Hıristiyan-Müslüman Diyaloğu: Hedefler ve Engeller

Hıristiyan-Müslüman Diyaloğu: Hedefler ve Engeller

Cilt/Sayı

2010 21. cilt – 1. sayı

Yazar

Mahmoud AYOUBa

aTemple University Philadelphia, Pennsylvania

Çev. Yrd.Doç.Dr. Ali Osman KURT

Öz

Bu çeviri, Temple Universite’sinde görev yapan Mahmoud Ayoub’un bir makalesidir. Makalede yazar, Müslüman-Hıristiyan diyaloğunun arkaplanından, kısa ve uzun hedeflerinden, diyalog çeşitlerinden ve yaşanabilecek engellerden söz etmektedir. Konu kısa ve özlü bir şekilde özetlenmiştir.

Anahtar Kelimeler

Müslüman, Hıristiyan, diyalog

Abstract

This translate, an article which was writen bye Mahmoud Ayoub in the Temple University. Writer in his article, dealt with backround of dialogue between Christian and Muslim, its immediate and long term goals, types and obstacles of dialogue.

Keywords

Muslim, Christiona, dialogue


ARKAPLAN

Hıristiyanlık Arabistan’a, birkaç belirsiz yıl Ürdün Nehri’nin doğusundaki çölde inzivaya çekildiği dönemde Aziz Pavlus’la gelmiş olabilir. Muhtemelen gezgin keşişler yoluyla Suriye Çölü’nden Güney Arabistan’a geçmiş, burada zengin bir medeniyetin ortaya çıkmasında önemli bir rol oynamış olan Hıristiyanlık, buradan da Kuzey Arabistan’a geçmiş, orada İslam için ahlakî ve dinsel bir zemin hazırlanmasına yardım etmiştir.

Başlangıcında İslam, Doğu Hıristiyan dinî ve ahlakî değerlerinin nüfuz ettiği bir çevrede gelişmiştir. Peygamber (Hz.) Muhammed: “Rahman- ’ın nefesini (nefesü’r-Rahman) Yemen’den hissediyorum”1 dediğinde, muhtemelen Doğu Hıristiyanlığı’nın bu dinî mirasına atıfta bulunmuştu. Rahman’ın nefesi, İsa’nın şeytanî güçlere karşı muzaffer kurtarıcı olarak gösterdiği kutsallığın tanrısal ruhudur. Böylece, Kuran-ı Kerim’in övdüğü Hıristiyanlık, ayrıntılı teolojisiyle Roma ve Bizans’ın resmî Hıristiyanlığı değildir. Fakat bu, Mesih’in dünyevî ikameti süresince başlattığı iyileştirme ve arındırma işini devam ettiren çöl keşişlerinin bilinen dindarlığıdır.

Kuran-ı Kerim, Hıristiyanların alçakgönüllü keşişlerinin ve bilgili rahiplerinin ruhaniliklerinden “…Çünkü onların içinde keşişler ve rahipler vardır ve onlar büyüklük taslamazlar” (Mâide 5:82) şeklinde özenle söz etmektedir. Bu Kuran-ı Kerim ayeti, iki inanç topluluğu arasındaki yapıcı diyalog için iyi bir motivasyon olarak hâlâ hizmet edebilecek iki önemli iddianın devam ettiğini belirtmektedir. Birincisi, Hıristiyanlar dostlukta Müslümanlara en yakın insanlardır. İkincisi, Hıristiyan keşişler ve bilgili rahipler işittiklerinde hakikati tanımaları ve Tanrı’nın rehberliği için alçak gönüllü minnettarlıkla gözyaşı dökmeleridir.

Bundan başka, Müslümanlar arasındaki inançlı insanlar gibi, bu mütevazı keşişler ve bilgili rahipler Tanrı’nın inayet ve duasını şiddetle arzulamaktadırlar. Bu yönüyle onlar da, Tanrı’nın birliğine ve hakikate rehberliğine tanıklık edenler arasında sayılırlar. Bu yüzden onlar arasındaki diyalog, Kuran-ı Kerim’in ehl-i kitabı davet ettiği gibi (Al-i İmran, 3:64),2 düşmanlar değil arkadaşlar arasında olan canlı ve yaratıcı bir bağlılık şeklinde olmalıdır. Hatta Kuran-ı Kerim, İsa’yı yüceltmelerinden dolayı Hıristiyanlara sitem etmekte, bunu açıkça küfür, ya da dini reddetmeden ziyade, dinlerinde aşırılık (gulûvv) olarak kabul etmektedir. Ayet, Hıristiyanların yaptığı gibi, “Allah Bir’dir” mutlak hakikatini tasdik etmektedir. (Nisa 4:171).3

Bununla birlikte, Hıristiyanlarla ve özellikle de onların İslam devletindeki statüleriyle ilgili bu pozitif Kuranî bakış açısının, diğer bir yönü bulunmaktadır. Kuran-ı Kerim yalnızca bir ahlâk ve dinî kurallar kitabı değil, fakat aynı zamanda Müslüman ümmete rehberlik etmesi ve onların diğer inanç topluluklarıyla ilişkilerini düzenlemesi gereken Allah’ın şeriatının birincil kaynağıdır. Kuran-ı Kerim, cizyeyi ne yalnızca ehl-i kitabı korumanın veya onları askerlik hizmetinden muaf tutmanın karşılığı olarak yasalaştırmış, ne de onu, birçok Müslümanın savunmacı bir tarzda iddia ettiği gibi, sadece Yahudi ve Hıristiyan tebaanın İslâm ülkesinde (dârü’l-İslâm) güvenlik ve seyahat ruhsatı olarak satın aldığı bir şey anlamında kullanmıştır. Aksine o, Allah’a inançsızlıkları, hak dini takip etmemeleri ve Allah’ın ve Peygamberi’nin yasakladıklarını yasak görmemeleri sebebiyle onları aşağılamak içindi. Bu suçlamaların doğruluğu ya Allah’ın hükmüne bırakılması dışında herhangi bir kimse için imkânsız kabul edilmeli ya da bu ayet sadece İslâm’ı kabul etmeyi reddettikleri için ehl-i kitabı cezalandırmak anlamına gelmelidir.

Ben, Kur’an-ı Kerim’in bu [anlaşılması] zor ayetinin (Tevbe 9:29),4 hükmünü yalnızca Allah- ’ın verebileceği ideal bir inanç ve dindarlık sunduğuna inanıyorum. Fakat o pratik bir düzeyde, Yahudi ve Hıristiyan tebaanın İslâm devletiyle sosyo-politik ve ekonomik ilişkilerini düzenlemeye çalışmaktadır. Bu ayetin Müslüman hukukçu ve yöneticiler tarafından uzun bir süre benzer şekilde, onun ahlakî ve teolojik anlamları çok az dikkate alınarak, hukuksal olarak düşünülmüş ve uygulanmış olması cizye hukukunun sebebidir. Fakat söz konusu ayet, bütün vatandaşların eşit haklar ve sorumluluklarının tespitinde dinî ilişkilerden ziyade vatandaşlığın esas alındığı çağdaş Müslüman ulus devletlerinde uygulanamadığı için, İslâm ideologları tarafından etkili bir Hıristiyan karşıtı polemik aracı olarak kullanılmaktadır. Öyle olsa bile, en azından bu ayetin dilinin, Kuran-ı Kerim’in ehl-i kitaba ve özellikle Hıristiyanlara karşı kararsız bir tutum sergilediğini söylemek gerekir. Bu durum sonraki dönem İslâm tarihinde daha büyük bir kararsızlığa ve dolayısıyla Hıristiyan-Müslüman ilişkilerini sonsuza kadar bozacak çatışmalara ve düşmanlıklara zemin hazırlamıştır.

KISA VE UZUN DÖNEM HEDEFLERİ

Hıristiyanlık ve İslâm’ın evrensel dinler olmasının anlamı, herhangi belirli bir ırk veya etnik unsur için değil, insanlığın tamamı için olmasıdır. Bu önemli ilke, gerçekleştirilmesini imkânsız kılan ve üstesinden gelinmesi güç engellere rağmen, yapıcı diyaloğun amaç ve imkânlarını kapsamaktadır. Her iki gelenek, Tanrı’nın sevgisinin bütün insanlık için olduğunu ve insanlık tarihinde O’nun inayetiyle meydana gelen işleri kabul eder, ancak her ikisi de Tanrı’nın son kurtuluş mesajının ve ebedî mutluluğun dünya için olduğunu iddia eder. Bu yüzden, ehl-i kitaba karşı hoşgörü ve saygı çağrısı yapmasına rağmen, Kuran-ı Kerim’in sık sık yaptığı gibi, Müslümanlar Hıristiyanları genellikle politeist olarak suçlarlar. İslâm, Hıristiyanlık’tan sonra geldiği ve onun temel inançlarından bazısına meydan okuduğu için, Hıristiyanlar da aynı şekilde sıkça İslâm’ı şeytan tarafından ilham edilmiş bir din ve Müslümanları da hiçbir ahlakî veya dinsel değerleri olmayan barbar insanlar olarak suçlamaktadır.

Bu yüzden her iki toplumun çaba harcaması gereken en acil hedef, karşılıklı biri diğerinin tanrısal vahyî bir inanç olarak dinsel geleneğinin meşruluğunu ve geçerliliğini kabul etmesidir. Dürüst ve yapıcı diyalog için gerekli bu temel ihtiyaç, bir gerçeklik değil, ideal bir ümit olarak devam etmektedir. Hıristiyan-Müslüman diyaloğunun şimdiye kadar başarılabilmesi, iki dinin ortak İbrahimî soydan geldiğinin biçimsel olarak tanınmasındandır ve onların tarihsel ve teolojik yakınlıkları bu yüzdendir. Bu, diğerinin inancının gerçek bir varoluşsal kabulüne doğru olumlu bir adım olacak söz konusu tanımanın çok büyük önemimi inkâr etmek değildir, aksine diyaloğun sadece resmî nezaketin veya kibar ilgisizliğin ötesinde bir ilerlemeye ihtiyaç duymasından daha öte bir anlamı vardır.

Aciliyetine rağmen, karşılıklı tanıma ve kabule olan ihtiyaç, verimli dinî, ahlakî, teolojik ve sosyal diyaloğa doğru bizim çabalarımıza daima rehberlik emesi gereken uzun vadeli bir hedeftir. Karşılıklı benimseme, bir dost ve iyi bir komşu olarak diğerinin varlığını tanımaya, hatta kabul etmeye engel olmamalıdır. Dahası, Müslümanlar ve Hıristiyanlar nihai amaçları olan Tanrı’ya giden yolda sosyal ve siyasî adaleti, teolojik uyumu ve ruhsal gelişimi aramada birbirini arkadaşları ve ortakları olarak kabul etmelidirler.

Bu yüce çaba, inançlarını, ahlakî prensiplerini, sosyal değerlerini ve siyasî amaçlarını kapsadığı, diğerinin inancına gerçek ve samimi saygıyı gerektirir. Bu, Hıristiyan-Müslüman diyaloğunun ikinci hedefi olmalıdır. Bu karşılıklı saygı ve kabulün çatısı içerisinde dinlerarası diyalog, gerçek ve yaratıcı bir kültürlerarası diyalog içerisinde gelişebilir. Aslında, anlamlı kültürlerarası diyalog olmadan, karşılıklı anlayış ve saygı imkânsızdır.

Üçüncü bir hedef, hem Hıristiyanların hem de Müslümanların diyalogda diğerini-bir rakip değileşit bir ortak olarak kabul etmesidir. Bu eşitliğin, hem insanlık ve saygınlıkta hem de dinsel gerçeklik iddiasında olması gerekir. Her açıdan bu, hem Hıristiyanlığın hem de İslam’ın kendi içerisinde takipçilerini kurtuluş yoluna iletecek ahlakî ve ruhanî kaynaklara sahip olduğunun, her iki toplumun inananlarınca kabulünü gösterir.

İsa bize herkesin hakikati aramasını ve hakikatin bizi özgür kılacağını öğretmiştir. Kuran-ı Kerim, hakikatin Allah olduğunu öğretir. Bu yüzden, hakikatteki özgürlük, Tanrı’da özgürlük, o da inancın özgürlüğüdür. Tanrı’daki bu özgürlük içerisinde, Müslümanlar ve Hıristiyanlar kendi inanç deneyimlerini, bunu davet veya misyon vesilesi yapmaksızın, birbirleriyle özgürce paylaşabilir ve paylaşmaları gerekir.

Diğer önemli hedef, bu iki geleneğin kendileri lehinde konuşmasına izin vermek, yani kendilerini diyalogda göstermektir. Bunun anlamı, Hıristiyanlar ve Müslümanların diğerinin dini hakkında düşündüğü, bildiği veya anladığı şeylere dayanarak diyalog faaliyetleriyle meşgul olmamalıdır. Başka bir ifadeyle, onlar benimseme için bir ön koşul olarak, kendi tasarımında diğerini yeniden oluşturmamaları gerekir. Aksine onlar, birbirlerinin inancının kutsallık alanlarına dalmadan önce, dinlemeli ve öğrenmelidirler.

Daha pratik olarak konuşmak gerekirse, Müslümanlar Hıristiyanlığı, sadece Kuran-ı Kerim’in ve sonraki dönemde oluşan İslamî geleneğin söylediklerine dayanarak açıklamaya çalışmamalı, ancak Hıristiyanlığı kendi kaynaklarından ve onun kendi terimleriyle anlamaya çalışmalıdır. Benzer şekilde, Hıristiyanlar da İslam’ı, özellikle onun kutsal kitabını, kendi tanrısal kurtuluş düşüncesi anlayışlarına göre değil, aydın ve evrensel olarak hoş bir tanrısal planın olabileceğini düşünerek, (böyle bir ilahî şema [plan] ne kadar aydınlatılmış ve evrensel bir çekiciliğe sahip olmuş olsa da), ancak İslamî dünya görüşünü ve ahirette bağışlanma, kurtuluş ve mutluluğu kazanmak için onun ilahî planını ciddi olarak göz önüne alarak yorumlamalıdır.

Son bir hedef, iki gelenek arasında yapılacak tasvirî herhangi bir karşılaştırmada mutlak bir iyilik ve nesnellik için gayret sarfetmektir. Bu hususta çeşitli yönergelere sıkıca uyulmalıdır. Birincisi, iki geleneğin ülküleri ülkülerle ve gerçeklikleri gerçekliklerle karşılaştırılmalıdır. İkincisi, birindeki iyi şeyler diğerindeki kötü şeylerle karşılaştırılarak, bir geleneğin diğerine karşı üstünlük sağlamasına yönelik tüm girişimlerden kesinlikle kaçınılmalıdır. Doğrusu, iyi iyiyle ve kötü de kötüyle karşılaştırılmalıdır. Yoksa bir geleneğin mensuplarının, tarihin herhangi bir noktasındaki kötü davranışları, haksız yere diğer geleneğin müntesipleri için de benzer bir davranış ortaya konularak, gizlenmemeli veya mazur görülmemelidir. Ne de böylesi kötü davranış, insanın günahkârlığına veya zayıflığına bağlanarak reddedilmeli veya affedilmelidir.

Üçüncü olarak, bir dinin kutsal metinleri veya gelenekleri, diğerinin doğru veya yanlışlarına karar vermek için ölçüt olarak kullanılmaması gerekir. İslam ve Hıristiyanlık her düzeyde Hıristiyan-Müslüman diyaloğuna rehberlik etmesi ve bilgi vermesi gereken kendi farklı dünya görüşlerine sahiptir.

DİYALOG ÇEŞİTLERİ

Hıristiyanlık ve İslam, bağlıları dünya nüfusunun yarısından fazlasını oluşturan iki dünya dinidir. Oikomene, yani Hıristiyan ülkesi ve dârü’l-İslam, yani Müslüman ülkesi, tarihsel olarak dünyanın belirli coğrafî alanlarıyla sınırlı iken, her iki yurt da coğrafî ve siyasî olarak çoktan beri kaybolmuştur. Şimdi İslam’ın sahası veya meskeni, ümmetin insanlarının evleri ve kalpleridir. Benzer şekilde, Hıristiyan inancının evi, kilise ile üyelerinin kalpleri ve zihinleridir.

Milyonlarca Müslüman şu anda Batı Hıristiyan ülkelerinin vatandaşlarıdır ve aynı şekilde birçok Müslüman ülkesinde de eşit sayıda Hıristiyan vatandaş bulunmaktadır. Özellikle Batı’da İslam artık yabancıların dini değil, ancak yanı başındaki komşuların dinidir. Müslümanlar Hıristiyanlarla komşuluk, okul, iş yeri, hastane koğuşu ve hatta mezarlıkları paylaşmaktadırlar. Onlar, modern şehir hayatının sağladığı rahatlıkları olduğu kadar, ahlakî ve sosyal bütün sorunları da paylaşmaktadırlar. Onlar aynı şekilde, anlamlı ve güçlü diyaloğun beslendiği yerler olan, kendi ibadet yerlerininkiliseler ve camilerin- kutsal mekânını da paylaşmaktadırlar.

Diyaloğun en somut, en yaygın ve en temel türü, hayat diyaloğudur. Bu, birlikte çalışan ve aynı caddede yaşayan ilgili/duyarlı komşuların, yakınındaki kilise ve camileriyle olan diyaloğudur. Diyaloğun bu türü, sosyal adalet konuları, çevre kirliliği sorunları, devlet okullarında karışık halde okuyan 13-19 yaşlarındaki gençlerin cinsellik ve uyuşturucu hap problemleri ve diğer birçok konuyla alakalıdır. Burada ortak İbrahim peygamberin ortak ahlakî ve dinî mirası, modern dünyanın sorunlarıyla başa çıkmak için İbrahim’in üç ailesinin bütün çocuklarını bir araya getirmeye yardım edebilir. Onlar kendi sinagogları, kiliseleri ve camileri aracılığı ile toplumun ortak menfaati için birlikte çalışmaları gerekir.

Hayat diyaloğu, özgür ve demokratik bir ülkede vatandaşların birlikte hayatın sorunlarıyla etkin bir şekilde ilgilenmesidir. Müslüman ümmetteki en önemli değişimlerden birisi, ulus devletlerin ortaya çıkmasıdır. Modern devlet hem inanç bağını güçlendirilmiş hem de ümmeti parçalamıştır. Ulus devlet modeli sayesinde, ümmet şimdi, bütün etnik, kültürel, coğrafî ve millî sınırları aşmıştır. Ayrıca, Müslümanlar gelişmiş Batı ülkelerinde azınlık olarak yaşadıkları yerlerde, yeni fikir ve eylemler denemede kendi ana vatanlarındaki meslektaşlarından daha fazla özgürdür.

Diyaloğun ikinci türü, inançların, teolojik öğretilerin ve felsefî fikirlerin diyaloğudur. Bu tür diyalog, yüksek öğretimle sınırlı olmaya eğilimli olup çoğunlukla teknik ve soyuttur. Bu ve başka sebeplerden dolayı, sıklıkla bundan kaçınılmasına rağmen, yine de son derece önemli bir diyalog çeşididir. Çünkü bu, hakikati birlikte aramada noktasında her iki geleneğin inananlarının zihinlerini ve yüreklerini meşgul etmektedir.

Diyaloğun diğer bir türü, birinin inancına şahadetin diyaloğu olarak isimlendirilen edebî kelam tarzında olabilir. Fakat bu, çoğunlukla davet ve misyon metotları yoluyla din değiştirmeye bir çağrı olmaktadır. Burada diyalog ismi, diyalogsal olmayan bir gündemi gizlemek için kullanılmaktadır. Bu tür diyalogda iyi niyetli katılımcılar olmakla birlikte, katılanların nihai amacı diğerini anlamak ve kabul etmek değil, onları içine almak ve asimile etmektir.

Diyaloğun son bir türü, inanç diyaloğu olarak isimlendirmek istediğim şeydir. Bu, daha derin ve daha kişisel seviyede ikinci türün düşünce ve metotlarını kullanır. Onun amacı diğerinin kişisel inancını paylaşarak Müslüman ve Hıristiyan kadın ve erkeklerinin inancını derinleştirmektir. Bu diyaloğun nihai hedefi, İslam’ın ve Hıristiyanlığın takipçileri arasında bir inanç kardeşliği meydana getirmektir. Bu amaç, Tanrı’ya ibadet, dinî pratikler ve varoluşsal çaba yoluyla birinin inancını diğeriyle paylaşmasıyla başarılabilir. Kuran-ı Kerim, Allah için çaba sarfedenlere Kendi yollarında onlara rehberlik edeceği vaadinde bulunmaktadır. O’- nun yolları, “barış yollarıdır.” (Ankebût 29:695 ve Mâide 5:166 ).

ENGELLER AŞILAMAZ MI?

Yukarıda görüldüğü üzere, şimdiye kadar Hıristiyan-Müslüman diyaloğundan elde edilenlerin tamamı, iki toplumun inancının İbrahimî kökenlerinin tanınmasından ibarettir. Bu tanıma, yirminci yüzyılın son çeyreğinden itibaren, birçok liberal Hıristiyanın Müslümanların kendi dinlerine karşı bağlılıklarına ve liberal Müslümanların da Hıristiyanların hayırseverlik ve şeffaflığına karşı eşit bir hayranlığına sebep olmuştur. Bu yüzden, Hıristiyanların Müslümanları inançlı insanlar olarak kabul etme durumuna geldiği, ancak şu ana kadar İslam’ı Hıristiyanlık sonrası sahih bir dinî gelenek olarak kabul edemedikleri iddia edilebilir. Müslümanlar, başlangıçta olduğunun aksine, Hıristiyanlığı vahyedilmiş bir din olarak kabul ederler, ancak Hıristiyanları ve onların birde üç Tanrı inançlarını, yol göstermenin kaynağı olarak Kilise’yi ve güvenilir metinler olarak Yeni Ahit’in kitaplarını kabul edemezler.

Buradaki sorun, bizim her bir inancı kendi kavramlarıyla kabul etmekteki yetersizliğimizde yatmaktadır. Müslümanlar, İslamlaştırılmış bir Hıristiyanlığı ve Hıristiyanlar da çoğu zaman Hıristiyanlaştırılmış İslam’ı tanımışlardır. Bu yüzden, bütün iyi niyete rağmen, her iki topluluk, içinde kendi gelenek ve dünya görüşü için yer bulmak için, diğerinin dininin özgünlüğünü ve doğruluğunu boşa çıkarmaya veya en azından etkisizleştirmeye çalışmışlardır.

Gerçek Hıristiyan-Müslüman diyaloğunda her iki taraf için temel engel, benim inancıma göre, onların Tanrı’nın sevgi ve gözetiminin aynı derecede dinî kimliğine bakılmaksızın tüm insanları kapsadığını samimi olarak kabul etmekteki isteksizlikleridir. Bu, Tanrı’nın isteğini İbranice, Yunanca, Arapça ve dünyanın her kutsal dilinde vahyedebildiğini ve daha doğrusu vahyettiğini inkâr etmekle eşdeğerdir. Bu yüzden tüm inançlararası diyalogda nihai amaç, inanç sahibi bütün kadın ve erkeklerin, bütün topluluklara kendi inanç gelenekleri vasıtasıyla hitap ettiğinde Tanrı’nın sesini dinleme ve ona tabi olma yetisi olmalı ve her bireye kendi inanç geleneği vasıtasıyla hitap eden aynı sesi mütevazı bir biçimde dinlemelidir.

“Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir yol koyduk. Eğer Allah dileseydi, elbette sizi tek bir ümmet yapardı. Fakat verdiği şeylerde sizi imtihan etmek için ümmetlere ayırdı. Öyle ise iyiliklerde yarışın. Hepinizin dönüşü Allah’adır. O zaman anlaşmazlığa düşmüş olduğunuz şeyleri size bildirecektir.” (Mâide 5:48).

“Sevgili kardeşlerim, daha şimdiden Tanrı’nın çocuklarıyız, ama ne olacağımız henüz bize gösterilmedi. Ancak, Mesih göründüğü zaman O’na benzer olacağımızı biliyoruz. Çünkü O’nu olduğu gibi göreceğiz.” (Yuhanna’nın Birinci Mektubu 3/2).


KAYNAKÇA

1 “Christian-Muslim Dialogue: Goals and Obstacles”, The Muslim World, 2004 (94), ss. 313-319.

2

Bkz.; el-Aclûni, İsmail b. Muhammed (ö. 1162), Keşfu’l-Hafâ ve Muzîlu’l-İlbâs, Müessesetü’r-Risâle, Beyrut, 1985, s. 251; el-Fettenî, Muhammed Tahir b. Ali (ö. 986/1578), Tezkiretu’l-Mevdûât, Emin Demec neşri, Beyrut, Tsz., s. 101; [ç.n.]

3 “(Resûlüm!) de ki: Ey ehl-i kitap! Sizinle bizim aramızda müşterek olan bir söze geliniz: Allah’tan başkasına tapmayalım; O’na hiçbir şeyi eş tutmayalım ve Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilâhlaştırmasın. Eğer onlar yine yüz çevirirlerse, işte o zaman: Şahit olun ki biz müslümanlarız! deyiniz.” [ç.n.]

4 Ey Kitab ehli! Dininizde sınırları aşmayın ve Allah hakkında ancak hakkı söyleyin. Meryem oğlu İsa Mesih, ancak Allah’ın peygamberi, Meryem’e ulaştırdığı (emriyle onda var ettiği) kelimesi ve kendisinden bir ruhtur. Öyleyse Allah’a ve peygamberlerine iman edin, “(Allah) üçtür” demeyin. Kendi iyiliğiniz için buna son verin. Allah, ancak bir tek ilâhtır. O, çocuk sahibi olmaktan uzaktır. Göklerdeki her şey, yerdeki her şey O’nundur. Vekil olarak Allah yeter.” [ç.n]

5 “Kendilerine Kitap verilenlerden Allah’a ve ahiret gününe inanmayan, Allah ve Resûlünün haram kıldığını haram saymayan ve hak dini kendine din edinmeyen kimselerle, küçülerek elleriyle cizye verinceye kadar savaşın.”[ç.n.]

6 “Ama bizim uğrumuzda cihad edenleri elbette kendi yollarımıza eriştireceğiz. Hiç şüphe yok ki Allah iyi davrananlarla beraberdir.” [ç.n.]

7 “Rızasını arayanı Allah onunla kurtuluş yollarına götürür ve onları iradesiyle karanlıklardan aydınlığa çıkarır, dosdoğru bir yola iletir.” [ç.n.]