İslam İnancında Günah Kavramı

İslam İnancında Günah Kavramı

Cilt/Sayı

2017 28. cilt – 1. sayı

Yazar

Vecihi SÖNMEZa

aKelam AD, Yüzüncü Yıl Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, Van

Öz

Bu makale bir giriş ve dört bölümden oluşmaktadır. Girişte Allah’ın buyruklarına aykırı düşen, dinen suç sayılan davranışlar, İslâm şeriatının ve temiz insan fıtratının yapılmasını yasakladığı hususlar olarak ele alınan günah kavramı ve diğer dinlerin bu kavram hakkındaki genel görüşleri incelenmiştir. Birinci bölümde, İslam İnancında günah kavramı hakkında özet bir bilgi vermek suretiyle, Kur’an ayetleri bağlamında günah kavramı incelenmiş, daha sonrasında da bu kavramın sünnetteki yeri izah edilmiştir. İkinci bölümde, İslam Teolojisine göre, günahın kaynağı hakkında genel bilgi verildi. Üçüncü bölümde İslam teolojisi günah kavramına, “inanç” ve “inkâr” bağlamında birincil derecede önem verdiği için, İslami mezheplerin günaha yönelik görüşleri, büyük günah (kebire) ve küçük günah (sağire) hakkında genel bilgi verildi. Son bölümde ise, günah işlemeye teşebbüs etmiş veya bunun dışında kalmış kişiyi günah işlemeye yönelten faktörler üzerinde durularak, bu bağlamda Kelâmî ekollerin görüşleri açıklandı.

Anahtar Kelimeler

İslâm inancı; günah; büyük günah; küçük günah

Abstract

This article is composed of four parts. At the introduction the concept of sin and it’s several meanings are analysed. It’s also investigeted that what other religions say about sin. At the first part, having given general information about sin in Islamic Theology, we consentrated on sin in the context of Holy Quran’s writings. And then, we focus on writings of Sunnah and Commantaries. At the second part, the information about sin in accordance with Islamic Theology is given. It’s also given general information about the views of Müslim sects on sin, about major sin (kabîre) and minor sin (sağîre) are mentioned. Because Islamic Theology gives prime importance to the notion of sin in context of “belief” and “disbelief” (mü’min-kafir). In the third section, the factors leading the person included or excluded to commit sin are deal with. In the last section confession ways are dealt with according to Islamic faith.

Keywords

İslamic creed; sin; major sin; minor sin


Geçmişten günümüze değin yaşamış bütün dinlere bakıldığında günahla ilgili geniş bir terminoloji ve literatürün olduğu görülmektedir. Bütün dinler günahı, kutsala karşı işlenmiş, ilâhî emirlerin ihlali, beşerî ve tabiî düzenin bozulması şeklinde değerlendirmiştir. Ancak günahın tanımı, kaynağı, çeşitleri ve insan üzerindeki etkileri konusunda birbirlerinden ayrılmaktadırlar. Yahûdilik, Hıristiyanlık ve İslâmiyet gibi kaynağı semâvi olan dinlerde ilk günah, insanlığın atası Hz. Âdem tarafından işlenmiştir. Ancak bu dinler, ortak inancın mahiyeti konusunda birbirlerinden ayrılmaktadırlar. Yahûdilikte Tanrı sûretinde ve mükemmel bir şekilde yaratıldığı bildirilen insan, ilk günahı işleyerek “Aden” cennetindeki yerini kaybetmiş, mevcut sıkıntılı ve meşakkatli bir dünya hayatına maruz kalmıştır. Hz. Âdem, günah işlemesiyle, nesline kötü örnek olmuş ve onun nesli günah işlemeye meyilli hale gelmiştir.[1]

Hıristiyanlıkta ise Hz. Âdem’in işlediği ilk günah sadece kendisini etkilememiş bunun yanında atası olduğu bütün insanlığı da derinden etkisi altına almıştır. Bu etki, Tanrı oğlu Mesîh’in çarmıhta can vermesine kadar devam etmiştir. Bu inanışa göre, Hz. İsâ’nın yaptığı bu fedakarlık sayesinde insanlık, Hz. Âdem’in işlediği aslî günahtan temizlenmiş ve insanlığın kurtuluşu sağlanmıştır.[2] İnsanların günâhlarının temizlendiğine inanırlar. Hz. İsa (a.s.)’ın ölümünü temsil eden vaftiz ayini ile çocukların günahlarından temizlendiğini kabul ederler. Bağışlama yetkisini böylece Tanrının elinden alan Hıristiyanlar, insanları sonraki dönemlerde kontrol etmek için günâhlarını papazlara itiraf ettirmek suretiyle bağışlarlar. Bu işleme Hıristiyanlıkta “günâh çıkarma” denir. İlk defa dördüncü Latran Konsili’nde (1215) ergenlik çağına giren her Hıristiyan için yılda bir defa günâh çıkarma kararı alınmıştır. Papazların kiliselerde günâh çıkardıkları özel yerlere günâh çıkarma hücreleri denilir. Bu hücreler kiliselere 16. yüzyıldan itibaren eklenmiştir.[3]

Yahudî ve Hıristiyanlar dinlerinin birçok esaslarını bozdukları gibi günâh kavramını da kendi arzularına uygun olarak değiştirmişlerdir. Yahudiler; Allah’ın seçilmiş kulları oldukları inancıyla, kendi ırklarından olmayan insanlara yaptıkları kötülükleri mubah kabul ederler. Kendilerinin cehennemde sayılı günler kalacaklarına, sonra yalnızca kendi ırklarının cennete gireceğine inanırlar.[4] Bu materyalist millet eskiden günâh keçisi adını verdikleri bir keçiyi sırtına günâhlarını yükledikleri gerekçesiyle çöle salarlar ve böylece günâhlardan kurtulduklarına inanırlardı.

İslâm ise, bir ırk ve sınıfın imtiyazını, insanların günâhlı doğduklarını, günâhların şahıslar tarafından affedilebileceğini asla kabul etmez. “Yahudiler, “Ateş bize sadece sayılı günler dokunacaktır” derler. De ki `böyle olacağına dair Allah’tan bir söz mü aldınız…” [5] “Doğan her çocuk İslam fıtratı üzerine doğar. Sonra anası-babası onu yahudî, hıristiyan veya mecusi yapar”[6] “Annesinden doğan her insan fıtrat üzerine tertemiz doğar” [7] İslâmiyet de kendisinden önceki ilâhî dinler gibi Hz. Adem’in işlediği ilk günahı kabul etmiş fakat bu günahın ezelî bir planın parçası olduğunu, daha sonra ise Hz. Adem’in tövbesi sebebiyle affedildiğini kabul etmiştir. Kısaca belirtmek gerekirse İslâm’a göre insan tabiatı gereği günah işlemeye meyilli olup onun günah işlemesi an meselesidir. Ancak bu günah ferdî olup sadece kişinin kendisini bağlamaktadır.[8]

İslâm, insanın bir başkasının yaptığından ve gücünün yetmediğinden sorumlu olmadığını kabul eder. Kişinin sorumlu olabilmesi için ergenlik yaşında ve aklının başında olmasını şart koşar. Kişi kendi hür iradesiyle, isteyerek yaptığı işlerden sorumludur. Dileme ve tercih etme insana aittir. İşin varlık âlemine çıkması ise Allah’ın yaratması iledir. İnsan o işin meydana gelmesine sebep olan irade etme ve bunun sonucu olarak o amele meyletmekten sorumludur: Ayrıca Allah, unutarak ve hata ile bilmeyerek, uykuda uyuyup kalmak suretiyle meydana gelen günâhlardan da insanı sorumlu tutmamaktadır.[9]

İslâm, insanın günâh işleyerek ömrünün sonuna kadar kötü bir tiyniyette kalacağını kabul etmez. İnsanın günâhının affedilmesini başkalarının tasarrufuna bırakmaz. Kulun Allah’a tövbe etmesi, her yerde, her zaman mümkündür “Allah kullarının tövbelerini kabul eder ve yaptıkları günâhları bağışlar”[10] Hz. Peygamber (s.a.s.) de insanları tövbe etmeye teşvik etmiştir: “Bütün insanlar hatalıdır; hatalı insanların Allah katında en makbul olanları tövbe edenleridir”[11]

Günâhlarda ısrar etmek, hakkın aynası olmak için yaratılan iman yeri olan kalbi karartır. Günâh kalbe işleyip onu karartarak iman nurunu oradan çıkarıncaya kadar katılaştırır. Her bir günâhın içinde küfre gidecek bir yol vardır. Günâh istiğfar (tövbe) ile hemen yok edilmezse, kalbi kötülüğe sürükler ve Allah’ın itaatinden çıkmış bir kalp hâline getirir. Günâh düşünceden pratiğe geçmemişse cezası olmaz. Resulullah (s.a.s), ” Allahu Teâlâ ümmetimden nefislerinde yapmayı arzuladıkları şeyleri yapmadıkları ve konuşmadıkları müddetçe affetti” [12] buyurmuştur.

    1. GÜNAH KAVRAMININ ANLAM ALANI

1.1. SÖZLÜK ANLAMI

Allah’ın buyruklarına aykırı düşen, dinen suç sayılan davranışlar İslâm şerîatının ve temiz insan fıtratının yapılmasını yasakladığı hususlardır. Arap dilinde günâh’ın karşılığı olarak; İsm, zenb, isyan, cürm kelimeleri kullanılır. İsm, günâh kavramının tam karşılığıdır. Zenb (cürm), insanın Allah’ın rızasını kazanmasını engelleyen; isyan, Allah’a itaat etmemek-demektir.[13] Günah kelimesine karşılık, Arapçada, masiyet, hıyanet, isyan gibi kelimeler de kullanılır.[14]

Aslında günah Farsça bir kelime olup isim haline gelmiştir.[15] Sözlükte; Allah’ın emirlerine aykırı olarak görülen iş, dini suç demektir.[16]

Türkçe sözlükte bu kelimenin karşısında şu anlamlar ve örnekler yazılıdır:  Türkçede; Dince suç sayılan iş demektir.  “Hırsızlık etmek dinimizce günahtır” derken bu anlamı kastetmiş oluruz. “Bu adama bu kadar eziyet etmek günahtır” derken herkesin vicdanını inciten iş olarak algılarız. “ Ben söyleyeyim de günah benden gitsin” cümlesinde ise sorumluluk anlamında kullanıldığını görürüz. “Allah’ın emirlerine aykırı olarak görülen iş, dini suç” demek olan ve dini suçla ilgili olup dinle bağlantılı olan günah kavramının muhtevası, hem dinlerdeki ulûhiyet kavramı hem de insanların  onunla münasebeti bağlamında ele alınır.[17]

Günah, kutsal ve tabiatüstü varlıklarla alakalı dinî bir kavramdır. Beşerî düzen ve kanunların çiğnenmesi suç kabul edilirken, kutsal ve tabiatüstü varlıklara karşı işlenilen hata ve aşırılıklar günah olarak isimlendirilmektedir[18] Farsça bir kelime olan ve suç anlamına gelen “günah”ın etimolojisi, kutsala karşı işlenen hata, kusur ve aşırılıkları karşılayan dinî bir kavrama işaret eder. Günahın Arapçada birçok karşılığı olmakla birlikte “zenb”, “vizr”, “hûb”, “isyan”, “hıyânet” ve “ism” kelimeleri Türk dilindeki günahla yakın anlamda kullanılmaktadır.[19] “Zenb”, kök itibariyle bazı canlıların kuyruğu, herhangi bir şeyde geri kalanlar ve düşkün olanlar, “vizr” kelimesi dağda bir sığınak ve yük anlamına gelirken,[20] daha sonra günah anlamında kullanılmışlardır. Kur’ân’da bir defa geçen “hûb” kelimesi günah,[21] “isyan”, itaatten çıkmak ve itaat etmemek,[22] “hıyânet” ahit ve emanetlere gereken hassasiyeti göstermemek, “ism” ise insanı hayır ve sevaptan alıkoyan, mani olan fiiller anlamlarında kullanılırken bütün bunlar daha sonra günaha isim olmuşlardır. Yine günah anlamında “seyyie”, “münker”, “fısk”, “şıkak”, “habis”, “şekavet”, “cürm” ve “rics”[23] kelimeleri de kullanılmaktadır.[24]

1.2. TERİM ANLAMI

İnsanların yaratılışları gereği kutsal ve metafizik varlıklara karşı mükellefiyetleri vardır. Bu varlıklara karşı işlenen hata, gösterilen aşırılıklar ve yerine getirilemeyen emirler hemen hemen yeryüzündeki bütün toplumlarda ulûhiyet anlayışına göre farklılık arz etse de günah olarak nitelendirilmektedirler.

Günahın ıstılah anlamıyla ilgili olarak şu tanımlar yapılabilir. Günah; İnsanın şeytana boyun eğmesinin bir sonucu olarak ve onun isteğine uyarak işlemiş olduğu; dünya ve ahirette cezayı gerektiren, toplum hayatına zarar veren, Allah’a itaatle bağdaşmayan herhangi bir fiil olarak tanımlanır.[25]

Günah; dinen kötü sayılan fiiller olup, ahlaki ve ilahi hukukun bir ihlali ve netice olarak da gerek bu dünyada, gerekse gelecek âlemde, ağır bir ceza ile cezalandırılmaya müstahak her türlü fiil ve eylemlerdir.[26] Günah; insanın şeytana boyun eğmesinin bir sonucu olarak ve onun isteğine uyarak işlemiş olduğu dünya ve ahiretteki karşılığı ceza olan, toplum hayatına zarar veren, Allah´a itaatle bağdaşmayan herhangi bir fiildir.[27]Kutsala ve tabiatüstü varlıklara karşı işlenen hata ve aşırılıklara[28], dinde suç sayılan işleri ve tanrı buyruklarına ters düşen fiilleri işlemeye[29] günah denir. Günah iyiliğin ve sevabın olmaması, insanın vicdanında kişinin içini kemiren mahrumiyet, yokluk ve boşluk; düzeni ve ahengi bozan bir davranıştır.[30]

Bütün bu tanımların sonucunda kısaca Günah; Yaratan’ın razı olmadığı, insanı yaratılış amacından uzaklaştıran, yapıldığında insanın vicdanını rahatsız eden, başkaları tarafından bilinilmesi istenmeyen her türlü söz ve davranışlardır.

1.3. KUR’AN VE SÜNNET’TE GÜNAH KAVRAMI

“Günah” kelimesi Kur’an’da “cünah” olarak geçmektedir. Ancak buradaki “cünah” bizim kullandığımız “günah” anlamını tam olarak karşılamamaktadır. Buradaki “cünah” bir hedeften amaçtan meyletmek, ayrılıp başka yana yönelmek demektir.[31] Günah kelimesinin karşılığı olarak Arapçada; daha çok “ism,” kelimesi kullanılır ki bu kelime büyük ve küçük günahı içine alır.[32] Kuran’da geçen günah terimlerinden “ism”; insanı hayır ve sevaptan alıkoymak, “zenb”; hata, kötü iş, itaatsizlik anlamlarında kullanılmıştır.[33] Bunların dışında, günahı anlatan; “masiyet” (itaatsız ve asi olmak manasında kullanılır)  “hata” (kasıtsız günahlar manasında kullanılır) , “seyyie” (ayıp, kusur manasında kullanılır.),  “fahiş” (gayet çirkin günah, yüz kızartıcı iş ve söz manasında kullanılır.) , “kabiha” (çirkin, kötü şey manasında kullanılır.) , “zelle” (ayak sürçme, söz ve fiilde hata manasında kullanılır), “fısk” (kabuktan çıkmak, din hadlerini çiğnemek manasında kullanılır),[34] “fucur” (başkalarının bilmesi istenmeyen günah manasında kullanılır), “cürüm” (en ağır günah manasında kullanılır), “seğire” (küçük günah manasında kullanılır), “kebire” (büyük günah manasında kullanılır)[35] gibi kavramlar da vardır.

Kur’ân-ı Kerîm’de günahı değişik açılardan ele alan birçok kelime bulunmaktadır. En başta günah, Allah’a karşı işlenen çok büyük cinayet, ondan sonra da kişinin ferdî ve ictimaî hayatını derinden yaralayan bir olay olarak sunulmaktadır.[36] İyi akıbetin yani dünya ve ahiret mutluluğuna ulaştıran sevabın karşıtı olarak kullanılan günah, Allah’ın emirlerinin yerine getirilmemesi ve nehiylerinin irtikab edilmesi, bazen kulun çevresine karşı bazen de kendi haklarına karşı işlediği zulümler şeklinde de ifade edilmektedir. Günah ferdin kendi fıtratının bozulmasına sebep olduğu gibi, toplumların yoldan çıkması ve onların helak olmasına da sebep olmaktadır. Yine günah, ahlâkî ve ictimâî boyutu bakımından kulun haddini bilmemesi, toplumların kötülükte aşırıya gitmeleri ve en sonunda da Allah’ı inkar edip yeryüzünde bozgunculuğun hüküm sürmesi manalarına gelmektedir.[37]

Bir hadis’te ise “Resulullah’a iyilik ve günahtan sorulduğunda şöyle buyurmuşlardır: “İyilik, ahlâkın güzel olması, günah ise, kalbi tırmalayıp insanların ona muttali olmasından hoşlanmadığın şeydir.”[38] Bir başka hadis’te ise Resulullah Vâbisa’ya hitaben: “İyilik ve günahtan sormaya gelmiştin değil mi? Vâbisa “evet,” der. Resulullah parmaklarını bir araya toplar, onlarla göğsüne üç defa vurur ve şöyle der: Nefsine danış, kalbine danış ey Vâbisa! İyilik, nefsinin kendisine ısındığı ve kalbinin itminan duyduğu; günah ise nefsini tırmalayan ve göğsünde tereddüte yol açan şeydir”.[39] Bu ve benzer hadislerden anlaşıldığı üzere günah, kalbe ızdırap veren, gönlü daraltan bir şeydir. Diğer bir ifadeyle günah kişinin başkalarının bilmesini istemediği şeydir. Yapılan fiil insanî değerlere yakışmadığı, insanın saygınlık ve değerini düşürdüğü için kişi bunun başkaları tarafından bilinmesini istememektedir. Günahın iman ile bağlantısı ise, “Kişi kötülük yapar da bu ona rahatsızlık verirse işte o, mümindir[40] hadisinde çok beliğ bir şekilde ifade edilmiştir. Kişi günah işlemekle Allah’ın emir ve yasaklarını ihlal ettiği için kendi içerisinde bir tutarsızlık ve çelişkiye düşmekte bu da onun ruh, kalp ve gönül dünyasını olumsuz etkilemektedir. İslâm’da günah ve hata birbirinden ayrılmıştır. Bir kişinin bu kötü fiilleri, istek, irade ve arzu sonucu şuurlu olarak işlemesi günah, kişinin şuuru, inancı ve arzusu olmadan istemeyerek yapması da hata olarak isimlendirilmektedir. Hata, ya yetersiz bilgiden ya da yapılan yanlış bir seçimden kaynaklanmaktadır. Bundan hareketle her günah hatadır fakat her hata günah değildir denilebilir. Onun için Kur’ân-ı Kerîm’de hata ile günah ayrı ayrı ele alınmıştır. Mesela, Ahzâb suresinin 5. âyetinde yanlışlıkla yapılmış kötü bir fiilin günah olmayacağı ifade edilir.[41] Diğer yandan Kur’ân’da kişinin doğru olduğunu zannederek yemin etmesinden ve yanlış yere adam öldürmesinden mesul tutulmayacağı bildirilmektedir.[42] Kur’ân-ı Kerîm’de sehiv ve hatanın zıddı ise “teammud” dür. Teammud, niyetle kastetmek, bir şeye azmetmek demektir. Yani, günah bilinçli ve şuurlu bir şekilde işlenen bir davranıştır.[43] Bu konuda Hz. Peygamber’in, “Herkese niyet ettiği vardır; unutanın ve hata yapanın ise niyeti yoktur”[44] hadisi Kur’an-ı Kerîm’i tefsir ve teyit eder. Bir başka hadiste ise Hz. Peygamber “Muhakkak ki Allah ümmetimin hatasından, unutmasından ve yapmaya zorlandıkları günahları bağışlamıştır[45] buyurmuştur.

Günahta mesuliyeti şahsi olarak ele alan K. Kerim’e göre kişinin aynı zamanda içtimai hayatta da mesuliyeti vardır. Çünkü Müslüman iyilikleri emretmekle, kötülükleri menetmekten mükelleftir.[46] Her kim İslam’da güzel bir çığır açarsa o çığırın ecri ile kendisinden sonra o çığırla amel edenlerin ecirlerinden hiçbir şey eksilmeden aynı sevaplar ona da verilir. Her kim İslam da kötü bir çığır açarsa o çığırın vebali ile kendisinden sonra amel edenlerin vebali hiç noksanları olmamak üzere ona da verilir.[47]Böylelikle insan sadece işlemiş olduklarından değil aynı zamanda o günah ve sevabın kendisinden uzak, tabii sonuçlarından da sorumlu tutulmuştur. Başkalarını günaha sevk eden kişi öncelikle kendi fasıklığının cezasını bunun yanında başkalarını da saptırmanın cezasını çekecektir. Bu mesuliyetin genişliği hakkında K. Kerim “Kim güzel bir şeye aracı olursa ona da bir pay vardır”[48]. “Onlar kıyamet gününde kendilerinin yüklerini eksiksiz taşıdıktan sonra saptırdıkları bilgisiz kimsesizlerin veballerinden bir kısmını da yükleneceklerdir”[49]buyurmuştur.

Günah’a karşı umursamaz tavır K.Kerim’de zemmedilmiş, kabul edilemez bir davranış olarak nitelenmiştir. K.Kerim’e göre Müminler olaylara ve günahlara karşı umursamaz tavırlar içerisinde olursa “Öyle bir fitneden sakının ki içinizden yalnız zulmedenlere hesap sorulmaz”[50] ayeti gereği kötülüğe göz yumduklarından dolayı mesul olacaklardır. Kur’an’a göre, kişinin içinde bulunduğu durumun özelliği ve üstünlüğü günahın şiddetini belirlemede rol almakta buna göre verilen ceza da artırılmakta veya eksiltilmektedir. Büyük bir günah (zina) karşılığında hür kadınlara tatbik edilen ceza, esir kadınlara uygulanan cezadan iki kat fazladır[51]. Bu durum peygamber eşleri için söz konusu olduğu zaman onlara uygulanacak ceza hür kadınların iki misli, cariyelerinde üç misli,  uygulanır.[52]

Fahrettin er-Razi ilahi adalete tezat ve uygulamada eşitsizlik gibi görünen bu ayeti yorumlarken  “Başkasının zevcesi yaptığı fiilin kötülüğü sebebiyle sadece işlediği suçtan dolayı cezalandırılırken; Hz. Peygamberi üzmesi ve nübüvvet makamına halel getirmesi nedeniyle Hz. Peygamberin zevcelerinin ziyadesiyle cezalandırılmaları haktır. Zira bir kadın Hz. Peygamberin uhdesinde olur da çirkin fiiller yaparsa, Hz. Peygambere başkasını tercih etmiş olur. Bu da teveccüh edilen şeyin Hz. Peygamberden daha üstün tutulduğu manasına gelir ki bu normal bir günah olarak kabul edilemez.”[53] Dolaysıyla mevcut deruni hayatlarının safveti ve Allah’a olan yakınlıkları nispetinde daha üst mevkide olanların diğerlerine göre farklı bir telakkiyle değerlendirilecekleri muhakkaktır.[54] Keza peygamberler, K.Kerim’de başkaları için kınanma vesilesi olmayan şeylerden ötürü kınanmışlardır.[55]

Günah konusu değerlendirilirken içinde bulunulan zamanın ve döneminde günahla ilgili adlandırmalarda kriter olduğunu görmekteyiz. Hz. Peygamber’den sonra toplumda gördüğü olumsuzluklar nedeniyle Ubade b. Sabit “Siz gözünüze önemsiz görünen öyle işler yapıyorsunuz ki, biz onları peygamber zamanında büyük günahlardan sayardık”[56]demiş, günahın zamanın değişmesiyle farklı yorumlandığını; Günah konusunun böylelikle yerine göre izafiyet kazanabileceğini dile getirmiştir. Hz peygamber zamanında sahabenin Allah ile bağı çok güçlü olduğu için onlar küçük günahlara bile büyük günah nazarıyla bakmışlardır. Fetva ile değil; takva ile, ruhsat ile değil azimet ile yaşamış ve nefislerini buna göre terbiye etmişlerdir. Zamanın ve şartların insanın mükellefiyetini, sorumluluğunu belirlemede rol oynadığını Hz. Peygamber (sav) şöyle dile getirmiştir: “Siz öyle bir zamanda bulunuyorsunuz ki sizden kim emrolunduklarının onda birini terk ederse helak olur; sonra öyle bir zaman gelecek ki kim emrolunduklarının onda birini yaparsa kurtulur.”[57]

Günahla ilgili olarak K. Kerim’e ve otorite olan genel teamüllere baktığımızda, Allah’a ve kutsala karşı işlenen çok büyük zulüm[58], ferdi ve içtimai hayatı alt üst eden, yaralayan, kişinin ve toplumun vicdanını rahatsız eden vaka ve fiiller olarak[59] karşımıza çıkmaktadır. K. Kerim’de Yüce Allah insanoğlunun yaratılış sebebinin kulluk olduğunu “Ben insanları ve cinleri ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.”[60] Mealindeki benzer ayetlerle belirtmiştir. İnsanoğlu K. Kerim’in emir ve yasaklarına karşı taat ve bağımlılık hususunda her zaman hassasiyet gösterememiş olup; zaman zaman Allah buyruğunu ihmal edip günaha girmiştir. Ayrıca K.Kerim’de işlenen günahın sorumluluğu işleyene ait olup; mümin olsun kâfir olsun herkesin yaptıklarıyla hesaba çekileceği bildirilir.[61] Bunlardan dolayı hiç kimsenin başkasının yaptıklarından sorumlu olmayacağı[62], hiçbir ümmetin kendinden önceki ümmetlerin yaptıklarından sorumlu tutulmayacağı[63] tarzında ifadeler sorumluluk hususunda Kuran’ın işlenilen günahta ferdiyeti esas aldığını gösterir.

Bu ayeti kerimeler ve Hadis-i Şeriflerden anlaşılacağı üzere, günah ilahi emirlerin ihlali neticesinde, ferdi sorumluluk ön planda olmakla beraber; aynı zamanda toplumu ve masumları da ilgilendiren, zamanın, durumun ve şahsın konjonktürüne göre değişebilen, farklılık arzeden, kişiyi tövbeden dolayı yerine göre Allah’a yaklaştıran, kişiye sorumluluklar yükleyen fillerdir.

    2. İSLAM İNANCINA GÖRE GÜNAHIN KAYNAĞI

İslam inancı bağlamında Kur’an ve Sünnet’e baktığımızda, insanı günaha götüren çeşitli sebeplerin olduğunu, bu sebeplerden bazılarının kişinin kendisinden (nefis, heva, tül-i emel, insanın zayıf ve kırılgan yapısı) bazılarının ise çevre ve şartlardan (dünya hayatının cazibesi, şeytanların tasallutu vb.) kaynaklandığını görmekteyiz. İnsanı günaha sürükleyen sebeplerin başında nefis gelir. Nefis İslami ilimlerce en çok ele alınan problemler arasında yer almıştır.[64] Çünkü nefis günahın bizzat meydana geldiği en büyük kaynaktır. Nefse itimat edilmez. Çünkü nefis daima fenalığı ister, insanı kötülüğe sevk eder[65]. Nefs-i emmare olarak da adlandırılan bu nefis, insana daima vesvese verir.[66]İnsanın gözlerini dünyanın süsüne çevirerek, O’nun kalbini Allah’ı zikretmekten alıkoymak ister, kötü arzular besleyip insanı aşırılığa sevk eder.[67]

Hz. Peygamber’ de “Senin en azgın düşmanın iki böğrün arasında ki nefsindir”[68] buyurmuş, kendi nefsine takvayı emretmiş ve kişiyi günaha sevkeden nefisten Allah’a sığınmıştır.[69] Nefse tabi olmanın diğer adıda “heva” dır. Heva nefsin tüm kötü istek ve arzularının ifadesi olarak, Kur’an’a ve Resullulah’a ittiba etmeme, kişinin kendi istek ve arzularına göre hareket etme[70], Allah’a şirk koşma[71], aksız hüküm vererek Allah yolundan sapma[72], sahte ilahlara tabi olma arzusu[73], kişinin şahsi istek ve arzularını kendisine ilah edinmesi[74] olarak geçmektedir. Tabi olunan heva ve heves Allah dininde insanları sapıtıp büyük günahlara sevkeden en büyük nedenler arasında zikredilir.[75]

İslam inancına göre günaha kaynaklık eden sebeplerden bir tanesi de tuli emel diye nitelendirdiğimiz uzun yaşama ve buna bağlı hesap yapma isteğidir. “Ebedi hayat düşüncesi” ahiret inancına tezat olup; insanın tercihlerini yanlış yerde kullanmasına neden olur. İnsanın bu seçimi hayatın asıl safhası olan ahiret hayatını düşünmemek[76] bu dünyanın geçici güzelliklerini kanıp ahiret hayatını düşünmeyip bu dünyada ebedi kalacakmış hissine kapılmaktır.[77] İnsanın yılanın derisini attığı gibi dini bir tarafa atıp, sadece yeryüzüne ilgi göstermesi, maddeye inanması ve hatta maddeyi inanca dönüştürmesidir.[78]İnsan için ebedi yaşama isteği her zaman cazip olmuştur. Kur’an’da bahsedilen Hz. Âdem ve Hz. Havva kıssasında onların şeytanın telkinine kapılarak ebedi bir hayata kavuşma arzusuyla, meleklere ait sıfatlarla vasıflanacakları düşüncesiyle yasak meyveden yemişlerdi.[79] Zira şeytan bu ağacı Hz. Âdem’e “sonsuzluk ağacı” ve “çökmesi mümkün olmayan bir mülk”olarak göstermişti.[80] İnsanın doğuştan getirdiği zayıf karakter de[81] yine insanı, günaha sevk eden kaynaklardandır. İnsana, dünyadan lezzet alma, kadın, oğul, gümüş, salma atlar, davarlar, ekinler güzel gösterilmiş; bunlar İnsanı günaha götürerek insanoğlunun zaafı olmuşlardır.[82]

İslam inancına göre insana sürekli vesvese vererek insanı, günaha sokan en önemli sebeplerden bir tanesi de şeytandır.[83] Kur’an-ı Kerim’de belirtilen ve insanı aldatan“Hemezat” açıkça şeytana nispet edilen, iyilik yerine kötülük yapmaya ve bu yöndeki vesvese ve fısıltılara delalet ederken[84] aynı şekilde takip edilmemesi gereken “Hutuvat” ta şeytanın kötü fiillerini, izini, kısacası şeytanın yolunu takip etmek olarak kullanılmış[85] Şeytanın insanı doğru yoldan çıkarmaması için insanoğlu uyarılmıştır. Hz. Peygamber “Şeytan insanın içinde kanın dolaştığı gibi dolaşır.”[86] “Kalpte iki his vardır. Birisi melekten olup hayır ile vaadde bulunup hakkı tasdik eder. Kim bunu hissederse ve Allah’tan olduğunu bilsin ve Allah’a hamd etsin. İkincisi ise şeytandan olup şer ve kötülükle vaatte bulunup hayırdan nehy eder. Bu hissi kim duyarsa Şeytan’dan Allah’a sığınsın”[87] buyurarak Şeytanın insanı kötülüğe sevk etmekte bariz rol oynadığını gözler önüne sermiştir.

    3. GÜNAH ÇEŞİTLERİ

İslam inancında günahı bir problem olarak ele aldığımızda günah’ın muhataptan ziyade kâfir-mümin tanımlamaları bağlamında özellikle büyüklüğü ve küçüklüğü üzerinde durulmuştur.[88]

Günahların tamamı aynı seviyede ve aynı derecede değildir. Bir adamı haksız yere aşağılamak ve ona hakaret etmek günah olduğu gibi aynı adamı haksız yere öldürmek de günahtır. Ancak bu iki fiil aynı derecede değildir. Bu itibarla İslam inancı günah kavramını, “küçük günah” ve “büyük günah”olmak üzere iki kısma ayırmıştır. Kur’an da bu konuyla ilgili birçok ayet bulunup bir tanesinde şöyledir: “Eğer yasaklandığınız büyük günahlardan kaçınırsanız, sizin küçük günahlarınızı örteriz ve sizi şerefli bir yere sokarız.”[89] Bu ayeti kerimede de görüldüğü gibi günahlar büyük ve küçük diye ayrılmaktadır.

Mütekellim Bedrüddin el-Aynî:“Küçük günah” ve “büyük günah”ın tarif ve kapsamıyla ilgili olarak şu değerlendirmeyi yapmaktadır: “Günahın büyüklük ve küçüklüğü izafidir. Bir günah ki ondan daha büyük bir günah varsa o günah kendisinden daha küçük olana nispetle büyüktür.”[90] demektedir. Bu itibarla günahları, birbirlerine nispetle büyük ve küçük olmak üzere iki kısma ayırabiliriz.

3.1. BÜYÜK GÜNAHLAR: (KEBİRE)

Kebâir (büyük günahlar): Allah’ı tanımaya engel olan ve yapılması hâlinde şer’î ceza gereken veya Allah’ın cehennem azabıyla tehdit ettiği günahlardır. Bir başka görüşe göre Allah’ın yasakladığı her şey büyük günahtır. Büyük günahların sayısı hadis rivayetleri göz önünde bulundurularak, yedi ve dokuz, olarak ifade edenler olmakla berber bu sayıyı yetmiş hatta iki yüze kadarda çıkaranlar olmuştur.[91] Kur’an da büyük günah tabiri geçmekle[92] birlikte büyük günahın tarifi yapılmamıştır. Büyük günahlarla ilgili değerlendirmeyi genellikle Hadisler ve ilgili yorumlarda bulunan âlimlerin koyduğu kıriterlerden öğreniyoruz.

İslam âlimlerinin ekserisine göre büyük günahı; Allah’ın yapılmasını yasak ettiği ve yapılmaması konusunda Kuran’da ayet bulunan ve bu günahı işleyene had ve cezayı gerektiren her türlü suça bağlamak mümkündür.[93] Hakkında kıyamet gününde cehennem olduğu bildirilen, Allah’ın gazap ve lanetini gerektiren, hakkında şiddetli vaid bulunan, Allah’ın failini fasık ve asi vasfı ile vasıflandırdığı günahlar, büyük günahlardır.[94]İslam kelamcılarına göre; Ku’an’da geçen, “kebair”, “kebairü’l –ism”, “fahiş-fevahiş”, “zünüb” kelimeleri büyük günahlara işaret eder.[95]

Kur’an’da küfür[96], haksız yere yetim malı yemek[97], açlık korkusuyla çocukları öldürmek[98], Allah’a ortak koşmak[99], zina[100], içki ve kumar[101], Haram aylarda savaş[102], iftira etmek[103], Allah meleklerden kızlar edindi demek[104], büyük günah olarak zikredilmiştir. İslam inancında Allah’a şirk koşmak, rızık endişesiyle çocuğunu öldürmek, komşusunun mahremine göz dikmek[105], haksız yere adam öldürmek, tefecilik yapmak, yetim malı yemek, savaş meydanından kaçmak, masum kadına iftira etmek[106], anne ve babaya asi olmak[107] hadislerde bahsedilen büyük günahlardır. Namaz, oruç, hac, zekât gibi farz görevleri terk etmekte aynı zamanda büyük günah sayılmıştır.[108]

Tüm bunlar göstermektedir ki, imandan sonra işlenen günahlar hatta bunlar şirkin dışındaki kebîre (büyük günah)lar da olsa insanı küfre düşürüp ebedi cehennemlik olmasını gerektirmez. Çünkü Kur’an’da, büyük günah sahiplerinin mü’min olarak kaldığı ve işledikleri günahları yüzünden cezalandırılacakları vurgulanmaktadır. “Ancak tevbe ve iman edip yararlı iş görenler müstesna. Çünkü böylelerinin kötülüklerini Allah iyiliğe çevirir. Allah çok bağışlayıcı, çok esirgeyicidir.”[109] Burada önemli bir noktaya daha işaret etmemizde yarar vardır. Nisâ Sûresi’nde, “Allah kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz, bundan başkasını dilediğine bağışlar” buyurulmasına rağmen, Zilzal Sûresi’nde, “Kim zerre miktarı bir iyilik yaparsa onun karşılığını, kim de zerre miktarı bir kötülük yaparsa onun karşılığını görecektir” buyurulmaktadır. Öyle ise bağışlanma nasıl gerçekleşecektir? Bu konuda da bize diğer ayetler ışık tutmaktadır. Her şeyden önce Nisâ Sûresi’ndeki ayette mutlak bir bağışlamadan ziyade şartlı bir bağışlamadan sözedilmektedir. Orada, “dilediğini bağışlar” ifadesi geçmektedir. Bir başka ayette Allah’ın hangi günahları bağışlayacağı şöyle ifade edilmektedir. “Eğer siz yasak edildiğiniz günahların büyüklerinden sakınırsanız, diğer kabahatlerinizi biz örteriz.”[110] Bununla birlikte burada, bağışlanmanın, sadece bu şartla sınırlı olduğu düşünülmemelidir. Çünkü Kur’an’da, hidayete çağrı süreklidir ve insanları İslam’a kazandırmanın en önemli unsurlarından birisi de tevbedir. Aslında, kelamcıların bazıları Allah’ın şirkin dışındaki günahları tevbesiz bağışlayabileceğini, sadece şirki tevbe ile bağışlayacağını[111] ileri sürmeleri manidardır. Nitekim Kur’an’da da açıkça, Allah’tan ümit kesmenin küfür olduğu ifade edilmiştir.[112] Bu bakımdan şirk hariç diğer günahların tevbesiz olarak, şirkin de tevbe ile bağışlanma kapsamına alınması ilahi bir lütuftur. Ancak Kur’an’ın, kurtuluşa erecek mü’minlerin asgari niteliklerini sıralaması[113] zerre miktarı her şeyin karşılığının verileceğini bildirmesi gibi hususlar, aslında kötülüklerden kurtulmanın birinci basamağının şirkten kurtulma olduğu izlenimini vermektedir. Zira Kur’an, kötülükleri kendisini kuşatan kimsenin ebedi cehennemlik olduğunu bildirmektedir: “Hayır kim günah kazanır da günahları kendisini kuşatırsa, işte cehennemlikler bunlardır. Onlar orada ebedi kalacaklardır.”[114] Bununla birlikte, Kur’an’da iyiliklerin karşılığının kat kat, kötülüklerin karşılığının ise sadece misliyle olacağının ifade edildiğini[115] dikkate alacak olursak, zerre miktarı bir iyiliğin karşılığının tüm günahlardan arınma şeklinde gerçekleşme ihtimalinin bulunduğunu da söyleyebiliriz.

İmam Gazali büyük günahları şöyle tasnif etmiştir:

1. Kalpteki büyük günahlar:  Küfür; Allah’ı inkâr etmek, yâda ona şirk koşmak, küçük de olsa günahta ısrar etmek ve işlemeye devam etmek, Allah’ın rahmetinden ümit kesmek, Allah’ın azabından emin olmak.

2. Dildeki büyük günahlar: Yalancı şahitlik, iffetli olan kimseye zina isnadında bulunmak, yalan yere yemin etmek, sihir yapmak.

3. Mide ile ilgili büyük günahlar: Faiz yemek, yetim malı yemek, içki içmek.

4. Diğer organlarla ilgili olanlar: Zina ve livata, insan öldürmek, hırsızlık yapmak, savaş meydanından kaçmak.[116]

Büyük günahların sayısı hususunda ulema ihtilaf etmiştir. İbn-i Mesud’a göre Kebâirin sayısı dörttür. Abdullah bin Ömer’e ve Abdullah b. Amr’a göre dokuzdur. İbn-i kayyim ez-Zehebi’ye göre büyük günahlar yetmiş tanedir.[117] İbn-i Hacer el-Heytemi’de, dört yüz altmış yedi büyük günahtan bahseder.[118]

Hülasa; aşağıdaki hadisler büyük günahları bizlere özetlemektedir: “İnsanlar bir münker görüp de onu değiştirmezlerse Allah’ın onlara umumî bir ceza vermesi yakındır. “Başkalarının işlediği günâhlar yüzünden bizi de helâk etme Allah’ım!” “Şu yedi helâk edici şeyden sakınınız: Şirk, büyü, adam öldürmek, faiz, yetim malı yemek, cihaddan kaçmak, masum kadınlara zina iftirasında bulunmak.”[119]

3.2. KÜÇÜK GÜNAHLAR (SAĞİRE)

Kelamcılara göre Kur’an’da geçen “lemem” ve “seyyie“ kelimeleri küçük günahlar anlamında kullanılmıştır.[120] İslam âlimlerinin ekserisi, Hz. Peygamberden rivayet edilen hadisleri delil göstererek küçük günahlar konusunda herhangi bir sayı zikretmemişlerdir. Hadislerde, küçük günahların insan tabiatında oluşturduğu etkilerden bahsedilmiş, insanda bir tabiat halini alan küçük günahların zamanla insanları daha kötü günahlara sevk edeceği üzerinde durulmuştur. Konuyla ilgili olarak Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde Hz. peygamber,“küçük günahlar bir insanda bir araya gelince onu helak eder[121] buyurmuştur. Gazzali’ye göre “kalbi karartma hususunda devamlı olarak yapılan küçük günahlar bir defa işlenen büyük günahlardan daha etkilidir. Gafletle işlenen ani büyük günahın affı devamlı olan küçük günahtan daha çok ümit edilmektedir.”[122]

İmam-ül Haremeyn el-Cüveyniye göre “Her günah büyük sayılır. Çünkü nice şeyler vardır ki akranlarına nispetle küçük sayılır. Allah’u Teâlâ’ya muhalefete izafet edilen her şey büyük günahtır. Günahların farklılığı, rütbe ve derecelerine göredir. Bir kısım günahların bir kısım günahlardan büyük olmasının sebebi budur. Günahlar arasındaki bu durum, Peygamberler arasındaki rütbe farklılıkları gibidir. Onların her birinin Peygamber olduğundan şüphe yoktur; ama aralarında rütbe farkı vardır.”[123]

Gerek hadislerde gerekse ayetlerde büyük günahlar üzerinde durulması, küçük günahların tamamının önemsiz oldukları ve insanların onları rahatlıkla işleyebilecekleri şeklinde yorumlanmamalıdır. Önlem alınmadığı takdirde küçük günahların büyük günahlara dönüşebileceği unutulmamalıdır.

    4. KELAMİ EKOLLERE GÖRE GÜNAH KAVRAMI

Günahla ilgili olarak Ehl-i Sünnet ve diğer itikadi mezhepler acaba nasıl bir itikada sahiptirler? İtikadi Mezhepler için günah olan nedir? Günahın kıstası ne olmalıdır? Bir fiil kötü ve zararlı olduğu için mi Günah sayılmıştır? Günahı yaratan kimdir? Allah günahı ve şerri yaratabilir mi? Allah günahı şeri yaratırsa zalim olmaz mı? Kendilerine tebliğ ulaşamayanlar günahı bilmek ve bununla mükellef olmak zorundalar mı? Büyük Günah işleyenin durumu nedir? Günahın imanla ilişkisi varmı dır? Soruları bizim için cevap verilmesi gereken temel problemlerdir?.[124]

Hz. Peygamber’in vefatından sonra İslam âleminde siyasi ve toplumsal kargaşa Hz. Osman’ın şehit edilmesiyle başlamıştır. Büyük günah tartışması İslam âleminde ilk kez Hz. Osman’ın bu şahadetiyle gündeme gelmiştir. Burada ölen ve öldürülenlerin durumu hakkında bir fikir beyan edilmemiş olup; olaylar içtihat bazında ele alınıp, hatalı olan tarafın bile sevaba nail olacağı bildirilmiştir.[125] Bu kargaşa ortamında Abdullah bin Ömer (öl.693) İbrahim en- Nehai (öl.174) eş-Şabi (öl.722) Hasan el-Basr-i (öl.728) gibi İslam âleminde ileri gelen şahıslar siyasi olaylarda taraf olmamışlardır. İslami esaslara bağlı kalıp mevcut iktidara karşı çıkmamışlardır.[126]

M.9.Yüzyılda başlayan tercüme faaliyetleri ve İslam Coğrafyasının genişlemesiyle, İbn-i Küllab, el-Basr-i (öl.854) ve Haris b. Esed el Muhasibi (öl.857) gibi âlimler selef akidesini akli delillerle kuvvetlendirme ihtiyacı duymuşlardır. Ehli hadis kelamcıları olarak bilinen bu âlimler Ehl-i Sünnet kelamcılarının habercileri olmuşlardır. Muhassibi’den sonra Ebul Hasan el-Eş’ari (öl.936) ve Ebu Mansur el-Maturidi (öl.944) Ehli-Sünnet’i sistemleştirmişlerdir. Bundan sonra Ehli-Sünnet; Eş’ari ve Maturidi olarak ele alınmaya başlanmıştır.[127]

4.1. SELEFİYYE’YE GÖRE GÜNAH

Günümüzde ameli konularda Hanbelî mezhebine mensup olanlar itikadi yönden selefi düşünceyi benimsemişlerdir.[128]İlk Hanefiler Selefiyye mezhebine, sonrakiler Maturidiyye mezhebine, ilk Şafii ve Malikiler Selefiyye mezhebine, sonrakiler de Eşariyye mezhebine uymuşlardır.[129]

Selefiyye büyük günah işleyenin durumuyla ilgili Haricilerin ve Mütezililer’in görüşlerini reddetmişlerdir. Selefiyye’ye göre kişi Haricilerin söyledikleri gibi günah işlemekle dinden çıkmaz. “çünkü kişi dinden çıkacak şekilde günah işleyip kafir olursa bu durumda mürted olur ve her halükarda mürtedin öldürülmesi gerekir. Kısas hakkına sahip kimsenin onu affetmesi de kabul edilmez. Bunun dışında zina, hırsızlık, içki içmek hallerinde de hadlerin uygulanması diye bir şey söz konusu olamaz.”[130]

Selefiyye’ye göre mürtekibi kebire hakkında Mutezile’nin mürtekibi kebire için uygun gördüğü “el menziletu beynel menzileteyn” (ne kâfir olur ne de müslüman, ikisinin arasında fasık olur), görüşü batıldır. Zira yüce Allah büyük günah işleyen kimseleri müminler arasında saymıştır. Fasık iman kapsamından çıkmaz.[131] Selefiyye’ye göre büyük günah işleyen, o günah hakkındaki tehdidi kabul etmiştir. Böylelikle Mürcie’nin dediği gibi “iman ile birlikte hiçbir günahın zararı yoktur, küfür ile birlikte hiçbir itaatin faydası yoktur” [132]demezler.

Selefiyye’ye göre, “ Allah’ın hükümleri dışında hükmedenler kâfir olmuştur” demek doğru olmaz. Allah’ın hükümleri dışında amel edenlerin niyetlerine bakılır. Çünkü Allah’ın indirdikleri ile amel etmemek, başkası ile hükmetmek, bazen kişiyi dinden çıkartan bir küfür olabildiği gibi, bazen de küçük veya büyük bir masiyet olarak kalır. Bu hükmedenin durumuna göre değişir. Eğer o Allah’ın indirdikleri ile hükmetmenin gereksiz olduğuna inanır ve bu konuda serbest olduğu kanaati taşıyorsa yahut o hükmün Allah’ın kesin hükmü olduğuna kesin inanmakla birlikte onu küçümsüyor ise bu büyük küfürdür. Bununla birlikte Allah’ın indirdikleri ile hükmedenin farziyetine inanmakla ve o olay ile ilgili Allah’ın hükmünü bilmekle birlikte cezayı hak ettiğini bile bile Allah’ın hükmünü terk ederse böyle bir kimse asi günahkâr olur. Yoksa kâfir olup dinden çıkmaz. Onlara göre, “ancak yüce Allah’ın ve resulünün kâfir diye adlandırdığı kimselere kendilerinin de de kâfir diyebileceklerini” hususunu ittifakla kabul etmektedirler.[133]

4.2. EŞ’ARİYYE’YE GÖRE GÜNAH

Ebu’l-Hasan el-Eş’arî, Mürtekibi kebirenin durumu kadar günah kavramının ontolojisinide başlı başına bir problem kabul eder. Günahların icadı ne içindir? Günahı ve Şerri yaratmak günah mıdır? Günahın tanımı nasıl olmalıdır? Büyük günah işleyenin durumu nedir? Kendilerine tebliğ ulaşmamış olanların günahları nasıl değerlendirilmelidir? Gibi sorular üzerinde epeyce durmuştur.

Eş’ariy’e göre eşya zatıyla kötü ve neticesinde günah olmaz. Fiil Şar’i emretmeden kötü günah veya iyi olamaz. Günah çirkin veya iyi olan ancak Yüce Allah emretmesiyle olur. Bu nedenle fiillerdeki günah ve çirkinlik hayır ve güzellik zati değil şerî’dir. Yoksa bir şeyi iyiliğinden ve faydasından dolayı Allah emretmiş kötülüğünden dolayı da haram ve dolayısıyla günah saymış değildir. Zira Yüce Allah’ın iradesi mutlak olup hiçbir şey onu kayıt ve zorlama altına alamaz. Güzellik ve hayır çirkinlik ve günah sadece yüce Allah istediği içindir. Örneğin: Yalan sadece Allah kötü kıldığı için kötü ve dolayısıyla günahtır. Allah yalanı iyi kılsaydı şüphesiz yalan iyi olurdu. Yalanı emretseydi şayet hiç şüphesiz buna da kimse itiraz edemezdi.[134]

Eş’ari’ye’ye göre, hayırda şerde iyide kötüde bunların hepsi Allah’ın izin verip yaratmasıyla olur. “O dilediğini yapandır[135]Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz”[136]Rabbin dileseydi yeryüzündeki bütün herkes İman ederdi.”[137] Gibi ayetler “hayır”, “şer”, “kötü”, “günah” gibi fiillerin Allah dilerse yaratılacağı ve onun izni olmadan hiçbir fiilin meydana gelemeyeceğini göstermektedir. Aksi takdirde, Yüce Allah’ın haberi izni ve iradesi olmadan bazı fiiller meydana gelecek olursa; kendi iradesi ve isteği olmadan Allah’tan habersiz bazı fiiller meydana gelmiş olur ki Allah bundan münezzehtir.[138]

Eş’arî’lere göre; Allah fiillerinde hürdür ve dilediğini yapar. Kötülük, günah, bedel, taltif vb. gibi hususlardan hiçbir şey Allah üzerinde vacip değildir.[139]Allah’ın dilediğine acı çektirmesi caizdir. Kişinin günahları ve sevapları veya amaç imtihan olmadan da Allah insanlara acı çektirebilir.[140]

Eş’ari ulemasından olan Gazali, Eş’ari’nin bu görüşüne şu sözleriyle destek vermektedir. Gerçek mülk sahibi Allah’tır. Kendi mülkünde istediği gibi tasarruf etme yetkisine sahiptir. Zulüm ise izin alınmadan bir başkasının mülkünde tasarrufta bulunmaktır. Allah’ın ise kendi mülkünü taşması bir başkasının mülkünde tasarrufta bulunması-hâşâ-tahayyül bile edilemez. Bu nedenle zulmü yaratmasından dolayı yüce Allah’ın Zalim olarak tahayyül edilmesi söz konusu olamaz.[141]

Eş’ari’ye göre, fiiller Allah’ın katında ahlaki değer taşımazlar. Hayırda şerde Allah’tandır. Bu fiilleri bizzat Allah yaratmıştır. Ancak Allah kötü ve şer olanı günah olanı kendisi için değil isteyenler için yaratmıştır. Bu nedenle insan olarak bizler iyiyi ve kötüyü günahı ve hayrı belirleyemeyiz. Akıl mahlûktur ve mahlûk olan akıl bunu idrak edemez. Bu nedenle iyiyi ve kötüyü hayrı ve şerri adlandıran Allah’tır. Bu nedenle günahın tanımını ve sınırlarını insanlar değil; ancak yüce Allah koyabilir. Bu nedenle Yüce Allah kendilerine elçi ve resul gelmeyen kulların işlemiş oldukları günahlardan sorumlu tutulmayacaklarını beyan etmektedir. Çünkü onlara teklif gelmemiştir. Onlar için hesap, ceza, medh veya zem söz konusu olamaz.[142] İmam Eş’ari bu görüşünü şu ayeti kerime ile delillendirmektedir. “Biz, bir peygamber göndermedikçe azap edici değiliz.”[143]

Günah vb. dini meselelerde aklın rol alamayacağını, rol alsa bile bunun sağlıklı olmayacağını akılla felsefenin ilahi buyruğu değerlendirme yetisine sahip olamayacaklarını düşünür

Eş’ari’ye göre, “İnsan fiillerinin şer ve günah oluğuna bakılmaksızın yaratıcısı yüce Allah’tır” Konuyla ilgili yüce Allah Kur’an’da: “Sizi ve yaptıklarınızı Allah yaratmıştır.” buyurarak bunu göstermiştir. İmam Eş’ari bu tezini savunmak için “kesp nazariyesini” öne sürer. Eş’ari’ye göre kesb; Yaratma yönünde Allah’a, fiil olma yönünde insan aittir. Allah Hâlık (yaratandır), Kul ise kasib (tercih eden)dir. Bu nedenle halkı şer şer değil kesbi şer şerdir. Adaletsizliği yüce Allah yarattı diye haşa Allah zalim olmaz. Ancak bu zulmü işleyen ve isteyen insan zalim olur. Bu durumu yüce Allah’ın diğer fiilleriyle kıyasladığımızda daha iyi anlarız. Örneğin; yüce Allah’ın şehveti yaratmasıyla onun şehvetli olduğu nasıl düşünülmezse, aynı şekilde onun zulmü yaratması da onun zalim olduğunu göstermez.[144]

Eş’ari ekolüne mensub olan âlimlerin, Mürtekibi Kebire’nin (Büyük günah işleyenin) durumuyla ilgili olarak şu kanaatlerinin ön plana çıktığını görmekteyiz. Eş’ariler, Ehl-i kıbleden olanları büyük günahlardan dolayı tekfir etmezler. Ehli kıble olanlar, içki içmek, zina etmek, adam öldürmek vb. büyük günahları işlediklerinden dolayı tekfir edilemezler. Kişi bir büyük günahı işledi diye değil; işlediği günahı helal saydığını iddia ederse kâfir olur. Büyük günah işleyen ehli kıble cehennemde bu günahlarından dolayı yanıp cezasını çektikten sonra Allah Hz. Muhammed’in Şefaatleriyle bir kısmını Cehennemden çıkaracaktır.[145] Şirkten başka herhangi bir günahı yaparak, günahkâr olanlardan hiç bir kimse hakkında, Cehennemliktir diye hükmedilemez. Aynı zaman da Resûlullah’ın Cennet’le müjdelediklerinden (Aşere-i Mübeşşere) başka Ehl-i tâattan kimse hakkında cennetliktir de denilemez. Çünkü yüce Allah “Muhakkak ki, Allahü teâlâ kendisine ortak koşanları bağışlamaz. Bu günahtan başkasını dilediği kimseden magfiret buyurur (affeder).” [146] buyurmuş bu âyeti kerîmesi ile buna delâlet etmiştir. Çünkü Allah kendisi haber vermedikçe, âsîler hakkındaki iradesinin ne olduğunu bilmeye hiç kimse muktedir değildir [147]

Eş’ari ekolüne mensup Fahrettin er-Razi de bu görüşü aynen benimsemekte ve şöyle demektedir.“Büyük günah işleyen bize göre mümin, iman etmesiyle itaatkâr fıskı ile asidir”.[148] Cehennemde yandıktan sonra bir kısım topluluğu da yüce Allah Hz. Muhammed’in şefaati ile cehennemden çıkaracaktır.[149]

Eş’ari’nin böyle bir kanaate ulaşmasında Eş’ari’nin imanla ilgili yapmış olduğu tanımın etkili olduğunu görmekteyiz. Eş’ariye göre iman, kalp ile tasdik dil ile ikrardır. İmanın dil ile ikrar edilmesinde asıl amaç dünyadaki ahkâmın yürütülmesi ve yerine getirilmesi içindir. Zira iman kalp ile tahkiktir. Bu nedenle büyük günah işleyen kâfir olmaz, ancak fasık olur. Eş’ari’ye göre imanın tanımındaki tasdik deruni bir hadise olduğundan üzerinde hüküm kurmak mümkün değildir. Bu nedenle İslam dil ile ikrarı dünya ile ilgili işlerin yürütülmesi için gerekli görür. Eş’ari bu görüşünü Hz. Peygamberin şu hadisine dayandırmaktadır. “İnsanlar Allahtan başka ilah yoktur deyinceye kadar onlarla savaşmakla emrolundum. Kim Allah tan başka ilah yoktur derse malları ve Canları hususunda emniyette olurlar.” Eş’ari’ye göre bu ikrarın ömürde bir kes yapılmış olması kâfidir. Dil ile ikrar olduğu halde kalbinde bir şüphe ve inançsızlık varsa bile o kişi Müslümanlar arasında mümin muamelesi görür. Çünkü meselenin iç muhasebesi Allah’a aittir. Eş’ari bu görüşünü şu ayeti kerime ile delillendirmektedir:[150]Bedevîler “İman ettik” dediler. De ki: “İman etmediniz. (Öyle ise, “iman ettik” demeyin.) “Fakat boyun eğdik” deyin. Henüz iman kalplerinize girmedi. Eğer Allah’a ve Peygamberine itaat ederseniz, yaptıklarınızdan hiçbir şeyi eksiltmez. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”[151]

Eş’arî’lerin büyük günah olan küfür ve şirk içerisinde olup ta kendilerine tebliğ ulaşmamış ehli fetret vb. durumlardaki insanların durumu ve mükellefiyetleri ne olacak? Problemiyle ilgili görüşleri şöyledir: Kendilerine vahiy ulaşmayan insanlar hiçbir şeyden sorumlu tutulmayacaklardır. Zira Allah, “Peygamber göndermedikçe azab edici değiliz”[152] buyurmaktadır. İlahi uyarı ancak davetin ulaşmasıyla gerçekleşeceğinden, iman meydana gelmemiş olsa da ahrette bu kişiler azaba muhatap olmayacaktır.[153] Bu muafiyete yaşamış oldukları ortamda mevcut bulunan ihtilaflardan dolayı da’veti anlama imkanı bulunmayanlarda eklenmiştir.[154]

Sonuç olarak; Bağdadî’nin ifadelerine baktığımızda Eş’arî’lerin İslami tebliğ ulaşmayanları üç kategoride ele aldığını görmekteyiz:

a- Adl ve tevhid hususlarına inanmış; ancak hükümleri ve peygamberleri bilmiyorsa onun hükmü, Müslümanlar hakkındaki hüküm gibidir. Bilmediği hususlarda böyle bir kimse mazurdur.[155]

b- Ateizm, inkâr ve ta’til şeklinde inançsızlık halinde ise hakkında iki ihtimal düşünülür: Herhangi bir peygamberin davetine ulaşmamış ve ona iman etmemişse ebedi cezayı hak etmiştir. Kendisine hiçbir davet ulaşmamışsa, mükellef olmaz ve ahirette sevap yâda azap hak etmez. Şayet Allah azaplandırırsa bu cezalandırma değil; adalettir. Mükâfatlandırırsa bu taate karşılık olan bir sevap değil, cömertliktir.[156]

c- Bu kişi küfrede tevhide de yönelmemişse ne mümindir ve nede kâfirdir. Allah dilerse, adaleti gereği azaplandırır; dilerse cömertliği gereği nimetlendirir.[157] Bu görüşün temelinde aklın her ne kadar iyiyi yapma ve kötülükten uzaklaşma temayülünde yaratılmışsa da iyi ve kötünün hakikatlerini belirlemede yeterli olmaması nedeni yatmaktadır. Çünkü hakikati bulmada akla engel olabilecek dahili ve harici pek çok faktörün bulunmasından dolayı onu yönlendirecek bir yardımcıya ihtyacı vardır ki bu vahiydir.[158] Dolayısıyla tüm vaciplerin vucubiyeti sadece din ile bilinebilir.

4.3. MATÜRİDİYYE’YE GÖRE GÜNAH

Matüridi’ye göre, günah olgusunu oluşumunda temel kıstas akıl değil dindir. Eşyadaki nitelik ve özelliklerden dolayı akıl onun iyiliğini ve kötülüğünü anlayabilir. Fakat bu bilme o fiille ilgili olarak kişiye günah yâda sevap kazandırmaz. Fiilin güzel olması ve bununda akılla bilinmesi o fiilin yapılmasını şeran gerektirmez. Veya eşyada ve fiilde kötülüğün olması ve bunun da akılla bilinmesi onun şeran yasaklandığı, günah olduğu anlamına da gelmez. Bu tamamıyla Şari’in tercihine bağlıdır. Çünkü akıl dine ihtiyaç duyar. Öyle ki ne kadar ufku genişlerse genişlesin ne kadar ilerlerse ilerlesin akıl eksiktir.[159]

Matüridi’ye göre; günahları yaratan Allah’tır. Günahta iki yön vardır. Fiil kesb yönünde kişiye, yaratma yönünde Allah’a aittir. Kesb için zorunlu olan cüzi irade Allah tarafından yaratılmamıştır. Yalnız fiil için zorunlu olan güç istitaat fiil ile aynı anda Allah tarafından yaratılır. Böylece fiil insan ile Allah’ın ortak ürünü olarak ortaya çıkmaktadır.[160]Bu “yön teorisiyle” Matüridi meydana gelen işin hem Allah’a hem de insana ait olduğunu ortaya atarak probleme yeni bir yön vermiş ve çözüme doğru değişik bir anlayış getirmiştir.[161]

Matüridi ekolünde; kötülüğün, zulmün, günahın Allah tarafından yaratılmasıyla ilgili olarak; Allah’ın adalet ve hikmet sahibi zulüm, taşkınlık ve haksızlık yapmaktan uzak oluşunda ittifak vardır. Bununla beraber, Allah’ın yarattıkları arasında kötü sıfatlara uygun şeyler bulunabilir. Mesela Allah şeytanı, pis kokuyu, pisliği vs. yaratmıştır. Matüridiye göre fiil, sevap veya ceza için bir mahal teşkil edemez. Fiildeki sevap veya ceza ancak ona yönelen kast ve niyet itibari iledir. Kâinatta öz yapısı itibariyle, hiçbir şey bütünüyle ne hayır ne de şerdir. Her hayır olan şeyde bir yönüyle mutlaka şer, her şer olanda da bir yönüyle mutlaka bir hayır vardır.  Bir başka ifadeyle hiçbir yiyecek ve rızıkta kendiliğinden helallik ve haramlık bulunmaz. Haram ve helallik, temizlik ve necislik, insanın istifadesi, yiyip içmesi ve onlarla ilişkisiyle ilgilidir. Aynı şekilde Allah’ın vacip veya haram kılma gibi hitapları da, şeylerin kendilerine göre değil, mükelleflerin  davranışına göredir.[162]

Matüridi’nin talebesi olan Ebu’l-Muin en-Nesefi (öl.508/1115)ye göre; bir iş verilen emre uygun olarak meydana geliyorsa taat, verilen emre aykırı bir şekilde meydana geliyorsa karşı gelme (ma’siyet, isyan, günah) olur. Bu isimlemeler izafi değer taşır. Sözgelimi zillet fiilinin kendisi değil insanın niyetidir. Hareket bizatihi iyi veya kötü olamaz. İyi veya kötü olan insanın niyetidir. Kasd, yani bir şeye niyet etme, yönelme kalpte olan bir manadır. Hareket ise uzuvlarla yapılır ve görülür.[163]

Maturidiyye’ye göre, Mürtekib-i kebire ne kâfir nede münafıktır. Dinden çıkmaz. Tövbe etmeden ölürse bile cehennemde temelli kalmayacaktır. Allah kötülüğün büyüklüğüne göre O’na ceza verecektir. Allah’a şirk koşanlar cehennemde temelli kalacaklardır. İman edenlerden büyük günah işleyenlerin durumu ise Allah’a bırakılmıştır. Yüce Allah dilerse affeder, dilerse günahı kadar cezalandırır. Fakat cezasını çektikten sonra Allah O’nu mutlaka cennetine koyar.[164] Yüce Allah büyük-küçük günah ayırımına gitmeksizin günahkârın günahın bağışlayabilir.[165] Allah, küçük bir günah işleyene ceza verebileceği gibi, büyük günah işleyeni de affedebilir.[166] Bu nedenle burada önemli olan Müminin “beynel havf ve reca” ümitle korku arasında yaşamasıdır.[167]

Matüridi âlimlerine göre küfür ile diğer günahlar arasında fark vardır. Küfür suçun son noktasıdır. Onun suç sayılmamasına ve yasaklığının kalkmasına hiçbir ihtimal yoktur. Kâfir kendi küfrünün hak ve gerçek olduğuna inanır, bu sebeple de onun için bir bağışlanma ve yargılanma talebinde bulunmaz. Her günah insanda iman vasfını kaldırmamakla beraber küfür ve şirkin tövbeden başka aff yolu yoktur.[168] Bunun dışında kalan günahların çeşitli aff yolları vardır.[169] Müşrik işleyeceği hayrın karşılığını görmeyeceği gibi, kişi küfür halinde iken işlediği günahların cezasını iman ettikten sonra görmez.[170]Yüce Allahın Katl,[171] Allah ve Peygambere isyan için Cehennemde ebedi kalış cezası vardır.”[172] buyurmasında ki kasıt öldürmeyi helal olarak görenler içindir. İsyan ayeti ise kâfirler içindir. Ayette geçen “Hulud” dan maksat uzun müddet demektir. Ancak, tekfire götürecek her türlü günah işleyenin mertebesini düşürür. Allah’tan bağışlanma Gafur, Rahim gibi sıfatları kaldırmak küfürdür. Peygamberleri inkâr etmek küfürdür. Allah’ı bazı şeylerden habersiz olarak nitelemek, Allah’tan ümit kesmek küfürdür. Yüce Allah’ın Adil sıfatı gereği Allah için zulüm, hikmetsizlik ve yalandan bahsetmek mümkün değildir.[173]

Matüridi’lerin, en büyük günah olan küfür ve şirk içerisinde olup ta kendilerine tebliğ ulaşmamış ehli fetret vb. durumlardaki insanların durumu ve mükellefiyetleri ne olacak? Problemiyle ilgili görüşleri şöyledir: Din konusunda yetkili olan resul değil akıldır. Eğer Allah hiç bir resûl göndermeseydi,  yine de insanların akıllarıyla Allah’ın varlığını ve birliğini, onun layık olduğu sıfatlarla tanımlaması ve Allah’ın evrenin yaratıcısı olduğunu bilmesi gerekirdi. Resul gönderilmese dahi, insanların akıllarıyla Allah’ın vahdaniyetini ve ulûhiyetini, benzer ve ortaklardan beri olduğunu bilmek; nimetlerini ve onların şükrünü yerine getirmek, her an ona boyun eğmek onların üzerine de vaciptir. Bu sebeple vahiy ulaşmayan kimse, din konusunda mazur görülmez ve bundan sorumludur. Hatta resulün gelmesi, Allah’ın varlığını haber vermek için değil onu tekit etmek içindir; din için resul değil akıl şarttır. Resuller ise, ibadetlerin şeklini belirlemek için Şeriat konusunda gereklidir. Peygamberin bu görevi, bireysel sorumluluğu engelleyici olmaktan çok kolaylaştırıcı bir işlev görür. Peygamber açıklar ve uyarır.[174]Sonuçta insanı doğruya ulaştıracak olan kendi tercih ve eylemleri doğrultusunda[175] Allah’tır.

Kur’an bu konuya şu ayeti kerime ile açıklık getirir: “İhtimal ki hoşlanmadığınız şey sizin iyiliğinizedir ve ihtimal ki sevdiğiniz bir şey sizin kötülüğünüzedir. Siz bilmezsiniz, Allah bilir.”[176]

4.4. HARİCİYYE’YE GÖRE GÜNAH

Haricilik, Hz. Ali ile Muaviye arasında cereyan eden Sıffın savaşı sonrası hakem meselesi yüzünden ortaya çıkmıştır. Bu hareketi ilk başlatan çölde yaşayan Temimliler ve taraftarları olmuştur. Hariciler, İslam tarihinde ilk kez meşru otoriteye başkaldıran ve kabilecilik ruhunu tekrar canlandırmak isteyen siyasi anlayışın dini bir hüviyete bürünerek toplumdan kopan radikal bir hareketin taraftarları olarak tanınmaktadırlar.[177]

Hariciliğin Ezarika, Necedatı Aziriyye, Beyhessiye Acaride, Se’alibe, İbadiyye, Sufriyye-i  Ziyadiye diye kolları vardır.[178]Büyük günah işleyenlerin durumları hakkında ilk yorum yapan mezhep haricilerdir. Sıffın savaşında Muaviye ve taraftarlarının yenilginin eşiğinde oldukları anda Hz. Ali’yi hakem olayına zorlamalarına rağmen daha sonraları hakeme başvurmanın Allah’ın hükmünü çiğnemek olduğunu; “Allah’tan başka hüküm sahibi yoktur”[179] ayetini delil göstererek savundular. Hakeme başvurmanın günah, onu kabul edenlerin kâfir olduklarına hükmettiler. Hakem olayına gitmekle aslında kendilerinde kâfir olduklarını savunup ancak; tövbe edip bundan rücu ettiklerini söylediler. Hariciler daha sonra bu sınırları genişleterek Cemel ve Sıffın ashabının tümünün kâfir olduklarına inandılar.[180]

Hariciliğin genel görüşüne göre; dinin emir ve yasaklarına uymayanlar kâfirdirler. Harici olmayan herkes kâfir olduğundan düşmandır.[181] Harciliğin kolları birçok konuda olduğu gibi günah problemleri hususunda da farklı görüşler bildirmişlerdir. Günah problemleriyle ilgili en sert görüş bildirenler Hariciliğin Ezarika grubu olmuştur. Ezarika’ya göre; büyük günah işleyenlerle, kendilerine hicret etmeyip yerlerinde kalanlar kendi görüşlerinde olsalar bile müşriktirler. Kendilerinden olduğunu söyleyip ordugâhlarına gelenlere muhaliflerinden bir esiri kendilerine öldürmesi için verirlerdi. Öldürürse gelen kişi onlardandı, aksi takdirde “bu münafık ve müşriktir” deyip öldürürlerdi. Onlara göre muhaliflerinin kadınları ve çocukları da aynı şekilde öldürmeleri mubahtı. Onlara göre çocuklarda müşrik olup cehennemde temelli kalacaktı.[182]

Hariciliğin Necedat koluna göre; hırsızlık, zina ve içki gibi günahları işleyen müminlerin toplum dışına atılması gerekmez. Bu fiiller onları cehennemlik yapmaz. Fakat küçük günahta olsa günahlarda ısrar kişinin İslam ümmetinden çıkmasına neden olur.[183] Allah’ın günahları nedeniyle müminlere azap edip etmeyeceğini bilmiyoruz. Ancak böyle bir cezayı uygularsa mümine cehennemin dışında günahları kadar azap eder; sonra da onları cennete koyar.[184]

Haricilerin Sufriye fırkasına göre; günah işleyen müşriktir. Ancak Ezarika’ da olduğu gibi muhaliflerin çocukları ile kadınlarını öldürmeyi ileri sürmezler. Onlara göre Sufriyeden bir fırka, hakkında ceza bulunan fiiller işlendiği zaman, bu fiili işleyen kimsenin, yalnızca zina eden, hırsız, iftiracı ve kasten adam öldüren katil gibi, bu fiillerle ilgili adlarla isimlendirilmesi gerektiğini ileri sürmüşlerdir. Onlara göre böyle bir kimse ne müşrik ne de kâfirdir. Namaz kılmamak, oruç tutmamak gibi haklarında belli bir ceza bulunmayan her türlü günah küfürdür ve bunu günahları işleyen kâfirdir.[185]

Harici’lerin Acaride fırkasına göre; kebire işleyenlere kâfir olup; ebediyen cehennemde kalacaklardır.[186] Acaride’ye göre; çocuk islam’a çağrılıncaya kadar, buluğ çağından önce ki dönemde ona dokunulmaz (bereat) gerektir. Ezarika muhaliflerin mallarını kendileri için helal sayarlarken; Acaride muhaliflerin malları, o malın sahibi öldürülmedikçe fey olarak kabul edilmez.[187]

Harici’lerin İbadiyye kolu kendi aralarında muhtelif fırkalara Acaride de olduğu gibi ayrılsa bile İslam ümmetinin kâfirleri hakkında birleştiler. Onlara göre, İslam ümmetinden kendilerine muhalif olanlar, şirk içerisinde imandan uzak olup bunlar ne mümin ve ne de müşriktirler. Onlar ancak kâfirdirler. Bu nedenle şahitliklerini caiz görmemişler, gizlice öldürülmelerini ve kanlarını haram kılmışlardır.[188]

Harici’lerin Mürtekibi kebire ile görüşleri birbirleriyle çelişik olmakla beraber öne çıkan hususlar şunlardır. Hariciler siyasi havanın etkisiyle iman- amel ayrımına gitmeden önce imanla ameli bir tutmuşlardır. Küfre gitme hususunda büyük ve küçük ayrımına gitmemişlerdir. Onlara göre büyük ya da küçük günah işleyenler kâfir ve müşrik olup; onlara rücu ve tövbe kapısı her zaman açıktır. Büyük günah işleyen kimse tevbe edip rücu etmezse ebediyen cehennemde kalır. Bütün günahlar kebiredir ve küfranı nimettir.[189]

Özetle, takva ve şecaat, ibadetlere devam, sürekli Kur’an’ı çokça okumak, dini kurallara uymak Haricilerin belirgin özellikleri[190] olmakla beraber ifrat ve tefrite düşüp İslam’ın orta yolunu takip etmemeleri, böyle aşırı fikirler ortaya atmaları onların sahih İslam düşüncesinden sapmalarına neden olmuştur.

4.5. ŞİA’YA GÖRE GÜNAH

Şia; Hz. Peygamber(sav)in vefatından sonra Hz. Ali ve Ehl-i Beytini halifelik (imamet) için en layık kişi olarak gören, onu nass ve tainle “meşru” halife kabul eden; ondan sonra ki halifelerinde onun soyundan gelmesi gerektiğine inananların ortak adı olmuştur.[191]

Birçok mezhepte olduğu gibi Şia’nın da kolları vardır. Bunlar, (Keysaniyye, Zeydiyye, İmamiyye, Ğulat, İsmailiyye[192]dir. Kendi aralarında olduğu gibi günah konusunda da farklı görüşler ortaya koymuşlardır. Biz konumuzla ilgili Ehl-i Sünnet itikadına yakınlığı ile bilinen ve halen Yemen’de yaşayan bir itikadi mezhep olan Zeydiyye ile İran’ın resmi mezhebi olan Caferiyye’nin görüşleri üzerinde duracağız.

4.5.1. Zeydiyye’ye Göre Günah

Şia’nın on iki imamından Zeyd b. Ali b. Hüseyin b. Ali b. Ebu Talib’e nispet edilen, imametin Hz. Fatıma’nın çocuklarına ait olduğunu benimseyen Şia’nın bir fırkasıdır. Zeydiyye Şia’nın ehl-i sünnete en yakın olan bir koludur.[193] Onlara göre Hz. Peygamberden sonra en faziletli insan Hz. Ali’dir. Resulullah onu ismen değil vasfen atamıştır. Hz. Ali kadar faziletli olmasallarda ilk iki imamın halifeliği de caizdir. Zeyd b. Ali b. Hüseyin’e göre büyük günah işleyen mümin olarak isimlendirilemez. Ona göre mümin K. Kerim’de Allah dostu olarak kabul edildiğinden büyük günah işleyene mümin denilemez. Ancak onun cenaze namazı kılınabilir. Müslüman mezarlığına defnedilir. Yakınları kendisine mirasçı olabilir. Kâfir sayılamaz. Kebire işleyenin günahkâr sayıldığı konusunda ümmet icma etmiştir.[194]

Zeydiyye büyük günah işleyenler hakkında iki gruba ayrılmıştır. Birinci gruba göre,  hakkında vaid bulunan şeyleri işlemek şirk ve inkâr değil Küfran-ı nimettir. İkinci gruba göre ise, hakkında vaid bulunan şeyler küfür değildir. Zeyddiyye’nin ekser uleması ve ilkleri birinci görüşü savunmuşlardır.[195]

Zeydiyye’ye göre, günahta ısrar etmek küfürdür. Günahlardan zina veya hırsızlık yapana hadd cezası uygulanır. Sonra tövbeye davet edilir. Tövbe etmezlerse öldürülürler.[196] İmam Zeyd’e göre, günah imanı eksiltmez, ibadet ve itaatlerde onu artırmaz. Ancak salih bir iman mutlaka salih ameli doğurur. Zira iman ve amel birbirlerinin ayrılmaz parçalarıdır.[197]

İmam Zeyd büyük günah işleyeni iman ile küfür arasında bir yerde olduğu kanaatiyle Mutezile ile aynı görüşü paylaşır. Ancak ona göre büyük günah işleyen biri hem mümin hem de fâsık olabilir. Ona göre büyük günah işleyen kişi günahı ölçüsünde azap görür. Sonradan cennete girer. Zira Ehl-i kıbleden hiç kimse ebediyen cehennemde kalmayacaktır.[198]

4.5.2. Caferiyye’ye Göre Günah

Hz. Ali b. Ebi Talib’in torunlarından Cafer’i Sadık’ın etrafında toplanan ve onun içtihatlarına göre amel edenlerin mezhebidir. İmam Malik ve Ebu Hanife gibi büyük müçtehitler Caferi Sadıkın ilim ve feyzinden faydalanmışlardır. Mezheplerinde “İmam” ve “On İki İmam” meselesine ağırlık verdiklerinden bu mezhebe “İmamiyye” veya “İsna Aşeriyye” de denilmiştir.[199]

Ehl-i Sünnete yakın olan Cafer-i Sadık daha hayatta iken Ebul Hattab Muhammediyve Ebi Zeynep gibi bir takım kişiler ona Tanrılık kendilerine ise Peygamberlik isnat edip; onu çok uç noktalara koymuşlardır. Onlara göre İmam Cafer-i Sadık’ı tanıyanlar haramlardan muaf tutulmuşlardır. Bunu duyan İmam Cafer-i Sadık şiddetle karşı çıkmış, İslam ülkelerine tekzip mektupları yollamıştır. İmam Cafer es Sadık’ın hayatında başlayan bu fitneler onun ve vefatından sonra  İyice artmıştır.[200]

Zeydiyye’den sonra Ehl-i Sünnet inancına en yakın bir Şii mezhebi olan Caferilik komşumuz İran’ın şu an resmi devlet mezhebidir. Caferilik ilk üç halifenin, halifeliklerini kabul etmekle beraber onlara karşı saygılıdırlar. Ancak Muaviye ve oğlu Yezid’e lanet okurlar.[201]

İmamiyye’den Esterebadi’ye göre; kul Allah’ın nehyettiği büyük ve küçük günahları işlediğinde, imandan çıkar. Tevbe ettiğin de ise tekrar geri döner. Allah’ın K. Kerim’de buyurmuş olduğu helalleri haram, haramları da helal kılmak insanı dinden çıkarır.[202] İmamiyye’den Kaşaniy’e göre ise; günah işleyen bir Müslüman, ilahi adalet gereği ebedi olarak cehennemde kalmaz. Çünkü Yüce Allah şirkin dışında bütün günahları bağışlar.[203]

Caferiyye, Mutezile’de olduğu gibi günah işleyenler için fasık kavramını kullansa da bunu el-Menziletu beynel menzileteyn (iki menzil arasında kalmak) olarak değerlendirmez. Mürtekib-i kebire istediği günah kadar cezasını çeker. Sonra kurtulur ki adalet olan budur. Ebedi Cehennem ise yalnız kâfirler için vardır. Ehl-i kıble için değildir.[204] Müşrikler, kâfirler ve inkârlarında ısrar edenler için şefaat yoktur. Ama Allah’ın birliğine inanlar için günahlarından dolayı Yüce Mevla lütuf ve inayetiyle bağışlayabilir.[205]

4.6. MÜRCİE’YE GÖRE GÜNAH

Mürcie; ilk defa hicri 60’lı yılların başından itibaren Hz. Osman ve Ali dâhil, Cemel ve Sıffin savaşlarına katılan ve büyük günah işleyen herkesin durumunu onları mümin olarak kabul ederek imanlı veya kâfir olduklarını tartışmadan Allah’la irca eden ve onların cennetlik veya cehennemlik oldukları konusunda fikir beyan etmeyen kimseler için kullanılmaya başlanmıştır.[206] Bu kişilerin başında İslam tarihinin ünlü simalarından Sa’d bin Ebi Vakkas İmran b. Hüseyin, Abdullah b. Ömer vardı. Bu kişiler ortada ki ihtilafların taraflarından hangisinin haklı olduğu konusunda bir fikir belirtmemişlerdir. Bu grubun çekimser tavırları zamanla farklı bir boyut kazanmış ve bir itikadi ekol haline gelmiştir. Bu ekole göre; İman etmiş bir kişi hangi günahı işlerse işlesin, ceza çekmeyecektir. Bu inanç şeklinden sonra bu ekole “Mürcie” denilmiştir.[207]

Cemel ve Sıffın savaşlarında Haricilerin büyük günah işleyen sahabeyi tekfir etmesine karşılık, İrca fikrini benimseyenler de Hz. Osman ve Hz. Ali gibi bu savaşlara katılanlar hakkındaki yaklaşımlarını bütün büyük günah işleyenlere teşmil etmişlerdir. Bu anlamda ilk Mücie grup sahabedir. İtikadi ekollerde asıl ele alınan Mürcie daha sonra Emeviler döneminde oluşan iman ve büyük günah hakkında ki kanaatlerinden bahsedilen Mürciedir. Mürcie’nin büyük günah hakkında ki kanaatleri onların iman tanımlamalarıyla bağlantılıdır. Mürcie’nin bütün fırkalarında temel ilke büyük günahın imana zarar vermeyeceği görüşüdür. Mürcie’ye göre, iman sadece kalbin bir işlevidir. İman sadece bir iç mesele olup bilgiden ibarettir. Dışa yansıyan tezahürleri, kişiyi yönlendiren etkileri yoktur.[208]

Mürcie sünnete uyan ve bidatlere uygun olmak üzere iki kısma ayrılmıştır. Sünnete uyan Mürcie, iman ve büyük günah konusunda Ehl-i Sünnetle aynı görüştedir. Bidatlere uyan Mürcie ise; İmanla birlikte günahların hiçbir zarar vermeyeceğini savunan görüştür.[209] Sünnetle paralel olan Mürcie Ebu Mansur el-Matüridinin ölüm tarihi olan (M.944) yılına kadar müstakil bir mezhep görünümünde iken; artık Matüridi’den sonra önce kendi adıyla Matüridilik olarak daha sonra Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat olarak meşhur olan bir ekole dönüşmüştür.[210]

Ebu Hanife’ye göre irca; kesin bilgi olmayan bir hususta zanla hüküm vermemek, bilinmeyen şeyin peşine düşmemek, tevakkuf anlamındadır. Yani helal, haram ve bizden önce ki ümmetler hakkında bilmediğin konularda soru soranlar için  “en güzelini Allah bilir” demektir. Günah işleyenlerin cennetlik veya cehennemlik olduklarını söylemeden, onlar hakkında hükmü geciktirmektir.[211]

Bu bağlamda Mürcie; Ehl-i Kıblenin tümünün zahirde ki imanları nedeniyle mümin olduğunu iddia eden ve onların hepsi için Allah’tan af uman kimselerdir. Onlar herkesi dost edinirler çünkü onlara göre; küfürle beraber taat fayda vermediği gibi imanla beraber günahta zarar vermez.[212] Mürcie, büyük günah işleyenin dünyadaki durumu ile Ahiret’teki durumunu birbirinden ayrı ele alır. Şöyle ki Kıble Ehli’nden büyük günah işleyenler (Fâsıklar), imanlı olmaları dolayısıyla mümindirler, ancak büyük günah işledikleri için aynı zamanda fasıktırlar. Onların durumları Allah’a kalmıştır, dilerse affeder, dilerse cezalandırır.[213] Onlar, fıskı imanın zıddı kabul etmediklerinden ve amelleri imanın bir parçası olarak görmediklerinden, büyük günah işleyeni fıskı ve fücuru ile birlikte kâmil bir mümin saymaktadırlar. Günah işleyen ister te’ville, ister tevilsiz işlesin, yani her hangi bir yorum sonucu işlesin durum aynıdır. Çünkü bütün günahlar fısktır. Bu yüzden onlar, te’ville kan dökmeleri, kadınları esir almaları ve malları  yağmalamalarından dolayı Hariciler’i fâsık  olarak görmüşlerdir[214]

4.7. MU’TEZİLE’YE GÖRE GÜNAH

Mu’tezile, dini anlama ve yorumlamada akla büyük ölçüde değer atfeden kelam okuludur. Bu ekol duruşuyla aklî düşüncenin İslâm kültür ve medeniyetinde yeşermesine ve inkişaf bulmasına katkıda bulunmuştur Mu’tezilî kelamcılarının birçoğu dindarâne bir yaşantı içerisinde olmuşlar, fikir hürriyetine verdikleri değerden olsa gerek birçok alt kollara ayrılmışlardır. Mu’tezile, Abbasilerin resmi akidelerini temsil ediyordu.[215] Mu’tezilî düşüncenin ilk temsilcisi Vâsıl b. Atâ (ö.131/748) iken son temsilcisi ya da kelâmcısı ise Zemahşerî(ö.538/1143) olmuştur.[216] Vasıl büyük günah meselesinde hocası Hasan Basri ile aynı görüşü paylaşmadığından, arkadaşlarıyla birlikte onun meclisini terk etmişlerdir. Bu yüzden “ayrılanlar ve yan çizenler” anlamında kendilerine Mu’tezile denilmiştir. Oysa Mu’teziliye göre kendileri Ehl-i Adl ve Ehl-i Tevhid’tirler. Kaderi red ettikleri için Kaderiyye Allah’ın sıfatlarını red ettikleri için Muattıla isimleriyle de anılmışlardır.[217]

Mu’tezile dışardan Yahudi, Hristiyan, İran, Hind dinleri ve Yunan felsefesiyle, içerden Müşebbihe, Mücessime, Haşviyye , Rafiziyye  ile temas etmiş bunların karşısında İslam akaidini savunmuş sapık cereyanların iddialarını kelamı metotlarla çürütmüşlerdir.[218]

Mu’tezile mürtekib-i Kebireyi  ehl-i sünnet gibi tam mümin olarak görmez. Hariciler gibi kâfir olarak da görmez. Murtekib-i kebireyi ne kâfir nede mümin olarak, el menzilü beynel menzileteyn ikisi arasında bir yerde) konumlandırır. Onlar büyük günah işleyenler tövbe etmedikçe Allah’ın onları bağışlamayacağı hususunda birleşmişlerdir.[219] Çünkü cehennem küfre göre hafiftir.[220] Tövbe ettiği takdirde yüce Allah mürtekibi kebireyi bağışlayabilir. Eğer tövbe etmezse Mürtekibi kebire için şefaatde söz konusu olamaz. Zira şefaat fazilet yönünden müminlerin yükseltilmesi içindir.[221]

Mu’tezile’ye göre günahlar büyük ve küçük diye iki gruba ayrılır. Mu’tezile’nin büyük günah tanımında akıl ön plana çıkmıştır. “Aklın iyi olduğuna hükmettiği her şeyi ihlal etmek büyük günahtır.” Yine “ikabı sevabını geçen günahlar büyük günahtır. İkabı sevabından az olan günahlarda küçük günahlardır.”[222] K. Kerim’de hakkında, tehdit ve vaid bulunan her günah büyüktür. Hakkında tehdit bulunmayan her günah ise küçüktür. Bu tanımı Mu’tezile daha da genişletilmiş, “Hakkında tehdit yoksa büyüklükte hakkında tehdit gelen gibi olan, ona benzeyen ona yakın olan günahlarda yine büyük günahtır”[223] demişlerdir. Mu’tezile ayrıca günahı işlerken, durumunu, niyeti ve bilgisi göz ardı edilmemelidir deyip; günah tanımında “kasıt” a ayrı bir önem vermiştir. Mutezileye göre kasıtlı işlenen her günah büyüktür. Burada nesneye değil, failin durumuna dikkat çekilmiştir. Günahlarda ısrar etmenin, küçük günahların birikip büyük günahlara dönüşüp dönüşmeyeceği hususunda Mu’tezile ihtilaf etmiştir. Mu’tezile’nin cumhuruna göre küçük günahların çokluğu büyük günahları meydana getirmez. Mutezile’nin ünlü alimlerinden Cubbaiye göre “küçük günahlar çoğalıp büyük günahları meydana getirir.”[224]

Mutezile’ye göre büyük günahlar iki kısma ayrılır. Bunlardan bir kısmı küfrü gerektirirken diğer bir kısmı küfre gerektirmez. Direk imana taalluk eden günahlar küfrü gerektiren günahlardır. Allah’ı yaratılanlara benzetmek, Allah’ın hükümlerine karşı çıkmak insanı küfre götüren günahlardır.[225]

Vasıl b. Ata’ya göre” Mürtekib-i Kebire” yani büyük günah işleyen kimse, ne mü’mindir, ne de kafirdir. O, ancak fasıktır. Hasan el-Basri ise, böyle bir kimsenin münafık olduğunu söylemiştir. Vasıl, işte bu yüzden hocasının meclisinden ayrılarak, İslam tarihinde ilk defa “el-Menzile beyne’l-Menzileteyn”, başka bir deyişle “iki yer arasında bir yer” nazariyesini ortaya atmıştır. Böylece Vasıl, fıskı, iman ile küfür arasında müstakil üçüncü bir derece olarak kabul etmiş olmaktadır. Buna göre, büyük günah işleyen kimse, yani fasık, ölmeden önce tevbe ederse, tekrar iman makamına dönecek ve mü’min olarak ölecektir. Tevbe etmeden önce ölürse, iman derecesinden daha aşağı, küfür derecesinden daha yüksek olan fısk, tamamen küfre dönüşecek ve kafir olarak ölecektir. Bِöyle bir kimsenin ahiretteki yeri ise, Cehennem olup, ebedi olarak orada kalmaktır. Şu kadar var ki, fasıkın Cehennemdeki derecesi, daha dünyada iken, her nekadar tevbe etmemiş ise de, imanını tam olarak yitirmemiş olduğundan kafirin derecesinden daha üstün ve azap derecesi de, ondan daha hafif olacaktır.[226]

Mu’tezilî Bişr b. el-Mütemir’e göre; Murtekibi kebire ile işlediği günahtan dolayı tövbe ederse; tövbesi kabul olur. O günahı tekrar işlerse ilkinin cezasını da hak etmiş olur. Ona göre büyük günahtan dolayı edinilen tövbenin kabulü tekrar işlememe şartına bağlıdır.[227]

Günah meselesine belki de islam itikat tarihinde en ilginç yorumu Sümame b. el-Eşres en- Numeyri getirmiştir. Mu’tezili bir âlim olan en-Numeyri’ye göre, kâfirler, müşrikler, zındıklar, Dehriler, Mecusiler, Yahudiler ve Hıristiyanlar kıyamet günü toprak olup cennet ya da cehenneme giremezler. Hayvanlar ve müminlerin çocukları da böyledir.[228] Ahiretle ilgili duyduğu bu endişeyi Mu’tezili başka bir âlim olan Hişam b. Amr el-Fuveti daha dünya da iken göstermiştir. Ona göre Allah’ın küfrü yaratması mümkün değildir. Bu nedenle, Allah’ın kâfiri yarattığını söylemekte imtina ederdi. Ona göre kâfir küfür demekti. İman ve küfür ise sadece ölüm anı için geçerli olan muvakat fikridir.[229]

Mu’tezili âlim Amr b. Bahr Ebu Osman el- Cahıza göre günah neticesinde cehenneme girecek olanlar orada ebedi kalmayıp zaman içinde ateş tabiatına dönüşürler. Ona göre cehennem ateşi kendine gelecek olanları girmelerine gerek duymaksızın çeker. Ona göre akıllı insanlar Allah’ı bilip, peygambere muhtaç olduklarını itiraf ederler. Bunlar bilgileri ölçüsünde mesuldürler. Tevhidi bilmeyen mazur bilen ise mesuldür. İslam’ı din olarak kabul eden Allah’ın cisim ve suret olmadığını, gözle görülmeyeceğini, adaletli olup zulmetmeyeceğini kabul eder inanırsa Müslüman olur. Red ve inkâr ederse teşbih ve cebire yönelirse gerçekten müşrik ve kâfir olur. Eğer bunlar üzerinde düşünmemişse o kimse yine mümindir, ayıplanamaz. Allah’a ve peygambere inanması yeterlidir.[230]

    SONUÇ

Kelâm İlmi’nin kendine özgü usul ve kaidelerini kullanmak suretiyle “Günah” konusu, insanoğlu için önemli meseleler içerisinde ele alınıp, üzerinde sıkça söz söylenen konular arasında mütalaa edilmiştir. Herhangi bir fiilin günah sayılıp sayılmaması ele alınıp; günah kavramına ait oldukları medeniyetin kültürel yapısı ve dini anlayışın sınırlarını belirlemede etkili olmuştur.

Hz. Peygamber’in vefatından sonra İmametin (Halifeliğin) tayini ve arkasında baş gösteren Halifelerin suikastlerle şehit edilmeleri beraberinde İslam âleminde baş gösteren fikir ayrılıkları mezhep ayrılıklarına dönüşmüştür. Bu mezhep ayrılıklarında kırılma noktalarından bir tanesi de hiç şüphesiz günah ve büyük günah işleyenin durumudur. Murtekib-i kebire ile ilgili olarak elde ettiklerimizi tekrar hatırlayacak olursak;  büyük günah küfür ve şirktir. Bunun dışındaki günahlarla ilgili olarak büyük günahın ne olduğu hususunda Kur’an herhangi bir beyanatta bulunmamıştır. Büyük günahla ilgili temel kıstas K.Kerimde günahla ilgili azap ve nehyin olmasıdır. Ayrıca, günahta ısrarın, büyük günaha dönüşmesine kuvvetli bir ihtimalle bakılmıştır.

Günah işleyenin durumu ve özellikle de büyük günahları işleyenin durumu hakkında (küfür ve şirk hariç)K.Kerim kesin bir kanaat bildirmemiş olup; konuyla ilgili son söz ve kanaat Allah’ın takdirine ve umulan affına bırakılmıştır. Dünyada, günahların ve imanın değerlendirilmesi, şirk ve küfür hariç işlenen günahlardan dolayı insanların, inançlarının ve imanlarının ölçülmesi onların cehennemlik ve cennetlik diye ayrılması konuyu tartışan âlimlerce yapılmış olup; bu hususta oluşan çok farklı görüşler, farklı mezheplere dönüşmüştür.

Büyük günahla ilgili olarak görüş bildiren mezheplerin kanaatlerine baktığımızda karşımıza şu kanaatler çıkmaktadır. Mürcie’ye göre; İmanla amel arasında en ufak bir bağ yoktur. Büyük günah işleyen halis mümindir. Günahın imana zarar vermediği tezini savunarak, büyük günah işleyene ümit veren ve onun hakkındaki nihai kararı Allah’a havale edip tehir eden bu akaid fırkasınca Mürtekib-i kebirenin durumunu Allah’a havale etmek (irca etmek) en doğru yol olacağı hüsnü niyeti vardır.

Mu’tezileye göre, günah işleyen ne mümin ne de kâfirdir. İkisi arasında bir yerde yer alır. İslâm’da akaid esaslarını ve günah konusunu aklın ışığı altında ele alıp değerlendiren, meselelere aklın ölçüleri doğrultusunda çözüm getirmeye çalışan ilk düşünürler, Mu’tezili âlimlerdir. Mu’tezile âlimleri, akaid meselelerinin çözümünde, daha önceki İslâm âlimlerinin yaptığı gibi, sadece nakille yetinmeyip akla da önem vermişlerdir.

Eş’ari ve Matüridile’re göre, günah işleyen tekfir edilemez. Bunlar günahları kadar küfre, salih amelleri kadar imana yakındırlar.

Haricilere göre, günah yâ da büyük günah işleyen halis kâfirdir. Kâfir muamelesi görür. Günah problemleri için Havaricin ortaya koyduğu sert tavrın yapmış oldukları bir usul hatasından kaynaklandığı; Hz. Ali ve yandaşlarını kâfir ilan etmeleri ve kendilerine Allah yolunda huruç edenler olarak adlandırmaları, onların Allah yolunda ortaya koymuş oldukları bir samimiyet ifadesi olarak her ne kadar gözükse de;  aslında bu hadise cehaletin, asabiyetin, aşiretçiliğin, kabileciliğin, ilim, hak, kabiliyet ve devlet karşısında, yenik düşmesinden başka bir şey değildir.

Özellikle Şia ve kollarında halifelik, Hz. Ali ve evlatlarına ait bir hak olarak telakki edilip; Ehl-i sünnet itikadına muhalif olarak İmamet imanın şartlarına bir zeyil olarak dahi kabul edilmiştir. Ehl-i Şianın Hz. Ali’ye olan aşırı muhabbet ve düşkünlükleri ilmi usullerinde (özellikle Hadiste) itikatlarında ve fiillerinde bir sarhoşluk oluşturmuş olup, bu kendinden geçmeler zaman zaman İslam âleminde rahatsızlıklara sebebiyet vermiştir.

Özellikle Şiî ve Haricî ayaklanmalar İslam âlemini derinden yaralamışlardır. Her şeyden önce, Kelam literatüründe günahın tartışma konusu olması, onun “Mürtekib-i kebîre” kavramı ile özdeşleştirilmiş olmasından kaynaklanmaktadır

Hariciler bu kavramı, teorik bir inceleme konusu olduğu için değil, pratik amaçlarına uygunluğundan dolayı kullanmışlardır.

Mu’tezile ise onu ne mü’min ne de kâfir olarak görmüş, bu ikisi arasında orta bir yerde olduğunu söyleyerek tevbe etmeden öldüğü takdirde ebedî cehennemlik olacağını ileri sürmüştür. Kısacası, Allah tarafından bu kadar ağır ve ciddi ithamlara maruz kalan kimselerin sıfatı olan bir kavramın, rastgele kullanılması kavram kargaşasına yol açacağından, kanaatimize göre, onu Mürtekib-i kebîre ile karıştırmamak ve ayrı olarak değerlendirmek daha doğru olacaktır. Kafire ve münafıka yakıştırılan bir ismin, mü’min için de kullanılması, gerçekten tam bir anlamsal kaosa yol açmış ve insanlar bu konuda ihtilaftan kurtulamamışlardır. Biz, Kur’an’ın verdiği anlamdan başkasını vermekten kaçınarak, fâsıkların, sadece kâfirler, müşrikler ve münâfıklar olduğunu söylemekle yetiniyoruz.


KAYNAKLAR

[1] Tekvin, 2/16,17.

[2] Ömer Faruk Harman, “Günah”, DİA, İstanbul 1996, XIV, 278.

[3] Harman, a.g.m., XIV, 279.                                                                                                      

[4] Harman, a.g.m., XIV, 279.

[5] Bakara, 2/80.

[6] Buhâri, Cenâîz, 80; Müslim, Kader, 22.

[7] Müslim, Kader, 25.

[8] Sadık Kılıç, Kur’an’da Günah Kavramı, Konya, 1984, s. 26.

[9] Sadık Kılıç, a.g.e., s.26.

[10] Şûrâ, 42/25.

[11] Mansur Ali Nâsıf, et-Tâcü’ el-Câmi’ li’l-Usul, fi Ahadisi’r-Rasûl, İstanbul , trs.  V, 151.

[12] Buhârî, VII, 59.

[13] Cürcânî, Seyyid Şerif, Tarifat, Lübnan, 1990, s. 9, 107.

[14] Muhammed Tanci, el-Mu’cemü’z -Zehebi, Beyrut 1969, 511.

[15] Fikret, Karaman ve Diğerleri, Dini Kavramlar Sözlüğü, Ankara 1994, 204.

[16] Selim, Özarslan,  Kelâmda Tevbe, Ankara, 2003, s. 17 vd; Ferit Develioğlu, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Büyük Lügat,  Ankara, 1970, s. 357.

[17] Bkz. İbn Manzur, Lisanu’l-Arab, Beyrut, 1389/1970, II, 1095; Harman, a.g.md., XIV, 280; Selim Özarslan, “Kur’an’da

Tevbe Kavramına Kelam Açısından Bir Yaklaşım”, F.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 12/1, s. 353-382,Ocak, 2002.

[18] Harman, a.g.md., XIV, 279.

[19] İbn Manzur, Lisanu’l-Arab,  II, 1096; Harman, a.g.md., XIV, 282.

[20] Ragıb el-İsfehânî , el- Müfredat fi Garibi’l-Kur’an”, Dâru’l-ma’rife, Beyrut trs. s.181.

[21] Nisâ, 4/ 2.

[22] el-İsfehânî, a.g.e, s. 337.

[23] İlgili kavramlar için geniş bilgi bkz., el-İsfehânî, a.g.e, s. 337vd.

[24] Harman, a.g.md., XIV, 282.

[25] Şah Veliyullah ed- Dihlevi, Huccetu’llahi’l- Baliğa, Kahire, 1355, I, 58.

[26] Toshihiko Izutsu,  Kuran’da Dini ve Ahlaki Kavramlar, Çev. Selahattin Ayaz,  İstanbul, 1991, s. 317.  

[27] Dihlevi, a,g,e. , I, 58.

[28] Harman, a.g.md.  XIV, 278; İzutsu, Toshihiko, Kur’an’da Dinî ve Ahlakî Kavramlar, s. 214-215.

[29] Meydan Larousse, “Günah” md., Meydan yay. , İstanbul, 1973, V, 432.

[30] Sadık Kılıç, Kur’an’da Günah Kavramı, s.  26.

[31] Cihat Tunç, “Kelam İlminde Büyük Günah Meselesi”, AÜİFD., Ankara, 1978, 325.

[32] Tunç, a.g.m. 325.

[33] Muhammed b. Ömer ez-Zemahşeri,  Esasü’l-Belağa,  Beyrut, 1992, 303–304.

[34] Bkz. İbn Manzur, Lisanu’l-Arab, II, 1095-1096. Keza bkz., İbnu’l-Cevzî, Ebu’l-Ferac, Nüzhetü’l-A’yuni’n-Nevâzir, s. 464; es-Sicistânî, Ebû Bekr Muhammed b. Aziz, Garîbu’l-Kur’an, tahkik, Ahmed Abdülkadir Salahiye, Dımeşk, 1993, s. 277.

[34] Ezherî, Muhammed b. Ahmed, Tezhîbu’l-Luğa, Kahire, 1964-1967, III, 414; Cevherî, es-Sıhâh, Dâru’l-İlm, Beyrut, 1990, IV, 1543; İbn Manzur, a.g.e., II, 1095.

[35] Şerafettin Gölcük – Süleyman Toprak,  Kelam,  Konya, 1998, s. 127.

[36] İbnu’l-Cevzî, Ebu’l-Ferec, Nüzhetü’l-A’yun,  s. 464; Harman, a.g.md. XIV, 280.

[37] Bkz. Bakara 2/ 147; Ali İmrân 3/ 60; Hûd 11/ 17, 109.

[38] Müslim, Birr, 5; Tirmîzî, Ebu İsa Muhammed, es-Sünen, thk. İbrahim Atva Avd. Çağrı yay., İst, 1992, 2. Baskı,  “Zühd,” 52; Ahmed b. Hanbel, Müsned, çağrı yay. İst, 1992,  IV,182, 227; V, 251, 252, 256.

[39] Dârimî, Ebu Muhammed, Sünen, Çağrı yay., İst, 1992, 2. Baskı,  Buyû, 2.

[40] Ahmed b. Hanbel, Müsned,  IV, 12.

[41] Ahzab,33/5.

[42] Nur,  24/4.

[43] Bkz. Ali Mustafa el-Curabi, Tarihu’l-Fırak el-lslamiyye, V, 82-83; Neşet Çağatay ve İbrahim Agah Çubukçu, lslam Mezhepleri Tarihi, s. 113-114.

[44] Ömer en-Nesefi, el.Akaidu’n-Nesefiyye, Kahire 131, s. 117.

[45] Bkz. Buhârî, Sahih, VII, 59 vd.

[46] Ali- İmran, 31/10.

[47] Müslim, Sahih, “ilim”,15.

[48] Nisa,  4/85.

[49] Nahl, 16/25

[50] Enfal, 8/25.

[51] Nisa, 4/25.

[52] Ahzab, 33/30.

[53] Fahreddin er- Razi, et- Tefsirul- Kebir, Darül Kütübül İlmiyye, Tahran trs., XXV, 207.

[54] Kılıç, a.g.e, s. 242.

[55] Bkz. Abese, 80/1–10.

[56] Buhari, “Rikak”, 32.

[57] Tirmizi, “Fiten”, 191.

[58] Lokman, 31/13.

[59] Bakara, 2/217.

[60] Zariyat,5/56.

[61] Yunus, 10/30.

[62] Sebe, 34/25.

[63] Bakara, 2/134.

[64] Gazzali, Ebu Hamid, İhya-u Ulumud-din, (Çev: Ahmet Serdaroğlu), Bedir Yay. , İstanbul, 1974, III, 10.

[65] Yusuf, 121/58.

[66] Kaf, 50/116.

[67] Kehf, 18/28.

[68] İsmail b. Muhammet b. Abdülhadi el-Acluni, Keşful Hafa, Beyrut, trs. I,143.

[69] Muhammed b. Ebu Bekr İbn Kayyım el-Cevziyye, Tarikul- Hicreteyn ve Babus Saadeteyn, Beyrut, trs.  s. 373.

[70] Bakara, 2/145.

[71] En’am, 6/150.

[72] Sad, 38/26.

[73] Necm, 53/23.

[74] Casiye, 45/23.

[75] İbnu’l-Kayyim el-Cevziyye, el-İğasetü’l-lehvan Min Mesayidi’ş Şeytan, Darul Marife, Beyrut, 751, II, 148.

[76] En’am, 6/29.

[77] Bakara,2/96

[78] Ebu Abdullah Muhammed b. Ahmet el-Ensari, el-Cami li Ahkamil Kur’an, (Çev: M. Beşir Eryarsoy), Buruc Yay., İst., 1997,VII, 919.

[79]  Araf, 7/20.

[80] Ta-ha, 20/120.

[81] Necm, 53/23.

[82] Ali İmran, 3/14.

[83] Nass, 114/4-5.

[84] Mü’minün, 23/97-98.

[85] Nur, 24/21, En’am, 6/142.

[86] Müslim, “Selam”, 23–25.

[87] Tirmizi, “Tefsir”, 35.

[88] Nureddin es-Sabüni, Matüridiyye Akaidi, ( Çev.: Bekir Topaloğlu,) DİB. Yay.   Ankara 1991, s. 167.

[89] Nisa, 4/31.

[90] Bedrüddin el-Aynî, Umdetü’l-Kârî, Şerh-ü Sahîhi’l-Buhârî. Beyrut tsz., XIII, 216.

[91] Ali b. Ali b. Muhammed, İbn-i Ebil-izz el-Hanefi, el-Akaidetü’t-Tahaviye ve Şerhi, (Çev: M. Beşir Eryarsoy), Guraba Yay., İst., 2002,  s. 370-371.

[92] Bakara, 2/37.

[93] Muhammed b. Usum ez-Zehebi, Kıtabül Kebair, Darüt-türas,  Medine, 1986, 18–19.

[94] Ebu’l Abbas Ahmed b. Muhammed b. Ali b. Hacer  el–Mekki el–Heytemi, ez-Zevaciran İktirafil- Kebair,(Çev: Ahmet Serdaroğlu- Lütfi Şentürk)  İstanbul, 1986, s. 6.

[95] Ebu Mansur Muhammed b. Muhammed Mahmud el-Matüridi, Kitabüt- Tevhid, (Trc: Bekir Topaloğlu), İslam Yay. Ank. 2003, s. 468–469.

[96] Vakia, 56/46.

[97] Nisa, 4/2.

[98] İsra, 17/31.

[99] Lokman, 31/13.

[100] Necm, 53/32.

[101] Bakara, 2/219.

[102] Bakara, 2/217.

[103] Nisa, 4/156.

[104] İsra, 17/40.

[105] Müslim, “İman”, 141.

[106] Buhari, “Hudud“, 44, Müslim, “İman“,144.

[107] Buhari,“Edep“,6.

[108] Karaman, a.g.e, 78.

[109] Furkan, 25/70

[110] Nisâ, 4/31.

[111] Maturidî, a.g.e., s. 338; [111] Selim, Özarslan,  Kelâmda Tevbe, s. 17 vd.

[112] Bkz., Yusuf, 12/32.

[113] Bkz., Mü’minûn, 23/1-9.

[114] Bakara, 2/81.

[115] Bkz., Bakara, 2/245; Nisâ, 4/40; Yunus, 10/27.

[116] Gazali, a.g.e., II, 421–422.

[117] Kılıç, a.g.e. , 325.

[118] Heytemi, a.g.e. , II, 10.

[119] İlgili hadisler v.b. için bkz. İbn Kesîr, İmaduddin Ebu’l-Fida, el-Bidaye ve’n-Nihaye fi’t-Tarih, Mısır, 1932, I, 508, 528: Buhârî, Libâs, 24, Tıb, l, Savm, 1-15, Ahkam, 9, Buyû’, 2, 3; Müslim, Birr, 45 vd.; İman,143,144,145,153,154, Mukaddime, 5; Ebû Davûd, Buyû, 82; Tirmizî, Tefsir, 44; Daavât, 90, 99; İbn Mâce Ahkâm, 2; Mâlik, Muvatta ; Hudûd, 2,’ Ahmed b. Hanbel, Müsned,  II, 164, 248; V, 154, 190, 194

[120] Adil Bebek,  Maturidide Günah Problemi, Rağbet Yay, İstanbul, 1988, s. 90.

[121] Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 402.

[122] Gazzali, a.g.e, IV, 26.

[123] Abdülmelik b. Abdullah İmam’ül Haremeyn el-Cüveyni, el-İrşad, Kahire, trs. s. 391.

[124] Yavuz, Yusuf Şevki, “Eş’ariyye”, DİA, İstanbul 1995, X, 526.

[125] Buhari, “i’tisam”, 21.

[126] Fığlalı, , Ruhi, Çağımızda İtikadi İslam Mezhepleri, İstanbul, 1986, s. 57.

[127] Fığlalı, a.g.e., s. 74; bkz. İsmail Hakkı İzmirli, Yeni İlmi Kelam, Umran Yay.,  Ankara 1981, s. 66-70.

[128] Karaman, a.g.e., .s. 588.

[129] Fığlalı, s. 70.

[130] İbn-i Teymiyye, Ehlisünnet İ’tikadı, (Çev.: M. Fatih el-Murabıt),Tevhid Yay.,İstanbul 1998, s. 517.

[131] İbn Ebi’l-İzz, Ali b. Muhammed, Şerhu ‘Akidetü’t-Tahaviyye, Beyrut,1993, s. 249-250.

[132] İbn Ebi’l-İzz,  a.g.e., s. 251.

[133] İbn Ebi’l-İzz,  a.g.e., s. 251-252.

[134] Eş’ari, Ebu’l-Hasan Ali,  el-Luma fi Reddi ala ehl-i Zeyği ve’l- Bida, Beyrut1950, s. 71.

[135] Hud, 11/87.

[136] İnsan, 76/30.

[137] Yunus, 10/99.

[138] Hüseyin Atay, İrade ve Hürriyet, Ankara 2002, s. 49.

[139] Ebul Berekat en-Nesfi, el-Umde fil Akaid,(Thk. Temel Yeşilyurt),  Malatya 2000, s. 346.

[140] Kemal İbnu’l-Humam, el-Müsayere ,İstanbul 1979, s. 172.

[141] Gazali, Ebu Hamid, el-İktisad fil –İ’tikad, Daru kuteybe, Beyrut 2003, s. 115.

[142] Abdülkerim Zeydan, el-Veciz fi Usuli-Din, Beyrut 2001, s. 71.

[143] İsra. 17/15.

[144] Gölcük, Toprak,  a.g.e., s. 245.

[145] Izutsu, Toshihiko, İslam Düşüncesinde İman kavramı, (Çev. Selahattin Ayaz),  Pınar Yay., İst., s. 63.

[146] Nisa, 4/ 6.

[147] Abdulhamit, İrfan,  İslam’da İtikadi Mezhepler ve Akaid Esasları, (Çev.: Saim Yeprem) 3. bsk., İstanbul, 1994, s.76.

[148] Fahrettin er-Razi, Kelam’a Giriş, (Çev.: Hüseyin Atay),  Ankara 2002, s. 269.

[149] Ebu Zehra, Muhammed, İslam’da Siyasi ve İtikadi Mezhepler Tarihi, Çev.  E.Ruhi Fığlalı, Osman Eskicioğlu, İstanbul 1970, s. 207; Izutsu, a.g.e., s. 63.

[150] Eş’ari, el-Luma fi Reddi ala ehl-i Zeyği ve’l- Bida, s. 30.

[151] Hucurat, 49/14.

[152] İsra, 17/15.

[153] İbn Hazm,Ebu Muhammed Ali b. Ahmed, el-Usul ve’l Furu, Beyrut, 1984, II, 131.

[154] Bkz., Ebu’l Ferec Abdurrahman bin.Ahmed, et-Tahfif mine’n-Nar,Dımaşk,1399, s.193.

[155] Bağdadi, Abdulkahir b. Tahir b. Muhammed, Kitabu Usulu’d-Din, İstanbul,1928, s. 262.

[156] Bağadi, a.g.e., s. 262.

[157] Bağdadi, a.g.e.,  s. 262.

[158] Nesefi, Tabsiretu’l-Edile, II, 17-23.

[159] Zeydan, a.g.e. , s. 72.

[160] Maturidi, Kitabüt-Tevhid,(Nşr.Fethullah Huleyf ), İstanbul 1970, I, 221.

[161] M.Sait Yazıcıoğlu, Maturidi ve Nesefi’ye Göre İnsan Hürriyeti Kavramı, İstanbul 1997, s. 26–27.

[162] Gölcük – Toprak, a.g.e., s. 244.

[163] Yazıcıoğlu, a.g.e. s. 107.

[164] Ebu Zehra, a.g.e., s. 230-231.

[165] Maturidi, Kitabüt-Tevhid, I. 420-421.

[166] Ebu Zehra, a.g.e., s.  231.

[167] Nisa, 4/48.

[168] Bkz. Nisa, 4/48.

[169] Maturidi, a.g.e., I, 232.

[170] Maturidi, a.g.e.  I, 284.

[171] Nisa, 4/93.

[172] Nisa, 4/14.

[173] Nureddin es-Sabuni,  el-Bidâye fi Usûli’d-Din, Ankara 1991, s. 164; Maturidi, a.g.e., I, 285.

[174] Sâbunî, a.g.e., s. 79.

[175] Yunus, 10/9.

[176] İsra, 17/20.

[177] Kahraman, a.g.e., s. 233.

[178] Muhammed b. Abdulkerim eş-Şehristani, el-Milel ve’n -Nihal, (Çev: Muharrem Tan), İzmir 2006, s. 105.

[179] Yusuf, 12/40.

[180] Ebu Hasan Ali b. İsmail el-Eş’ari, Makalatul İslamiyyin ve İhtilafü el-Musalliyin, thk. Muhammed Muhyiddin Abdulhamit, Beyrut, 1411/1990, I, 167.

[181] Karaman, a.g.e., s. 233

[182] Bağdadi, el-Fark, s. 60; bkz.Nevbahti, Şii Fırkalar, (Çev: Hasan Onat vd.), Ankara 2004, s. 205.

[183] Ethem Ruhi Fığlalı, İbadiyyenin Doğuşu ve Görüşleri, Ankara 1983, s. 136.

[184] Eş’ari, Makalatul İslamiyyin, I, 106.

[185] Bağdadi, a.g.e., 65; Şehristani, a.g.e., s. 125.

[186] İrfan Abdulhamit, İslam’da İtikadi Mezhepler ve Akaid Esasları, s. 89.

[187] Bağdadi, a.g.e., s. 67.

[188] Bağdadi, a.g.e., s. 79.

[189] İ.Abdulhamit, a.g.e., s. 105-106; Eş’ari, a.g.e., I, 189-190.

[190] Karaman, a.g.e., s. 233.

[191] Karaman, a.g.e., s. 620.

[192] Şehristani, a.g.e., s. 132.

[193] Karaman, a.g.e., s. 714.

[194] Mustafa Öz, “Zeyd bin Zeynel Abidin ve Zeydiyye”, MÜİFD., s. 19, 43.

[195] Eş’ari, a.g.e., I,  89-90.

[196] Eş’ari, a.g.e., I, 118.

[197] M. Ebu Zehra, İmam Zeyd, (Trc.: Salih Parlak-Ahmet Karababa), İstanbul 1996, s. 192-193.

[198] Ebu Zehra, a.g.e., s. 189.

[199] Ahmet Emin, Duhal İslam, Kahire 1936, III, 261.

[200] İbn-ül Esir, el-Kamil fit-Tarih, trs. VIII, 9.

[201] Ebu Zehra, a.g.e., s. 189.

[202] Mazlum Uyar, Ahbarilik, Ayışığı Yay., İstanbul 2000, s. 182.

[203] Uyar, a.g.e., s. 214.

[204] Ebu Zehra, İmam Ca’fer Sadık, (Trc.: İbrahim Tüfekçi), Şafak Yay., İst., 1996, s. 200.

[205] Mehmet Keskin, Caf’er-i İlmihali, DIB Yay., Ankara 2010, s. 79.

[206] Sönmez Kutlu, Mürci’e ve Tesirleri, DIB Yay., Ankara 2002, s. 35.

[207] Kutlu, a.g.e., s. 36.

[208] Kutlu, a.g.e., s. 39.

[209] Kutlu,  a.g.e., s. 33.

[210] Ebu Zehra, a.g.e., s. 143-148.

[211] Kutlu, a.g.e., s. 31-32.

[212] Izutsu, a.g.e., s. 127.

[213] Eşa’rî, Makâlât, I, 229.

[214] Eş’ari,  ag.e., I, 476–477.

[215] Fuad Sezgin, Tarihu’t-Türâsi’l-Arabî, (Arapça’ya çev. Mahmud Fehmi Hicazî) ,Riyad 1991, I, 59.

[216] Sezgin,  a.g.e., I, 60.

[217] Bkz. Selim Özarslan, “Mu’tezile ve Bağdat Mu’tezilileri ve Başlıca Görüşleri” CÜİF.Der., Sivas 2003, VII, 161–181.

[218] İlyas Çelebi, “Mu’tezile” md., DİA, Yay., İstanbul 2006, XXXI, 391.

[219] Bkz. Kâdî Abdulcebbâr, Muğni, Vezâretü’s-Sekâfe, Kahire 1962-1969, XIV, 301; Şerhu’l-Usuli’l-Hamse, (nşr. Abdulkerîm Osman), Kahire 1966, s. 632.

[220] Bağdadi, a.g.e., s. 83.

[221] Şehristani, a.g.e., I, 60-61.

[222] Karaman, a.g.e., s. 451; bkz., Çelebi, a.g.e., s. 392.

[223] Razi, a.g.e., XXI, 135.

[224] Eş’ari, a.g.e., I, 332.

[225] Eş’ari,  a.g.e., I, 333.

[226] Şehristani, a.g.e., s. 48.

[227] Şehristani, a.g.e., s. 53.

[228] Şehristani, a.g.e., s. 63.

[229] Şehristani, a.g.e., s. 69.

[230] Şehristani, a.g.e., s.70.