Hıristiyanlık’ta “Kuzu Hırsızlığı” veya Proselitizm

Hıristiyanlık’ta “Kuzu Hırsızlığı” veya Proselitizm

Cilt/Sayı

2007 20. cilt – 2. sayı

Yazar

Dursun Ali AYKITa

aMarmara Üniversitesi  Sosyal Bilimler Enstitüsü,  Dinler Tarihi ABD, Araştırma Görevlisi, İSTANBUL

Öz

Tüm ‘sistemler’ görüşlerini dünyaya yaymak ister. Tarihe bakıp onu tanımlamak istersek onu ‘sistemlerin çatışması’ olarak tarif edebiliriz. Din Biliminin perspektifinden bakıldığında bu çatışma, genelde bir pagan-Hıristiyan veya özelde Katolik-Protestan çatışması olabilir. Bu makale, ilk olarak proselitizmin anlamı ve tarih içinde onun dönüşümünü ve ikinci olarak da kiliseler arasındaki çatışmalar hakkında bir perspektif vermeyi amaçlamaktadır. Sonuçta biz proselitizm terimi üzerine dayanarak misyonerlik aktivitesini nasıl incelememiz gerektiğini işleyeceğiz.

Anahtar Kelimeler

Proselitizm, misyon, misyonerlik, katolik, protestan, ortodoks, pentekostal, Dünya Kiliseler Birliği

Abstract

All the ‘systems’ ask to deploy their ideas through the world. If we look at the history and try to describe it, we can define it as ‘a clash of systems’. This clash can be -from the perspective of the Science of Religion- either more general such as pagan-Christian or more special like Catholic-Protestant. This article aims to give, first, a perspective about the meaning of proselytism, its transformation through the history; and second, conflicts between churches. We will conclude, finally, how we can examine missionary activity based on the term of proselytism.

Keywords

Proselytism, mission, missionary, catholic, protestant, orthodox, pentecostal, WCC


Günümüz dünyasında yayılımcılık şeklinde niteleyebileceğimiz bir gündeme sahip dinlerden birisi Hıristiyanlık’tır. Böyle bir amaca sahip olması dolayısıyla Hıristiyanlık ve misyonerlik bir birbiriyle ayrılmaz birer parça olarak varlıklarını sürdürmektedir.

Dünyadaki değişik şart ve durumlara göre kendini yenileme veya yeni bir takım metotlarla öteki olarak adlandırdığı kişileri kendine çekmeyi düşünen Hıristiyan gruplar, misyon alanı olarak seçtikleri henüz Hıristiyanlaştırılmamış bölgelerde faaliyet sürerken; aynı zamanda Hıristiyanlaş-tırılmış bölgelerde de misyon çalışmalarında bulunurlar. Doğal olarak bu tür hareketler, kendi aralarında bir takım anlaşmazlıklara neden olur. Bu tür anlaşmazlıkların ön plana çıktığı olgulardan biri, bir gruba bağlı olan bir Hıristiyan’ın, diğer bir grup tarafından öteki olarak görülmesi ve misyon alanı içine dahil edilmesidir.

İncil metinlerinde geçtiği üzere İsa, tebliğ alanını İsrailoğullarının kaybolmuş kuzuları olarak tanımlar. Başlıkta kullandığımız “kuzu hırsızlığı” tabiri, Hıristiyanların, İncil’in güzel haberlerini yaymak anlamında olan evanjelizmin, bozulmuş şekli olarak belirttikleri proselitizm faaliyeti için dile getirdikleri tanımlamadır. Bu tanımlamada, böyle bir faaliyetin İsrailoğullarının kaybolmuş kuzularına karşı yapılmış yanlış bir metot anlamı imâ edilmektedir.

Proselitizme geniş bir bağlamda bakılırsa konunun uluslar arası hukuk ve politikalar açısından din özgürlüğü ve dini ifade serbestliğine kadar yansıyan bir yönü bulunmaktadır. Ancak bu çerçeve, bu yazının içeriğinde işlenmeyecektir. Yazıda ilk olarak proselitizm teriminin tanımı, Eski ve Yeni Ahit bağlamında verilmeye çalışılıp tarih içindeki anlam kaymasına dikkat çekildikten sonra Hıristiyan grupların (olumlu veya olumsuz, etkin veya pasif), bu olguya bakış açıları ortaya konmaya çalışılacaktır.

PROSELİTİZM TERİMİNİN TANIMI

‘Bir şeye veya ona doğru gelme’ anlamında olan proselitizm, Kitabı Mukaddes’te geçmemekle beraber; proselyte (proselytos, proshlutw), İbranice misafir veya bir yerde ziyaretçi anlamındaki ger kelimesinin tercümesi olarak Kitabı Mukaddes’te zikredilmiş1 ve Tora’nın tümüne ve Yahve’ye inanıp İsrail’e gelmiş olan yabancı kişiler ve ziyaretçiler2 için kullanılan bir Eski Ahit terimidir.

Eski Ahit’teki “yerli (İsrailli) ve yabancı (ger) herkes için tek bir yasanız olacak”,3 “yabancıları (ger) seveceksiniz”,4 “ülkenizde sizinle birlikte yaşayan bir yabancıya (ger/proselytos) kötü davranmayın”,5 “yanınızdaki yabancı bir konuk, Rabbin Fısıh Bayramı’nı kutlamak isterse, önce evindeki bütün erkekler sünnet edilmeli, sonra yerel halktan biri gibi İsrail halkına katılıp bayramı kutlayabilir”6 şeklindeki metinlerde zikredilen yabancıyı ifade etmek için aynı terim kullanılmaktadır.

Eski Ahit’te açık bir şekilde proselyte olan kişiler çok fazla zikredilmeyip sünnet olduktan sonra ahitleştiği topluluğun içine katılan erkek hiçbir üyeden bahsedilmemektedir. Metinlerde İsrailliler gibi yaşamaya karar veren iki kişiden bahsedilir ki bunlar; Eriha’da iki İsrailli casusu saklayan Rahav (Rahab)7 ve Moav’lı Ruth8 adlarındaki iki kadındır. Bu iki olayın dışında İsrailliler tarafından öldürülebileceğinden korktukları için uzak bir ülkeden geldiklerini söyleyen Givonlular’dan9 bahsedilir ki burada da açık bir şekilde onların sünnet edildikleri belirtilmektedir.10 Bu metinlerin yanında Yeşu kitabındaki “ve İsrail kavmini mübarek kılmak için Rabbin kulu Musa’nın evvelden emretmiş olduğu gibi bütün İsrail ve ihtiyarları ve reisleri ve hakimleri rabbin ahit sandığını taşıyan kahinlerin, Levililerin karşısında garipler (yabancılar) de yerliler gibi olmak üzere sandığın bu tarafında ve öte tarafında…durdular” (8:33) söylemine dayanılarak, yabancılar, etnik, sosyal ve dini bir takım gerekleri yaptıklarında, İsrailliler ile aynı statüye sahip olmaktadırlar11 görüşünü savunanlar da bulunmaktadır.

Miladi ilk yüzyılda Yahudilerin, gentile (Yahudi olmayanlar) arasında proselitizasyon faaliyeti yaptıklarını iddia edenlerin kullandıkları en önemli delil, Dicle Nehri’nin doğusundaki Adiabene evinin yöneticilerinin Yahudilik’i kabul etmesidir.12 Ayrıca “vay başınıza, yazıcılar ve Ferisiler, ikiyüzlüler! Zira bir mühtedi yapmak için denizi ve karayı dolaşırsınız; ve olunca siz onu kendinizden iki kat cehennem oğlu edersiniz”13 metni de Yahudilerin, insanları kazanmak için yaptıkları gayretleri aktarması yönüyle önemli bir metindir. Bununla beraber David J. Bosch, terimin, “Yahudi misyonerlerinin katılımıyla olan bir misyonerlik faaliyetinden çok; pagan olan bir kişinin Yahudiliğe yaklaşması” anlamına geldiğini dile getirir. Bosch, A. D. Nock’dan yaptığı alıntıda “Büyük İskender’den Augustine’e kadarki dönemde toplumda ekonomik, sosyal ve dini birçok değişikliğin ve şaşkınlığın bulunduğunu, Grek dinlerinin ve Grek filozoflarının Orta Asya’ya yayıldıklarını, Mısır, Suriye ve Asya dinlerine bağlı bazı kişilerin Greko-Romen bölgelerine nüfuz edip birçok kişinin dinlerini değiştirmesinde etkin rol aldıklarını” dile getirir. Buna ek olarak “bu bölgeye gelen dinlerden birinin de Yahudilik olduğunu, ancak gentilenin, Yahudilik’e katılımlarını sağlamak için aktif bir misyonerlik faaliyetinde bulunulduğuna dair kanıtların yetersiz olduğunu,14 bununla beraber gentileden bazı kişilerin Yahudilik’e kendi istekleriyle girip Tora’yı kabul ederek sünnet olmayı istediklerini ve bu kişilerin proselytes olarak isimlendirildiklerini”15 belirtir.

Bosch’un bu görüşünün aksine, gönüllü olarak gentileden Yahudiliğe katılma olgusunun sürgün öncesi olduğunu; sürgün sonrası ise Yahudilerin, çok ciddi ve hatta bazen katı bir şekilde insanları Yahudiliğe döndürme gayretlerinin bulunduğu da dile getirilir.16

Proselytes olarak zikredilen grubun dışında Yahudilik’le ilişki içinde olan ve buna meyyal olan başka bir topluluk daha vardır ki bu gruba, Tanrı’dan korkanlar (God-fearers, İbranice, Yero Yiho)17 denilmektedir. Bu kişiler Yahudilik’e meyletmekle beraber son adım olan sünnet olmayı kabul etmezler.18

Yeni Ahit’teki kullanımda -özellikle İsa’nın dine çağrıda bulunduğu zamanlarda- davete inanan kişilerden, bulundukları topluluğun kimliğini reddetmeleri veya yaşadıkları topluluğu19 terk etmeleri istenmemiştir. Yeni Ahit’te Tanrıdan korkanlar olarak görülen bu kişilerden bazılarının, Pentekost gününde (MS. 30)20 Kudüs’te oldukları21 ve onlardan birinin22 dullara hizmet etmek için seçildiği23 belirtilmiştir. Yine Helenistik liderlerden biri olan Philip/Filipus, Kudüs’te hac ibadetini tamamlayıp evine geri dönmekte olan Etyopyalı/Habeşli bir proseliteyi veya Tanrıdan korkan bir kişiyi vaftiz24 etmiştir.25

Proselitizm terimi, Yeni Ahit’te, yukarıda belirtilen yerlerin dışında Matta 23:15 ve Rasullerin İşleri 13:43’de geçer. Bu dört yerin içinde sadece Matta’daki kullanımda, yani İsa’nın, “Ferisilerin bir kişiyi dine döndürmek için denizleri, kıtaları dolaştıklarını, sonra da o kişiyi iki kat cehennemlik bir duruma sokan” bir takım kurallarla yükümlü tuttuklarını eleştirdiği eğilimden bahsederken olumsuz bir anlam kastedilir.26

İlk dönem Hıristiyanlarında olumlu bir anlamı çağrıştıran proselytizm, sonraki yüzyıllarda içeriğinin ve evanjelizm (güzel haberi yayma) metotlarının değişmesi nedeniyle olumsuz bir anlam ifade etmeye başlar. Günümüzde “bir kiliseye bağlı olan kişinin, bulunduğu kiliseyi değiştirmesini teşvik etme veya sebebiyet verme” şeklinde anlaşılmaktadır.27 Bu terim, intertestamental dönem olarak bilinen İbranice Kitab-ı Mukaddes’in son kitaplarının yazımı (M.Ö. 200) ile Yeni Ahit’in kitaplarının yazılmasını (M.S. 100) kapsayan dönemde anlam değişikliğine uğrar. Bu değişiklikte ger ve proselytos, Yahudi hukukunu tamamen uygulayan ve İsraille tam bir bütünlük içinde olan gentile için kullanılmaya başlanır. Belirtilen kişilerin, bu bağlamda görülmesi için üç şey gerekli kılınır: Vaftiz, kurban ve erkekler için sünnet olma. Doğal olarak bu, gentilenin, yabancı misafir olarak görülmesinden çok; Yahudi topluluğunun yeni doğmuş üyesi olması anlamına gelmektedir.28 David A. Kerr de makalesinde bu terimin daha çok 18. yüzyılda yani Aydınlanma literatüründe, toleranssızlık olarak tanımlanmaya başlandığından bahsedip Edmund Burke’nin Fransız İhtilali’ni eleştirirken ‘proselitizmin ruhunun, fanatizm ruhunu hazırladığı’ sözünü zikreder.29

Proselitizm ile ilgili görüşlerde terimin, çok geniş bir alanı kapsayacak şekilde tanımlanması, bazı karışıklıklara sebep olmaktadır. Bu anlamda bazıları bu terimi, insan haklarına yapılan hertürlü müdahale, Hıristiyan veya Hıristiyan olmayan herkesin dinî bir takım meselelerde özgür olmaması ve İncil’in vaaz edilip anlatılmasında Tanrının gösterdiği yola uygun olmayan bir çalışmanın yapılması olarak tanımlar.30 Orta Doğu Kiliseler Birliği (Middle East Council of Churches (MECC)’nin 1989 yılında yaptığı 5. genel toplantısında bu konu ele alınır ve proselitizm, kişileri içinde bulundukları kiliseye yabancılaştırıp belirli bir kiliseden başka bir kiliseye çekmeyi amaçlayan gayretler olarak ifade edilir.31

ünümüz dünyasında proselitizm denilince bir takım şikayetler ve yakınmalar yükselmektedir. Bunlardan birincisi, yazımızın başlığında da kullandığımız üzere kuzu hırsızlığı (sheep-stealing) olarak tanımlanan ve bir kiliseye bağlı olan bir kişinin başka bir kiliseye üye yapılmaya çalışılmasını ifade eden Hıristiyanlığın kendi içinden kaynaklanan bir yakınmadır. Bu anlamda, böyle bir faaliyet içinde olan gruplar, yerleşik ve organize hale gelmiş olan kiliselerin inanç ve rituellerine saygı göstermemekle itham edilmektedir.

İkinci şikayet, Avrupa’da uygulanan proselitizm hareketlerinin politik/kültürel bir yön olmaktan çıkıp ahlakî bir yapı haline gelmesidir. 17. yüzyıldan önce Avrupa’da, kralın dini ne ise halkın dini de aynı olup dinî bir topluluğu değiştirmek, politik bir problem olarak görülmekteydi. Aydınlanmayla beraber kişisel özgürlük ve tolerans öne çıkmaya başlar. Doğal olarak bununla birlikte agresif evanjelizm veya toplumsal dinî baskı, barışı bozan ve hemen hemen suç/ahlaksızlık olarak görülüp buna karşı bir tepki ortamı oluşur.

Hıristiyan toplumların belirtilen kendi şikayetlerinin dışında diğer yakınma ise Hıristiyan olmayan toplumlardan gelmektedir. Hıristiyan olmayan toplulukların endişesi ise, kendi toplumsal kültürlerinin ve kişisel ilişkilerinin, proselitizm ile parçalanmasıdır.32 Daha açık bir ifadeyle söylemek gerekirse Hıristiyan olmayan toplumlar, Hıristiyanlar tarafından böyle bir misyon alanı içinde görülmekten ve kendi dinî değerlerini yitirmekten kaygı duymaktadırlar.

PROSELİTİZM VE HIRİSTİYAN GRUPLAR

Genel anlamda proselitizmden bahsettikten sonra kiliselerin, bu olguya karşı tutumları ve tecrübeleri hakkında bilgi vermek, bu konuda Hıristiyan dünyasındaki anlayışların ortaya konması için daha iyi olacaktır. Bu bağlamda yazımız, daha çok yukarıda belirtilen birinci türden şikayetler veya kaygılar çerçevesinde ilerleyecektir. Bu nokta, diğer iki şikayete oranla daha ileri seviyededir. Yani proselitizmin, ahlaksızlık veya suç olarak algılanması ile Hıristiyan olmayanlar tarafından yöneltilen kaygılar, Hıristiyanların kendi aralarındaki tartışmaya oranla daha doğal görülebilir.

Buna göre makale, proselitizm türü çalışmalara maruz kalmış ve bundan dolayı bu tür bir faaliyete yönelik şikayetlerini açıkça dile getiren Ortodoks Kilisesi’nden başlayıp proselitizm yapmakla (ve fakat bazen maruz kalmakla) itham edilen Katolik Kilisesi ve Protestan Kiliseleri ile devam edecektir. Ardından da Dünya Kiliseler Birliği’nin (WCC), bu konu ile ilgili tutumlarından bahsedilip genel bir çerçeve sunulmaya çalışılacaktır.

ORTODOKS KİLİSESİ VE PROSELİTİZM

Ortodoks Kilisesi, belki de tarihte Roma Kilisesi gibi etkin bir nüfuza sahip ve özerk bir yapıya ulaşamadığı için misyon faaliyetinde daha çok pasif görünmektedir. Ayrıca onun, tarihte daha çok siyasi erk tarafından yönlendirilmesini (kaysero-papizm) de bu kategori içine dahil edebiliriz. İlk dönemlerde imparatorların, sonraki dönemlerde Roma’nın sürekli artan gücünün hissedilmesi, ardından Osmanlı İmparatorluğu’nun konumu ve komünist yapının çökmesine kadar Rusya’nın baskısı altında kalması, bu kilisenin yayılımcı tutumunu, ötelemesi sonucunu peşinden getirmiş gibi görünmektedir.

Ortodoks Kiliseleri’nin proselitzm hakkındaki durumunu bir cümleyle özetlemek gerekirse bu, şöyle dile getirilebilir: “Dünün rüyası, bugünün kabusu haline gelmiştir.” 1989 yılında komünizmin yıkılmasıyla beraber, Doğu Avrupa kiliseleri yeni bir yüzyılın şafağının görüldüğünü sanmışlardı. Çünkü bundan önce bu kiliseler, komünizmin bir takım baskıları ve işkenceleri altında kalmışlardı. Komünizmin yıkılması, özgürlük ve rahat bir nefes alabilmek için bir fırsat olarak görülüyordu; ancak dünün bu rüyası, kiliselerin birbiriyle çatışmaya girmesiyle kabusa dönüşür.

Ortodoks kiliselerinin özgürlükten beklentilerini, Doğu Avrupa kiliselerinde azınlık durumunda olan Evanjelik Protestan’lar da ümit etmekteydiler. Böylece onlar da iyi haberin Hıristiyan olmayanlara iletilebileceğini umuyorlardı. Ancak Evanjelik’lara göre Hıristiyan olmayanlar tanımının içine, bazı Katolik ve Ortodoks kilisesinin üyeleri de dahildi. Aynı zamanda Evanjelik Kiliseleri’nin dışında birçok irili ufaklı gruplar da önceden şeytan imparatorluğu olarak tanımladıkları bu bölgede kendileri için de bir yayılma imkanının doğduğunu düşünüyordu. 1993’te Seattle’da Sivil Toplum Merkezi’nin yaptığı araştırmaya göre birbirinden farklı Batı Kiliseleri’ne ait 760 dini grup ve kilise, eski komünist Avrupa’da dinî propaganda işine girişmişti. Hatta Patrik II. Alexy’nin 1992 yılında yapılan bir toplantıda: “Biz özgürlüğe kavuştuktan sonra Avrupalı Hıristiyan kardeşlerimizin, komünist yönetim altında cahil kalmış ve sistematik bir eğitime sahip olmayan sistemin, organize edilmesinde bize yardım edeceklerini düşünmüştük… Fakat ne oldu? Merkez ve Orta Avrupa, özgürlüğe kavuşunca, Ortodoks geleneğiyle yetişmiş bu toprakların insanları, kendisini misyoner ve İncil vaizi sayan birçok kişinin proselitizm faaliyetinin odağı haline gelmiş ve evanjelize33 edilmeye çalışılan insanlar haline dönüşmüştür… Ancak şunu bilmek gerek ki bu toprakların insanları, bundan önceki birçok zulmün ve ateist propagandanın üstesinden Tanrının yardımıyla geldikleri gibi buna da yenilmeyeceklerdir.” Yapılan faaliyetten bu şekilde yakınıldıktan sonra, bu tür bir misyoner hareketi tanımlamak için kara mafya terimi kullanılmış ve “kara mafya, otantik Hıristiyanlığa kızıl mafyanın yaptığı düşmanlıktan daha çok zarar verebilir”34 denilmiştir.

Ortodoks kilisesi için proselitizm, yeni bir konu değildir. Ortodokslar, bu olguyla, yüz elli yıldan daha önce, Orta Doğu bölgesindeki misyon faaliyetlerini yaptıkları yerlere, davetsiz Protestanların gelmesiyle karşılaşmışlardır. Özellikle proselitizm meselesi, Protestan misyonerlerin, Müslümanları Hıristiyanlaştırmada başarısız olup dikkatlerini, bu bölgeye daha önce gelmiş ve Hıristiyan olan Ortodokslara çevirmeleriyle problem olarak ortaya çıkmıştır. Böyle bir problemin çıkmasındaki önemli saiklerden biri de kiliseyi baskı altında tutan yetmiş yıllık komünist Rusya’nın yıkılmasıyla ortaya çıkan boşluğu doldurmak isteyen Protestanlar ve diğer grupların bölgeye akın etmeleridir.

Böyle bir olayla karşı karşıya kalan Ortodoks kilisesi, 15 Mart 1992’de geleneksel olarak Ortodoks olan bölgelerin misyonerlik bölgeleri olarak gösterilmesini kınayan ve “bu bölgelere uzun bir zaman önce İncil’in ulaştırıldığını, asıl otantik misyonun, Hıristiyan olmayan bölgelere ve insanlara yönlendirilmesi gerektiğini” dile getiren resmi bir bildiri yayımlar. 1994’ün sonlarına doğru da misyonerlik faaliyetlerinin Rusya’da hala devam etmesini protesto etmek için Dünya Kiliseler Birliği’nden çekileceğini ve Ortodoks olarak bilinen bölgelerin, geçmişte İncil’in ulaştırıldığı, kültürünün Hıristiyanlaştırıldığı ve Ortodoks kilisenin kültürel hegemonyasının sağlandığı Hıristiyan bölge olduğunu dile getirir.35

Rus Parlamentosu, Eylül 1997’de ‘Vicdan ve Dini Organizasyon Özgürlüğü’ adında bir yasa kabul eder. Bu yasanın başlangıcında Ortodoks Kilisesi’nin Rusya’nın tarihi açısından olan önemine değinilip onu diğer dinlerden ayrı bir konuma yerleştirir. Aynı zamanda bu yasa, tüm dini gruplara tescil şartı getirir. Bir dini grubun Rus sayılabilmesi için tescil döneminden en az elli yıl önce kurulmuş olması şart koşulur. Bu vasfı taşımayan grupların, yabancı sayılıp buna göre bir takım kısıtlamalarla karşı karşıya kalacağı kabul edilmiş olur.36 Buna benzer girişimlerin arkasında diğer Hıristiyan gruplar ve dinlerin, komünist Rusya’nın yıkılmasından sonraki faaliyetlerinin önüne geçme veya dini tabirle proselitik çalışmaların önünü alma amacının güdüldüğü görülebilmektedir.

Doğu ve Oriental Ortodoks Kiliseleri için proselitizm, öncelikli olarak kiliseler arası yani Ortodoks olan ile Ortodoks olmayan kiliseler arası bir mesele olarak karşımıza çıkar. Bu anlayışın ortaya çıkmasında Ortodoksların kiliseyi daha çok bölgesel veya milli bir anlam içinde anlamlandırmaları yatar. Bu anlamda bu kiliseler kendilerini, o bölgelerdeki kültürün koruyucuları olarak görürler. Ortodoks kiliselerden her biri kendi bölgesi içinde özerk (otosefal ve otonom ayrımına göre) bir yapıya sahiptir. Bu yapının oluşmasında apostolik kilise olarak dile getirilen ve her elçinin/kilisenin kendi topluluğu içinde İncil’i ilan etmesi, sonradan topluma doğru yayılması olarak bilinen ilk dönem kilise yapısına vurgu yapılması yatmaktadır.37

Moskova Patrikliği Dış İlişkiler Bölümü temsilcilerinden biri olan Alexander Dvorkin, Protestanların yapmış olduğu faaliyetlerin içinde “insanî yardım tedarik etme, İngilizce dersler verme, eğitim, bir işe yerleştirme, inançlarının propagandası için televizyon, gazete ve buna benzer medya araçlarını kullanma, festivaller tertip etme…”38 gibi etkinliklerin bulunduğundan yakınarak bahseder.

Yapılan faaliyetlerin proselitizm olarak anlaşılmasında kültürel arka plan ve kiliseler arasındaki kilisedevlet ilişkilerine farklı bakış açılarının yattığını belirtmek, doğru bir tespit olarak görülmektedir. Tarihe bakıldığında bir takım baskı ve sebeplerden dolayı Doğu Avrupa’daki kiliseler, kültürel çeşitlilik ve serbest piyasada olduğu gibi metanın ve fikirlerin serbestçe görüşülüp yayılabildiği demokrasi anlayışını tam anlamıyla benimseyememişlerdir. Bundan dolayı kendilerini, bu sosyal oyun alanının içinde oyunculardan biri olarak görmek istemezler. Buna karşın Evanjelik kiliseler, özgürlüğün ve pluralizmin yaygın olduğu bir rekabet ortamında yaşayıp çalışmaya alışkınlardır.

Kimin Hıristiyan olduğu hakkındaki farklı perspektif de proselitizm için başka bir sebeptir. Ortodoks ve Katolik Kiliselere göre vaftiz olmuş herkes, günahkarlar bile olsa, Hıristiyan’dır. Ancak Protestan Kiliselere göre İsa’yı kurtarıcı olarak kabul edip ona inanan ve bu inanca göre hareket eden kişiye Hıristiyan denir. Bunun sonucu olarak imanına göre yaşamayan herkes evanjelizasyonun kapsamına girmektedir.

Doğal olarak etnik kimliğe yaptığı vurgudan dolayı Ortodokslar, Ortodoks olmayan kiliselerin gelip kendi üyesi olan kişileri Ortodoksluktan uzaklaştıracak her türlü girişimini, proselitizm olarak nitelemektedir. Bundan dolayı Ortodoks kilisesi proselitizmi, “bir etnik grupla veya toplumla, tarihi bir bağı olmayan bir grup veya kilisenin, bir etnik yapıya sahip insanları pasif veya aktif teşvikle bu gruptan ayırma teşebbüsü”39 olarak tanımlar.

Konu her ne kadar eski bir terminolojiye ait bir literatür olarak görülse de aslında her zaman canlılığını devam ettirmektedir. Nitekim 17 Şubat 2004’de The New York Times gazetesinin ‘Vatican, Orthodox Heirarchy Talk in Moscow’ adlı haberine göre Ukrayna’daki Katolik Kilisesi’nin Vatikan’a tam bağımlı bir hale gelip özerk bir yapıya sahip olma isteğine, Moskova Patriği, ağır bir şekilde karşılık verirken ‘bunun proselitik bir tutum’ olduğunu dile getirir ve ‘böyle bir olayın iki kilise arasındaki ilişkilere zarar vereceğini’40 bildirir. Papa II. John Paul’ün ölümünden sonra cenaze merasiminin gösterimi ve medyadaki haberlere bir sınırlama getirilmesi taraftarı olan bazı milletvekillerinin söylemleri çerçevesinde yine bu konu başka bir şekilde gündeme taşınmıştır. Ayrıca Ortodoks Kilisesi, taziye dileklerinde yeni seçilecek papanın, proselitik faaliyetlerden kaçınmak için daha dikkatli olmasının gerektiğini ima etmeye41 çalışır.

Proselitizm anlayışının bir takım Evanjelik gruplardan veya Dünya Kiliseler Birliği (WCC) üyesi olan bazı kiliselerden dolayı son zamanlarda tekrar gündeme gelmesinin sebebi, özellikle Doğu Avrupa için konuşursak totaliter rejimlerin yıkılmasından dolayı değil bilhassa ekümenik hareketlerin sonucunda oluşan kilisenin dünyaya açılımı anlayışıdır.42

Ortodoks Kilise’sinin proselitizme yönelik sert tutumunun arkasında Kerr’in alıntı yaptığı ve Ermeni Katolikleri’nin başı olan Karekin’in43 de ifade ettiği gibi onların, ilk olarak Katolik sonra da değişik Protestan grupların yoğun proselitizm politikalarına maruz kalmaları yatmaktadır.

KATOLİK KİLİSESİ VE PROSELİTİZM

Ortodoksların yaşamış olduğu problemlerle, Katolik Kilisesi de Latin Amerika’da karşılaşmıştır. Katolik Kilisesi için bu bölgeler, Katolik misyon alanı olarak görülmektedir. Buraya yapılacak bir müdahale, karşıt tepki verilmesini doğurmuştur. Bu gibi sıkıntılardan dolayı proselitizm, II. Vatikan’da kınanmıştır. Ad Gentes (Decree of the Church’s Missionary Activity) isimli dokümanda “kilise, herhangi bir kişinin bir takım değersiz tema ve vaatlerle inancı kabul etmeye zorlanmasını, ayartılmasını ve etkilenmesini yasaklar“ denilmiştir.44

Bu deklarasyonda kişinin, bir inanca zorlanma, ayartılma ve buna benzer faaliyetlere maruz kalmaması gerektiği45 belirtilirken misyonerlik faaliyetinden vazgeçme anlamı kastedilmemektedir. Apostolicam actuositatem (Decree on the Apostolate of Lay People) adlı dokümanda da “kendi imkanları çerçevesinde kilisenin büyüyüp yayılmasına yardım etmeyen üyenin, hem kilise hem de kişinin kendisi tarafından işe yaramaz (useless) kişi olarak addedilmesi gerekir” denilir. Bununla kişilerin, evanjelizasyon ve hayırseverlik yolunda yardım etmeleri teşvik edilir. Bu teşvikin, proselitizm olarak anlaşılmasının önüne geçmek ve gelebilecek eleştirileri bertaraf etmek için deklarasyonda, imago Dei46 (Tanrının görünümü) örnek olarak gösterilmiştir.47 Bu örnekten maksat, Hıristiyan inancına göre Tanrı, insanlığa yardım edebilmek için İsa’nın bedeninde tenleşmiş yani ona inkarne etmiştir. Bu örnekle Tanrı dahi insanları kurtarmak için insan bedenine girmişken; Hıristiyanların neden bundan uzak durdukları eleştirilmekte ve bu aktiviteye katılmaya bir çağrı bulunmaktadır.

Bununla beraber II. Vatikan’daki “Kutsal Liturji Deklerasyonu”nda, (Constitution on the Sacred Liturgy, 1963), “dine dönmeye (conversion) çağırma, kilisenin temel görevlerindendir. Kilise, kurtuluşla ilgili güzel haberleri inanmayanlara bildirir, böylece herkes Tanrı ve Tanrının gönderdiği İsa’yı bilip tövbe ederek yaşam biçimlerini düzeltir” ve ”aynı şekilde inananlara da inancı ve tövbe etmeyi tebliğ eder” denilmektedir.48 Buradaki ifadelerden de anlaşılacağı üzere çağrı, sadece inanmayanlara değil inandığını belirten kişilere de yöneliktir. Proselitizm kelimesinin son zamanlarda kazanmış olduğu olumsuz anlamdan dolayı II. Vatikan’da bu terim kullanılmaz.

Bu deklarasyonların dışında Katolik kilisesi değişik zamanlarda proselitizmi kınayan ve kiliselerin birliğini öne çıkarmaya çalışan bir takım girişimler içinde olmuştur. Evanjelik kilisesiyle, ‘Misyon Hakkında 1977-1984 Evanjelik- Katolik Diyalogu: Bir Açıklama’ (The Evangelical-Roman Catholic Dialogue on Mission, 1977-1984: A Report); Baptist kilisesiyle ‘Günümüz Dünyasında Mesihe Şahitlik için Çağrılar: Baptist- Katolik Uluslar arası Toplantılar Raporu’ 1984-1988 (Summons to Witness to Christ in Today’s World: A Report of the Baptist-Roman Catholic International Conversations 1984-1988); Ortodoks kilisesi ile de ‘Birleşme: Geçmişin Birliğinin Metodu ve Tam Bir Ortaklık İçin Günümüzdeki Arayış, 1993’ (Uniatism: Method of Union of the Past, and the Present Search for Full Communion 1993) şeklinde belirtebileceğimiz görüşmeler, hep bu gayretin sonuçlarıdır.49

Papalık Hıristiyan Birliğini Destekleme Kurulu (the Pontifical Council for Promoting Christian Unity) başkanı, ana bünyeden ayrılmış gruplar (sects)50 ile bu ayrılmış gruplar gibi davranışlar içinde bulunanlar arasında bir ayrıma gitmiştir. Böyle bir ayrımın temelinde Katolik Kilisesi’nin kendini Hıristiyanlığın ana bünyesi olarak görmesi yatmaktadır. Doğal olarak ana bünyenin etrafındakiler, grup olma statüsünde kalacaktır.

12 Ekim 1992’de Papa John Paul, Dominik Cumhuriyeti’nde yaptığı bir demeçte sects kelimesini, Katolik Kilisesi’nin dışındaki hareketleri tanımlamak için kullanmıştır. Bunun dışında açgözlü kurtlar olarak nitelendirdiği terimin içine, Latin Amerika’da proselitizm hareketlerini yürüten Evanjeliklar ve Pentekostal kiliselerinin dahil olup olmadığı net değildir. Ayrıca California ve Mexico Bishopları tarafından Pentekostal Kilisesi, sect olarak görülmüş ve 1986 yılındaki Sects, Cults, and New Religious Movements (Gruplar, kültler ve yeni dini hareketler) adlı görüşmede Evanjelik Kilisesi ve Pentekostal Kilisesi, bir tehdit olarak görülmüştür.

Evanjelik ve Pentekostal kiliselerinin sect şeklinde tanımlanmasına rağmen; ana bünyeden ayrılmış gruplar olarak görülen kiliselerin karşısında ise tarihi kiliseler olarak kendilerini tanımlayan Ortodoks, Protestan (ana bünye) ve Anglikan kiliseleri konulur. Bunları bu şekilde saymalarının sebebi, Hıristiyan birliğini istemeleri ve diğer tüm dini inançlara saygılı olmaları gösterilir. Ancak bu kiliselere bakıldığında bunların, Katolik kilisesine Latin Amerika’da her hangi tehdit oluşturmadıkları görülmektedir. Nitekim günümüzde Latin Amerika’da eskiden Katolik olan birçok bölgenin giderek Evanjelik veya Pentekostal Kiliselerine bağlanması, Katolik dünyasının bu kiliselere karşı olan tutumuna ışık tutmaktadır.

Katolik kilisesinin proselitizm ile karşı karşıya kaldığı yer sadece Latin Amerika olmamıştır. 1994 yılında Afrika bishoplarının Evangelizing Mission of the Church in Africa (Afrika’daki Kilisenin Evanjelize Misyonu) adlı raporunda, Afrika’nın Katolikler tarafından Hıristiyanlaştırmadaki olanakları işlenip, sectler (gruplar) ve yeni dini hareketlerin artması ile ilgili problemler bildirilmiştir. Rapor edilen grupların içinde birçok bağımsız Afrikalı kilise de bulunmaktadır.

1986 ile 1996 yılları arasında ise Papalık Hıristiyan Birliğini Destekleme Kurulu proselitizmi bir kez daha işlemişken; Amerika’da da bu konu gündeme getirilip resmi olmayan dokümanlarda ortaya konmaya çalışılmıştır. Bu iki dokümana, Evanjelik Kilisesi değişik katkılarda bulunmuştur. Özellikle ikinci doküman Evanjelikler ve Katolikler Beraber: Üçüncü Bin Yılda Hıristiyan Misyonu (Evangelicals and Catholics Together: The Christian Mission in the Third Millennium), geniş bir tartışma ve müzakereyi kapsamıştır. Bu dokümanlar, iki tarafı da diğerinin ağılından kandırarak kişileri kazanmaya çalışanlar olarak tanımlar. Bu davranışı da Hıristiyan misyonunu zayıflattığı için kuzu hırsızlığı olarak niteler. Bundan sonra yapılması gerekenin, her iki grubun, diğerinin haklarına saygı göstermesinin, yanlış bir şekilde Hıristiyanlığı ortaya koymaya çalışan grupların kınanmasının olduğu dile getirilir.51

Proselitizm hareketine karşı bir tutum sergiler gibi görünen Katolik Kilisesi, zaman zaman böyle bir oluşum içinde olmakla itham edilir. Roma’nın, Doğu Patriarklarının52 eklesiastik (kilise) otantikliğini tanımamasından dolayı Batı Katolikliği, Batı Asya’nın içine doğru girme ihtiyacı hissetmiştir. Tabii ki bu da o bölgelerde proselitizmin başlaması anlamına gelmektedir. Bu tartışmanın çıkmasında Batı Asya Katoliklerinin yerli, en eski ve en büyük kilisesi olan Maronitler yatmaktadır. Maronitler, Lübnan’ın kültür ve coğrafyasıyla çok yakın bir bağ kurmuştur. Bu kilisenin Roma kilisesiyle bütünleşmeye başlaması, Latin Haçlılar zamanı olarak tanımlanan on bir ile on üçüncü yüzyıllardır. Maronitlerin aksine, kendilerinin Katoliklerle bağını beşinci-yedinci yüzyıllara götüren diğer Katolik kiliselerin ise Batı Katolik Kilisesinin sonraki dönemlerdeki misyonerlik faaliyetinin sonucu oldukları görülmektedir. Katolik kilisesi ile Ortodoks kilisesinin karşılıklı olarak bir birini aforoz edip ayrılmaları (1054) ve 1437-1439 yıllarında bu ayrılığı ortadan kaldırmak için yapılan Ferrara-Florence konsilinden de sonuç çıkmaması, Katolik kilisesini, Oriental53 ve Doğu Ortodoks kiliselerini Katolik yapmaya yönelik bir strateji geliştirerek Doğu ile bütünleşme çabasına götürmüştür. Önceliğini Franciskan daha sonraları da Jesuit’lerin (Cizvit) yürüttüğü Batı Katolik misyon faaliyeti, Maronitler üzerinde güçlü bir Latinize etkiyi başarmış ve diğer kiliselerden bir çok kişiyi kendi gruplarına çekmiştir. Bunun sonucunda tıpkı Oriental ve Doğu Ortodoks kiliselerinde olduğu gibi bir Katolik kiliseler grubu da yükselmeye başlamıştır: Kadıköy (Asurlu) Katolikleri (1533), Suriye Katolikleri (1663), Melkite (Grek) Katolikleri (1724), Ermeni Katolikleri (1742) ve Koptik Katolikleri (1895). Roma, bu kiliselerin, kanonik mirasın ürünü olduğunu kabul etmiş ve bunlarla bütünleşme/birleşme çağrısı yapmıştır. Kudüs Latin Katolik Patriarkı ile birlikte II. Vatikan’da bu kiliselerin, evrensel kilisenin devamı olduğu kabul edilmiştir. Vatikan aynı zamanda bu kiliseleri, Latin Katolik gruptan ayrı bir isimle Doğu Katolik kilisesi olarak isimlendirmiştir.54

Katoliklerin, uniatism ismiyle tanımlayıp Doğu Katolik kiliseleri olarak kabul ettikleri kiliseler arasındaki bu birleşme çabalarını, Ortodoks kilisesi, Katolik kilisesinin proselitizm için kullandığı yeni bir metot şeklinde algılayıp Katolik kilisesinin, Ortodoks kilisesinin bulunduğu bu yerleri terra missionis yani misyona açık bölgeler olarak gördüğünü dile getirerek bu oluşumu kınamıştır.

Proselitizm ile ilgili görüşmeler son zamanlarda öncelere göre daha etkindir. 1990 yılında Katolik-Ortodoks kiliselerinin beraber bastırdığı Uniatism Konusunda Açıklama (Statement on the Subject of Uniatism) adlı bildiride Uniatism anlayışının Katolik-Ortodoks kiliselerinin dostça ilişkiler içinde bulunması için bir metot olamayacağı dile getirilmiştir. Bu deklarasyondan sonra Balamand Deklarasyonu olarak bilinen 1993 yılında Lübnan’da “Uniatism, Geçmişteki Birleşme Metodu ve Tam Bütünleşme İçin Günümüz Arayışları” adı altında bir deklarasyon daha ortaya konmuştur. Bu bildiride Doğu Katolik Kilisesi’nin Katolik topluluğuna bağlı olarak bulunduğu yerdeki kendine bağlı kişilerin ruhi gereksinimlerini karşılama hakkının bulunduğu dile getirilerek Katolik ve Ortodoks kiliseler arasındaki ekklesiastik ilişkiler düzen lenmiştir. Bundan başka ‘her iki kilise kendini kardeş kilise olarak tanımlamalıdır’ denilmiştir. Katolik kilisesi de bundan sonra Ortodokslar arasında proselitizm faaliyetinin yürütülmemesinin gerekliliğini belirtmiştir.55

PROTESTAN KİLİSESİ

Kutsal Kitab’ın, diğer tüm ekklesiastik kurumların üstünde otoritesi olduğuna; Kutsal Yazılar’ın aracılığıyla doğrudan ve kimseye gereksinin hissetmeden gerçekleşebilecek inanca ve tüm inananların kilise görevinde bulunabileceğine yaptıkları vurgu nedeniyle Protestanlar, kaçınılmaz bir şekilde Ortodoks kiliseleriyle 19. yüzyılda tartışma içine girer. Hatta bu evanjelistik perspektifle Protestanlar içinde, Ortodoksların sadece ismen Hıristiyan olduklarını dile getirenler de olur.

1820’lerde Amerikan Harici Misyoner Komisyon Heyeti (American Board of Commissioners for Foreign Missions/ ABCFM), İngiltere’den Orta Doğu’ya misyonerler göndererek, değişik bir politika izlediğini gösterir. İlk dönem ABCFM’in resmi üyelerinden Rufus Anderson, bu görevlendirmedeki temel amacın, “Ortodoks kiliselerin içine Kitabı Mukaddes’e dayanan evanjelik ruhu aşılamak olup bu kiliseleri yıkmayı, alt üst etmeyi veya yeni bir kilise kurmayı düşünmediklerini; aksine onları reforme edip onlar arasında İncil bilgisinin ve ruhunun tekrar canlandırılmasına çalışma”56 olduğunu belirtir. Doğal olarak zamanla içinde bulunulan kültürü bilen ve buna göre bir yapılanma içine giren Protestan kiliseler ortaya çıkmaya başlar.

Belirtilen türde kiliselerin ortaya çıkması, önceden bu bölgede bulunan kiliseleri rahatsız edip onların böyle bir girişime karşı çıkmalarına neden olur. Bunun sonucunda 1989 yılında Orta Doğu Kiliseler Konsili (Middle East Council of Churches/ MECC), Doğu ve Oriental Ortodokslar, Latin ve Doğu Katolikler ile Protestan üyelerin katılımıyla ‘Proselitizm, Gruplar ve Pastoral Güçlükler’ (Proselytism, Sects, and Pastoral Challenges) adında bir doküman yayımlanır. Buna göre proselitizm, “belirli bir kilise veya dini gruptan olan kişileri, bulundukları gruplarından uzaklaştırarak kendi gruplarına ayartma (attract) gayretleri” olarak tanımlayıp bunun temelinde, psikolojik açıdan kişisel ve grup egoizminin; sosyolojik yönden kültürel, politik ve ekonomik üstünlük duygusunun ve müesseseleşme bakımından ise kişinin kendi metot ve programlarına aşırı güven duymasının’57 bulunduğu belirtilir.

Sonra MECC kilisesinin genel sekreteri Gabriel Habib, Kuzey Amerikan Evanjelik’lerine gönderdiği mektupta, “değişik gruplara bağlı Hıristiyanların ancak karşılıklı anlayış, saygı ve sevgi diyalogu sayesinde, bir birini dinlemeyi öğrenebileceklerini” ifade eden bir yazı kaleme alır. Bu mektuba, Batı Evanjelik Misyonu ile MECC üyesi kiliseler arasında yeni bir forum düzenlenmesini sağlayan olumlu bir cevap, Evangelicals for Middle East Understanding (EMEU) adlı grup tarafından gelir. Hatta EMEU’nun yöneticisi olan Donald Wagner, “Orta Doğu’daki kiliseler ile otantik bir işbirliği içinde olmalıyız” şeklinde bir açıklama da yapar.58

Protestan Kilisesi içinde önemli bir yapıyı teşkil eden Evanjelik kiliseleri, çoğu kez yerleşik kiliseler tarafından proselitik çalışma yapmakla itham edilmiştir. On dokuzuncu yüzyılda başını Maronitlerin çektiği Doğu kiliseleri, Batı Asya’ya ulaşan Evanjelik misyonerleri proselitizm ile suçlamıştır. 1823 yılında ABCFM, Beyrut ve Lübnan Dağı’nda evanjelistik (misyonerlik) çalışmalar yapmaya başlamıştır. Bunun üzerine Maronit patriarkı, onların Kitab-ı Mukaddes versiyonlarını kınayan bir kilise bildirgesi yayınlamıştır. Aynı yılın Mayıs ayında Papa XII. Leo da Kutsal Yazılar’ın yanlış versiyonlarını basıp yaydığını söylediği Kat’i Kitab-ı Mukaddes Topluluğu’nu (a certain Bible society) kınamıştır.

Bu bölgelerde böyle bir girişim içinde olan misyonerler amaçlarını, ‘oradaki kalben Hıristiyan olan bu eski grupları tekrar bir canlılığa kavuşturmak ve Müslümanlar ve Yahudiler’in arasında iyi haberleri yaymalarına teşvik etmek’ olarak belirtir. Tabii ki bu tür açıklamalar, Evanjelik kiliselerin ayrı bir kilise olarak görülmemelerine yetmez. Evanjelik kiliselerle her hangi bir ilişki içine giren Ortodoks ve Katolik kiliseleri, kendi kiliselerinin hiyerarşisinden dışlanmıştır. İlk Evanjelik kilise, Beyrut’ta kurulmuştur. Türkiye’de 1846 yılında kurulan Ermeni Evanjelik Topluluğu (Armenian Evangelical Congregation) ise giderek Yakın Doğu’da, Ermeni Evanjelik Kiliseler Birliği (the Union of Armenian Evangelical Churches) şeklini almıştır.59

Belçika’daki Katolikler arasında yapılan bir ankette, deneklerden biri Evanjelik kiliselerin yapmış olduğu faaliyeti şöyle dile getirir: ‘Bu kiliselere mensup bazı kişiler, çok da saf olmayan bir takım gayelerle kişileri ziyaret ediyorlar. Özellikle Evanjelikler ve Pentekostallar, kendi sularında balık avladıkları gibi başkasının sepetindekini de almak için gayret sarfediyorlar’.60

Evanjelik kilisenin, güzel haberi yaymak (evangelism) şeklinde tanımladığı faaliyetler, daha önceden yerleşmiş ve organize bir şekle gelmiş olan kiliseler tarafından proselitik gayretler olarak görülmektedir. Ayrıca Evanjelik kiliseler için vaftiz olmasına rağmen vaftizin gereklerini yerine getirmeyen kişiler, ismen Hıristiyanlardır. Bunların da hangi kilise veya inanca bağlı olursa olsun, kazanılması gerekir. Böyle bir yaklaşım, Evanjelik kiliselerin, diğer kiliseler tarafından proselitik faaliyet yapmakla itham edilmelerine alt yapı hazırlamaktadır.

PENTEKOSTAL KİLİSESİ VE PROSELİTİZM

Ruhani aydınlanma ve hayat şekline yaptıkları vurguyla tanınan Pentekostal kilisesi ile Katolik kilisesi arasındaki diyalog 1972’li yıllarda başlar. Daha sonraları Pentekostal kilisesi ve Katolik kilisesi arasındaki bu diyalog, Papalık Hıristiyanlığı Birleştirme Kurumu ile bazı Pentekostal kilise liderlerinin katıldığı 1990-1997 arasındaki görüşmelerle biraz daha öne çıkmıştır.

Pentekostal’ların bu tür bir eylem içinde olmasının nedenini onların, kiliseye, Hıristiyanî yaşam biçimi anlamını yüklemelerine veya misyon anlayışlarındaki vurgu farklılığına bağlayanlar olduğu gibi bir bölgede sayısal olarak üstünlüğü ele geçirme veya politik bir takım gündemler ve amaçlar ile ilişkili görenler de vardır. Nitekim Pentekostal’lara göre proselitizm, kendini bir guruba adamış kişilerin, saygısız ve uygun olmayan bir takım yollar ile başka grubun içine çekilmesidir. Burada eğer bir kişi bağlı olduğu grubun öğretilerine uygun yaşamıyorsa, o şahsı kendi grubuna çekmek, en azından mefhum-u muhalife göre meşrudur.61 İşte burada da görüldüğü üzere kiliselerin, Hıristiyan terimine getirmiş oldukları yorum ve bakış açısı, onların proselitizmi tanımlamalarında da etkin bir haldedir.

Bu iki büyük kilise arasındaki diyalog, ekümenik ve ekümenik misyoloji ile ilgili görüşlerin de gün yüzüne çıkmasını peşinden getirmiştir. Pentekostal kilisesinin üyelerinden çoğu, ekümenizm konusunda şüpheli hatta düşmanca bir tavıra sahiptir. Bu şüphelerine rağmen Pentekostal’lar, bu konu hakkında tamamen pasif durmamışlardır. 1960’lı yıllarda Brezilya ve Chilean bölgesine bağlı kiliselerin Dünya Kiliseler Birliği’ne (WCC) katılımlarıyla Pentekostal’lar, ilk kez resmi ekümenik formun içine girmişlerdir. Bundan sonra 1991 yılında WCC’nin yedinci toplantısı olan Canberra’daki toplantıya da katılmışlardır.

Katolik-Pentekostal kiliseleri arasındaki belli başlı büyük diyalog evrelerinin şu şekilde taslağını çizebiliriz:

1. Karşılıklı Tanışma Dönemi (1972-1976): Karşılıklı tanışma dönemi olup Katolik grubundan çoğu kişinin Pentekostal fenomeni hakkında pek bilgileri olmamasından dolayı temel konu Pentekostal kilisesi olmuştur. 1972-1973’de Pentekostal kilisesinin orijini ve Tanrısal ruhaniyetle olan ilişkisi, 1974’de ruhanilik ve kilise, 1975’de kilisede ibadet ve 1976’da ibadet ve lütuf konuları görüşülmüştür. Bu dönemdeki en önemli ayrım noktası, klasik Pentekostal kilisesinin kabul etmediği bebeğin vaftizi konusunda olmuştur.

2. Birbirine Karşı Duruş Alma Safhası (1977-1982): Kilian McDonnell, daha hızlı ve etkili bir diyalogun oluşması için çetin sorular adı altında 1979’da bir doküman hazırlar. Bu sorulara cevap olarak on altı teolojik yazı hazırlanmıştır. Tartışılan konular: diller, inanç ve tecrübe, hermeneutik, iyileştirme (healing), gelenek, bütünlük olarak kilise, Meryem ve hizmet (ministry). İsa’- nın ve Evharist (komünyon) ayininin, iyileştirici özelliği olduğu kabul edilmiş ancak bu iyileştirme ayinine laity- ’nin yani kilise görevlileri dışındaki kişilerin katılıp katılamayacağı hakkında anlaşma sağlanamamıştır. Bunun dışında, kutsal yazılar ve gelenek, Kutsal Ruh’un rehberliği ve otantik yorum ve Meryem hakkında da tam bir anlaşmaya varılamamıştır.

3. Genel Kimlik Arayışı (1985-1989): İkinci görüşmeden sonra yapılan bu çalışmalara toplumun ne cevap vereceğini beklemek için kısa bir ara verilmiştir. Bu sürenin sonunda yapılacak görüşmenin kapsayıcı olması için Pentekostal’lar, teologların, pastörlerin ve değişik ülkelerden kilise temsilcilerinin katılmasını teklif etmiştir. Bu safhanın temel konusu, azizler hakkındadır. 1985’de azizler, 1986’da Kutsal Ruh ve Yeni Ahit’te cemaatin (koinonia) vizyonu, 1987’de cemaat, kilise ve sakrament ve 1988’de cemaat ve vaftiz konuları görüşülmüştür.

4. Mesih Tarafından verilen misyonun yerine getirilmesinde ortaklaşa çalışma potansiyeli dönemi (1990- 1997). Bu son diyalogda ise misyon, evanjelizasyon ve proselitizm konularının değişik boyutlarına değinilmiştir. Misyon ve evanjelizasyonun anlamı (1990), evanjelizasyonun Kitabı Mukaddes ve sistematik temelleri (1991), evanjelizasyon ve kültür (1992), evanjelizasyon ve sosyal adalet (1994), evanjelizasyon/evanjelizm, toplu şahitlik ve proselitizm (1994) ve toplu şahitlik (1995) konuları görüşülmüştür.62

1990-1997’deki görüşmelerin başlamasıyla önceden Katolik ve Pentekostal kiliseleri arasında olan anlaşmazlık bir nevi karşılıklı diyaloga dönüşmüştür. Bu görüşmeler başlamadan önce iki taraf da aralarında bu konuda konuşulmasını bile istememekteydiler. Bu diyalog grubu, görüşmeler sonucunda şu değerlendirmelere varmışlardır: İki taraf da kilisenin ve vaftizin genel anlamını anlayamamalarından dolayı proselitizmin oluştuğunu kabul etmiş ve bunu, “kişinin dışarıdan gelen her hangi bir baskıdan uzak olmasını engelleyen her şey” olarak tanımlamışlardır. Önceden bir yere gelmiş ve burada kilisesini kurmuş olan grup, diğer grubun aynı yere gelip orada İncil’i vaaz etmesini istememekte, birbiriyle konuşmamakta ve karşılıklı olarak bir takım ithamlarda bulunmaktadırlar. Bunların oluşmasında temel sebep, iki tarafın da birbirini tanımaması ve birliğin olmamasıdır. İncil’i değişik okuma ve yorumlama, bir takım doktrinsel farklılıklara hatta diğer tarafın İncil’i doğru vaaz edip etmediği hakkında bir takım şüphelere yol açmıştır. Bu gibi şüpheler de bir takım sıkıntılara hatta işkencelere yol açmıştır. Bundan iki taraf da -özellikle Pentekostal kilisesi azınlık olduğu için- acı çekmiştir.63

Bu toplantıda proselitizm kınanmış ve insanları yanlış yönlendirerek onları kendi gruplarına çekmeye çalışma, kendi inanç topluluğunun reklâmını değişik şekillerde yaparak insanları kazanmaya gayret etme, gücün, baskı ve yıldırmanın her türlüsünü bu yolda kullanma, kişilerle alay veya onların gözünü korkutma gibi psikolojik, ahlaki ve sosyal güçten yararlanma, insanları kazanmak için Kitabı Mukaddes’te bulunan vaatlerin abartılması, diğerlerinin inancına saygılı olmayan bir şekilde kitle iletişim araçlarını istismar etme, kişilerin zayıflık, eğitimsizlik veya ihtiyaç halinde olmalarını kullanma, diğerlerinin ‘doğru inancı (good faith)’ hakkında şüphe uyandırmaya çalışma ve Hıristiyan topluluğunun içinde olan kişilere yönelik evanjelizasyonun her türlüsü proselitizm olarak görülmüştür.64 Bu belirtilen son paragraf, proselitizm hakkında konuşulduğunda hemen hemen tüm kiliselerin vardıkları ortak sonuçlar gibi görülebilir. Çünkü buna benzer aynı istekler, diğer kiliseler tarafından da temenni edilmektedir.

DÜNYA KİLİSELER BİRLİĞİ VE PROSELİTİZM:

Proselitizm konusu, en az 1954’ten bu yana Dünya Kiliseler Birliği’nin (World Council of Churches) gündeminde bulunmaktadır. Temmuz 1956’da, Dünya Kiliseler Birliği’nin oluşturmuş olduğu ve proselitizm konusu üzerinde çalışan komite, bir rapor sunmuştur. Belki de otantik Hıristiyanî şahitlik ile proselitizm arasındaki ayrıma ilk dikkat çeken bu rapor,65 28 Temmuz- 4 Ağustos tarihleri arasında Merkez Kurul tarafından revize edilmiş ve Hıristiyanî Şahitlik, Proselitizm ve Dini Özgürlük (Christian Witness, Proselytism, and Religious Freedom) başlığı ile o yılın sonbaharında deklare edilmiştir. Bu deklarasyonda proselitizm, Hıristiyanî yaşama şahitlik yapmanın yozlaştırılmış şekli olarak tanımlanıp buna ‘tatlı sözlerle kandırma, rüşvetçilik, bir grubun güçlülüğüyle diğerinin güçsüzlüğünü karşılaştırma ve diğer kiliseler hakkında doğru olmayan durumları dile getirme gibi olguların dahil olduğu’ belirtilmiştir.

WCC, özellikle II. Vatikan Konsili’nin oluştuğu yılları takip eden 1960’larda bu konudaki çalışmalarına devam etmiş ve Mayıs 1970’de Toplu Şahitlik ve Proselitizm: Bir Araştırma Dokümanı (Common Witness and Proselytism: A Study Document) adında bir komisyon raporu hazırlatır. Bu bildiri, Birleşik Çalışma Grubu (the Joint Working Group) olarak bilinen ve 1965 yılında WCC ve Vatikan tarafından kurulmuş çalışma grubunun ortak raporudur. Dokümanda proselitizmin içine şunlar dahil edilir: Hıristiyan veya Hıristiyan olmayan kişilerin insanlık haklarına yapılan her türlü işkence, dini konularda dışarıdan gelen bir takım baskılar, özgür insanın kendi isteğiyle çağrıya cevap vermesini engelleyip Tanrı’nın yoluna uygun olmayan bir biçimde İncil’e çağrı, gizli veya açık bir şekilde insanların kendi gruplarına geçmesi amacına sahip yardım faaliyeti. İnsanları ikna etmek için sunulan bir takım teklifler, zayıf ve eğitimsizliği istismar etme, diğerleri hakkında şüphe uyandıracak konulardan bahsetme, sosyal, ekonomik ve politik baskılar oluşturma, diğer gruplar hakkında doğru ve dostane olmayan bir takım referanslarda bulunma da proselitizm olarak telakki edilmiştir.66

Kiliselerin kendilere arasında olması gereken ilişki, ‘ekümenik bir ruh içinde işbirliği’ ile yürütülmelidir. Önceden bir kilisenin bulunduğu yerde başka bir kilisenin de çalışma hakkının olduğunu belirten doküman, bu teşebbüsün bir yarış mantığı ile değil; işbirliği, toplu şahitlik ve kardeşlik bağları içinde olmasını; diğer dinlerin bulunduğu yerlerdeki misyoner çalışmalar için ise kilisenin bir misyonu vardır, o olmazsa kilise de yoktur67 şeklinde bir cümle sarf edilir.

Birleşik Çalışma Grubu’nun ikinci dokümanı 1982 yılında Toplu Şahitlik (Common Witness) adıyla basılmıştır. Burada geçmişe göre oluşan ilerlemeden bahsedilip toplu şahitliğe devam edilmesi tavsiye edilir. Proselitizme sınırlı referans yapılarak toplu şahitlik teması öne çıkartılmaya çalışılır. Bu grubun 1996’da yayımladığı Proselitizm Problemi ve Toplu Şahitliğe Çağrı (The Challenge of Proselytism and the Calling to Common Witness) dokümanı da kiliselerin kendi misyonlarını ve evanjelize metotlarını tekrar düşünmelerini dile getirir.68

1988-1989 yıllarında WCC evanjelizm komitesinin sekreteri olan Raymond Fung, daha sonraları Evangelistically Yours olarak bilinen bu konuyla ilgili bir takım kitapçıklar bastırmıştır. Bu seride Fung, proselitizmi kuzu hırsızlığı, zorlama ve diğerini kendi grubuna çekmek için yapılan uygunsuz girişimler olarak tanımlar. Eğer toplu şahitliğe vurgu artarsa proselitizm oranında da düşme olacağını söyleyip bu kitapçıkların okurlarına İncil- ’i, kendi gruplarının artıp artmaması kaygısı olmadan vaaz etmelerine salık verir.

1990’lı yıllarda WCC, bunlardan başka bir çalışma daha yapmıştır. WCC’nin daimi üyeleri, Chambesy’deki (İsviçre) Ortodoks Kilisesinin merkezinde 24-27 Şubat 1993 yılında toplanmıştır. Bu toplantının sonuçları Misyonda Karşılıklı Sorumluluğa Doğru (Towards Responsible Relations in Mission) başlığı altında basılmıştır. Grup, evanjelizmin, Mesihin bedeniyle birleşme emriyle ayrılmaz bir ilişkisi olduğunu dile getirir. Proselitizm faaliyeti için istila, akın anlamını içeren invasion terimi kullanılıp WCC üyesi olmayan kiliseler, gruplar ve organizasyonların tek taraflı olarak yaptıkları misyon faaliyetleri de bu kategoriye dahil edilmiştir. Misyon faaliyetinde yarışma, proselitizm, bir birine paralel kiliseler oluşturma ve halihazırda bulunan kiliselerin yaşamlarına karışmadan kaçınılmasının gerektiği kararı alınmıştır.

WCC’nin 1991’de yayımlanan Ecumenical Considerations on Christian-Muslim Relations adlı dokümanda misyonun Hıristiyanlık ile iç içe olduğu, Hıristiyanların, “Mesih gibi yaşayarak ve Hıristiyanlığın İslam gibi tüm hayatı kapsayan bir din olduğunu göstererek Mesih’e şahadet için yeni yollar bulmasının gerektiği”69 dile getirilir.

İnanç ve Dünya Kiliseler Birliğinin Yönetilmesi Hakkında Beşinci Dünya Konferansı, Ağustos 1993 yılında Santiago de Compostela (İspanya)’da yine bu konu üzerinde görüşülmek üzere yapılmıştır. Burada da proselitizm, hileli ve doğru olmayan metotlarla yapılmaya çalışılan evanjelizm olarak tanımlanmıştır.

Bu konferansa katılan delegeler, WCC’nin misyon, evanjelizm (Hıristiyanlaştırma) ve proselitizm hakkında yeni bir yaklaşım içine girmesi gerektiğini ve bunların şu şekilde ele alınabileceğini bildirirler: a) WCC üyesi olmayan kiliseler, proselitizm yapmakla suçlanmışlardır. Bunun değişmesi gerekir. b) Diğerlerinin proselitizm faaliyetleri sonucu başka bir gruba geçmiş kişiler, azınlıktadır. Hatta bu kişiler, grup üyeleri tarafından gruptan ihraç edilmek istenmiştir. Bu kişilerin anlatacaklarının bir takım faydaları olabileceği için bunlar da sonraki toplantılara katılmalıdırlar. c) kendi kuzularını kaybeden kiliseler bunun niçin olduğunu sorgulamalılardır. d) suçlanan ve suçlayanın, Matta 18. bapta belirtildiği gibi bir birleriyle yapıcı bir şekilde yüz yüze gelebilecekleri bir foruma ihtiyaç vardır.

“Misyon ve Proselitizm” adı altında 30 Haziran-6 Temmuz 1995’te Moskova’da ikinci bir toplantı yapılmıştır. Konferansa Ortodoks ve Oriental Avrupa, Ortadoğu, Kuzey Afrika kiliseleri katılıp başka kiliselere ait kiliseler de çağırılmış ve ziyaretçi olarak bulunmuşlardır. Burada proselitizmin, Hıristiyanî ruha uygun olmayan ve kişinin, insan haklarına müdahale olan bir anlayış olduğu belirtilmiştir.

1995’teki toplantıdan sonra 30 Kasım-6 Aralık 1995’te Manila (Filipinler)’daki Shalom Merkezi’nde Toplu Şahitliğe Çağrı (Called to Common Witness) adı altında birçok Asya kilisesinin temsilcisinin bulunduğu başka bir toplantı daha yapılmıştır. Asya’nın plüralist sosyal yapısı içinde Tanrının misyonu bağlamında toplu şahitliğin niteliğini hakkında görüş alışverişinde bulunmak, bu toplantının temel yapısı olarak görülmektedir.

23-38 Temmuz 1996’da Bossey, İsviçre’deki Ekümenik Enstitü’de Toplu Şahitliğe Doğru: Misyonun Sorumluluğun Benimsenmesine ve Proselitizmden Kaçınmaya Çağrı (Towards Common Witness: a Call to Adopt Responsible Relations in Mission and to Avoid Proselytism) başlıklı bir toplantı daha düzenlenmiştir.70

Bunların dışında son zamanlarda Birlikte Çalışma Grubu, Proselitizm Problemi ve Toplu Şahitliğe Çağrı adıyla (The Challenge of Proselytism and the Calling to Common Witness) 1996 yılında bu konuyu ele alan bir bildiri de yayımlamıştır.71

Eylül 1997’de Genova (İsviçre)’da WCC, tekrar bu konu ile ilgili görüşmek üzere toplanmıştır. Burada, “özellikle Orta ve Doğu Avrupa, Afrika, Asya ve Latin Amerika’da bir takım grup ve kiliselerin bağımsız olarak faaliyet gösterdiklerini ve bunun bir nevi misyoner faaliyette yarışma konumunda olduğu, bazı kiliselerin insani yardım adı altında başka bir kiliseye bağlı kişileri ayarttığı ve bu insani yardımın, büyük şehirlerdeki genelde göçmenler, fakirler, yalnız ve güçsüz kişiler arasında onları kendi kiliselerine çekmek için dağıtıldığı, dini fundemantalizmin ve toleranssızlığın arttığı” dokümanın giriş bölümünde belirtilmiştir. Bu girişten sonra proselitizmin tanımında bunun şahitliğin bozulmuş şekli olduğuna vurgu yapıldıktan sonra kiliselerin bu gibi davranışlardan uzak durması için kendi evanjelizm anlayışlarını tekrar gözden geçirerek üyelerini bu konuda eğitmelerini, İsa’nın yolunda birlik içindeki çağrıya önem vermelerinin gerektiği bildirilmiştir.72

WCC VE DİNLER ARASI PROSELİTİZM

Tüm bu zikredilen çalışmalara rağmen, Hıristiyan dünyasında proselitizm hala büyük bir kaygı olarak durmaktadır. Bunun bu kadar devam etmesinde iki temel sebep görülebilir. Birincisi, Sovyetler Birliği’ndeki komünizmin yıkılması ve akabinde gelen sosyal değişiklikler ile ortaya çıkan dini görünüm. İkincisi de ekümenik kararların, Yahudilere ve diğer din üyelerine, WCC üyelerinden bazıları tarafından genişletilmesi. Birinci durum ile ilgili olarak Ortodoks kilisesinin diğer gruplar tarafından yapılan bir takım faaliyetler hakkındaki söylemleri güzel bir örnek teşkil etmektedir. Ancak dinler arası proselitizm hakkında, neyin bu tanım altına dahil edileceğine değinmek yerinde olacaktır.

Proselitizmin tam olarak kavranılmasındaki güçlükten dolayı, bir takım problemler yaşanmaktadır. Çünkü genel anlamda, Hıristiyanlık dışında bir dine sahip kişiler, Hıristiyanlaştırma projesini proselitizm ile aynı kefeye koyabilmektedir.

Bununla beraber Hıristiyanlaştırma faaliyetinde bulunan gruplar, İncil’in mesajının hem Yahudilere hem de gentileye ulaştırılmasının gerekliliğinde ısrar ederler. Onlara göre ‘büyük görev’ olarak sayılan Matta 28:19-20 metinlerinin kapsama alanına, Yahudiler ve diğer dinlere sahip kişiler de girmektedir.

WCC, geçmişte İncil’in herkese ulaştırılmasının gerektiğini ve herkesin Hıristiyanlaştırma alanının içinde bulunduğu görüşünü savunmaktaydı. Hatta 1948 yılında Amsterdam’da yapılan toplantıda yayımlanan Yahudilere Hıristiyanlığın Bakışı (The Christian Approach to the Jews) adlı raporda bu konuda şunlar açıkça dile getirilmiştir: “Tüm kiliseler İsa’nın ‘tüm dünyaya gidin ve İncil’i tüm varlıklara vaaz edin’ emrinin sorumluluğunu taşımaktadırlar. Bu sözün tamamlanması için Yahudileri de Hıristiyanlaştırılması gereken toplulukların içine dahil ediyoruz.”73

Zamanla Yahudilerle oluşan bir takım diyaloglar sayesinde, Tanrı ve Yahudiler ile Tanrı ve kilise arasındaki ilişkinin niteliği, Tanrının indinde Yahudiler ve kilisenin bağı gibi değişik sorular ortaya çıkmaya başladı. Fakat en önemli soru, İsrail’in Tanrıyla olan ahdinin hala geçerli olup olmadığı veya kiliselerin, Yahudilere uygulanan proselitizm faaliyetlerini yasaklamalarının gerekliliği gibi endişeler, devam etmektedir. Bu görüşmelerden sonra WCC’ye üye bazı kiliselerin, Yahudilere uyguladıkları misyon yaklaşımından vazgeçtikleri ve Yahudilerle olan diyalog çalışmalarının proselitizm çalışması olmadığını bildirdikleri görülmektedir.74

Tabii ki ‘sadece diyalog için diyalog yani evanjelizm ve misyonun yerini –sözcük anlamı itibariyle- diyalog alırsa bu, kilisenin veya Hıristiyanlığın misyoner karakterinin yok olması anlamına gelmez mi?’ şeklinde bir takım sorular da ortaya çıkmıştır. Bunun da ötesinde, bazı kiliseler hatta WCC de inançların plüralizminin Tanrının bir isteği olduğunu savunup uzun zamandan beri hep canlı tutulan herkesin Hıristiyan olması gerektiği şeklindeki anlayışın değişmesi durumunda ortaya çıkacak sonucun ne olacağı diğer bir soru olarak zihinlere gelmektedir. Yine diğer dinlere bağlı insanların Hıristiyanlaştırılması anlayışının proselitizm olarak anlaşılması ve bunun yasaklanmasının gerekliliği gibi bir diğer adım da akla gelir.

SONUÇ

Şikayetlere bakıldığında problemin temelinde, bireysel veya grupsal egoizm; kültürel, politik ve ekonomik üstünlükler elde etmek için yapılan bir takım çalışmalar ve hali hazırda faaliyet içinde olan grupların metotları ve programlarındaki kurumsal farklılıklar vardır. MECC, Ortadoğu’da proselytizm olayının, biri tarihî diğeri günümüzde yaşanan iki boyutlu bir mesele olduğundan bahseder. MECC’ye göre olayın tarihi boyutunda, geçmişte Ortadoğu’da misyonerlik çalışmalarında bulunan Katolik misyonerler ve onların takipçileri Protestanlar; günümüzdeki boyutunda ise mesiyanik gruplar, fundamentalist bir karaktere sahip bağımsız yeni misyonerlik akımları ve Asya’daki tinsel dini formlara benzer bir yapı oluşturmaya çalışan bir takım yeni dini hareketler yatmaktadır. Bu tür çalışmalar yapan gruplar, ‘bu bölgelerde misyoner aktivitenin yoksunluğunu ve burada önceden kurulmuş olan kiliselerin misyonerlik motivasyonlarının yeterli olmadığı’ tezini savunmaktadır.75 Proselytizmin tohumlarının atılmasında diğer bir sebep de Roma’nın, Doğu Patriark’larının eklesiastik (kilise) otantikliğini tanımamasında olduğu gibi, bir kilisenin, diğerinin eklesiastik otantikliğinin olmadığını söyleyip onu kabul etmemesidir.76

Gerçek Hıristiyan’ın kim olduğu üzerindeki anlaşmazlık, proselytizm anlayışında etkilidir. Bazı kiliselere göre, vaftiz olmuş fakat vaftizin gerektiği şekilde yani Hıristiyanî bir yaşam sürdürmeyen kişinin, vaftiz edildiği kilisenin üyesi olup kendi geleneklerine göre bu kişiye, inancını yenileme şansı verilmeli denilirken; bir diğer kilise, bu kişinin İsa ile hiçbir bağlantısının olmadığı, bu yüzden evanjelize edilmelerinin gerekliliğini dile getirmektedir. Hıristiyan gruplardan bir kısmı, ‘bazı kiliselerin, genelde proselytizmin kurbanları olan fakir, yalnız, genç ve aklı karışık kişilere bu ihtiyaçlarını bir takım maddi ve manevi yollarla giderecekleri şeklindeki vaatlerinin, proselytizm içinde algılanmasının gerektiğini’ belirtip bunun, ekümenik diyalogun oluşmasının önündeki problemlerden biri olduğunu belirtir.77

Dikkatli bir şekilde bakıldığında proselytizm kavramının neliğini, niteliğini tanımlama yetkisi daha çok eski yahut yerleşik kiliselerin elinde olduğu ve buna göre bir sınır çizilmeye çalışıldığı gözlemlenebilmektedir. Böyle bir girişimin arka planında, içinde bulunulan bölgeleri kendilerine ait görme ve o yer ile bir bütünlük oluştuğu şeklindeki yaklaşım yatmaktadır.

Güzel haberi yaymak olarak tanımlanan evanjelizm ile proselitizmin arasına sınır çizme çalışmalarının çok kesin bir şekilde ortaya konulamaması, gruplardan birinin yaptığı faaliyeti evanjelizm olarak nitelemesine; buna karşın diğerinin ise aynı çabayı proselitik girişim olarak nitelemesine neden olmaktadır.

Proselitizmin temel nedenlerinden biri de belki başka kanallarla dile getirilmeye çalışılsa da doğrudan sormaktan kaçınılan öze dair bir sorudur. Yani ‘hangi kilise doğruyu temsil etmektedir?’. Nitekim bakıldığında en azından bir süreliğine de gücü elinde bulunduran grup veya kilise, doğru kavramını kendi çerçevesi etrafında düşünüp geleneğini buna göre şekillendirdiği için bu geleneğin dışındakiler, doğrudan tanım dışı kalmaktadır. Hıristiyan yahut dini geleneklerde bu çizgi bazen çok net olarak görülebilmektedir. En baştan itibaren gücü elinde bulunduran erk, diğerlerini öteki (veya heretik) olarak tanımlayıp tutumunu buna göre geliştirmektedir.

Kilisenin tanımlanmasındaki anlayış farklılığı da kiliselerin bir birine bakışlarında önemlidir. Ortodoks ve Katolik kiliseler için kilise bir tanedir ve açık bir şekilde bellidir. Eğer kendisini kilise olarak adlandıran birden fazla grup veya anlayış varsa bu ekümenik gayretlerle üstesinden gelinmesi gereken bir problemdir. Ayrıca bir kiliseden diğerine geçmek, teolojik yapıya uygun olmayan ve müsaade edilmeyen bir anlayıştır. Protestan kiliseler ise “birden çok kilise olabilir” şeklinde bir düşünceye sahiptir. Doğal olarak bunlardan kimi doğru; kimi ise doğru değildir. Doğru olanı takip etmek; doğru olmayanı ise terk etmek gerekir. Bu bağlamda Protestanlara göre bir kiliseden başka bir kiliseye geçmek Pepsi içmeyi bırakıp Coca Cola’ya başlamak gibidir.

Hıristiyanlık için sorulması ve bir o kadar da sorulmaması gereken temel bir diğer soru da, vahyin niteliği olsa gerektir. Çünkü vahyin devamlılığını (Hıristiyanî bakış açısından en azından Kutsal Ruh doktrini ile beraber yürütülen yaşayan vahiy kastedilmektedir) savunmak ile vahyin bittiğini dile getirmek arasında bir takım sıkıntılar vardır. Devamlılığı savunmak, en azından organize olmuş Hıristiyan gruplar için bir güç ve otoritesinin kaynağı olsa da kendilerine karşı yeni grup veya grupların çıkmasına da ortam hazırlamakta ve bunun sonucunda da yeni kilise oluşumları meydana gelmektedir. Böylece gelişmek ve açılmak isteyen kiliseler (genç kiliseler) ile önceden oluşmuş ve müesseseleşmiş kiliseler arasında çatışmalar, tartışmalar başlamaktadır.

Yukarıda dile getirilen sorularla birlikte bir diğer önemli sıfat ve soru olan apostolik terimidir. Bu bağlamda her kilise kendisini apostolik yani bağlarının havariler ve dolayısıyla İsa’nın kilisesinden geldiğini iddia etmektedir. Bilindiği üzere hangi kilisenin apostolik mahiyette olduğu ile ilgili Hıristiyan tarihinde oldukça ciddi tartışmalar vardır. Ortodoks Kilisesi’nin apostolik kilise hüviyetini ve dolayısıyla Hıristiyan çevrelerce ekümenik olarak algılanabilmesi için hayli uzun ve meşakkatli yolların kat edilmesi gerekmiştir. Hatta bunun da ötesinde en temel dönüm noktalarından biri olan Pavlus’un havariliği ile ilgili Hıristiyan ilahiyatında yapılan tartışmalar, doğrudan apostle yani elçi terimiyle ilgilidir. Buna getirilen yorumlar, kiliselerin kendi çerçevelerini de belirlemektedir.

Bunlara ek olarak zihinlerde tutulması gereken bir diğer nokta da Pavlus’un, Korintliler’e yazdığı I. mektuptaki ne yapıp yapıp bazılarını kurtarmak için herkesle her şey oldum (9:19-23) şeklindeki meşhur söyleminin de açık seçik bir tanımının, yönteminin veya sınırlarının çizilmesinin gerektiği aşikardır. Ne yapıp yapıp kurtarma veya kazanma amaçlı bir metodun, proselitizm ile ilişkisi yahut farkı net olarak konulmadıkça kavramın içeriğindeki puslu görüntü devam edecektir.


KAYNAKÇA

1 Eugene P. Heideman, Proselytism,Mission, and the Bible, International Bulletin ofMissionary Research, 20/1, (Ocak) 1996, s. 10; David A. Kerr, Christian Understanding of Proselytism, International Bulletin of Missionary Research, 23/1, (Ocak) 1999, s. 8; Paul J. Griffiths, Proselytizing for Tolerance, First Things A Monthly Journal of Religion and Public Life, 127, (Kasım) 2002, s. 30; Cecil Stalnaker, Proselytism or Evangelism?, Evangelical Review of Theology, 26.4, (Ekim) 2002, s. 339; Dursun Ali Aykıt, Misyon ve İnciller, Kesit Yayınları, 2006, s. 80-86. Yahudilik’te diğerlerini tanımlamak için kullanılan belli başlı terminoloji için bkz.: Kürşad Demirci, Yahudilik ve Dini Çoğulculuk, İstanbul, 2005, s. 31-34.

2 Çıkış 12:48-49; 22:21; Tesniye 29: 10-15. Bu terimin köken olarak, İsrailoğullarının bir zamanlar kendi topraklarının dışında kalmalarından (Tekvin 15:13; 23:4) dolayı hemİsrailoğulları hemde İsrailoğullarınamensup olmayanları ifade etmek için kullanılabileceğini belirtenler de bulunmaktadır. (Bkz. Stalnaker, s. 339).

3 Levililer 24:22.

4 Tesniye 10:19. Bu metinde yabancıyı sevme nedeni olarak, kendilerinin de bir zamanlar Mısır’da yabancı olmaları gösterilmiştir.

5 Levililer 19:33.

6 Çıkış 12:48.

7 Yeşu 2:1-3; 6:22-25.

8 Rut 1:6-18; 4:7-22.

9 Yeşu 9:3-27.

10 Evangelization, Proselytism and Common Witness, Pneuma, 21.01, Kentucky, (İlkbahar) 1999, s. 34; Cecil M. Robeck, Mission and the Issue of Proselytism, International Bulletin of Missionary Research, 20/1, (Ocak) 1996, s. 7; Heideman, s. 10-11.

11 Stalnaker, s. 341.

12 F.F. Bruce, Paul: Apostle of the Free Spirit, London, 1977, s. 128. (Bu olayın, Yahudilik’te proselytizm anlayışının olduğuna dair delil getirilmesinin tam olarak doğru olmadığını, ancak gezgin Yahudi tüccarların, Yahudilik’le ilgilenen kişilere bu konuda bilgi verdiklerine delil olabileceğini belirtenler de vardır. James Carleton Paget, Jewish Proselytism at the Time of Christian Origins: Chimera or Reality?, Journal for the Study of the New Testament, 62/1, England, (Haziran) 1996, s. 72).

13 Matta, 23:15. Bu metin Yahudilerin proselitik bir aktivite içinde olduklarını gösterir gibi görünse de Ferisilerin, diğer Yahudi grupları kendi yorum ve geleneklerini (halaka) takip etmeleri için verdikleri uğraş şeklinde de yorumlanabilir. Ayrıca Hıristiyanlığın ilk nüvesi gruplardan birinin proseliteler olduğu düşünülürse Pavlus’un yaşadığı gibi Ferisilikten mesiyanik bir gruba geçişi de anlamlandırmak mümkün olabilir.

14 Yahudilik’in proselytik bir din olup olmadığı hakkında bazı görüşler vardır. Yahudi olan yazarlardan I. Levi, J. Juster, B.J. Bamberger, W.G. Braude, M. Stern, L.H.Feldman, Hıristiyan yazarlardan A.Von Harnack, G.F.Moore, A.D.Nock, M.Simon, J.Jeremias ve D.Georgi, Yahudi olan kişilerin, –bunu tam bir misyon olarak adlandıramasak da- monoteizmin yayılmasında etkili olduklarını ve bu nedenle Yahudilik’te proselytik bir mahiyetin olduğunu söylerler. Buna karşın Johannes Munck, S. McKnight, E. Will, C. Orrieux, M. Goodman gibi yazarlar da gentileye misyon faaliyetinin Hıristiyanlık’la başladığını dile getirirler. (Paget, s. 66-67. Ayrıca Yahudilik ve misyonerlik ilişkisi hakkında bilgi için bkz.: Michael F. Bird, The Case of the Proselytizing Pharisees?-Matthew 23.15, Journal for the Study of the Historical Jesus, 2.2, (Haziran) 2004, s. 117-119; Baki Adam, Yahudiliğin Hıristiyanlığa ve İslam’a Bakışı, A.Ü.İ.F.D., XXXVII, 1997, s. 339-341; Kürşad Demirci, Yahudilik ve Dini Çoğulculuk, İstanbul, 2005.)

15 David J. Bosch, Transforming Mission: Paradigm Shifts in Theology of Mission, New York, (Ağustos) 2001, s. 25.

16 Stalnaker, s. 344.

17 Anadoludaki Tanrıdan korkanlar hakkında geniş bilgi için bkz.: Kürşad Demirci, I. Yüzyılda Anadolu’daki ‘God-Fearers’ Grupları ve Hıristiyanlığın Yayılması, Dinler Tarihi Araştırmaları III Hıristiyanlık, Dünü, Bugünü ve Geleceği, Ankara, 2002, s. 387-393.

18 Bosch, s. 25. Ayrıca geniş bilgi için bkz.: J. Andrew Overman, The God-Fearers: Some Neglected Features, Journal for the Study of the New Testament, 32/1, (Şubat) 1988, 17-26.

19 Yuhanna 4:27-30; Markos 7:24-30.

20 Bruce, s. 128.

21 Rasullerin İşleri 2:10-11.

22 Bu kişi Antakyalı ve sonradan Yahudiliğe girmiş olan Nicolaus’tur. (Bruce, s. 128.)

23 Rasullerin İşleri 6:5.

24 Rasullerin İşleri 8:27-30.

25 Evangelization, Proselytism and Common Witness, s. 34; Robeck, s. 7; Heideman, s. 10-11.

26 Herbert Lockyer (ed.), Proselyte, Nelson’s Illustrated Bible Dictionary, USA, 1986, s. 881. Robeck, s. 7; Kerr, Christian Understanding of Proselytism,s. 8.

27 Mission and Evangelism in Unity Today, s.123.

28 Heideman, s. 10; Bruce, s. 128.

29 Kerr, Christian Understanding of Proselytism, s. 8.

30 Heideman, s. 10.

31 David A. Kerr, Mission and Proselytism: A Middle East Perspective, International Bulletin of Missionary Research, 20/1, (Ocak) 1996, s. 12.

32 Heideman, s. 11.

33 Evanjelizm kelimesinin temeli olan euangelizomai, İncil’i ilan etme kelimesiyle tercüme edilebilir ki, bu da İncil’in güzel haberlerinin ilan edilmesi ve ilan edilen kişilerin Hıristiyanlaştırılması anlamına gelir. (Bkz. William J. Abraham, A Theology of Evangelism, The Heart of the Matter, Interpretation, 48/02, USA, (Nisan) 1994, s. 118).

34 Miroslav Volf, Fishing in the Neighbour’s Pond: Mission and Proselytism in Eastern Europa, International Bulletin of Missionary Research, 20.01, (Ocak) 1996, s. 26-27.

35 Robeck, s. 2-4; Volf, s. 26. 36 Kerr, Christian Understanding of Proselytism, s. 11.

37 Agm., s. 9.

38 Mark Elliott, Evangelism and Proselytism in Russia: Synonyms or Antonyms?, International Bulletin of Missionary Research, 25/2, (Nisan) 2001, s. 73.

39 Kerr, Christian Understanding of Proselytism, s. 9; Volf, s. 26-27.

40 Vatican, Orthodox Heirarchy Talk in Moscow, The New York Times, 17 Şubat 2004.

41 David Holley, Catholic-Orthodox Tensions Resurface, The New York Times, 11 Nisan 2005.

42 Petros Vassilidiadis, Mission and Proselytism: An Orthodox Understanding, International Review of Mission, 85.337, (Nisan) 1996, s. 261.

43 Kerr, Christian Understanding of Proselytism, s. 9.

44 Robeck, s. 4; http://www.vatican.va/archive/hist_councils/ii_ v a t i c a n _ c o u n c i l / d o c ume n t s / v a t – ii_decree_19651207_ad-gentes_en.html (13. madde), (2 Eylül 2005).

45 http://www.vatican.va/archive/hist_councils/ii_ v a t i c a n _ c o u n c i l / d o c ume n t s / v a t – ii_decree_19651207_ad-gentes_en.html, 13. madde, (2 Haziran 2003).

46 Imago Dei deyimi, Eski Ahit’in Tekvin 1:27’nci metninde geçen Tanrı, insanı kendi suretimizde, kendimize benzer yaratalım’dan alınmıştır. Bununla kastedilen, Tanrının insanlık karşısındaki konumu, insanlığı başıboş bırakmaması, kurtuluş planı hazırlaması ve bir takım ihsanlarda bulunmasıdır.

47 Robeck, s. 4.

48 Kerr, Christian Understanding of Proselytism, s. 8.

49 Evangelization, Proselytism and Common Witness, s. 31-32, (10. dipnot); Veli-Matti Karkkainen, Proselytism and Church Relations, The Ecumenical Review, 52/3, (Temmuz) 2000, 387-388, (3-7. dipnotlar).

50 Burada mezhep kelimesi olarak tercüme etmememizin sebebi: İslam’daki mezhep anlayışıyla Hıristiyanlık’taki mezhep anlayışı arasındaki farktır. Hıristiyanlık’ta veya çoğunluğu Hıristiyan olan toplumlarda daha çok denomination olarak söylenilen bir nevi network denilebilinen bir yapının olmasıdır.

51 Robeck, s. 4-5.

52 Batı Asya ve Kuzey Afrika’nın yerli Hıristiyan toplulukları için bu mesele, bir takım tarihi boyutla beraber günümüz Hıristiyanlığının bu bölgelerdeki apostolik dönemden bu yana olan Hıristiyan topluluğuna bakışlarından kaynaklanmaktadır. Hıristiyanlar için Kudüs, Antakya, İskenderiye ve Açmiyazin, Müslümanlar için Mekke, Medine ve Kudüs; Yahudiler için de Kudüs ne kadar önemliyse o kadar önemlidir. Bu yerler, havarilerin İncil’i vaaz ettikleri ve Hıristiyan misyonunun temellerini attıkları mekanlardır. Kilise deyimiyle Doğu’nun patriark bölgeleri olarak sayılmaktadır. Doğal olarak bu kiliseler, kendilerini her zaman Roma’nın Batı patriarkları ve Bizans ile eşit derecede görmüşlerdir. Ancak dördüncü yüzyılda Roma, ilk dönemde eşit görülen bu kiliseler içinde ruhani öncelik veya üstünlük gibi bir kavram ortaya atıp buna göre bir takım ayarlamalara ve uygulamalara başlar. Bu tarihlerde Bizans Kilisesi, Bizans imparatorluğunun içinde politik bir yapıya sahip olup birçok doğu kilisenin bağlandığı bir yer konumundadır. Bu patriarklar, Doğu Hıristiyanlığının liturji, teoloji ve kilise ili ilgili idaresinde merkez olmuşlardır. Bu durum yedinci yüzyılda İslam’ın yayılmaya başlamasına, fetihlere ve halifenin siyasi gücü altında bu kiliselerinin rolünün pek farkedilememesine kadar devam etmiştir. Bunun dışında Bizans imparatorluğunun Kuzeydoğusunda, Hıristiyanlığı dördüncü yüzyılın başlarında milli bir din olarak tanıyan Ermeni krallığı vardı ve Ermeni Hıristiyanlar, Açmiyazin’de bulunan dini temsilcisine bir patriark otoritesinden daha fazla önem vermişlerdi. Bir takım kültürel, dilsel ve sosyal farklılıklara rağmen bu patriarklar, İznik konsiline (325) temsilci göndermişlerdir. Bu periyot, bölünmemiş kilise olarak tanımlanır. Bu yıllardan sonra Efes konsilinde (431) Antakya patriarkı merkezî kilise görüşlerinden uzaklaştığı gerekçesiyle dışlanmıştır. Bizanslı yöneticilerin zulmünden kurtulmak için Asurlu Hıristiyanlar, İran’a mülteci olarak sığınmışlardır. Efes konsilinden yirmi yıl sonraki Kadıköy konsili, İskenderiyeli Koptik (Mısırlı) kilisesi ile Suriyeli Antakya ve Açmiyazin Ermeni kilisesinin bir tarafta; Bizans ve Roma kilisesinin doktrinsel olarak başka bir tarafta olduğunu ortaya çıkarmıştır. (Kerr, Mission and Proselytism: A Middle East Perspective, s. 13).

53 Kadıköy konsilinden sonra Kerala (Hindistan) kilisesinin içinde olan Koptikler, Suriyeliler, Ermeniler ile Etyopya kilisesi, Oriental Ortodoks kilisesini oluşturmuşlardır. Bunlar, yönetim olarak özerk, fakat inanç ve liturjide birdiler. Bunlardan her biri içinde bulundukları toplum ve kültürle bütünleşmiş sosyolojik olarak etnik kiliseler olarak tanımlanabilir. Günümüzde bu kiliseler, Batı Asya ve Kuzey Afrika Hıristiyanlarının çoğunluğunu oluşturmaya devam etmektedirler. (Kerr, Mission and Proselytism: A Middle East Perspective, s. 13).

54 Kerr, Mission and Proselytism: A Middle East Perspective, s. 14.

55 Kerr, Christian Understanding of Proselytism, s. 9.

56 Kerr, agm., s. 10.

57 Kerr, agm., s. 10.

58 Kerr, Christian Understanding of Proselytism, s. 10.

59 Kerr, Mission and Proselytism: A Middle East Perspective, s. 14-15.

60 Stalnaker, s. 338.

61 Karkkainen, Proselytism and Church Relations, s. 382.

62 Veli-Matti Karkkainen, Evangelizatin, Proselytism, and Common Witness: Roman CatholicPentecostal Dialogue on Mission, International Review of Mission, 25.1, (Ocak) 2001, s. 16.

63 Veli-Matti Karkkainen, “Ecumenism in Wonderland”: Roman Catholic-Pentecostal Dialogue on Mission and Proselytism, International Review of Mission, 89.355, (Ekim) 2000, s. 558-559; Evangelization, Proselytism and Common Witness, s. 27-31; Karkkainen, Proselytism and Church Relations, s. 381.

64 Evangelization, Proselytism and Common Witness, s. 34-35 (10. dipnot); Karkkainen, Proselytism and Church Relations, s. 388 (23. dipnot).

65 Bu deklarasyondan önce 1950’de Toronto’da yapılan ‘The Church, the Churches, and World Council of Churches’ adlı toplantı dokümanı, Dünya Kiliseler Birliği üyesi kiliseler arasında proselitizmi tanımlamak için yapılmış ilk ekümenik teşebbüs olarak görülmektedir. (Bkz. Karkkainen, Proselytism and Church Relations, s. 379).

66 Robeck, s. 5-6; Kerr, Christian Understanding of Proselytism, s. 10-11; Monica Cooney, Towards Common Witness: A Call to Adopt Responsible Relationships in Mission and to Avoid Proselytism, International Review of Mission, 85.337, (Nisan) 1996, s. 283-284; Karkkainen, Proselytism and Church Relations, s. 380.

67 Kerr, Christian Understanding of Proselytism, s. 11.

68 Marc R. Spindler, Visa for Witness: A New Focus on the Theology of Mission and Ecumenism, Mission Studies, 3.1, 1986, s. 54; Cooney, s. 284.

69 Kerr, Christian Understanding of Proselytism, s. 11.

70 Towards Common Witness (Bildiri metni), International Review of Mission, 86.343, (Ekim) 1997, s. 464; Robeck, s. 5-6; Kerr, Christian Understanding of Proselytism, s. 10- 11.

71 Evangelization, Proselytism and Common Witness, s. 32, (10. dipnot); Cooney, s. 286.

72 Towards Common Witness (Bildiri metni), s. 463-472.

73 http://jcrelations.net/en/index.php?item=1489 (10.05.2005).

74 Robeck, s. 6.

75 Kerr, Mission and Proselytism, s. 13.

76 Kerr, Mission and Proselytism, s. 14.

77 Cooney, s. 286.