i sünnettir. Esasen Ehl-i sünnetin hepsi cennette oldukları düşüncesinde değildir. Bazıları tevakkuf fikrini benimsemişlerdir.[96] Örneğin Sâlimî mümin çocukları hakkında ihtilaf olmadığını söylemiştir. Fakat müşrik çocuklarında Ehl-i sünnet’in ihtilafa düştüğünü yine de asgari müşterekte buluşarak cennette olmasalar bile azap görmeyeceklerini düşündüklerini ifade etmiştir.[97]

Ehl-i sünnet içinde müşrik çocuklarının cennette olduğunu söyleyen âlimler daha sonra bu hususta ikiye ayrılmıştır. Birinci grup buluğa ermeden ölen her çocuğun cennete gideceğini söylemiştir. İkinci grup ise temyiz yaşından önce ölenlerin cennete gireceğini fakat mümeyyiz çocuğun cennete girebilmesi için Allah’ı tanıması ve O’na inanması gerektiğini iddia etmiştir. İkinci grupta yer alanlar, Mâtürîdî (ö. 333/944) ve Irak Hanefîleridir. Onlara göre temyiz çağına gelen bir çocuğun Allah’ı tanıması farzdır.[98] Mâtürîdî mümeyyiz çocukları fetret ehli kapsamında değerlendirmiştir. Nitekim ona göre fetret ehlinin Allah’ı aklıyla tanıması gerekmektedir.[99] Mümeyyiz çocuk Allah’ı aklıyla tanıyabilecek niteliktedir. Bu sebeple müşrik çocuklarından mümeyyiz olanlar en azından iman hususunda sorumludurlar. Mâtürîdî şeriatın nakille dinin ise akılla bilindiğini söylemiştir. Öyle ki âkil/mümeyyiz çocuğun Allah’ı bilmesi vaciptir.[100] Çocuğun aklî melekesi bu aşamaya geldiğinde onunla ergin kişi arasında Allah’ı bilme hususunda fark kalmaz.[101] Nitekim Hz. Peygamber’den yedi yaşına gelen çocuğun namaza başlatılması, on yaşına geldiğinde ise kılmadığı zaman tekdir edilmesi gerektiği belirtilmiştir.[102] Bu hadise göre Hz. Peygamber aklî kemal sürecinde belirli bir merhale kat etmiş olan çocuğa namazın emredilmesi gerektiğini söylemiştir. Çünkü çocuk artık yaratıcısını tanıyabilecek niteliktedir ve tanıdığı yaratıcısına ibadet etmeye başlamalıdır. Bununla beraber İmam-ı Azam Ebû Hanîfe (ö. 150/767) göklerin ve yerin yaratılışını düşünen kimsenin Allah’ı tanıması gerektiğini söylediği halde ayrım yapmadan çocukların cennette mi cehennemde mi yer alacağı konusunda çekimser kalmıştır.[103]

Ehl-i sünnetin diğer kolu Eş’arîlerin ise müşrik çocukları meselesinde takındıkları tavır Mâtürîdîlerle kıyas edildiğinde biraz muğlak kalmaktadır. Araştırmalarımıza göre Eş’arîler eserlerinde konuya temas etmemiştir. Temas eden birkaç isim ise görüşlerini net olarak ortaya koymamıştır. Mesela Taftâzânî müşrik çocukları gibi hükmen kâfir olanların çoğunluğa göre umumla beraber olacağını yani cehenneme gireceğini söylemiştir.[104] Fakat kendisinin hangi görüşte olduğunu, çoğunluğa tabi olup olmadığını vb. açıklamamıştır. Yine yukarıda da ifade ettiğimiz gibi Devvânî, cumhura göre müşrik çocuklarının cehennemde olduğunu söylemiş, fakat kendi kanaatini belirtmemiştir.[105] Eş’ariler arasında diğerlerine nispeten biraz daha net tavır sergilediğini söyleyebileceğimiz yegâne isim Eş’arî’nin kendisidir. Eş’arî müşrik çocuklarının ahirette imtihana tabi tutulacağını, imtihanı kazananların cennete kazanamayanların ise cehenneme gideceğini söylemiştir.[106] Fakat bu görüş Ehl-i sünnet inancına göre mükâfat ve ceza yurdu olan ahireti imtihan yurdu olarak kabul ettiği için kabul edilmemiştir.[107]

Eş’ariyyenin önde gelen isimlerinden Gazzâlî (ö. 505/1111) müşrik çocukları meselesinde varit olan haberlerin tearuz oluşturduğunu söylemiş, ardından da Hz. Aişe’den rivayet edilen “Nebî (s.a.v.) ensardan bir çocuğun cenazesine çağrıldı. (Aişe) Ben “Ey Allah’ın Resulü! Cennet serçelerinden bir serçe olduğu için ne mutlu bu çocuğa. O, kötülüğü idrak etmedi ve işlemedi” dedim. Bunun üzerine Hz. Peygamber “Belki de öyle değildir ey Aişe. Zira Allah, cennet için bir zümre yarattı. (Öyle ki) Onlar daha ana babalarının sulblerinde iken onları cennet için yarattı. Cehennem için de bir zümre yarattı. Onlar da daha babalarının sulblerinde iken onları cehennem için yarattı” buyurdu”[108] hadisini nakletmiştir. Hadiste, çocukların durumu hakkında net bir ifade kullanılmamış, akıbetlerini Allah’ın bileceği belirtilmiştir. Gazzâlî de haklı olarak, diğer rivayetlere de atfen, müşrik çocukları konusunda şüphenin galip olduğunu söylemiştir.[109] Bununla beraber o, çocukların anne babalarına şefaat edecekleri meselesinde çocukların tamamının cennete girdiğini beyan eden hadisleri zikretmiştir.[110] Bu durumu Gazzâlî’nin müşrik çocukları da dâhil bütün çocukların cennete gireceğini düşündüğü şeklinde yorumlayabiliriz.

Nevevî Ehl-i sünnetin çoğunluğunun müşrik çocuklarının cehennemde olduğu, bir kısmının ise tevakkuf görüşünü benimsediklerini söylemiştir. Ona göre Ehl-i sünnetten muhakkik âlimler ise cennete gidecekleri görüşünü savunmuşlardır.[111] Nevevî’nin “muhakkik âlimler” sözüyle kimi kastettiği muğlaktır. Zira araştırmalarımız bu tespitin yanlışlığını göstermiştir. Ehl-i sünnetin çoğunluğu çocukların cennette olduğu veya tevakkuf görüşünü tercih etmiştir. Muhammed b. Abdilvehhâb (ö. 1206/1792) da Nevevî’nin görüşünü almış ve ilginç şekilde sahih görüşün cennet görüşü olduğunu söylemiştir.[112] İlginç bir şekilde dedik çünkü pek çok meselede Hâricîlerin düşüncelerini benimseyen birinin bu konuda onlardan farklı düşünmesi dikkate değer bir husustur. Ehl-i sünnetten Ebû Hanîfe ve bazı Hanefîler hariç Hanefî-Mâtürîdîler,[113] Eş’arîler,[114] Ehl-i hadisin cumhuru[115] müşrik çocuklarının cennette olduğunu düşünmektedir. Çünkü Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “…Cennet bahçesinde, etrafında çocuklar bulunan uzun boylu adama gelince o İbrahim’dir (a.s.). Her ölen çocuk fıtrat üzere ölür. Bazı Müslümanlar “müşriklerin çocukları da mı” diye sorunca Hz. Peygamber “müşriklerin çocukları da…” buyurdu.[116] Hadisçiler tarafından sahih olarak nitelendirilen bu hadis Ehl-i sünnetin müşrik çocukları hakkındaki kanaatini oluşturmuştur. Bununla beraber müşrik çocuklarının cennete gireceklerine dair başka rivayetler de Ehl-i sünnet âlimleri tarafından bu meselede delil olarak kullanılmıştır.[117]

Müşrik çocuklarının cennette olduğu görüşünü benimseyen Ehl-i sünnet âlimleri onların cennette olduğunu bildiren rivayetleri bazen sıhhat derecesini dikkate almadan da delil diye kullanmakla birlikte cehenneme gireceklerini belirten rivayetleri kimi zaman göz ardı etmişlerdir. Hadis âlimleri cehennem rivayetlerini kendi içinde değerlendirmişlerdir. Ancak müşrik çocukları meselesini ele alırken sathi biçimde incelemişler ve taraftarlarını belirtmekle yetinmişlerdir. Sahih olanın cennet görüşü olduğunu ya da tevakkuf edilmesi gerektiğini ifade etmişlerdir. Kelâm âlimlerinin hemen hepsi ise ne cennette ne cehennemde olduklarına dair rivayetlere yer vermemişlerdir. Müslümanlar açısından önemli olduğunu düşündüğümüz müşrik çocukları meselesinde rivayetleri göz ardı ederek bir çözüm yolu bulmak mümkün değildir. Ehl-i sünnet âlimleri de daha önce fikirlerini ele aldığımız üç mezhebe benzer bir tutumla kendi görüşünü yansıtmayan rivayetleri dikkate almadan çözüm arayışına girmiştir. Bunun tutarlı bir yöntem kabul edilemeyeceği ortadadır. Zira karşıt görüştekilerin delil olarak kullandığı rivayete dair uygun bir yorum getirilmediği takdirde rivayetler üzerinden yapılacak bir tartışmada söylenenler havada kalacaktır. Ancak Ehl-i sünnet; Mutezile ve Şîa’dan bir yönüyle farklılaşmaktadır. Görüşünü temellendirirken sadece aklî delillerle yetinmeyip naklî delil de kullanması Ehl-i sünneti hasım karşısında bir adım öne taşımaktadır. “Kimse kimsenin günahını yüklenmez” ve “Çocuktan kalem kaldırılmıştır” gibi bir kimsenin babası sebebiyle cehenneme girmeyeceği ve çocukların cehenneme girmelerine sebep sayılacak günahları işlemediği şeklinde ilkelerin cennette olduklarını bildiren hadislerle desteklenerek teorik temellerin oluşturulması Ehl-i sünneti tüm fırkalar arasında öne çıkarmış, karşıt görüşü savunanlara nazaran karşısında da elini güçlendirmiştir.

SONUÇ

Müşrik çocuklarının cennette olduğu fikrini; hadis ulemasının yorumlamaları ve kelâmî fırkalardaki yansımaları itibarıyla ele alan bu çalışmada elde edilen sonuçları şöyle özetlemek mümkündür:

Genel bir bakışla, müşrik çocuklarının ahiretteki durumuna işaret eden bütün rivayetlerde görülen hadisler arası çelişkiler, “cennetlik” yaklaşımına mesned teşkil eden aktarımların kendi içerisinde yok gibidir. Zira cennet hizmetçisi ya da neshe medar olabilecek metinler sıhhat noktasında doğrudan cennete işaret eden nakiller kadar kuvvetli değildir.

Evlâd-ı müşrikînin cennete gireceği görüşü her dönemde yer etmiş ve mezhebi açıdan düzgün bir dağılım göstermiştir. Nevevî ise kendisinden sonra bu hususta belirleyici rol üstlenmiş ve cennet görüşünü savunan isimlerin başında gelmiştir.

Kelâm mezhepleri açısından bakıldığında ise Mutezile ve Şîa aklî delillerle hareket etmekte ve konuyla ilgili hususi rivayetleri dikkate almadan genel ilkelerle hüküm vermektedir. Meseleyi teklif ve aslah üzerinden değerlendiren bu fırkalar teklife muhatap sayılmadan yani buluğa ermeden ölen çocukların ister Müslüman isterse de müşrik çocuğu olsun cennete gideceğini söylemektedir.

Mutezileye göre her ne kadar cennete girmenin yolu dünyada kazanılan sevapların çokluğu, günahların ise azlığı olsa da hiçbir ameli bulunmadan ölen çocuklar için en iyisinin cennete gitmek olduğu ve Allah’ın en iyisini yapması gerektiği ortadadır. Arafta kalmak ya da toprak olmak veyahut da hayvanlarla aynı muameleyi görmek çocuklar açısından en iyi olan değildir. Bununla beraber Mutezile ve Şîa’nın bu yöntemi müşrik çocukları meselesinde fırkanın iç dinamikleri açısından tutarlı olsa da karşıt görüşte olanları ilzam etmek için yeterli değildir. Bu sebeple de kullanışlı değildir. Çünkü hasım bu meselede hususi rivayetlere dayanmakta, görüşünü konuya özel nakille delillendirmektedir. Bu sebeple Mutezile ve Şîa’nın öne sürdüğü akli deliller hasım açısından bir değer ifade etmemektedir. Verdikleri hüküm itibarıyla Mutezile ve Şîa’ya katılsak da yöntemleri açısından katılmamız mümkün değildir.

Müşrik çocuklarının cennette olduğunu söyleyen bir diğer fırka Ehl-i sünnettir. Onlar bu konuda rivayetleri Mutezile ve Şîa’ya nazaran daha fazla dikkate almıştır. Müşrik çocukları da dâhil bütün çocukların cennette olduğunu açıkça bildiren rivayet Ehl-i sünnetin bu meseledeki mesnedidir. Ayrıca aklî deliller ve genel ilkeler de Ehl-i sünnetin bu meselede başvurdukları diğer delillerdir. Bununla beraber Ehl-i sünnet de Mutezile ve Şîa’ya benzer bir tavırla cehennemde olduğunu iddia edenlerin delillerine hiç değinmemiş, görüş sahiplerini ismen zikretmekle yetinmişlerdir. Delil olabilme imkânı açısından Ehl-i sünnetin kullandığı cennette oldukları rivayetiyle Hâricîlerin kullandığı cehennemde oldukları rivayeti arasında fark yoktur. Bu durumda Ehl-i sünnete neden diğer rivayeti tercih etmediği sorulabilir. Ehl-i sünnetin buna vereceği cevap şudur: Aklî deliller ve dinin koyduğu genel ilkeler müşrik çocuklarının cehennemde olamayacağını söylediği için bunları destekleyen cennete gireceklerine dair rivayetleri tercih etmek gerekmektedir. Bu bağlamda Ehl-i sünnetin yöntemi diğer fırkalara nazaran en doğru ve tutarlı yöntem gibi görünmektedir.


KAYNAKÇA

[1] Ebû Abdillâh Muhammed b. İsmâîl b. İbrâhîm el-Cu‘fî Buhârî, Sahîhu’l-Buhârî, Dâru İbn Kesîr, Şam 2002, Cihâd 144.

[2] Ahmed b. Alî b. el-Müsennâ et-Temîmî el-Mevsılî Ebû Ya‘lâ, Müsned-i Ebî Ya’lâ, Dâru’l-me’mûn li’t-turâs, Şam 1984, 12/504.

[3] Süleymân b. Dâvûd b. el-Cârûd Ebû Dâvûd et-Tayâlisî, Müsned-i Ebû Dâvud, thk. Muhammed b. Abdulmuhsin et-Türkî, Dâru Hicr, Kahire 1999, 1/434.

[4] Zeynel Levent, Teşkilât-ı Mahsusa’dan Kuva-yı Milliye’ye Gayrinizami Harp, (Yayınlanmamış Doktora Tezi), Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü, Ankara 2019, 51.

[5] Levent, Gayrinizami Harp, 69.

[6] Ebû Abdillâh Muhammed b. Ömer Vâkıdî, Kitâbu’l-meğâzî, thk. Marsden Jones, Âlemü’l-kütüb, Beyrut 1404/1984, 3/ 900; Aynur Uraler, “‘Ben Müşrikler Arasında Yaşayan Her Müslümandan Uzağım’ Hadîsi Üzerine Bir Tetkik”, Hadis Tetkikleri Dergisi, 2019, c. 17, s. 2, s. 66.

[7] Mustafa Aksu, “İslâm Dininde Cihad ve Hz. Peygamber’in Savaşla İlgili Uygulamaları (Sünen-i Tirmizî Özelinde Bir Değerlendirme)”, Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, 2016, c. 9, s. 43, s. 2324.

[8] Buhârî, Sahîh, Cihâd 147.

[9] Buhârî, Sahîh, Cihâd 144.

[10] Muhammed b. Hibbân b. Ahmed İbn Hibbân, Sahîhu İbn Hibbân, thk. Şuayb Arnavût, Müessesetü’r-risâle, Beyrut 1993, 1/ 347.

[11] Vâkıdî, Kitâbu’l-meğâzî, 3/ 905.

[12] Ebu’l-Hüseyn Müslim b. el-Haccâc b. Müslim el-Kuşeyrî Müslim, Sahîhu Müslim, thk. Muhammed Fuâd Abdulbaki, Dâru ihyâi’t-turâsi’l-Arabî, Beyrut ts., İman 88.

[13] Ahmed b. Hanbel, Müsned, thk. Şuayb Arnavût, Müessesetü’r-risâle, Beyrut 2001, 42/ 484.

[14] Ebû Ya‘lâ, Müsned-i Ebî Ya’lâ, 12/ 504.

[15] Buhârî, Sahîh, Kader 2; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 41/ 95, 95.

[16] Ahmed b. Hanbel, Müsned, 42/ 484.

[17] Buhârî, Sahîh, Tabir 48.

[18] Buhârî, Sahîh, Cenâiz 79; Müslim, Sahîh, Kader 22; Ebû Dâvûd, Sünen, Sünne 18; Tirmizî, Sünen, 5; Ebû Abdillâh Mâlik b. Enes b. Mâlik b. Ebî Âmir el- Asbahî el-Yemenî Mâlik, Muvatta, Dâru ihyâi’t-turâsi’l-arabî, Beyrut 1985, Cihad 52; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/233.

[19] Ebû Ya‘lâ, Müsnedu Ebî Ya’lâ, 6/267.

[20] Ebû Saîd Ahmed b. Muhammed b. Ziyâd el-Basrî İbnü’l-’Arabî, Mu’cemu İbni’l-A’râbî, Dâru’l-İbni’l-Cevzî, Riyad 1997, 2/417.

[21] Mizzî, Ahmed b. Hanbel, Nesai, Darakutni ve Müslim gibi isimler bu senedin ravilerini zayıflıkla itham etmişler, İbn Adiyy de bu hadisi zayıf addetmiştir. İbn Hacer ve Aynî rivayetin “Müşrik çocukları” şeklindeki ziyadesi olmayan kısmı için hasen değerlendirmesini yaparken son dönem bazı araştırmalarda ise bu rivayetin senedi zayıf görülmüştür. Zehebî, Târîhu’l-islâm, 3/561; İbn ’Adî, el-Kâmil fî ḍuʿafâʾi’r-ricâl, 5/150; İbn Hacer, Ahmed b. Ali el-Askalânî, Fethu’l-Bâri bi şerhi imâm Ebî Abdillâh Muhammed b. İsmâil el-Buhârî, Mektebetu Melik Fahd, Riyad 1421, 3/246; Ebû Muhammed Bedrüddîn Mahmûd b. Ahmed b. Mûsâ b. Ahmed Aynî, Umdetu’l-kâri şerhu Sahîhi’l-Buhârî, Dâru’l-kutubi’l-ilmiyye, Beyrut 2001, 8/211; Ebû Ya‘lâ, Müsnedu Ebî Ya’lâ, 6/316; Nâsıruddîn Elbânî, Silsiletü’l-elhâdîsi’d-da’îfe ve’l-mevdû’a ve eseruhe’s-seyyi’ fi’l-ümmeti, Dâru’l-me’ârif, Riyâd 1992, 512.

[22] Alî b. Hüsâmiddîn b. Abdilmelik b. Kadîhân Ali el-Müttakî, Kenzü’l-ummâl fî süneni’l-aḳvâl ve’l-efʿâl, Müessesetü’r-risâle, Beyrut 1981, 14/498; Ebü’l-Fazl Celâlüddîn Abdurrahmân b. Ebî Bekr b. Muhammed el-Hudayrî Süyûtî, Cem’u’l-cevâmî, Ezheru’ş-şerîf, Kahire 2005, 2/202.

[23] Ebû Bekr Abdullah b. Muhammed İbn Ebî Şeybe, Musannefu İbn Ebî Şeybe, Dârul’-kıble, Beyrut 2006, 10/339; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 1/188, 5/58; Ebû Dâvûd, Sünenü Ebî Dâvud, Cihâd 27.

[24] Bu rivayet Mürsel kabul edilmiş ve her ne kadar Ayni hasen diye nitelese de rivayetin bütün isnadları genellikle zayıf şeklinde nitelenmektedir. Aynî, Umdetu’l-kâri şerhu Sahîhi’l-Buhârî, 8/212; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 5/58; Ebü’s-Seâdât Mecdüddîn el-Mübârek b. Esîrüddîn İbnü’l-Esîr, Câmiʿu’l-uṣûl li-eḥâdîs i’r-Resûl, Mektebetü dâru’r-reyyân, b.y. 1972, 9/509; Ebu Abdurrahman Mahmud b. Muhammed Ebû Abdurrahmân, el-Ehâdîsu’d-da’îfe ve’l- mevdû’a elletî hakeme aleyhâ Hâfız İbn Kesîr, Mektebetü’l-ulûm, Medine 2010, 412.

[25] Ebü’l-Kāsım Müsnidü’d-dünyâ Süleymân b. Ahmed b. Eyyûb Taberânî, Mu’cemu’l-evsât, Dâru’l-harameyn, Kahire 1415/1995, 5/294.

[26] İbn Hacer, Suyuti, bu konuda gelen hadislerin zayıf olduğunu belirtmiştir. İbn Hacer, Fethu’l-bârî, 4/246; Süyûtî, Cem’u’l-cevâmî, 13908; Ebü’l-Hasen Nûrüddîn Alî b. Ebî Bekr b. Süleymân Heysemî, Mecme’u’z-zevâid ve menbaʿu’l-fevâʾid, Dâru’l-fikr, Beyrut 1412/1992, 219.

[27] Müslim, Sahîh, “Birr” 154; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/488; Ebû Abdillâh Muhammed b. İsmail el-Buhârî, el-Edebü’l-müfred, Dâru’l-beşâiri’l- islâmiyye, Beyrut 1989, 1/63.

[28] Ebü’l-Kasım Abdullah b. Muhammed b. Abdilazîz Begavî, Şerhu’s-sünne, el-Mektebetu’l-İslamiyye, Beyrut 1983, 2/488.

[29] Buhârî, Sahîh, “Cenâiz” 79; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 3/280; Ebû Dâvûd, Sünen, Cenâiz 5.

[30] Ebû Abdillâh Muhammed b. Ahmed b. Ebî Bekr b. Ferh Kurtubî, et-Tezkira fî ahvâli’l-mevtâ ve’l-ahira, y.y., Beyrut 2008, 3/61-74.

[31] Muhammed b. Abdüllatif er-Rûmî el-Hanefî İbn Melek, Şerhu Mesâbihi’s-sünne, Vizâratu’l-evkâf, Kuveyt 2012, 1/113.

[32] Sıralaması şu şekildedir: 1-Tevakkuf, 2- Cehennemliktir, 3- Kıyamette imtihan edileceklerdir, 4- Cennettekilere hizmetçi olacaklardır, 5- Arasattadırlar. Ebü’l-Ferec Cemâlüddîn Abdurrahmân b. Alî b. Muhammed İbnü’l-Cevzî, el-Keşf li-müşkili’ṣ-Ṣaḥîḥayn, Dâru’l-vatan, Riyad 1997, 1/530-531.

[33] Sıralaması şu şekildedir: 1- Allah’ın meşietindedir 2-Cehhenemdedir, 3-Cennet ve cehennem arasındadır 4-Cennet ehline hizmetkârdır, 5- Toprak olacaklardır 6-Ahirette imtihan edileceklerdir. 7-Cennettedir. 8- Tevakkuf. Ebü’l-Fazl Celâlüddîn Abdurrahmân b. Ebî Bekr b. Muhammed Süyûtî, et-Tevşîḥ ʿale’l- Câmiʿi’ṣ-ṣaḥîḥ, Mektebetü’r-rüşd, Riyad 1998, 3/1130-1132.

[34] Sıralaması şu şekildedir: Ölen tüm çocuklar Allah’ın meşietindedir. 2- Müslüman çocukları cennette, kâfir çocukları Allah’ın meşietindedir. 3- Tüm çocuklar Dünya ve ahirette babalarının hükmündedirler, 4- Tüm çocuklar cennettedir, 5- Müşrik çocukları hizmetçi olacaktır. 6- Müşrik çocukları ahirette imtihan edileceklerdir. Aynî, Bedreddîn Mahmud b. Ahmed, Nuhabu’l-efkâr fî tenkîhi nebâhi’l-ehbâr, Vizâratu’l-evkâf, Katar 2008, 7/415-418.

[35] “Neden şaşırıyorsunuz! Allah (müşriklerin çocuklarını cennette hizmetçi kılmakla) onlara, kendileriyle de cennetliklere ikramda bulunmuştur.” Begavî, Şerhu’s-sünne, 1/157. Son dönemde Mevdûdî de Hasen el-Basrî’nin bu görüşünden mülhemen benzer izahlar getirmiştir. Seyyid Ebü’l-A‘lâ, Meseleler ve Çözümleri, çev. Yusuf Karaca, Risale Yayınları, İstanbul 1990, 3/115.

[36] İbn Hacer, Fethu’l-bârî, 4/246; Muhammed Enver Şâh Hüseynî Keşmîrî, Feyżü’l-bârî ʿalâ Ṣaḥîḥi’l-Buḫârî, Dâru’l-kütübi’l-ilmiyye, Beyrut 2005, 6/297.

[37] Molla Gürânî, el-Kevs erü’l-cârî ilâ riyâżi eḥâdîs i’l-Buḫârî, Dâru ihyâi’t-turâsi’l-arabî, Beyrut 2008, 10/231.

[38] Buhârî, Sahîh, “Tabir” 98.

[39] Müslim, Sahih, Kader 6; Ebu Dâvud, Sünen, Sünne 18; Tirmizî, Sünen, Kader 5; Nesâî, Sünen, Cenâiz 60.

[40] Ebû Ca‘fer Ahmed b. Muhammed et-Tahâvî, Şerhu Müşkili’l-âsâr. Müessesetü’r-risâle, Beyrut 1415/1995, 4/15.

[41] Taberânî, Mu’cemu’l-evsât, 2/302.

[42] “Bu delil kat‘îdir. Zira bu başlık altında zikredilen hadis rivayette yer alan yaşlı kimsenin Hz İbrahim, çocukların da tüm insanlığın çocukları olduğunu açıklamaktadır. Çünkü hadiste geçen ilgili lafız mü’min ve kâfir tüm insanlığın umûmunu iktiza etmektedir. Dolayısıyla bu görüş bahse konu meselede en sahih olandır.” Ebü’l-Hasen Alî b. Halef b. Abdilmelik İbn Battâl, Şerḥu’l-Câmiʿi’ṣ-ṣahîḥ, Mektebetü’r-rüşd, Riyad 2003, 3/373.

[43] Ebü’l-Abbâs Takıyyüddîn Ahmed b. Abdilhalîm el-Harrânî İbn Teymiyye, Derʾü teʿârużi’l-ʿaḳl ve’n-naḳ, Câmiatu İmam Muhammed b. Su’ûd, Riyad 1991, 8/435.

[44] “Kâfirlerin çocuklarına Dünya’da tatbik edilecek hükümler babalarına uygulanan ahkamdır. Lakin ahiretteki durumlarına gelince; şayet onlar bülûğa ermeden ölmüşlerse bu meselede, birisincisi ve sahih olan cennet, ikincisi cehennem ve üçüncüsü haklarında kesin bir şey söylenmez şeklince üç görüş mevcuttur. En iyisini Allah bilir.” Ebû Abdillâh Şemsüddîn Muhammed b. Yûsuf b. Alî Kirmânî, el-Kevâkibû’d-derârî fî şerhi Sahîhi’l-Buhârî, Dâru İhyâi Turâsi’l-Arabî, Beyrut 1408/1981, 13/24; Mübârekfûrî, Muhammed Abdurrahman, Tuhfetu’l-ahvezî, Dâru’l-kütübi’l-ilmiyye, Beyrut ts., 6/288. Nevevî’nin müşrik çocuklarının cennette olduğu tespiti kimi çalışmalarda genel kabul gören görüş şeklinde ifade edilmiştir. Bu, muhtemel en zuhulen meydana gelmiş bir hatadır. Selim Demirci, “Kelâmî Bazı İhtilafların Kaynağı Olarak Hadisler: Müslüman Olmayanların Bulûğ Çağına Ermeden Ölen Çocuklarını n Ahiretteki Durumuna Dair Bazı Rivayetler”, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi (İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü Dergisi), 2016, sayı: 50, s. 138. Zira Nevevî sahih görüşün “cennet” olduğu, genel kabulün ise bu çocukların cehennemde yer alacağı tarafına kaydığını açıkça belirtir. Kirmânî ve Kastallânî’de bu duruma işaret etmişlerdir. Kirmânî, el-Kevâkibû’d-derârî fî şerhi Sahîhi’l-Buhârî, 13/24; Ebü’l-Abbâs Şihâbüddîn Ahmed b. Muhammed b. Ebî Bekr Kastallânî, İrşadü’s-sâri li şerhi Sahîhi’l-Buhârî, Matbaatü’l-kübrâ, Mısır 1323/1905, 9/349; Aynî, Umdetu’l-kâri, 8/213.

[45] Burada belirtmekte fayda bulunan bir husus şudur: Eş‘arî Kelamcı Devvânî (ö. 908/1502) muhaddis değil ama Nevevî’nin görüşünü ifade eder lakin kendisi farklı düşünür:

Ayrıntılı bilgi için bk. Ebû Abdillâh Celâlüddîn Muhammed b. Es‘ad b. Muhammed ed-Devvânî, Akaid-i Adudiyye Şerhi, çev. Mustafa Akman, Mütercim Yayınları, Batman 2021, 27, 29, 118, 224.

[46] İbn Hacer, Fethu’l-bârî, 3/245.

[47] Aynî, Umdetu’l-kâri, 8/211-214.

[48] Ebü’l-Hayr Şemsüddîn Muhammed b. Abdirrahmân b. Muhammed Sehâvî, el-Ecvibetü’l-merżıyye fîmâ üsʾile ʿanhü mine’l-eḥâdîs i’n-nebeviyye, Dâru’r- râye, b.y. 1418, 2/688.

[49] Kâmil Miras, Sahîh-i Buhârî Muhtasarı Tecrîd-i Sarîh Tercemesi ve Şerhi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara 1993, 4/599.

[50] Arif Aytekin, “İslamda Müşrik Çocuklar Meselesi”, Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2008, sayı: 30, s. 137.

[51] Süleymân b. Muhammed Dübeyhî, Ehâdîsu’l-’akîdeti el-mutevehhemu işkâluhâ fi’s-sahîhayn, Mektebetu dâri’l-minhâc, Riyad 1427/2006, 654-659.

[52] Abdulazîz Ruşeyd Eyyûb, “Masîru etfalil müşrikîn fi’l-âhirati”, Havliyyetü külliyeti’d-dirâsâti’l-islâmiyyeti’l-arabiyye, 2018, c. 2, sayı:8, s. 957-1024.

[53] Muntasır Nâsır Muhammed Esmer, “el-Ehâdîsu’l-vâride fî masîri’l etfâli fi’l-âhire”, Mecelletü Câmiati Dımeşk, 2010, s. 17.

[54] Ebû Abdillâh Muhammed b. Alî b. Ömer et-Temîmî es-Sıkıllî Mâzerî, el-Muʿlim bi-fevâʾidi Müslim, Dâru’t-Tûnûsiyye, Tunus 1988, 3/319; Ebû Hâmid Muhammed b. Muhammed b. Muhammed b. Ahmed Gazzâlî, İḥyâʾü ʿulûmi’d-dîn, Dâru’l-marife, Beyrut t.y., 4/31.

[55] Aytekin, “İslam’da Müşrik Çocukları Meselesi”, 137.

[56] Bk. Hafzullah Genç – Osman Aydın, “Hadis ve Kelam İlimleri Açısından Müşrik Çocuklarının Ahiretteki Durumları 2 -Cehennem ve Tevakkuf Görüşleri Özelinde-”, İhya Uluslararası İslam Araştırmaları Dergisi, 2021, c. 7, sayı: 2, s. 957-989.

[57] Ebû Abdillâh Celâlüddîn Muhammed b. Es‘ad b. Muhammed ed-Devvânî, Şerhu’l-akâidi’l-Adûdiyye, y.y., b.y. ts., 124; Mustafa Akman, “Celâleddin ed- Devvânî’nin Kelam Sistemi”, Namık Kemal Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2017, c. 3, sayı: 1, s. 79; Mustafa Akman, “Devvânî’nin Akâidi’l-Adûdiyye Şerhi ve Kelamcılığı”, e-Makalat Mezhep Araştırmaları Dergisi, 2017, c. 10, sayı: 2, s. 490.

[58] Bk. Genç – Aydın, “Hadis ve Kelam İlimleri Açısından Müşrik Çocuklarının Ahiretteki Durumları 2 -Cehennem ve Tevakkuf Görüşleri Özelinde-”.

[59] Devvânî, Şerhu’l-akâidi’l-Adûdiyye, 125.

[60] Bk. Genç – Aydın, “Hadis ve Kelam İlimleri Açısından Müşrik Çocuklarının Ahiretteki Durumları 2 -Cehennem ve Tevakkuf Görüşleri Özelinde-”.

[61] Muhammed b. Abdilkerîm b. Ahmed Şehristânî, el-Milel ve’n-nihal, thk. Muhammed Bedrân, eş-Şerîf er-Rızâ, Kum 1364/1945, 149.

[62] Ebu’l-Hasen Alî b. İsmâîl b. Ebî Bişr İshâk b. Sâlim Eş’arî, Makâlâtü’l-İslâmiyyîn ve ihtilâfu’l-musallîn, y.y., b.y. ts., 93; Şehristânî, el-Milel ve’n-nihal, 149.

[63] Bk. Genç – Aydın, “Hadis ve Kelam İlimleri Açısından Müşrik Çocuklarının Ahiretteki Durumları 2 -Cehennem ve Tevakkuf Görüşleri Özelinde-”.

[64] Bk. Genç – Aydın, “Hadis ve Kelam İlimleri Açısından Müşrik Çocuklarının Ahiretteki Durumları 2 -Cehennem ve Tevakkuf Görüşleri Özelinde-”.

[65] Eş’arî, Makâlât, 126.

[66] Abdülkahir b. Tâhir b. Muhammed Bağdâdî, el-Milel ve’n-nihal, thk. Pîr Nasrî, Dâru’l-meşrik, b.y. 1992, 69.

[67] Bk. Mustafa Akman, Mezhepler Tarihinin Klasik Kaynakları: İçerik ve Özellikleri, Ensar Neşriyat, İstanbul 2019, 40-48.

[68] Mehmeh Evkuran, “Çağdaş İslam Düşüncesinde “Mezhep” Krizi: Mezheplerin Dinsel/Teolojik Meşruiyeti ve Sosyolojik Anlamı Üzerine”, KADER Kelam Araştırmaları Dergisi, 2015, c. 13, sayı:2, s. 629.

[69] Ebû Şekûr Muhammed b. Abdisseyyid b. Şuayb Sâlimî, et-Temhîd fî beyâni’t-tevhîd, thk. Ömür Türkmen, İSAM, Ankara 2017, 64; Meymûn b. Muhammed b. Muhammed b. Mu‘temid Ebu’l-Muîn Nesefî, Bahru’l-kelâm, çev. Yusuf Arıkaner, x: Endülüs Yayınları, Ankara 2019, 136.

[70] Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd el-Belhî Ka’bî, Kitâbu’l-makâlât, thk. Hüseyin Hansu, KURAMER, İstanbul 2018, 337.

[71] İsrâ 17/15.

[72] Müddessir 74/38.

[73] Buhârî, Sahîh, Talak 11, Muhâribîn 22.

[74] Abdülcebbâr b. Ahmed b. Abdilcebbâr el-Hemedânî Kâdî Abdülcebbâr, Şerhu’l-usûli’l-hamse, çev. İlyas Çelebi, TÜYEK Yayınları, İstanbul 2013, 2/ 286.

[75] Cemâlüddîn el-Hasen b. Yusuf b. Ali İbnü’l-Mutahhar Hıllî, Keşfü’l-murâd fî şerhi Tecrîdi’l-itikâd, thk. Seyyid İbrahim el-Musevî ez-Zencânî, İnteşârât-ı şekûrî, Kum 1372/1953, 439.

[76] A’râf 7/43.

[77] Muhammed b. Ömer b. Hüseyn Fahreddin Râzî, Mefâtihu’l-ğayb, Dâru ihyâi’t-turâsi’l-Arabî, Beyrut 1420/1999, 14/249; Orhan Şener Koloğlu, Cübbâîler’in Kelam Sistemi, İSAM Yayınları, İstanbul 2017, 538.

[78] Fâtır 35/18.

[79] Kâdî Abdülcebbâr, Şerhu’l-usûli’l-hamse, 2/292.

[80] Ahmed b. Hanbel, Müsned, 41/ 95, 96; Ebû Ya‘lâ, Müsned-i Ebî Ya’lâ, 12/ 504.

[81] Eş’arî, Makâlât, 201.

[82] Harun Çağlayan, “Teklif Karşısında Çocukların Dünya ve Ahiretteki Durumu”, KADER Kelam Araştırmaları Dergisi, 2014, c. 12, sayı: 1, s. 51.

[83] Bağdâdî, el-Milel ve’n-nihal, 108.

[84] Kâdî Abdülcebbâr, Şerhu’l-usûli’l-hamse, 2/ 32.

[85] Eş’arî, Makâlât, 555.

[86] Kâdî Abdülcebbâr, Şerhu’l-usûli’l-hamse, 2/ 28.

[87] Kâdî Abdülcebbâr, Şerhu’l-usûli’l-hamse, 2/ 30.

[88] Bağdâdî, el-Milel ve’n-nihal, 101.

[89] Muhammed b. Muhammed b. el-Hasen Nasîruddin Tûsî, Tecrîdü’l-itikâd, thk. Abbâs Muhammed Hasan Süleyman, Dâru’l-marifeti’l-câmia, Mısır 1996, 123.

[90] Eş’arî, Makâlât, 55, 56.

[91] Alî b. el-Hüseyn b. Mûsâ b. Muhammed eş-Şerîf el-Mürtezâ, Resâilü’ş-Şerîf el-Mürtezâ, Dâru’l-Kur’âni’l-Kerîm, Kum ts., 191.

[92] Kâdî Abdülcebbâr, Şerhu’l-usûli’l-hamse, 290.

[93] Muhammed b. Muhammed b. el-Hasen Nasîruddin Tûsî, Kavâidü’l-akâid, thk. Ali Hasan Hâzim, Dâru’l-ğurbe, Lübnan 1992, 109.

[94] Ekmelüddîn Muhammed b. Mahmûd b. Ahmed Bâbertî, Şerhu Tecrîdi’l-itikâd, İstanbul: Nuruosmaniye Yazma Eser Kütüphanesi, 34 Nk 2160, 135a; Hafzullah Genç, Tecrîdü’l-itikâd ve Şerhleri Bağlamında Tûsî’nin Kelam Anlayışı, Hitit Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Doktora Tezi, Çorum 2020, 105.

[95] Bk. Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/ 84; Süleymân b. el-Eş‘as b. İshâk es-Sicistânî el-Ezdî Ebû Dâvûd, Sünenü Ebî Dâvûd, Dâru’l-kütübi’l-Arabî, Beyrut ts., Sünne 18; Ebû Bekr Ahmed b. el-Hüseyn b. Alî Beyhakî, Sünenü’s-sağîr, Câmi’âtü’d-dirâsâti’l-İslâmî, Karaçi 1989, 120.

[96] Muhammed b. Hüseyin Tûrî, Tekmiletü’l-Bahri’r-râik, Dâru’l-kütübi’l-ilmiyye, Beyrut 2013, 332, 333.

[97] Sâlimî, et-Temhîd fî beyâni’t-tevhîd, 64.

[98] Nûrüddîn Alî b. Sultân Muhammed Ali el-Kârî, Şerhu’l-Fıkhi’l-ekber, Dâru’l-beşâiri’l-İslâmiyye, Beyrut 1998, 391.

[99] Ebû Mansûr Muhammed b. Muhammed b. Mahmûd Mâtürîdî, Kitâbü’t-tevhîd, thk. Fethullah Huleyf, el-Mektebetü’l-İslâmî, İstanbul 1979, 5.

[100] İbrahim b. İsmail b. Ahmed b. İshak Saffâr el-Buhârî, Telhîsü’l-edille likavâidi’t-tevhîd, thk. Hişam İbrahim Mahmud, Dâru’s-selâm, Kahire 2010, 194; Abdullah Demir, Ebû İshâk es-Saffâr’ın Kelâm Yöntemi, İSAM Yayınları, İstanbul 2018, 441.

[101] Demir, Ebû İshâk es-Saffâr’ın Kelâm Yöntemi, 442.

[102] Ebû Dâvûd, Sünen, ts., Salât 26.

[103] Ali el-Kârî, Şerhu’l-Fıkhi’l-ekber, 292; Ebu’l-Muîn Nesefî, Bahru’l-kelâm, 136.

[104] Sa‘düddîn Mes‘ûd b. Fahriddîn Ömer b. Burhâniddîn Abdillâh el-Herevî Taftâzânî, Şerhu’l-makâsıd, thk. Abdurrahman Umeyra, Şerif Rıza, Kum 1409, 5/ 134.

[105] Mustafa Akman, Celaleddin ed-Devvânî’nin Kelam Sistemi, Ensar Neşriyat, İstanbul 2017, 254-256.

[106] Ebu’l-Hasen Alî b. İsmâîl b. Ebî Bişr İshâk b. Sâlim Eş’arî, el-İbâne an usûlid’-diyâne, Dâru İbn Zeydûn, Beyrut ts., 12.

[107] Muhammed b. Muhammed b. el-Hüseyn b. Abdilkerîm Pezdevî, Usûlü’d-dîn, thk. Hans Peter Lens, Li’l-mektebetü’l-Ezheriyye li’t-turâs, Kahire 2003, 239; İbn Hacer, Fethu’l-bârî, 4/3/ 246.

[108] Müslim, Sahîh, ts., Kader, 30.

[109] Ebû Hamid Huccetülislam Muhammed b Muhammed Gazzali, İhyâu ulûmi’d-dîn, thk. Abdurrahim b. Hüeyin Hâfız Irakî, Dâru’l-kitâbi’l-Arabî, b.y. ts., 11/ 193.

[110] Gazzali, İhyâu ulûmi’d-dîn, 4/ 106, 107.

[111] Ebû Zekeriyyâ Yahyâ b. Şeref b. Mürî Nevevî, Şerhu’n-Nevevî alâ Sahîhi Müslim, Dâru ihyâi’t-turâsi’l-Arabî, Beyrut 1392/1972, 16/ 208.

[112] İbn Süleymân et-Temîmî en-Necdî Muhammed b. Abdilvehhâb, Usûlü’l-îmân, thk. Faysal el-Cevâbir, Vizâretü’ş-şuûni’l-İslâmiyye, Suudi Arabistan 1420/1999, 106.

[113] Ebu’l-Muîn Nesefî, Bahru’l-kelâm, 136.

[114] Ali el-Kârî, Şerhu’l-Fıkhi’l-ekber, 391.

[115] Şihâbüddîn Ahmed b. Muhammed b. Ebî Bekr Kastallânî, İrşâdü’s-sârî li şerhi Sahîhi’l-Buhârî, el-Matbatü’l-kübra’l-emîriyye, Mısır 1323/1905, 9/ 349; Bedrüddîn Mahmûd b. Ahmed b. Mûsâ b. Ahmed Aynî, Umdetü’l-kârî şerhu Sahîhi’l-Buhârî, Dâru ihyâi’t-turâsi’l-Arabî, Beyrut ts., 8/ 213.

[116] Buhârî, Sahîh, Tabir 48.

[117] Sâlimî, et-Temhîd fî beyâni’t-tevhîd, 64, 65; Ebû Bekr Abdullah b. Muhammed b. Ebî Şeybe İbrâhîm Absî, el-Musannef, thk. Muhammed Avvâme, Dâru’l-kıble, Beyrut 2006, 10/ 339, 340; Alî b. Hüsâmiddîn b. Abdilmelik b. Kadîhân Müttakî el-Hindî, Kenzü’l-ummâl fî süneni’l-ekvâl ve’l-ef’âl, thk. Bekrî Hayyânî, Müessesetü’r-risâle, Beyrut 1981, 14/ 498.