Hz. Peygamber Dönemi Savaşlarında Meleklerin Yardımı Meselesi

Hz. Peygamber Dönemi Savaşlarında Meleklerin Yardımı Meselesi

Cilt/Sayı

2010 21. cilt – 3. sayı

Yazar

Doç.Dr. Mehmet AZİMLİa

aİslam Tarihi AD, Dicle Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, Diyarbakır

Öz

Bu çalışmada Bedir ve Hendek savaşı sırasında Müslümanlara meleklerin yardım ettiği konusu incelenmiştir. Konuyla ilgili ayetlerde geçen vurguları ve rivayet kültüründeki aktarılan bilgiler, tarihsel bağlamda, meselenin olabilirliğinin olup olmadığı cihetinden incelenmektedir. Makalede rivayetlerdeki ifadelerin mübalağalı anlatımlar olduğu, ayetlerdeki ifadelerin ise daha çok Allah’ın insan doğasına verdiği güçlere işaret ettiği şeklinde bir değerlendirmeye varılmıştır.

Anahtar Kelimeler

Melekler; Bedir Savaşı; İlahi Yardım; Hendek Savaşı

Abstract

In this article the problem of angels’s help during the Bedir and Hendek wars is studied. The verses Koran interested of subject and the knowledges which are quoted at rumor culture at the historic coherence is studied. In this article help’s divine in the rumors which is done with her whole dimensions which Bedir and in Hendek Wars is scrutinised.

Keywords

Angels; Bedir War; Divine Help; Hendek War


Bu çalışmamızda Bedir ve Hendek savaşları sırasında Müslümanlara meleklerin yardım ettiği konusunda ayetlerde geçen vurguları ve rivayet kültüründeki aktarılan bilgileri tarihsel bağlamda, meselenin olabilirliğinin mümkün olup olmadığı cihetinden incelemek istiyoruz.

İslam Tarihi kaynaklarımızda aktarılan rivayetleri incelerken üslubumuz, öncelikle ilk klasik İslam tarihi eserleri olan İbn İshak (v.151/767), Vakıdi (v.207/823), İbn Hişam (v.213/833), İbn Sad (v.230/844), Belazuri (v.279/982), Taberi (v.310/922) gibi klasik dönem müelliflerinin eserlerindeki rivayetleri incelemek şeklinde olacaktır. İsmini zikrettiğimiz bu eserlerden sonra yazılan İslam tarihleri daha çok bunların tekrarı mahiyetinde olduğu için bu bilgileri tekrar etmeyi zait buluyoruz. Ancak, yeri geldiğince bazı noktalarda buralardaki yorumlara da temas edeceğiz. Ayrıca bu meseleye Kuran’da da referans verildiği için Kuran’daki ayetleri bu bağlamda tahlil ederek meseleye açıklık getirmek istiyoruz.

A-MESELENİN ÖNEMİ

Bedir Savaşı, Hz. Peygamber Dönemi savaşları içinde özellikle ayrı bir yer tutar. Bu savaş, Müslümanların on üç yıl boyunca Mekke’de çektikleri ve hala sırtlarında acısını hissettikleri işkenceleri yapan ve hicretten sonra Mekke’deki mallarına el koyan Mekke’nin azgın liderlerine karşı kazandıkları, bütün Araplar tarafından şaşkınlıkla karşılanılan önemli bir zaferdir. Bu savaş bir var olma mücadelesidir ve Hz. Peygamberin tabiriyle “Mekk e’n in ciğerp ar el er i” yok edilmiştir.1

Bir diğer önemli savaş ise Hendek Savaşı’dır ki; Arap yarım adasındaki Arapların o zamana kadar toplayabildikleri en büyük kuvvet olarak nitelendirilebilecek sayıları on bini aşan Mekke ordusuna karşı, zaman zaman münafıkların ayrılmasıyla sayıları 300’e kadar düşen Müslümanların kahramanca yaptıkları destansı savunma savaşıdır. Kur’an-ı Kerim’in tabiriyle “yür ekl er in hanç er el er e day and ığ ı- ”2 bu savaşta Mekkelilerin Müslümanları yok etme konusundaki bütün ümitleri son bulmuştur.

Bu savaşların ikisi de İslam tarihinde bir dönüm noktası sayılabilir. Biri Arapları şaşkına çevirip yeni devlete ilgiyi artırarak, adeta Müslümanların var oluşunun başlangıcını gösterirken, diğeri de Hz. Peygamberin belirttiği gibi Müslümanlar açısından savunma döneminin bitişini ve saldırı döneminin başlamasını sağlamıştır.3 Bu atak dönemi ileri noktada artık fütuhatla beslenip İslam- ’ın dünyaya açılımını sağlayacaktır ve bunun miladını da Hendek savaşı başlatmıştır dersek yanlış olmayacaktır.

Bu iki zaferin önemi hakkında söylenebilecek sözleri bir kenara bırakıp, çalışmamızda temas etmek istediğimiz konuya dönersek, İslam tarihi kaynaklarında bu zaferlerin anlatımları oldukça coşkun ve mübalağalıdır. Bu anlatımlar bazen kahramanlık ölçülerini ve insani durumları aşan noktalara kadar sürüklenir. Bu tür mübalağalı anlatımlar ise bizim için Kur’an-ı Kerim’de yaşayışının örnek olduğu belirtilen4 Hz. Peygamberi anlamada büyük engel teşkil etmektedir. Çünkü bu tür mübalağalı anlatımlar, sonuçta Hz. Peygamberi örneklikten uzaklaştırmaya ve örnek alınamaz noktaya sürüklemekten başka bir işe yaramamaktadır.

Özellikle bu iki savaş sırasında meleklerin yardımı konusu, İslam tarihi ile ilgili eserlerde değişik boyutlarda anlatılır. Meselenin muğlâklığını anlama sadedinde klasik İslam tarihi kaynaklarına değinmeden önce, çağdaş İslam tarihçilerimizin eserlerine bakarsak, bu iki savaşta meydana geldiği belirtilen ilahi yardımlar konusundaki kanaatlerinde bir birliktelik göremiyoruz. Bazı İslam tarihçileri meseleyi olduğu gibi kabul etmekte ve bu savaşlar sırasında meleklerin yardımının gerçekliğini belirtip bu görüşlerine ayetleri delil getirmektedirler.5 Kimi tarihçilerimiz ise meseleye hiç değinmeden sadece ayetleri referans vermekte6 veya Kur’an-ı Kerim’de manevi askerlerden bahsedildiğini belirterek bu konudaki kanaatlerini aktarmamaktadırlar.7

Bazı araştırmacılar meleklerin yardımını manevi bir yardım8 olarak alıp, bunun fiziki bir yardım olmadığını, meleklerin maddi bir tesir yapamayacağını, bu tesiri Müslümanların kılıçları ile yaptıklarını,9 buradaki yardımın anlamının sadece güven artırmak, direnç vermek üzere bir önlem olduğunu,10 sayıca az olan sahabenin moralini düzeltmek için müşrik sayısınca Bedir’de bin melek, Uhud’da ise üç bin melek sözü ile cesaret verildiğini, böylece Müslümanların rahatlatıldığını belirtirler.11

Bazı bilginler ise meseleyi tamamen mecaz olarak algılayıp savaşlardaki galibiyetlerin meleklerin herhangi bir yardımıyla değil, savaş kurallarına riayet edip savaş tedbirlerine başvurmakla gerçekleştiğini, bu manada meselenin, yüksek moral, disiplin ve tedbir ile bir gece önce içki içen ayyaş müşriklere karşı kazanılan bir zafer olduğunu belirtirler.12 Bu anlamda Kuran’ın kasırgayı Allah- ’ın askeri olarak yorumladığını,13 o sırada meydana gelen rüzgâr ve kum fırtınasının buna yardım ettiğini, Hz. Peygamberin hazırladığı yüksek moralli sahabe ordusunun elindeki kılıç yerine sopa olsaydı bile, o coşkuyla müşrikleri yenebileceklerini belirtirler.14

Bu izahlardan da anlaşılacağı üzere savaşlarda melekler vasıtasıyla ilahi yardımlar konusunda tarihçiler arasında bir fikir birliği yoktur, kafa karışıklığı ortadadır. Bu da meselenin zi hin ler de hal le di le me di ğin in gös terg el e rin den biridir. Konuyla ilgili ayetlerin olması da meseleyi daha önemli hale getirmektedir. Bu nedenlerden dolayı bu konuyu incelerken öncelikle bu konuyla ilgili rivayetlerin tahlillerini yapmak sonra da bu anlatımlara delil olarak getirilen ayetleri incelemek istiyoruz.

B-RİVAYETLER

Konuyla ilgili gelen rivayetler, daha çok Bedir savaşı üzerinde yoğunlaşmaktadır. Uhud savaşı sebebiyle inen ayetlerde bile bu konuya temas edilmektedir. Ayrıca Hendek savaşında yardım konusu da aktarılmaktadır. Bunların dışında Huneyn savaşıyla ilgili olarak birkaç referans verilmektedir. Bu sebeple rivayetleri ve ayetleri tahlil ederken öncelikle Bedir savaşıyla, daha sonra da Hendek Savaşıyla ilgili olanları tahlil etmek, bu arada diğer referanslara da değinmek istiyoruz.

1-BEDİR SAVAŞI

Klasik İslam Tarihi kaynaklarından İbn İshak’ta meleklerin savaşa katıldıkları ile ilgili bir kayıt yer almamaktadır. Sadece diğer bazı kaynaklarımızda da geçen Bedir savaşında şeytanın hicret sırasında Hz. Peygamberi yakalamaya çalışan Suraka b. Malik şekline girdiği,15 Mekkelileri savaşa teşvik ettiği,16 ancak melekleri görünce denize kadar kaçıp kendini denize atarak Allah’tan “dünyadaki rolünün kaldırılmasını mühletinin tamamlanmasını” istediği şeklinde pek makul olmayan bir rivayet bulunmaktadır.17 Bu rivayet, muhtemelen şeytanın görevinin sona ermesini bile isteyecek kadar meleklerden korktuğunu ifade etmeye yönelik ve en uzak yer olarak ancak denizi düşünebilen Arap muhayyilesinin uydurduğu bir haber olsa gerektir.18 Ayrıca şeytanın Bedir savaşına katılması Müslüman şairlerin müşriklere yönelik söyledikleri şiirlerde ortaya konulmuş sonra da rivayetlere girmiş ve muhtemelen Suraka’nın düşmanları tarafından ortaya konulmuş olsa gerektir.19 Olayın şeytan-insan ilişkisi açısından ve böyle bir şeyin olup-olamayacağı açısından düşünüldüğünde de kabul edilebilir bir yanı görülmemektedir. Bu konuyla ilgili başka bir çalışmamızda meseleye temas ettiğimiz için bu meseleyi geçiyoruz.20

İslam tarihçilerimizden Belazuri, Meleklerin yardımı ile ilgili olarak savaşlarda meleklerin ve rüzgârın yardımıyla yardım edildiğinden bahseder, ancak hiçbir örnek üzerinde bu konunun detaylarına girmez.21 Taberi ve İbn Hişam ise meseleyi İbn İshak ve Belazuri’de geçmeyen bir biriyle çelişkili birkaç rivayet ile izah etmeye çalışırlar.

Bu rivayetlerden biri Gifar kabilesinden savaşı seyretmeye gelen iki müşriğin, silah ve at sesleri ile savaş meydanına gelen Cebrail’in bindiği atına hitaben “ya hayzum” şeklindeki sesini duymaları üzerine, birinin ölmesi, diğerinin bayılması şeklindedir.22 Tarihçi İbn Kesir bu rivayeti başka bir rivayeti delil getirerek reddetmektedir.23 Bu rivayete göre eğer Cebrail’in sesi ile savaşı seyreden bir müşrik ölüyorsa, Hz. Peygambere karşı savaşanlar bu sesi neden duymadılar? Ayrıca müşriklerin ölmesi için ses yeterli ise, Cebrail’in at üstünde silahını kuşanmış bir şekilde gelmesine gerek olmaması lazımdır.

Aynı kaynaklarda Hz. Peygamberin Cebrail’in at üzerinde yardıma geldiğini belirttiği bir rivayet bulunmaktadır.24 Bu kitaplarımızda bu rivayetlerin hemen akabinde aktarılan rivayet de ise sahabelerden aktarılan: “Müşriklerle çarpışırken kılıcımızı uzatıyorduk, kılıcımızı vurmadan müşrikin kafası düşüyordu.” şeklinde bir rivayet bulunmaktadır.25 Bu rivayete göre savaşa gelen melekler görünmemektedir, ancak savaşmaktadırlar. Tabi bu rivayet de bir yukarıdaki ve biraz sonra vereceğimiz birçok rivayetteki meleklerin göründüğüne dair rivayetleri nakzetmektedir. Misal verecek olursak, bu rivayeti veren İbn Hişam’da geçen başka bir rivayette melekler gözle görünmektedir.26 Yine Vakidi’de Hz. Peygamberin sağında solunda savaşan, ancak kim oldukları bilinmeyen adamlardan bahsedilip, bunların onu koruyan melekler olduğu aktarılmaktadır.27 Dikkat edilirse rivayetlerin bir kısmında melekler görünür bir şekilde savaşırlarken, bir kısmına göre ise görünmeden savaşmaktadırlar. Bu da kaynaklarımızdaki bu rivayetlerin birbirini nakzettiğini gösteren bir durumdur ve hangi rivayet esas alınırsa, diğerinin ona ters düştüğü görülecektir.

İlk kaynaklarımızdan aktardığımız bu rivayetleri yeterli görüp fazla detaya girmeyerek Hz. Peygamberin bile melekleri görüp görmediği konusundaki tartışmaların olmasını bir kenara bırakarak28 bu rivayetler hakkında bazı tahliller yapmak istiyoruz.

Eğer buradaki rivayetler gereği savaşa gelen melekler, insan suretinde görünüyorlarsa29 bu durumda bu yabancı savaşçılar, sahabilerin neden dikkatini çekmemektedir? Hz. Peygamber üniforma olmadığı için müşriklerle aynı elbiseleri giyen Müslümanlara, savaş sırasında birbirlerini tanıyabilmeleri için parola öğretmişti.30 “Ehad ehad” şeklinde olan bu parola ile aralarında anlaşacaklardı ve parolayı bilenin Müslüman olduğu anlaşılacaktı.31 Bu durumda, savaş ortamında bu yabancı savaşçılara bu parola neden sorulmadı? Rivayetlere göre meleklerin sarığının rengine32 kadar anlatan sahabiler, bu bilinmeyen adamlara parolayı neden sormadılar? Bu sorular birer muammadır.

Eğer bu melekler Müslümanlarla birlikte aynı safta müşriklere karşı savaştılarsa, bu durumda müşrik ordusuna Müslüman sayısı fazla görünecekti. Verilen en az sayı olan bin rakamını alsak bile Müslümanların ordusunun sayısı müşriklere 1300 kişi olarak gözükecekti. Hâlbuki Kuran-ı Kerim bu savaşta kâfirlere Müslümanların sayısının az göründüğünü açıkça belirtir. (…siz i de onl ar ın göz ünd e azalt ıy ord u… Enfal-44) Böylece meleklerin bu savaşta savaştıkları iddiası bu ayete de tezat teşkil etmektedir.33 Burada kâfirlerin melekleri görmediği düşünülemez. Bununla ilgili gelmiş birçok rivayet anlatılmaktadır.34 Zaten melekler eğer geldilerse, kâfirleri korkutmak için geldiklerinden dolayı onlar melekleri görmeleri gerekir. Görünce de Müslümanların sayısını kendilerinden fazla olarak görmeleri sonucu ortaya çıkacaktır. Bu da ilgili ayete ters bir durumdur.

Meleklerin insan suretinde savaştıkları şeklindeki rivayetlerin en önemli açmazı, Kuran’da üç yerde (Cun ud un Lem Ter avh a –Görm ed iğ in iz ordul ar) şeklinde geçen (Tevbe 26-40, Ahzab-9) ayetlerdir. Esasında Kuran savaş sırasındaki yardım konusunda böyle hitap ederken, insan suretindeki melek savaşçılardan bahseden rivayetlerin, başka bir tahlile gerek duymaksızın terk edilmesi gerektiğini düşünüyoruz.

Rivayetlere genel olarak bakarsak ilginç bir açmaz da, savaşta görünüp görünmedikleri yukarıda değindiğimiz gibi çelişkiler barındırmasına rağmen, meleklerin kıyafetleri ve atları konusundaki en ince detayların bile verilmesidir. Buna göre bazı rivayetlerde melekler yer ve gök arasında35 , bacakları alaca tenli kır atlara binmiş, ak benizli şahıslar olarak tarif edilmektedir.36 Ayrıca meleklerin sarıklarının Bedir savaşında beyaz, Huneyn’de kırmızı olduğu, Cebrail’in ki ise sarı renkte olduğu,37 sarıklarını omuzlarının arasına sarkıttıkları38 ve bu savaşta Cebrail, İsrafil, Mikail’in her birinin bin meleğin başında başlarına kırmızı, sarı, yeşil sarıkları sarmış, göğüslerinde işaretli tüyler ile nurdan alaca tenli işaretli atlar üzerinde (hem nurdan hem alaca tenli nasıl oluyorsa?) savaş meydanına geldikleri belirtilir.39 Yine Cebrail’in Beni Kureyza savaşına başında atlastan beyaz bir sarık, üzerinde ipek atlastan kadife bir elbise ile eyerlenmiş bir katıra binmiş olduğu halde geldiği belirtilir.40 Başka bir rivayette ise savaş sırasında gökyüzünden siyah karıncaya benzer siyah çizgili bir elbise düştüğü, bütün ufku kapladığı, vadinin dolu dolu kan aktığı, bunun da melekler olduğu anlatılır.41

Birçok sahabenin görünmediğini belirttiği meleklerin, kıyafetlerine, çeşitli renklerde sarık sarış tiplerine, göğüslerindeki işaretli tüylere, atlarının bacaklarının alacalığına kadar detayların verilebilmesi, o savaş ortamında kanaatimizce mümkün görünmemektedir. Bu kadar detaylıca görünebilen melekleri sadece birkaç kişinin değil, herkesin görmesi gerekirdi. Bu kadar önemli bir olayın çok az sahabenin gündemine girmesi ve sahabe büyüklerinin bu konular hakkında bilgiler vermemesi de şaşırtıcıdır. Bu konudaki rivayetlerden bir kısmını da Bedir savaşı sırasında Müslüman olmayan kişilerin aktarması da ayrı bir ayrıntıdır.

Ayrıca kanatları olduğu bilinen meleklerin savaş için atlara ve katırlara ihtiyaç duyması ve savaşa bunlar eşliğinde ve silahlarla gelmesi de42 ayrı bir problemdir. Bu noktada bu tür anlatımlar mecazi anlatım türüdür şeklinde izah edilebilir. Bu takdirde yani meleklerin tiplerini, kılık ve kıyafetlerini mecaz ile yorumlama yolu açılırsa, aynı yorumlama türü fiili savaşa katıldıkları43 konusundaki rivayetler için de uygulanması gerekecektir. Eğer bu rivayetleri mecaz olarak yorumlayacaksak, aynı rivayetin devamında gelen meleklerin savaşmalarını da fiili savaşma olarak değil, mecaz olarak yorumlamak en makul açıklama türü olacaktır.

Bu konuda gelen rivayetler hakkında bir diğer dikkat çekmek istediğimiz yön ise bir kısım rivayetlerin siyasi gerekçelerle ortaya konulmasıdır. Bununla ilgili ilginç bir örnek Hz. Peygamberin amcası Abbas’ın esir edilmesi meselesinde görülmektedir. Bazı rivayetlere göre zayıf ve çelimsiz bir sahabi olan Ebu’l-Yeser Kab b. Amr, Abbas’ı esir edip getirince ona, Abbas’ı nasıl esir ettiği sorulur. O da şeklini tarif ederek, hiç görmediği bir zatın Abbas’ı esir etme konusunda kendisine yardım ettiğini belirtir. Hz. Peygamber de o zatın melek olduğunu söyler.44 Bir diğer rivayete göre ise, savaş sonunda Abbas: “ beni kır ata binmiş, güler yüzlü, içinizde göremediğim biri esir etti” deyince, onu esir eden sahabe olan Ebu’l-Yeser, biraz evvelki sözlerinin tam tersine kendisinin esir ettiğinde ısrar ederek: “hayır, onu ben kendim esir aldım” diye itiraz eder. Bunun üzerine Hz. Peygamber ona: “Sus! Allah seni şerefli bir melekle destekledi” buyurur.45 Bu durumda aynı olayla ve aynı şahısla ilgili iki farklı birbirine zıt rivayetin ortaya çıkması dikkat çekicidir. Buna göre ilk rivayette melek esir edene görünürken, ikincisinde görünmemektedir. Dolayısıyla aynı konuda aktarılan bu rivayetler birbirini nakzetmektedir. Ancak kesin olan bir durum var ki; iki rivayette de Abbas, güçlü biriymiş ve aslında esir edilemezmiş ancak melekler onu esir alabilmiş gibi bir imaj verilmektedir. Aslında, bu rivayetler siyer kitaplarının yazıldığı Abbasi asrında, Abbasi sultanlarının dedeleri olan ve o sırada mücadele ettikleri Ali oğullarının atası Hz. Ali’nin kahramanlığına karşı Abbas’ı övmeye yönelik siyasi uydurmalardan başka bir şey değildir.46

Konumuzla ilgili vereceğimiz bir diğer örnek ise Hz. Peygamberin hayatının mezhepler arası mücadelelere kurban edilmesinin ilginç bir örneğidir. Rivayete göre47 Bedir savaşı sırasında gönderilen meleklerden beş yüzü Cebrail’le birlikte savaş sırasında Hz. Ebubekir’in yanında, beş yüzü de Mikail’le birlikte Hz. Ali’nin yanında savaşıyorlardı.48 Bu rivayetle Melekler her ikisinin yanında yer alıyor ve böylece savaş sırasında sadece Hz. Ali değil, Hz. Ebubekir de ön plana çıkartılmış oluyor. Bu tür rivayetler Hz. Ali’yi ön plana çıkaran Şia’ya karşı denge siyaseti güden Ehl-i Sünnet’in mantığını göstermesi açısından çok ilginçtir.

2-HENDEK SAVAŞI

Hendek savaşında meleklerin yardımından bahseden bazı rivayetler bulunmaktadır. Bunların en belirgini olan rivayette, detaylı bir Cebrail tarifinden sonra Cebrail’in savaş sonunda Hz. Peygambere gelip meleklerin silahı bırakmadığını, Beni Kureyza yurduna gidiyor olduklarını söylediğini belirten rivayettir.49 Rivayetteki Cebrail’in kıyafeti ve bineğinin detayları konusundaki anlatımın nasıl olduğunun yorumunu yukarıda yaptığımız için geçiyoruz. Bunun dışında sahabeden Huzeyfe’nin savaş sonunda savaş meydanından ayrılan ve melek olduğunu düşündüğü yirmi tane sarıklı adam gördüğün- den bahsedilen rivayet bulunmaktadır.50 Bu rivayetin tek bir kişiden gelmesi dışında, diğer sahabeler tarafından görülmeyip teyit edilemeyen olaylar cinsinden olduğunu belirtip, ayrıca Hendek savaşı sırasında meleklerin savaştıklarına dair hiçbir rivaye- tin olmaması ve İbn Hişam’ın zikrettiği “..Bedir dışında meleklerin hiçbir savaşta fiilen savaşmadıkları…”rivayeti51 ve Kuran’daki “görünmeyen ordular”52 tabiriyle de çeliştiğini belirtmek istiyoruz.

Hendek savaşı, esasen sahabenin gayreti, Hz. Peygamberin tedbirleri ile başarılan bir zaferi anlatmakta, meleklerin fiziki yardımından bahsedilen somut bir olay rivayetlerde net olarak bahsedilmemektedir. Aslında bu savaş sırasında meydana gelen soğuk ve rüzgâr, Müşrik ordusunu vurmuştur.53 Bunu, soğuk ve rüzgârın ordudaki çadırları söküp, ateşleri söndürdüğü sırada ordusuna hitabeden Ebu Süfyan’ın sözlerinde görebiliyoruz; “Ey Kureyş cemaati! Vallahi, siz durulacak bir yerde durup sabahlamadınız. Vallahi, siz durulacak gibi bir yerde değilsiniz. Atlar, develer ölmeye başladı. Kıtlık her tarafı sardı. Benî Kurayza Yahudileri de bize karşı aksilik etmeye başladılar. Onlardan, hoşumuza gitmeyecek haberler aldık. Rüzgârlardan başımızı gelenleri görüyorsunuz. Ne tencerelerimizi, ne ateşimizi, ne de barınacağımız çadırlarımızı yerinde bırakıyor. Hemen göç edip gidiniz. İşte, ben göç edip gidiyorum.”54 Bundan sonrasını İbn Hişam şöyle anlatır; “ortaya çıkan soğuk bir fırtına, düşman çadırlarını söküyor, ateşlerini söndürüyor, atlarını ürkütüyor, düşmanı toza boğuyordu. Sonunda düşman perişan oldu, çekip gitti. Bu durum onları kendi başlarının derdine düşürmüş, ordugâhlarına çekilmek, sinmek zorunda bırakmıştı. Rüzgâr çadırların bezlerini, derilerini yırtıyor, direklerini söküyor, koparıyor, sergileri kumlara gömüyor, hiç kimse hiç kimsenin yanına gidemiyordu. Yakılan ateşler sönüyor, develer atlar birbirlerine karışıyordu. Müşriklerin kalplerine büyük bir korku düşmüştü.”55

Yalnız buradaki rüzgâr ve sarsıntıları meleklerin müşriklere yönelik yaptıkları bir olay olarak algılamamak lazımdır.56 Eğer bunu meleklerin müşriklere yönelik bir azabı olarak algılarsak, bu takdirde aynı azabı Müslümanlara da gösterdiklerini kabul etmek zorunda kalırız. Çünkü bu rüzgâr ve soğuk müşrikleri üşütüp tedirgin ederken, Müslümanları da tedirgin etmişti. Huzeyfe’den gelen rivayette Hz. Peygamberin Müşriklerin karargâhını kontrol etmek üzere kimin gideceğini sormuş gidene cennet vaad etmiştir. Ancak sahabelerden hiçbiri korku, açlık ve soğuktan dolayı yerinden kalkamamış ve sadece Huzeyfe gitmiştir.57 Aynı rivayetin devamında Huzeyfe görevinden döndükten sonra Hz. Peygambere rapor verirken şunları söylemektedir; “Yâ Rasûlallah! Halk Ebu Süfyan’ın başından dağılmış, başında ancak bir cemaat kalmıştır. Allah, bizim üzerimize boşalttığı soğuk gibi, onların üzerine de soğuk boşaltmaktadır. Fakat biz buna karşılık Allah’tan onların dilemedikleri ecri dileriz.” demiştir ve üşüdüğü için Hz. Peygamber tarafından ısıtılmıştır.58 Buradan da anlaşılmaktadır ki Hendek savaşı sırasındaki rüzgâr ve soğuk özel bir şey değil, mevsimin gereği olan ve Müslümanların da hissettikleri bir şeydi. Nitekim Mekkelilerin soğuk mevsiminin gelmesinden dolayı bir an önce savaşı bitirip ayrılmayı düşünüyor ve hesap ediyorlardı.

Esasen meleklerin savaş sırasındaki yardımları konusundaki problemleri meleklerin sadece Bedir savaşında fiilen savaşa katıldıkları şeklindeki rivayetle çözmeye çalışmak da meseleyi halledememektedir.59 Bir defa bunun mantıklı bir izahı da bulunmamaktadır. Melekler farz edelim ki, Uhud ve Huneyn’de Müslümanların hatası vardı bu sebeple yardım etmediler. Mute’de, Bi’r-i Maune’de, Reci’de neden yardım etmediler? Ayrıca İslam tarihinin gün gibi açık dönemlerindeki savaşlarda bu yardımlar neden olmamıştır? Neden rivayetlere yansımamıştır? İslam tarihinde meleklerin yardımına en layık olmaları gereken sahabe orduları kuzeye doğru fethe çıktıklarında Bizanslılar bu ordular hakkında birçok gözlemler yaptılar. Sonuçta bu ordu hakkında birçok övgülerden bahsederlerken meleklerden veya insanüstü sarıklı insanların yardımından bahsetmemişlerdir.60 Ayrıca ilk İslam fütuhatını anlatan fütuhat kitaplarımızda da fütuhat sırasında meleklerin yardımıyla ilgili bilgileri bulamamaktayız.

Sonuç olarak Bedir savaşında çok üstün gayretlerle canlarını ortaya koyarak düşmanı mağlup eden, Hendek’te namazlarını aksatırcasına çalışan61 ve Kur’an-ı Kerim’in ifadesiyle yüreklerin korkudan boğazlara dayandığı62 sırada canla başla İslam- ’ın bayrağını düşürmeyen bu güzide insanların çabalarını önemsemek lazımdır. Bu savaşlar sırasında bu insanlar Allah’ın koyduğu savaş yasalarını uygulayıp galip gelmişlerdir. Zaferin gökten gelen meleklerle kazanıldığını söylemek, onların çaba ve gayretlerini en azından hafife almak olacaktır. Meleklerin yardımı meselesinin muhtemelen biraz sonra anlatacağımız ayetlerin yanlış yorumlanması ve bu savaşlar etrafında söylenmiş kahramanlık şiirleri etrafında kurgulanmış şeyler olduğunu düşünüyoruz.63

3-AYETLER

Kur’an- Kerim’de savaşlardaki ilahi yardımla ilgili olarak Bedir savaşından bahseden Enfal suresi, Uhud savaşından bahseden Ali İmran Suresi ve Hendek Savaşından bahseden Ahzab suresinde konuyla ilgili ayetler bulunmaktadır. Burada ayetlerin meallerini Diyanet Vakfının mealinden verip daha sonra değerlendirmelerde bulunmak istiyoruz. Öncelikle Bedir ve Uhud savaşıyla ilgili olarak gelen ayetlere değinmek istiyoruz. Bedir Savaşıyla ilgili olarak Enfal 9-13 ayetler arasında şöyle denilmektedir;

“Hatırlayın ki, siz Rabbinizden yardım istiyordunuz. O da, ben peşpeşe gelen bin melek ile size yardım edeceğim, diyerek duanızı kabul buyurdu.

Allah bunu (meleklerle yardımı) sadece müjde olsun ve onunla kalbiniz yatışsın diye yapmıştı. Zaten yardım yalnız Allah tarafındandır. Çünkü Allah mutlak galiptir, yegâne hüküm ve hikmet sahibidir.

O zaman katından bir güven olmak üzere sizi hafif bir uykuya daldırıyordu; sizi temizlemek, şeytanın pisliğini (verdiği vesveseyi) sizden gidermek, kalplerinizi birbirine bağlamak ve savaşta sebat ettirmek için üzerinize gökten bir su (yağmur) indiriyordu.

Hani Rabbin meleklere: “Muhakkak ben sizinle beraberim; haydi iman edenlere destek olun; Ben kâfirlerin yüreğine korku salacağım; vurun boyunlarına! Vurun onların bütün parmaklarına! diye vahyediyordu.

Bu söylenenler, onların Allah’a ve Resulüne karşı gelmelerinden ötürüdür. Kim Allah ve Resulüne karşı gelirse, bilsin ki Allah, azabı şiddetli olandır.”

Uhut Savaşı münasebetiyle nazil olan Ali İmran suresi 123-128 ayetlerde şöyle denilmektedir;

“Andolsun, sizler güçsüz olduğunuz halde Allah, Bedir’de de size yardım etmişti. Öyle ise, Allah’tan sakının ki O’na şükretmiş olasınız.

O zaman sen, müminlere şöyle diyordun: İndirilen üç bin melekle Rabbinizin sizi takviye etmesi, sizin için yeterli değil midir?

Evet, siz sabır gösterir ve Allah’tan sakınırsanız, onlar (düşmanlarınız) hemen şu anda üzerinize gelseler, Rabbiniz, nişanlı beş bin melekle sizi takviye eder

Allah, bunu size sırf bir müjde olsun ve kalpleriniz bu sayede rahatlasın diye yaptı. Zafer, yalnızca mutlak güç ve hikmet sahibi Allah katındandır.

Allah, kâfirlerden bir kısmının kökünü kessin veya onları perişan etsin, böylece bozulmuş bir halde dönüp gitsinler diye, size yardım eder).

Ki bu işte senin yapacağın bir şey yoktur yahut (Müslüman olsunlar da) tövbelerini kabul etsin, ya da (ısrar ederlerse) onlara azap etsin diye (Allah Bedir’de size yardım etti). Çünkü onlar zalimdirler.”

Konuyu, rivayetler destekli izah eden kimi müfessirlerimiz, yukarıda olabilirliğinin ne kadar mümkün olduğunu tartıştığımız rivayetler rehberliğinde meseleyi tefsir edip, söz konusu Bedir, Uhud ve Hendek savaşlarında meleklerin kafirlere karşı Müslümanlara yardım etmek üzere64 geldiğini belirtirler.65 Kimilerine göre meleklerin gelişi apaçık bir gerçektir.66 Bu mesele bağlamında meleklerin hangi savaşa bizzat katıldıkları, hangisine katılmadıkları, katıldıkları savaşta savaşa girip girmediklerini tartışmışlardır.67 Kimi müfessirler ayetlerde geçen ilahi yardımın sadece Bedir’de belirtmektedirler. Bu konuda müfessirler arasında bir görüş birliği bulunmamaktadır.68

Kimi müfessirler ise Âl-i İmran ve Enfal suresindeki ayetlerde anlatılan meleklerin yardım meselesini, iki ayet grubunda da geçen ve meleklerin iniş sebebini anlatan “Allah, bunu size sırf bir müjde(Moral) olsun ve kalpleriniz bu sayede rahatlasın diye yaptı.” ibaresi çerçevesinde alarak, bu savaşlarda meleklerin fiziki bir yardımı olmadığını, ancak psikolojik ve moral yardımı söz konusu olduğunu belirtirler.69

Bu müfessirlerin başında Râzî (606/1209) gelmektedir. O, ayetlerde bahsedilen yardımın moral desteği, güven duygusu ve orduya bir zafer müjdesi anlamında olduğunu, değilse meleklerin savaşa bizzat katılmadıklarını, ayetteki esas anlamın bu olduğunu belirtir.70 Râzî, daha önceki bir takım müfessirlerin bu konudaki benzer görüşünü aktararak, meleklerin savaşmadıkları, ancak müjde için geldikleri şeklindeki görüşünü her iki ayet grubunu yorumlarken de vermektedir.71

Razi, ayrıca bir diğer müfessir olan Ebu Bekr el-Esamm’ın meleklerin fiziki olarak savaşmadıkları konusundaki görüşlerini nakleder. Şöyle ki; “Tek meleğin sözgelimi Cebrail’in yapabileceği iş için bu kadar melek gelmesine gerek yoktur. Binaenaleyh Cebrail Bedir gününde hazır bulunduysa, Müslümanların kâfirlerle savaşmasına gerek yoktur. Eğer melekler savaşmışlarsa ve eğer insanlar onları görmüşlerse, onları ya insan suretinde görmüşlerdir veyahut da başka bir surette. Birinciyi kabul edersek, bu takdirde Hz. Peygamber’in ordusundan müşahede edilen miktarın meleklerin sayısından dolayı üç bin veya daha fazla olması gerekirdi ki, hiç kimse bunu söylememiştir. Ayrıca bu durum; “Sizi de onların gözlerinde azaltıyordu” (Enfal-44) âyetine de ters düşer. Eğer Müslümanlar o melekleri, insan suretinde görmemişlerse, o zaman kesîf yahut da latîf bir cisim olan meleklerden insanların kalplerine çok şiddetli bir korkunun düşmesi gerekirdi. Hâlbuki durumun hiç de böyle olmadığı bilinen bir gerçektir. Eğer onlar, mesela hava gibi latîf cisimler idiyseler, onlarda katılık, sertlik gibi özellikler bulunmaz; böylece onların atlara binmiş olmaları da imkânsız olmuş olur.”72 Meleklerin müjde ve moral takviyesi için savaşlara geldikleri şeklindeki benzer görüşleri, başka tefsir kitaplarımızda da bulabiliriz.73 Hamidullah da tek bir meleğin yeteceği bir durum için bu sayıların verilmesini hiçbir menfaat gözetmeksizin savaşan sahabenin samimiyeti için olduğunu ve “…bunu yalnızca müjde olsun diye yaptı…” ayetinde buna işaret edildiği üzere moral verildiğini belirtmektedir.74

Çağdaş müfessirlerden Reşit Rıza, ayetlerde geçen ilahi yardımın müjde niteliğinde olup, maddi değil manevi olarak kalplere moral verildiğini,75 her iki ayeti de izah ederken açıkça belirtir.76 Muhammed Esed bu ayetler bağlamında Razi ve Reşit Rıza’- ya(1935) tabi olmuş ve bin, üç bin, beş bin gibi değişik rakamlarla ifade edilen sayıdaki meleklerin yardımının zorluklara karşı sabreden ve sorumluluklarının bilincinde olan sahabeleri teşci etmeye yönelik mecazi anlatımlar olduğunu,77 ayetlerdeki “…bunu yalnızca müjde olsun diye yaptı…” ibaresinin bunu açıkça dile getirdiğini belirtir.78

Süleyman Ateş, ayetlerdeki ifadelerden meleklerin bizzat savaşa katılmadıklarını, savaşta en önemli şeyin güven duygusu olduğunu, ruhani varlıkların desteğinin ruhani olacağını, meleklerin de Müslümanların iradesini güçlendirdiklerini, onlara güven duygusu aşıladıklarını79 ve manen destek vererek düşmanın da içine korku saldıklarını belirtir.80 Ayrıca ayetlerde geçen ve meleklere hitaben ifade edilen “boyunlarını vurun” ifadesinin bizzat fiziki olarak boyun vurma değil, boyunun üstündeki düşünce merkezi olan başın kastedildiğini, çünkü el organının baştan emir aldığını belirtir.81

Çağımız müfessirlerinden Ebu’l-Ala Mevdudi(1979) bu konudaki görüşünü şöyle dile getirir; “Kur’an’dan öğrendiğimiz esas ilkelerin ışığında, meleklerin savaşta ve öldürme işleminde bilfiil görev almadıkları, fakat muhtemelen Müslümanların darbelerinin etkili ve isabetli olmasına yardım ettikleri görüşündeyiz. Fakat gerçeği yalnızca Allah bilir.”82 Buraya kadar aktardığımız alıntıları yeterli görüp bu alıntılar ışığında Ali İmran ve Enfal suresinde anlatılan savaşlarda meleklerin kâfirlere karşı yardıma gelmesi meselesinde sonuç olarak diyebiliriz ki; meleklerin bu savaşlarda fiilen yardımları yoktur. Bu sonucu meleklerin niçin indiğini açıklama amaçlı olarak iki surede de tekrar edilen gerekçe, açıkça vermektedir. “…bunu yalnızca müjde(moral) olsun, kalbiniz yatışsın diye yaptı…” Bu anlamda bu ayetleri anlamada anahtar kelime, Büşra (müjde) kelimesi olmaktadır.

Biz bu iki ayet grubu konusunda bu ibarenin yeterli gerekçeyi verdiğini, yardımın sadece manevi olduğunu açıkça belirttiğini aktarıp, fazla söze hacet olmadığını söyleyerek, Hendek savaşı ile ilgili olarak inen Ahzab suresindeki ilgili ayetlere temas etmek istiyoruz.

Hendek savaşı sebebiyle nazil olan Ahzab suresi 9-12. ayetlerde şöyle denilmektedir;

“Ey iman edenler! Allah’ın size olan nimetini hatırlayın; hani size ordular saldırmıştı da, biz onlara karşı birrüzgâr ve sizin görmediğiniz ordular göndermiştik. Allah ne yaptığınızı çok iyi görmekteydi

Onlar (müşrikler) hem yukarınızdan hem aşağı tarafınızdan (vadinin üstünden ve alt yanından) üzerinize yürüdükleri zaman; gözler yıldığı, yürekler gırtlağa geldiği ve siz Allah hakkında türlü türlü şeyler düşündüğünüz zaman;

İşte orada iman sahipleri imtihandan geçirilmiş ve şiddetli bir sarsıntıya uğratılmışlardı.”

Bu üç ayet bölümleri dışında Tevbe suresinde geçen iki ayet de bu ayetlere destek olarak getirilmektedir;83

“Sonra Allah, Resul’ü ile müminler üzerine sekînetini (sükûnet ve huzur duygusu) indirdi, sizin görmediğiniz ordular indirdi de kâfirlere azap etti. İşte bu, o kâfirlerin cezasıdır.”Tevbe-26.

“Eğer siz ona (Resûlullah’a) yardım etmezseniz (bu önemli değil); ona Allah yardım etmiştir: Hani, kâfirler onu, iki kişiden biri olarak (Ebu Bekir ile birlikte Mekke’den) çıkarmışlardı; hani onlar mağaradaydı; o, arkadaşına. Üzülme, çünkü Allah bizimle beraberdir, diyordu. Bunun üzerine Allah ona (sükûnet sağlayan) emniyetini indirdi, onu sizin görmediğiniz bir ordu ile destekledi ve kâfir olanların sözünü alçalttı. Allah’ın sözü ise zaten yücedir. Çünkü Allah üstündür, hikmet sahibidir.” Tevbe- 40.

Hendek Savaşı sebebiyle inen ayette geçen ibaredeki “görmediğiniz ordular” ibaresi Tevbe suresinde verdiğimiz iki ayette de geçmektedir. Bu ayetlerin ilkinde Huneyn savaşında ikincisinde Hicret sırasında Hz. Peygambere sekinetin indirildiği ve görünmeyen orduların yardımından bahsedilmektedir. Özellikle ikincisine baktığımızda bu ayetin hem Ahzab suresindeki ayeti, hem de Huneyn savaşı sebebiyle inen ayeti izah ettiğini görürüz. Ayette Hz. Peygambere mağarada iken inen sükûnetten ve görünmeyen ordulardan bahsedilmektedir. Bildiğimiz gibi mağarada savaş olmadı ve ordular da çarpışmadı. Bu anlamda bu ibare ile kastedilenin ordu anlamında olmadığı sükûnet, direnç ve güven anlamında olduğu açıktır.

Bu ayetleri daha iyi anlama ve Kuran üslubunu tanıma noktasında birçok benzer örnek verebiliriz. Burada sadece iki örnekle yetinmek istiyoruz;

“(Savaşta) onları siz öldürmediniz, fakat Allah öldürdü onları; attığın zamanda sen atmadın, fakat Allah attı (onu). Ve bunu, müminleri güzel bir imtihanla denemek için (yaptı). Şüphesiz Allah işitendir, bilendir.” Enfal-17.

Şurası kesindir ki savaş sırasında Allah ne ok atmıştır ne de öldürmüştür. Bütün bunları Hz. Peygamber ve saha beler yapmıştır. Ancak onlara o gücü, imanı kabiliyeti veren ise Allah’ tır. Bu sebeple Allah böyle bir ifade kullanmıştır. Bu, Kuran’ın üslubu ve ifade tarzıdır. Bu tür ayetlerdeki mecaz üslubu incelediğimiz ayetlerdeki ilahi yardım konusu için de geçerli olmalıdır.

Yine Ahzab suresinde geçen bir ayette Kureyza Yahudilerini kastederek;

“Allah, ehl-i kitaptan, onlara (müşrik ordularına) yardım edenleri kalelerinden indirdi ve kalplerine korku düşürdü; bir kısmını öldürüyor, bir kısmını da esir alıyordunuz.” Ahzap-26.

Bu ayetteki ifade de anlatılanın tersine, aslında fiilen Allah ’ın yaptığı bir şey yok ur. Onları kalelerinden indirmemiştir. Buradaki Yahudilerin kalbi ne korku düşüren ve onları kalelerinden indiren Müslümanlardır. Ancak bütün bunların olmasına ve gerçekleşmesi ne imkân veren ise Allah’ tır. Yüce Allah burada meseleye kendisi sahip çıkmaktadır. Kuran’ın genel üslubu böyledir. Tevhit dininin genel ilkeleri de bunu gerektirir. İslam Dini’nin ve onun Kutsal Kitab’ı Kuran’ın, söylem olarak Allah merkezli (Teosentrik) olması, üslubunun da normal olarak bu şekilde olmasını gerektirmiştir. Allah’ın insanlara karşı tavrının ne olacağını ve Allah’ın yasaları gereği nasıl davrandığını, Türkçedeki bir deyim çok güzel açıklamaktadır;“Allah’ ın parmağı var da gözü mü çıkaracak?” Bu türden ayetleri bu formatta anlamak lazımdır. Kuran üslubu bunu böyle izah etmektedir.

Tekrar konumuza dönersek “görünmeyen ordular” ibaresi ile anlatılan Hz. Peygamberin sükûneti ve bu kadar sıkıntılı bir duruma karşı olması gereken tavırları göstermesidir. Allah ona bu kabiliyeti vermeseydi, bu başarılar olmayacaktı. Eğer mağarada telaş etseydi, Huneyn’de bütün sahabe kaçtığı sırada o da metanetini bozup onlara katılsaydı, ayrıca Hendek’te herkes evine sığınırken, o da teslim bayrağını çekseydi zafer gelmezdi. Zaten en büyük yardım da budur ve başarı burada yatar. Bu başarıya götüren kabiliyetler, görünen, elle tutulan fiziki şeyler değil, Allah’ın insanın doğasına verdiği kabiliyetlerdir. Hz. Peygamber de bunları ortaya çıkarmış ve en zor durumları bile atlatmasını bilmiş, sonuçta dünyaya benzeri gelmeyen bir lider olduğunu ispatlamıştır. Bu bağlamda bu savaşta ki yardım konusunu da Allah ’ın insan doğasına verdiği kabiliyetler ve doğal olaylar olarak anlıyoruz.

C-DEĞERLENDİRME

Konuyla ilgili olarak incelediğimiz rivayetleri ve ayetleri aktardıktan sonra şu ortaya çıkmaktadır ki; Savaşlardaki ilahi yardım konusunu net olarak anlayabilmek için bir üslup, bir ilke çerçevesinde hareket etmek gerekir. Öncelikle Allah’ın bu konudaki ilkelerini anlamadan, rivayetler bağlamında meseleyi anlamaya çalışırsak bir yere varmak, meseleyi bir ilkeye oturtmak mümkün gözükmemektedir. Allah’ın ilahi yardımı konusundaki ilke ve yasalarını anlarsak, o zaman ayetlere ve Hz. Peygamber ile ilgili olarak anlatılan olaylara bu ilkeler muvacehesinde anlam vermemiz kolaylaşacaktır. Değilse sünnetullah meselesi konusunda zihinlerdeki karışıklık giderilmeden meseleyi izah etmek mümkün değildir.84

Bu noktada Müslümanların zayıf durumda oldukları ve Allah’ın yardımının daha gerekli olduğu Uhud’da, Mute’de ve daha sonraki savaşlarda neden yardım etmediği sorusunu akla getirmektedir. Allah’ın evrensel yasaları değişmiyorsa, bu yardımlar bir yerde gerçekleşirken, diğer yerde neden dolayı gerçekleşmemektedir? Hz. Peygamberin birçok sahabenin canını feda etmesi sayesinde ölümden kıl payı kurtulduğu Uhud Savaşı’nda veya Uhud Savaşı’ndan daha kötü bir gün olan Taif’- te bu yardımların gelmemesi tuhaf değil midir?

Bu sorulara karşı şöyle bir savunma yapılabilir; “Allah, savaşlarda Müslümanlara istediği zaman yardım edebilir, istediği zaman yardım etmeyebilir.”85 Rivayetlerdeki genel anlatımlarda da bu tema işlenmektedir. Bunun anlamı şudur; “Allah’ın ne zaman yardım edeceği belli değildir, bu Allah’ın dileğine kalmıştır. İsterse Bedir’deki gibi yardım eder, isterse Uhud’da olduğu gibi yardım etmez, bırakır.”

Böyle bir anlayış, Allah için bir kuralsızlığı ve başıboşluğu ve dünyanın düzeninin de bir hoyratlık üzere kurulduğu anlayışına kadar götürebilir. Halbuki Allah yeryüzünü koyduğu bir takım yasalarla yönetmektedir ve bu yasaları sünnetullah olarak ifade etmektedir. Sünnetullah olarak nitelediği bu yasalarda bir değişiklik olmayacağını kendisi söylemektedir. “Allah’ın öteden beri süregelen kanunu (budur). Allah’ın o kanununda asla bir değişiklik de bulamazsın.”86 Bu anlamda savaş yardımlarının olup olmayacağı da bir yasaya tabi olmalıdır. “İstediği zaman yardım eder” şeklindeki bir anlayış, “Allah yeryüzünü yasasız yönetmektedir” şeklinde bir sonuca varmaktadır ki bu anlayış, koyduğu yasalara uyacağını belirten Allah için sözünde durmamayı gerektirir ki bu da ayetlere muhalif bir görüştür. “Allah asla sözünden dönmez.”87 Çünkü o, toplumların başarı ve ya başarısızlığının kendi ellerinde olduğunu, kendileri yeryüzünde Allah’ın toplumlar için koyduğu kurallara uydukları müddetçe, durumlarının değişmeyeceğini bildirmektedir. “Şüphesiz ki bir kavim, kendini değiştirmedikçe; Allah da onları değiştirmez.”88

Burada yeryüzünde Allah’ın yasalarının geçerli olduğunu, bunların asla değişmediğini Allah’ın da koyduğu bu yasalarla yeryüzünü idare ettiğini bir kez daha belirtelim. Buradan başıboş ve ne olacağı belli olmayan bir durumla karşı karşıya olmadığımızı, ilkelerle kayıtlı olduğumuzu anlıyoruz. Onun koyduğu bu yasalar özel bir takım sebepler nedeniyle değiştirilemez. Bunu Hz. Peygamber, oğlu İbrahim’in vefatı sebebiyle söylediği bir hadiste; Allahın koyduğu yasaların evrensel olduğunu, özel bir kişi için bunların değişmeyeceğini belirterek meseleyi ifade etmiştir.89 Bu hadisten hareketle konumuzla ilgili bir örneğe geçip meselenin daha net anlaşılmasını istiyoruz; yağmur Allah’ın yeryüzüne koyduğu bir yasadır. Bu yasa hiç kimse için özel olarak çalışmaz. Bedir savaşında da yağmur yağmıştır, ancak bu onlara özel bir durum değildir. Kuran’da “rahatlamanız için Allah’ı yağmur indirdiğini”90 belirtilmesi de onlara özel olduğunu göstermemektedir. Zaten yağmuru yağdıran Allah’tır, başkası değildir. Zaten yağmur sadece Müslümanlara özel olarak değil, müşriklerin de üzerine yağmıştır. Burada da yağdırdığı yağmuru vesile edinip Allah’tan olduğunu hatırlatmıştır. Çünkü doğal olaylar ve evrensel yasalar, kişilere ve gruplara göre değişmez.

Bu savaşlardaki başarılar da Allah’ın yardımından öte inançla kazanılan başarılardır. Kuran’- da bu durum açıkça şöyle belirtilir; “Gevşemeyin, üzülmeyin, inanmışsanız, mutlaka siz en üstünsünüzdür”.91 Bu ayet, başarının inanarak, hedefe kilitlenerek olacağını belirtir. Burada Müslüman olma şartı bile yoktur. Allah’ın yasası gereği kim kazanacağına inanarak, hedefe kilitlenirse galip gelir. Bunu perçinleyen başka bir ayette ise şöyle denilmektedir. “Nice az topluluklar, Allah’ın izniyle nice çok topluluklara galip gelmişlerdir”.92 Yani inançla savaşan topluluklar (Bedir’de olduğu gibi) sayıları az da olsa Allah’ın yeryüzünde koyduğu kurallar gereği galip geleceklerdir. Sonuç olarak insanlar(sadece Müslümanlar değil) eğer inançla, güvenle çarpışırlarsa yenemeyecekleri kimse yoktur. Bu güven duygusuna sahip olan insanlar kâfir bile olsalar davalarına güvenle sarılıp çarpıştıkları zaman başarı onlarındır. Sonuçta her zaman ve zeminde herkim olursa olsun savaş kural ve ilkeleri geçerli olacaktır.

İlahi yasalar böyle işlemektedir. İşte Bedir’de, Uhud’da, Hendek’te, Huneyn’de bu yasa çalışmıştır. Bedir’deki ve Hendek’teki inançlı, fakat az topluluk, galip gelirken, Uhud’da savaş yasalarına uymadıkları için galip gelememişlerdir. Huneyn’de ise savaş esnasında, yaptıkları yanlıştan dönüp bu yasaya tabi oldukları için galip gelmişlerdir.93 Sonuçta yine Allah’ın yasaları çalışmıştır.

Hz. Peygamber yaptığı savaşlarda devamlı bu ilkelere itibar etmiştir. O, bu kurallara hep uymuş, her savaş öncesi gerekli olan hazırlıkları yapmış, casuslarını kullanmış, gizliliğe riayet etmiş, hendek kazmış, savaş düzenini ve karargâh tespitini en ince noktasına kadar ayarlamış, gerekli bütün tedbirlere başvurmuştur.94 Hiç bir zaman hazırlık yapmaksızın oturduğu yerden ilahi yardım beklememiştir. O, savaş ahlakını ilahi yardım üzerine temellendirmemiştir ve bu şekildeki bir savaş ahlak ve adabını ashabına da öğretmiştir. Ordularını savaşlara ve seriyyelere gönderirken “korkmayın melekler yardım eder” şeklinde müjdelerle değil, tedbirler tavsiye ederek göndermiştir. Buna dair hayatında ve hadislerinde bir ifade bulunmamaktadır. O bu bağlamdaki ifadelerinde, ilahi bir üsluptan öte, beşeri bir üslup kullanmıştır. Ordu psikolojisine uygun teşçi üslubunu muhafaza etmiştir.95 Savaşt a moral eğitiminin ne kadar psikolojik etki ettiğinin bilinci içerisinde, savaş ilkelerini uygulayarak ve morali en üst seviyede tutarak en zor savaşları bile lehine çevirmeyi bilmiş ve ilahi yardımın ilkeyi uygulamak olduğunun bilinciyle savaşları kazanmıştır. Sahabe de onun bu üslubunu anlamış, kendisinden sonraki fütuhat yıllarında bu ilkelere riayet edip bütün dünyayı şaşırtan fetihleri gerçekleştirirken bu tür yardımların beklentisi içerisinde olmamıştır.

Ancak maalesef bazı müellifler meleklerin yardımının gerçekleşmediğini savunanları imanın esaslarından olan melekleri inkâr etmekle suçlayabilmişlerdir.96 Bu görüşler de bir iyi niyet okumak mümkün değildir. Bu mantıkla başta Râzî olmak üzere birçok müfessir ve âlimi imansızlıkla suçlamak gerekecektir ki, bu konuda bir söz söylemeyi zait buluyoruz. Ancak şunu belirtelim ki; tarih, yasalarla çalışır. Olabilirliği mümkün olan şeyler üzerine kurulur. Abartı içeren, insani özellikleri aşan şeyler tarihi oluşturamaz.

Çalışmamıza son vermeden önce bu rivayetlerin getirdiği iki tür olumsuzluktan da söz etmek istiyoruz. Bunlardan ilki, bu savaşlar sırasında korkan, titreyen ancak kararlılığını ve inancını kaybetmeyen Hz. Peygamber ve onun etrafındaki yüce ashabının inandıkları, çalıştıkları, insanüstü çabalar sarf ederek başardıkları o muhteşem Bedir zaferini ve Arabistan’da o zamana kadar toplanan en büyük orduya karşı Hendek savaşında gösterdikleri destansı mücadeleyi, ilahi yardımlar sayesinde kolaylıkla kazanılan zaferler olduğu şeklinde anlama tehlikesi vardır ve bu anlayış en azından onların çabasını hafife almak olur.

Bu tür rivayetlerin getireceği bir diğer olumsuzluk ise, o yüce insanların çabalarını olumsuzlamaktan öte, sonraki insanlara: “o peygamberdir, Allah’tan yardım alıyordu. Bu anlamda bize örnek olamaz.” hissini vererek bize örnek bir hayat bıraktığı Kuran’da belirtilen97 Hz. Peygamberin hayatının örneklikten çıkarılması anlayışına da sürükler.


KAYNAKÇA

1 Vakıdi, Kitabu’l-Meğazi, Beyrut, 1984, I, 53; İbn Hişam, es-Siret’ü-Nebeviyye, Beyrut, 2000, V, 74.

2 Ahzab,33/10.

3 İbn Hişam, VI, 253.

4 Andolsun ki; sizin için Resulullah’ta güzel bir örnek vardır. Ahzab, 21.

5 Emile Dermenghem, Hz. Muhammed’in Hayatı, Çev; Reşat Nuri Güntekin, İstanbul, 2006,184; Muhammed Gazali, Fıkhu’s-Sire, Çev; Resul Tosun, İstanbul, 1987, 245; Said Ramazan El-Buti, Fıkhu’s-Sire, Çev; Heyet, İstanbul, 1987, 232; Said Havva, el-Esas fi’s-Sunne, Çev; Heyet, İstanbul, 1989, II, 142; İmaduddin Halil, Muhammet Aleyhisselam, Çev; İsmail Hakkı Sezer, Konya, 2003, 187, 223; Hüseyin Algül, İslam Tarihi, İstanbul, 1997, I, 363; Ekrem Ziya Umeri, Medine Toplumu, Çev; Nurettin Yıldız, İstanbul, 1988, 147.

6 Mevlana Şibli, Hz. Muhammet, Çev; Yusuf Karaca, İstanbul, 2003, 222; Ahmet Çelebi, Hz Muhammed’in Hayatı, Çev: Hasan Fehmi Ulus, İstanbul, 1997, 144; Ali Himmet Berki, Osman Keskioğlu, Hz. Muhammed ve Hayatı, 246.

7 İbrahim Sarıçam, Hz Muhammed ve Evrensel Mesaj, Ankara, 2003, 165; Adem Apak, İslam Tarihi, İstanbul, 2006, 213; Muhammed Ali, Peygamberimizin Hayatı, byy,Trz, 211.

8 Muhammed Ahmed Başmil, Gazvet-u Bedru’lKubra, byy, 1964, 164.

9 Mahmut Esad Seydişehri, İslam Tarihi, sad; A.Lütfi Kazancı, Osman Kazancı, İstanbul, 1983, 597.

10 Muhammed Hüseyin Heykel, Hz. Muhammed’in Hayatı, Çev; Vahdettin İnce, İstanbul, 2000, 76.

11 Afzalurrahman , Siret Ansiklopedisi, İstanbul, 1996, I, 571.

12 Mahmud Şit Hattab, Komutan Peygamber, Çev; Ahmet Ağırakça, İstanbul, 1988, 91,159.

13 Şibli, 273.

14 Yusuf Kemal Kutluata, Büyük Kumandan Hz Muhammed, İstanbul, 1960, 88.

15 İbn İshak, Siretü İbni İshak, Konya, 1981, 285; İbn Hişam, V, 141. Bu savaştan sonraki tarihlerde bu meselenin Süreka’ya anlatılması ve meselenin açığa kavuşturulması gibi şeylerden bahsedilmez.

16 Belazurî, Ensabu’l-Eşraf, Şam, 1997, I, 347.

17 Vakıdi, I, 71; İbn Kayyım El-Cevziyye, Zadu’lMead, Trc ve Thk; Muzaffer Can, İstanbul, 1990, III, 1167.

18 Belki de muhtemelen hicretteki takip sebebiyle olsa gerek Suraka’ya karşı düşmanlıkla uydurulan bir rivayettir. Bkz. Taberi, Tarihu’l-Ümem ve’lMülük, Beyrut, 1995, II, 25.

19 Bu tür şiirler için bkz. İbn Hişam, V, 143.

20 Bkz. Mehmet Azimli, Siyeri Farklı Okumak, Ankara, 2008,168.

21 Belazuri, I, 344.

22 Vakıdi, I, 77; İbn Hişam, V, 95; Taberi, II, 36; Muslim’de geçen bir ayrıntıda Cebrail “ya hayzum” diyerek vurdu ve vurduğu yer yemyeşil oldu. Müslim, Sahih, İstanbul, 1981, Cihat ve Siyer, 58.

23 İbn Kesir, el-Bidaye ve’n-Nihaye, Beyrut, 2005, III, 38.

24 Taberi, II, 33; Benzer bir rivayet Buhari’de geçmektedir, Buhari, Sahih, İstanbul, 1982, Meğazi, 11.

25 İbn Hişam, V, 95; Taberi, II, 36.

26 İbn Hişam, V, 119.

27 Vakıdi, I, 78.

28 Mevdudi, Tefhimu’l-Kuran, Çev; Heyet, İstanbul, 1990, VI, 18; Fazlurrahman Cibril Hadisi olarak meşhur olan bazı hadislerde olduğu gibi Cebrail’in insan suretinde geldiği şeklindeki anlatımların birer kurgu olduğunu, bu tip kurguların “ Allah Cebraili senin kalbine indirdi” ( Bakara, 97, Şuara, 194)şeklinde gelen ayetlere ters düştüğünü belirtir. Bkz. Fazlurrahman, İslam, Çev; Mehmet Dağ, Mehmet Aydın, Ankara, 1993, 18.

29 Vakıdi, I, 59; Suheylî, er-Ravzu’l-Unf, Beyrut, 2000,V, 151. 30. Vakıdi, I, 71. 31. İbn Hişam, V, 96.

32 İbn Sad, et-Tabakatu’l-Kübra, Beyrut, 1985, II, 16.

33 Bkz. Razi, Tefsir-i Kebir, Çev; Heyet, Ankara, 1990, VII, 55.

34 Taberi, II, 40.

35 Vakıdi, I, 76.

36 Taberi, II, 40.

37 İbn Hişam, V, 95; Taberi, II, 36.

38 Vakıdi, I, 75.

39 İbn Sad, II, 16.

40 Ben-i Kureyza savaşı sırasında verilen bu detaylı tarifleri kimin gördüğü ve anlattığı da ayrıca problemlidir. İbn Hişam, VI, 222.

41 İbn Kesir, III, 38.

42 Vakıdi, I, 77.

43 Taberi, II, 98.

44 Taberi, II, 40; İbn Sad, IV, 12.

45 Hz. Ali’den aktarılan rivayet detayları için bkz. İbn Abdilber el-Kurtubi, el-İstiab, Beyrut, 1328, IV, 220; M. Asım Köksal, İslam Tarihi, İstanbul, 1987, IX, 159.

46 Bkz. Caetani, İslam Tarihi, Çev: H. Cahit Yalçın, İstanbul, 1924, III, 340.

47 Vakıdi, I, 57.

48 İbn Sad, III, 176; İbn Kesir, III, 34.

49 Vakıdi, II, 497; İbn Sad, II, 75.

50 İbn Hişam VI, 222; Taberi, II, 98.

51 İbn Hişam V, 95;

52 Ahzab, 33/9.

53 İbn Sad, II, 71. 54. İbn Hişam VI, 221; Taberi, II, 98.

55 İbn Hişam VI, 222.

56 Bkz. Belazuri, I, 412.

57 İbn Hişam, VI, 221; Taberi, I, 98.

58 İbn Hişam VI, 222.

59 Vakıdi, I, 79; İbn Hişam, V, 95.

60 Bkz. Ezdî, Ezdi, Fütuhu’ş-Şam, Kahire, 1970 151; Taberî, II, 445; İsmail R. Faruki-Luis L. Faruki, İslam Kültür Atlası, Çev; Mustafa Okan Kibaroğlu, Zerrin Kibaroğlu, İstanbul, 1991, (İbn Abdulhakem’in Fütuh’undan naklen) 241.

61 İbn Sad, II, 72.

62 Ahzab, 33/10.

63 İbn Hişam, V, 226.

64 İbn Kesir, Tefsiru’l-Kurani’l-Azim, İstanbul, 1985, II, 93.

65 Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Munir, Çev; Heyet, İstanbul, 2005, II, 336.

66 Zeki Duman, Beyanu’l-Hak, Ankara, 2005, III, 115.

67 Taberî, Tefsiru’t-Taberî, Beyrut, 2001, III, 112

68 Razi, VII, 46.

69 Bkz. Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kuran Dili, İstanbul, 1993, II, 420.

70 Razi, VII, 54.

71 Razi, XI, 263.

72 Bkz. Razi, VII, 55 vd.

73 Alusi, Ruhu’l-Meani, Beyrut, trz. IV, 46.

74 Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi, Çev; Mehmet Yazgan, İstanbul, 2004, 192.

75 Reşit Rıza, Tefsiru’l-Menar, Beyrut, 1993, IV, 112.

76 Reşit Rıza, IX, 608.

77 Muhammed Esed, Kur’an Mesajı, Çev; Cahit Koytak-Ahmet Aktürk, İstanbul, 1999, 114.

78 Esed, 322.

79 Süleyman Ateş, Yüce Kuran Tefsiri, İstanbul, 1989, II, 106.

80 Ateş, III, 493.

81 Süleyman Ateş, Kuran-ı Kerime Göre Hz. Muhammed’in Hayatı, İstanbul, 2003, 519.

82 Mevdudi, II, 157.

83 Hamidullah, 192.

84 Bu konuda müfessirlerimizin de sözlerinde bir netlik gözükmemektedir. Sünnetullah konusunda zihinlerin karışıklığına güzel bir örnek için bkz. Duman III, 115.

85 Bkz. Razi, VII, 48.

86 Fetih, 48/23.

87 Ali İmran, 2/9.

88 Rad, 11; Bu konuda sadece bu ayetin açıklaması sadedinde bkz. Cevdet Said, Bireysel ve Toplumsal Değişmenin Yasaları, İstanbul, 1991.

89 Hz. Peygamber, oğlu İbrahim’in vefatı sırasında güneş tutulmasını İbrahim’in ölümüne bağlayanlara; “Güneş ve ay Allah’ın ayetlerinden birer ayettirler. Hiç kimsenin ölümü ve dirimi için tutulmazlar” diyerek bu meseleyi çok güzel izah etmiştir. Bkz. Buhari, Bedü’l-Halk, 4.

90 Enfal, 8/11.

91 Ali İmran, 3/139.

92 Bakara, 2/249.

93 Tevbe, 9/26.

94 İbn Miskeveyh, Tecaribu’l-Ümem, Beyrut, 2003, I, 167.

95 Kutluata, 88.

96 Ekrem Ziya Umeri, Medine Toplumu, Çev; Nurettin Yıldız, İstanbul, 1988, 148.

97 Ahzab, 33/21.