İslâmî Araştırmalar Dergisi Farklı İslam Yorumları Olarak Mezhepler Özel Sayısı İçin Mezhepler Tarihi Duayeni Prof. Dr. Ethem Ruhi Fığlalı ile Söyleşi

İslâmî Araştırmalar Dergisi Farklı İslam Yorumları Olarak Mezhepler Özel Sayısı İçin Mezhepler Tarihi Duayeni Prof. Dr. Ethem Ruhi Fığlalı ile Söyleşi

Cilt/Sayı

2018 29. cilt – 2. sayı – Farklı İslam Yorumları Olarak Mezhepler

Yazar

Hasan ONATa , Sönmez KUTLUa

aİslam Mezhepleri Tarihi AD, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, Ankara


  • İlahiyat Fakültesini tercihinizde etkili olan sebeplerden bahsedebilir misiniz?

E.R.F.:  Ben Burdurluyum. Burdur 1930’lu yıllarda merkez nüfusu ancak 15 bin dolayında küçücük, ama Torosların etnik ve sosyal özelliklerini bütünüyle yansıtan görgülü, kültürlü ve münevver bir Yörük/Türkmen kenti; İbn Batuta’ya göre “akarsuları bol, bağlık ve bostanlık küçük bir kasaba” idi. Kesin bilinen husus, Malazgirt Zaferi’nden sonra, 1071-1100 yıllarında, Türkmen Kınalı aşiretinin o zamanlar “Polidorion” adıyla anılan bu kente gelip 200 çadır kurarak yerleştikleridir. Bundan dolayı “Burdur, Türkmenlerin ve Sarıkeçili aşiretinin yatağı olduğundan Osmanlı döneminde Has Türkmen ya da Türkmen Hâlis diye…” anılmıştır. Tarihçilerin tespitlerine göre Burdur il sınırları içinde 24 Oğuz boyundan 18’i yerleşik durumda imiş. Ayrıca Burdur genelinde Mübadele (1923)’den önce, 19 cami, 16 mescid, 1 Mevlevîhane, 3 Rum ve 1 Ermeni kilisesi, 23 medrese, 9 kütüphane, 1 Rüşdiye, 19’u Müslüman, 2’si Rum ve 1’i Ermeni olmak üzere 22 Sıbyan Okulu varmış.

Buna göre halk, inanç itibarıyla, sadece Müslümanlardan ibaret değil az sayıda da olsa Rumlar ve Ermeniler; tarikat müntesibi Nakşî, Kâdirî ve çokça Mevlevî olanlar yanında Bektâşî dergâhına mensup ve yaygın olarak dağ köylerinde yerleşmiş olan Alevîlerden müteşekkil. Bunlardan Tahtacılar, benim çocukluğumda, merkezde yoğunluklu olarak Değirmendere (eski adı ile Delibaba, doğrusu orada kabri bulunan Divan Baba) mahallesinde ve az sayıda da Yenice mahallesinde yaşıyorlardı. Böyle bir kentin sosyal ve dinî hayatla ilgili tutum ve davranışları, herhalde içinde yaşayanları da etkilemiş ve etkilemekte olabilir. İşte sorunuzdaki “etki” sözcüğünün hakkını verebilmek için, vaktinizi almak pahasına, biraz gerilere gitmek istiyorum.

Böylesine renkli ve farklı etnik ve dinî yapıdaki insanların bir arada huzur içinde yaşadığı bir şehirde, hayata bakış da hakikaten o kadar rahat, güvenli ve samimi idi.  Ancak 60’lı yılların  ortalarından  itibaren  bazı hoş

olmayan dinî görünüşlü tutum ve davranışlarla karşılaşmaya başladıktan sonra, Burdur’un çocukluk çağlarımdaki insanî güzelliğini derinden hatırlamaya, anlamaya ve idrak etmeye başladım dersem, mübalağa etmemiş olurum.

Babam Mehmet Fığlalı, Allah rahmet eylesin ve mekânı cennet olsun, Burdur’da sevilen ve güvenilen bir marangoz, iyi bir mobilyacı idi. Benim çocukluk yıllarımda, 1930’lu 40’larda, Burdur’da mobilya yapımı için hazır ahşap ürünleri satan yerler yoktu. Mobilya yapımı için bizim yöremizde ardıç, meşe, gürgen, çam, kavak ya da büyük çoğunlukla ceviz ağacı kullanılırdı. Babam bunları kütükler halinde satın alır; Tepe mahallesindeki evimizin bahçesinde kurumaya bırakırdı. Kütükler kuruduktan sonra, biçme işini yapanlar tarafından büyük bıçkılarla ve kol kuvveti ile biçilirdi. Bizde de bu işi her yıl sürekli bize gelerek evimizin avlusunda ağaç kütüklerini biçen, benim ve ailemin çok sevdiğimiz Tahtacı bir karı-koca idi. Bu karı-koca çift, o büyük ağaç kütüklerini biçerler ve her bıçkı çekişlerinde, henüz dört-beş yaşımda olduğum için ne olduğunu kavrayamadığım, “Huuu Dost!” ya da  Hu!Hu!Hu!” sözlerini ritimli ve nağmeli bir biçimde tekrar ederler veya şarkılar, türküler söylerlerdi. Sonraları bunların “türkü/şarkı” değil “İlâhî/nefes/gülbang/mersiye” gibi manzumeler olduğunu, Canım Annem Merhume Emine Hanımefendi söylemişti.

Rahmetli babam çok nekre (şakacı/nüktedan) bir insandı; onlara takılmadan edemezdi. O güzel insanlar, Allah rahmet eylesin hepsine, karı-koca beni çok severlerdi. Babam, bu takılmalarında, “Aman oğlum! Sakın kucaklarına oturma. Bunların kestikleri yenmez, içtikleri içilmez!” derdi, ama biz öğle yemeğini ve ikindi çaylarımızı hep birlikte yer içerdik. Elbette bu takılmalar babamın latifesiydi, ama yıllar sonra, bunun çok kaba ve çirkin bir şaka olduğunu babamın yüzüne söylediğimde, annem de bu durumdan ne kadar muztarip ve ne derece yürek yanığı ile dolu imiş ki, “Hay Allah senden razı olsun oğlum” deyip bana sarılışını ve babamın buna mümasil uygunsuz şakalarının kendisini çok üzdüğüne dair şikâyetini hiç unutamam. Ve ben, o çocuk yaşlarda; “Baba, Alevi ne demek? Tahtacı ne demek?” diye sorardım. O da kendince; “Böyle söyleniyor oğlum” diye bazı açıklamalar yapardı. Ama, yaşım itibarıyla bana söylenenleri anlayıp idrak edebilmem mümkün değildi. Kısaca ailemiz, babamın Burdur’da yapılmaya başlanan Şeker fabrikası marangoz atölyesi şefliğine getirildiği 1952’lere kadar hep onlarla iç içe yaşadı. Babam ve bitişik evde yaşayan Hafız Hacı Ethem Fığlalı dedem Sünnî olmakla beraber, bu işi yapan insanlarla yakın dosttular. Bayramlarda ve başka birçok vesilelerle, ayrı mahallede oturmalarına rağmen, kendilerine gereken ilgi gösterilir; meselâ bağ bozumlarından sonra pekmez, sirke gibi evimizde üretilen gıdalardan onların evlerine de götürülür; hal ve hatırları sorulurdu. 

Ben, o zamanlardan itibaren “Allah, Peygamber, din-iman” diyen bu insanların, toplum içerisinde, ayrı bir kategoride değerlendirilmelerini hep merak ettim ve sorguladım. Ortaokul ve lisede, bu sorular, benim edebiyat ve özellikle de tarihe daha çok ilgi duymama sebep oldu. Türk kültür tarihine, erken yaşlarımdan itibaren ilgi duyduğumu söyleyebilirim. Meselâ, 1940-1950 arasında Burdur Halkevi tiyatro kolunda çalışan ve bu konulara ilgi duyan dayım Ali Haydar Bilge ile beraber, 1945’ten itibaren Burdur Halk Evi’ne giderdim. Meselâ Ortaokula başladıktan sonra (1949), Burdur Halkevi Kütüphanesi’nde Ankara Halkevi yayını olan Ülkü Mecmuası’nı, daha birkaç dergiyi ve hocalarımızın tavsiye ettiği diğer kitapları da okumaya gayret ederdim. O zamanlar, Burdur’a, ancak haftada bir gazete ve dergi gelirdi. “Tabutluk” adıyla meşhur 1944 olaylarından sonraki gelişmelere paralel olarak Türk kültürü, bizim Orta Asya’daki hayatımız ve Türk Dünyası ile alâkalı haberler ve yayınlar bazen yasaklanan şeylerdi. Bütün bunlara rağmen ben, bu tür haberleri merakla okurdum. Esasen Ortaokula başladığımdan itibaren yaz aylarında ve kışın okul açıkken hafta sonlarında, annemin babası Burdur Câmi-i Kebîr/Ulu Câmi İmam ve Hatibi olan Hoca Dedemden, Hacı Hafız Abdulhamid Bilge’den ilkokul çağlarımda öğrendiğim Kur’an derslerine ek olarak eski-Türkçe okuma ve yazmayı da öğrenmeye başlamıştım. Liseye geldiğimde, Tıp Fakültesine girip tıp doktoru olmayı çok arzu etmeme rağmen, kendimi bir sosyal bilimci olarak gördüm; daha doğrusu sosyal bilimler alanının beni daha mutlu edeceğini düşündüm. Bunun tabiî bir sonucu olarak da, özellikle edebiyat ve tarih derslerinde bana yardımcı olması, daha dürüstçe her ikisi de çok değerli olan genç ve güzel edebiyat öğretmenimiz ile Allah rahmet eylesin tarih öğretmenimiz İbrahim Şadi Balaban’a argo tabiriyle “caka” satmak, düpedüz bilgiçlik taslamak için, Hoca dedemden hafta sonları ve uygun vakitlerinde Arapça öğrenmeye çalışıyordum.

Hâsılı Üniversiteye giriş için Ankara’ya gidinceye kadar varlığından haberdar olmadığım İlâhiyat Fakültesi’ni tercih etmemdeki derunî müsebbip, Hoca Dedemin ilâhiyatçı oluşu, çok az da olsa Arapça ve sathî ilmihal bilgilerine sahip olmam kadar, hatta bunlardan da fazla çocukluk yıllarımdan itibaren tavrı ve davranışları ile dikkatimi çeken evimizin bahçesinde babamın tomruklarını biçen Tahtacı Dede ve karısı ile Burdur Halkevi Kütüphanesi’nde zorlukla da olsa okuyup anlamaya çalışabildiğim Türkiye’deki İslâm Mezhepler Tarihi talebelerinin manevî hocası Merhum Prof. Yusuf Ziya Yörükan Hocamızın Dâru’l-Fünûn İlâhiyat Fakültesi Mecmûası’ndaki Mezhepler Tarihi ve Tahtacılar hakkında kaleme aldığı çok kıymetli yazıları olmuştur, diyebilirim.

  • İslam Mezhepleri Tarihçiliği serüveniniz nasıl başladı? Mezhepler tarihçisi olmaya ne zaman karar verdiniz?

E.R.F.: 1954-1955 Ders yılında Burdur Lisesi Edebiyat Şubesinden mezun olduğumda, tercihim babam ve amcamın daha arzulu olmalarından dolayı Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi oldu. Esasen o tarihte, sadece İstanbul’da Teknik Üniversite ile Ankara’da Siyasal Bilgiler’de giriş sınavı vardı. Diğer fakülteler diploma derecelerine göre kayıt yapardı. Buna göre, lise fen şubesi mezunları ile edebiyat şubesini “Pekiyi” derece ile bitirmiş olanlar Tıp, Veteriner, Ziraat, Fen, Hukuk, Dil ve Tarih Coğrafya fakültelerine sınavsız girebilirlerdi.

Bizim zamanımızda iletişim bugünkü kadar yaygın değildi; meselâ şahsen ben, o tarihlerde Türkiye’de sadece Ankara ve İstanbul’da mevcut iki üniversitede hangi fakültelerin bulunduğunu dahi doğru dürüst bilmiyordum. Hatta ben, Hoca dedem resmî görevli imam-hatip olmasına rağmen İlâhiyat Fakültesi’nin varlığını Ankara’ya geldikten sonra öğrendim. O zamanlar, en çok bilinen fakülteler Tıp, Mühendislik, Ziraat, Veteriner, Siyasal Bilgiler, Hukuk fakülteleri ve Gazi Eğitim Enstitüsü idi; diğerleri pek tanınmazdı.

1955 Sonbaharında Burdur’dan çıkıp Ankara’ya geldim ve Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin İç Cebeci’deki binasında giriş sınavına katıldım ve sınav sonrası o civarda dolaşırken Hukuk Fakültesi’nin üst tarafında bulunan Kız öğrenci yurdunun köşesindeki blokta “T.C. Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi 1949” yazılı bir tabela ile karşılaştım. Sonradan Fakülte görevlilerinin başı olduğunu öğrendiğim Mehmet Amca ile tanıştım ve ona bu fakültenin ne olduğunu sordum. Konuşmalarımızdan Burdurlu olduğumu öğrenince, Mehmed Hatiboğlu’nun da orada okuduğunu ve Fakülte Sekreteri Şükrü Tolun’un da Burdurlu olduğunu söyledi ve beni onun makamına götürdü. Adımı soyadımı öğrenince, “Şükrü Fığlalı ile bir akrabalığın var mı?” diye sordu.  Ben de onun öz amcam olduğunu söyledim. Meğer askerde yedek subay olarak amcamın komutanlığını yapmış. Bu tanışma ve Burdur’un medâr-ı iftiharı merhum Hatib Hoca’nın oğlu hemşehrim Mehmed Hatiboğlu Ağabeyin de İlâhiyat’ta okuyor olması, benim kararımı değiştirmemde çok etkili olmuştur. Sanıyorum iki-üç gün sonra, Siyasal’ın giriş sınavını kazandığımı öğrendim. Siyasal’a gittim; evrakımı kayıt bürosuna bıraktım ve ertesi gün için de kayıt sırası aldım.  Bu arada kayıt için gelen ya da listelere bakan kız-erkek gençleri görüp aralarındaki konuşmaları dinleyince, itiraf etmeliyim ki, kendimi orada garip bir köylü çocuğu, hatta yabancı biri gibi hissettim. Hemen İlâhiyat’a Şükrü Bey’in yanına giderek, psikolojimi aktardım ve kaydımın İlâhiyat fakültesine alınabilmesi için tavassutunu istirham ettim. O karşı çıktı ve Siyasal’da okumamın gelecek açısından daha değerli olduğunu ısrarla söylemesine rağmen, ben kararımdan vazgeçmedim. Bunun üzerine o, Siyasal’ın Sekreteri ile görüşerek herhangi bir kaybım olmadan naklimin gerçekleşmesini sağladı ve böylece ben de Siyasal’ın kayıt bürosuna bıraktığım evrakımı geri aldım ve aynı gün 1955-1956 öğretim yılı 1. Sınıfına 235 numaralı öğrenci olarak ilk sırada kaydoldum ve böylece İlâhiyatlı oldum.

 Ankara’da, kayıtlardan önce muttalî olduğum bazı dinî uygulamaların kafamda doğurduğu sorular ve farklılıklar da, İlâhiyatı tercihimdeki ilâve etkenler olarak zikredilebilir. Şöyle ki; Ankara’ya ulaştıktan sonraki ilk Cuma namazımızı eda etmek üzere amcaoğlu ile beraber Hacı Bayram Câmiine gittik. İlk şaşkınlığım daha avluya girip abdest tazelemek için yaklaştığım şadırvanın başında vuku buldu. Yaşlı bir zat, benim çorap üstüne yaptığım meshin câiz olmadığını sert bir biçimde ihtar edince, ben de adama cevap vermeye kalkışıyordum ki, amcaoğlunun ikazı ile içeri girdik. Doğrusu hayatımda ilk defa Cuma namazının 16 rek’at kılındığını da 1955 yılı Eylül ayının sonlarında Ankara’da gördüm. Bu da benim için ikinci sürprizdi; çünkü biz Burdurlular, 1900’lerin başından itibaren ve özellikle “Hatip Hoca” lakabıyla meşhur âlimimiz, vâizimiz ve müftümüz Burdurlu Hatibzâde Hacı Mehmed Refet Efendi (27.02.1879-23.10.1945; Hadîs âlimi Prof. Dr. Mehmed Said Hatiboğlu’nun babası) ve onun vefatından sonraki müftüler, vâizler ve Ulu Câmi imam ve hatibi kurrâdan dedem Hacı Hamit Hafız Hoca (Abdulhamid Bilge, doğ. 1877)’nın 18 Ocak 1965 tarihindeki vefatına kadar Cuma namazlarını Resûlullah (sas)’ın sünnetine uyarak hep 10 rek’at olarak kılar; soğuk sonbahar ve kış aylarında da abdest alırken çoraplarımızın üstüne mesh edebilirdik. Kadınlar ve çocuklar, yalnız Ramazanlarda değil Cumalarda ve hatta vakit namazlarında da Ulu Câmi dâhil diğer câmi ve mescidlere gider ve hanımlar mahfilinde namazlarını eda edebilirlerdi. 

Benim o zaman muttalî olduğum bu farklılıkların sebeplerini, inandığımız dinin derûnunu, ama en önemlisi de Alevîler, Bektâşîler ve Tahtacılar ile o tarihlerde Isparta sürgünü sebebiyle adından söz edilen Said Nursî ve Nurculuğun aslını astarını öğrenebilmek amacıyla, 1955 Kasım’ında Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde okumaya başladım. İkinci sömestrin başında ise çizgimi de belirledim: Bir öğretmen ya da din görevlisi olmak yerine, belirli bir alanda ihtisas sahibi olmaya çalışmamın; daha doğrusu ömür boyu talebeliğe devam etmemin daha doğru olacağını düşündüm ve asistan olarak kalmaya karar verdim.

Rahmetli dedem Hacı Hamit Hafız Hoca, biraz önce de ifade ettiğim üzere Burdur’un kurrasındandır. Câmi-i Kebir’de yarım asırdan fazla bir süre hatimle namaz kıldırmış olan bir hâfızdır, imamdır. Büyük oğlunun, yani öz dayımın adı da Ali Haydar. Dikkat edin, bir Sünni hocanın oğlunun adı Ali Haydar. Bu durum, Türkiye’nin 1920’li, 1930’lu yıllarından sonra bugün nereye geldiğini görmek bakımından ilginç bir örnektir. Bu anlayıştaki bir çevrenin insanı olarak, akademik hayatıma ailemden aldığım ilk dinî bilgileri, lise çağlarında kazandığım orta düzeydeki eski Türkçe ve Arapça tilmizliğimi ve İlâhiyattaki talebeliğimi de eklerseniz, 81’e ulaşan yaşıma, 65 yılı aşan okumalarıma ve çalışmalarıma, taşıdığım kazanılmış unvanlara ve bunca kitap, makale, tebliğ ve benzeri birikime rağmen, ben kendimi hâlâ bir talebe, bir öğrenci görüyorum.

Fakültede eğitim-öğretime başladığımız 1955-1956 akademik yılın ilk sömestrinde Arapça derslerine arada bir giriyor; girmediğim zamanlarda da fırsat buldukça, ilgili Hocaların veya asistan ağabeylerimizin izinleri ile üst sınıflardaki,  bizde henüz okutulmayan Tefsîr, Hadîs, İslâm Hukuku, Kelâm, İslâm Mezhepleri Tarihi, Dinler Tarihi, Tasavvuf Tarihi gibi derslere de dinleyici olarak giriyordum.

Akademik yılın ilk Şubat tatilinde Burdur’a gittiğimde, aile dostumuz merhum Avukat Memduh Boyacıoğlu Ağabey, bana Ankara’ya dönüşümde İlâhiyat Fakültesi’nde İslâm Mezhepleri Tarihi Kürsüsü’nde asistan olan Yaşar Kutluay’ın askerlik döneminden çok yakın arkadaşı olduğunu ve selâmlarını ileterek tanışmamızı tembihlemişti. Ben de dönüşümde Yaşar Ağabeyle tanıştım; hakikaten kısa bir süre sonra aramızda çok sıcak ve samimi bir dostluk köprüsü kuruldu. Bu tanışmadan da cesaret alarak ikinci sömestrden itibaren kendimi sürekli olarak ihtisasa hazırlamaya çalıştım. Bu cümleden olmak üzere, İlâhiyat Fakültesi’nde, bana göre, gerçek anlamda ilim yapılabilecek birkaç kürsü tespit ettim.

Bunlar arasında İslâm Mezhepleri Tarihi bana daha cazip ve çok daha önemli geldi.  Çünkü en kısa ve öz tanımıyla mezhep, insan ile Tanrı arasında manen yaşanan ilişkinin, yani inanılan dinin beşerî irade aracılığı ile yeryüzündeki yansımasıdır. Dolayısıyla o, yalnız mezhep kurucusu ile ona bağlı olanların değil Müslüman olanların ya da olmayanların inanılan din ile ilgili tavır ve tutumlarını gösteren bir aynadır. Bu sebepten İslâm Mezhepleri Tarihi, elbette yalnız Kur’an ve Sünnet’in, kelâm ve hukukun değil, bütün bir İslâm kültürünün tarihi, coğrafyası, kültürü, sosyolojisi, psikolojisi, etnolojisi, etnografyası ve antropolojisi ile incelenmesini zorunlu kılan bir alandır. Başka bir yaklaşımla mezhepler tarihi, mademki insanların dün de bugün de benimsedikleri din aynı olmasına rağmen, nasıl ve neden farklı anlayış ve algılayış biçimlerinin ortaya çıktığını, yani niçin ayrı mezhepler halinde ayrıldıklarını ve sadece kendi mezheplerini “hak” mezhep olduğunu iddia ettiklerini, onların doğuş sebeplerinin, değişim ve dönüşümlerinin belirlenmesini, dolayısıyla ele alınan mezhebin toplumsal ilgi ve ilişkilerinin incelenmesini ve tanıtılmasını hedefliyordu;  o halde bu hedefe ulaşmak, benim İslâm dünyasının bölünmüşlüğünü, mezheplerin zaaflarını veya İslâm düşüncesine kazandırdıkları değerleri, ama en önemlisi çocukluğumdan itibaren merak ettiğim Türkiye’de ve İslâm dünyasında mevcut olan farklı mezhep, din ve kültür topluluklarını tanımamı sağlayacak ve onları değerlendirebilmem için de güvenilir bir araç olacaktı. Herhalde bir ilim âşığı talebe için, okunması, ürün çıkarılması hakikaten zor, çetin ve hatta riskli olmakla beraber, binlerce, milyonlarca insanın bağlandığı, inandığı, savunduğu bir görüşü veya mensubu olduğu mezhebin dayandığı esasları temellendirebilmek, anlayabilmek ve o duyguları dışarıdan biri sıfatıyla yaşamak, çok büyük ve emsalsiz bir mutluluk olsa gerekir.

Böylece bu alana niyet ettim. Mezun olduktan sonra, talihin bir cilvesi, hemen asistan olamadım, kadro yoktu ve ben de askere gittim; terhis olduktan sonra da eşimin çalışmakta olduğu Konya İmam-Hatip Okulu’nda stajyer öğretmen olarak göreve başladım. Stajyerlik döneminden sonra İmam-Hatip Okullarında müdür yardımcılığı (Burdur), müdürlük (Kayseri), İzmir ve Kayseri Yüksek İslâm enstitülerinde hocalık/müdür yardımcılığı ve müdürlük yaptım. Ama ihtisas yapma isteğim hep devam etti. İslâm Mezhepleri Tarihi Kürsüsünde kadro mevcut olmadığı için bu defa, 1968’de, çok sevdiğim ve çok saygı duyduğum, ama kendisini akıbeti meçhul bir deniz kazasında kaybettiğimiz ağabeyim ve hocam merhum Doç. Dr. Yaşar Kutluay (1931-12.12.1969)’ın danışmanlığında dışarıdan doktoraya başladım.

Yaşar Kutluay Hocamın kaybından sonra Kürsü’de kimse kalmayınca, Tancî Hoca Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi İslâm Mezhepleri Tarihi Kürsüsü Profesörlüğü ve Başkanlığına “Sözleşmeli Profesör” sıfatıyla davet edilir. Bu daveti kabul eden Tancî Hoca, 1 Kasım 1970 tarihinde İstanbul’dan naklen atandığı Ankara’da göreve başlar.

 Esasen Prof. Muhammed b. Tâvit et-Tancî, Türkiye’de ilk olarak 1 Ekim 1953 – 28 Şubat 1962 tarihleri arasında Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nde Yabancı Uyruklu Sözleşmeli Profesör sıfatıyla İslâm Felsefesi ve Filozofları ile İslâm Mezhepleri Tarihi derslerini okutmuştur. Sonra ülkesine, Fas’a dönmüş;  Rabat ve el-Karaviyyîn Üniversitelerinde İslâm Felsefesi derslerini vermekte iken 1965 yılında tekrar Türkiye’ye davet edilerek 30 Ekim 1965 – 31 Ekim 1970 yılları arasında İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü’nde Kelâm ve İslâm Mezhepleri Tarihi derslerini okutmuştur. İlahiyat Fakültesi İslâm Dini ve Mezhepleri Tarihi Kürsüsü’nde Kürsü Başkanlığı yanında İslâm Mezhepleri Tarihi derslerini de okutan Hocamız, ayrıca İslâm Hukuku Kürsüsünü de yönetir. O, bu görevlerinin yanında 1970-1971 ders yılından itibaren İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde de Arap Dili ve Edebiyatı derslerini okutmuştur.

İşte Ankara’da İlâhiyat Fakültesi İslâm Mezhepleri Tarihi Kürsüsünde hiç asistan bulunmadığı için, Dekanlık ve Tancî Hoca 1970 yılı sonlarında ilân edilen asistanlık kadrosuna başvurmamı istediler; ben de yapılan sınavı takiben son görev yerim olan Kayseri Yüksek İslâm Enstitüsü Müdürlüğünü ve İzmir Yüksek İslâm Enstitüsünü bırakarak 27 Şubat 1971 tarihinde Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’ndeki asistanlık görevime başladım.

  • Bilimsel anlayışınızın şekillenmesinde Türkiye’de İslâm Mezhepleri Tarihi’nin öncülerinden Muhammed b. Tavît et-Tancî’nin önemli bir yeri olduğunu biliyoruz. Merhum Muhammed Tancî’nin bilimsel yöntemi ve sizi etkileyen yönleri nelerdi?

E.R.F.: Önce Tancî Hocamın, daha 1955-1959 arası öğrencilik dönemlerimizde beni etkileyen yönlerinden söz etmeye çalışayım.

Bir kere o günkü kültürümle çok açık bir biçimde fark etmesem de o, geleneksel İslâm kültürünün muakkıbı durumundaki diğer meslek derslerine giren hocalarımız gibi mevcut malûmatı nakletmekle yetinmiyor; İslâm düşüncesi ve kültürünün yeniden inşası için gerekli yol ve yordamdan söz ediyordu. Ben ise o tarihlerde, İslâm dünyasındaki “tecdîd” meselesi ile ilgili olarak sadece Mehmet Âkif Ersoy ve damadı Ömer Rıza Doğrul’un muhtelif dergilerde yayımlanmış yazı ve tercümelerindeki yeni bazı dikkat çekici yorumlar ve teklifler dışında doğru dürüst bir bilgiye sahip değildim. İşte Tancî Hocam, derslerinde İslâm’ın dirilişi için tıpkı Âkif gibi, “Kur’an’ın konuşturulmasından”, “İslâm eserlerinin sağlam ve güvenilir bir biçimde tahkîk edilerek çalışmaların bu güvenilir metinlere dayalı bir biçimde ele alınmasından” söz ediyordu. Çünkü ona göre Müslümanlar, kendi kültürlerini oluşturan ve yeryüzünün her bir köşesine dağılmış kaynaklarını bulup onları tahkîk ederek sağlam bir biçimde ortaya koymadıkça inşa edecekleri bina daima çürük olacaktır. Bu sebeple o, bütün gücünü ve zamanını, İslâm kültürünün çok köklü ve değerli olan kaynaklarının bulunması, gün yüzüne çıkarılmasına hasretmiştir. O, neşrini gerçekleştirdiği değerli kaynaklara yazdığı takdimler, önsözler ve notlarda, sadece neşri yapılan eserde isimleri geçen önemli şahıslar, fırkalar, mezhepler, kabileler, yer ve meseleler hakkında doyurucu bilgiler vermekle yetinmez, aynı zamanda İslâm kültürü ve tedkiki hususlarında da fevkalâde kıymetli ipuçlarını gösterir ve yöntemi belirler.

Münhasıran İslâm mezhepleri alanında ise, benim en genel çerçevede  “belli bir şahıs ve/veya o şahsa uyan, daha doğrusu görüşleri etrafında toplanan topluluğun, çoğunlukla siyasî ya da daha az iddialı bir ifade ile “Allah ve din adına egemenlik tesisi” için çıktıkları yolda, doğrudan Kur’an’ı, yani İslâm’ı veya Kur’an ile Sünnet’i, yani İslâmiyet’i anlayış şekilleri” tarzında tanımladığım fırkaların/mezheplerin tetkikinde Tancî Hocamın teklif ve tavsiye ettiği yöntem şudur: Hangi mezhep veya görüş olursa olsun işe, her şeyden önce onu doğuran ya da doğmasına sebep olan tarihî, sosyal, siyasî, iktisadî âmillerin, içinde doğduğu coğrafyanın da tarihî, etnolojik, etnografik ve hatta antropolojik şartlarının incelenmesi ile başlamak gerekir. Unutmamak gerekir ki, her bir fikir ve hareketin arkasında, onu doğuran, ortaya çıkaran mutlaka bir sebep ve gerekçe vardır. Bu hususlardaki yayınlar ve belgeler tespit edildikten, yani çok sağlam ve güvenilir bir kaynak araştırması yapıldıktan sonra, baştan sona riayet edilmesi gereken mutlak şart, mevcut malzemeyi “itimad ve tasvîb hissiyle değil, tenkîd hissiyle” okumak ve anlamaktır. İslâm Mezhepleri Tarihçisi, “karar” vermez. O sadece “okur”, “tanır” ve “anlam verir.”

İşte onun engin kaynak vukûfu ile ulaştığı ve benim de imkânlar ölçüsünde uygulamaya çalıştığım yöntemimizin dayandığı esaslar, kısaca budur.

  • Doktora tezinizde “İbâdiye’nin Doğuşu ve Görüşleri“’ni çalıştınız. Klasik dönem bir mezhebi çalışmanın bilimsel açıdan önemi ve zorlukları nelerdir? Doktora çalışmanızın size ve İslam Mezhepleri Tarihi bilimine ne tür katkıları oldu?

E.R.F.:  Aslında ben doktora tezimde Alevîlik-Bektaşîlik gibi, çocukluğumdan beri beni zihnen meşgul eden, Türk kültüründe ve dinî edebiyat tarihimizde çok özel yeri bulunan bu zümrelerin belli dönemlerde ötekileştirilmelerinin sebeplerini araştırmayı çok istiyordum. Ancak daha öğrencilik yıllarımızda Tancî Hocamın derslerinde “Kur’an’ı, İslâm tarih ve kültürünü doğru okuyabilmek ve isabetli bir şekilde kavrayabilmek için, bu dinin doğduğu coğrafyanın ve o coğrafyada yaşamış ve yaşayan toplulukların tarih ve kültürlerini İslâm öncesi dönemlerden başlayarak çok iyi okumak, araştırmak ve tahlil etmek şarttır” şeklinde özetleyebileceğim sözlerini de unutamıyordum.

İşte bu sebepten doktora tez konusunu belirleme hususunda uzun süre kararsızlık içinde kalmam gerekmedi. Çünkü Hocam Merhum Yaşar Kutluay’ın İngiltere’de bulunduğu sıralarda British Library’de gördüğü ve üzerinde hiç çalışılmamış yeni bir İbâdî kaynağının varlığından hareketle İslâm tarihinin ilk fırkası olan Hâricîlik’in günümüzde de yaşayan kolu İbâdîlik hakkında çalışmamın daha isabetli olacağını söylemesi üzerine, “Besmele”yi çekip “İbâdîliğin Doğuşu ve Görüşleri” başlıklı doktora çalışmama başlamış oldum. Böylece hem klasik dönem çalışılmış olacak hem de Haricîlik/İbâdîlik gibi çok radikal, ama bir açıdan da İslâm düşüncesindeki birçok ilk görüşün öncüsü olan bir topluluk incelenecekti.

Buna göre,  1960’ların sonlarında, üzerinde hiç çalışılmamış hacimli bir yazmaya dayalı bir doktora çalışması en erken üç-dört yılda teslim edilebilirdi. Tamamlanması için takvime dayalı bir tavan yoktu. Bir doktora tezinin on-on beş yılda teslim edildiği de olurmuş. Ben asistan olmadığım ve başka bir kurumda çalıştığım için, herhalde on sene sonra falan tezi tamamlayabilirim, diye düşünürdüm.

Çünkü daha okumalarıma başlamadan önce atmam icap eden çok önemli adımlar vardı: Önce İngiltere’den çalışma için mutlak gerekli olan el-Kalhâtî’nin  el-Keşfu ve’l-Beyan adlı yazma eserinin mikro-filmini getirtmem şarttı. Bunun için de, o zamanlar benim mâlî gücümü çok çok aşan bu yük, Yaşar Hocamın devreye girmesi ile Fakülte tarafından çözüldü. Tez konusunu seçme safhamda  her şey pek yolunda idi; ama sıra ikinci adıma, yani literatür tespitine gelince, elimizin altında şimdiki gibi, ne bir bilgisayar vardı ne de Google hazretleri(!.). Hiç mübalağa etmiyorum, fırsat buldukça İzmir’den Ankara ve İstanbul’a taşınmaktan çok yorgun ve bitkin düşüyordum. O yıllarda sadece şehirlerarası seyahatlerin değil, telefon ve posta hizmetlerinin hayli eziyetli ve zor olduğunu da hatırlatmam gerek. Ama yarım asır önce vuku bulan bu işler için geriye dönüp baktığımda, meğer ilim tahsili için yaşadığım sıkıntılar ve zorluklar, beni daha da güçlü olmaya sevk etmiş, diye düşünüyorum. Bu açılardan Rabbime sonsuz şükrediyorum.

Ben şahsen doktora çalışmamı iki ayrı dönemin ürünü olarak görürüm. Birincisi 1968-1969; ikincisi de 1970-1972 dönemi.

Önce, genelde Haricîlik özelde İbâdîlik için klasik dönemin tarih, coğrafya ve tabakât kitapları, meselâ Belâzurî, Taberî, İbnü’l-Esîr, İbn Sa‘d, Mes‘ûdî, Makrızî, İstahrî, Hemdânî, İbn Haldûn, Muberred, Câhız gibi önde gelen isimler ile Eş‘arî, Bağdâdî, İbn Hazm, İbn Kuteybe, Şehristanî ve diğer mezhepler tarihi müelliflerinin eserlerini taradım ve gerekli fişleri aldım. Esasen ben akademik hayatım boyunca hep fişleme usulü ile çalıştım, çalışırım.

İkinci dönem ise, İngiltere’den yazma eserlerin mikro filmleri de getirildiği için bütünüyle yazmalara tahsis edilen bir dönem oldu denebilir. Üstelik Hocam Yaşar Kutluay’ı o müessif ve âkıbeti meçhul deniz kazasında kaybettikten sonra, daha önce söylediğim gibi, Fakülte’de İslâm Mezhepleri Tarihi Kürsüsü’nde hiç kadrolu hoca ve asistan kalmadığı için, ben davet edildim ve 27 Şubat 1971’de asistan olarak göreve başladım ve Fakülte’nin Beşevler’deki yeni binasının dördüncü katında bana tahsis edilen odaya yerleştim. Tabii bu tarihten başlayarak tam bir yıl boyunca günlük doktora tez çalışma sürem, dersimizin olduğu günler hariç, mübalağasız 12-14 saatten az değildi.

Akademik hayata en az on yıl geç başladığım için, arayı kapatabilmek adına, doktora sınavına kadar, akşamları evimde dört canım kızım ve sevgili eşimle bir sofrayı nadiren paylaşabildim. Keza bütün bu süre zarfında ne evimle ne çocuklarımın ihtiyaçları ile ilgilenebildim. Şimdi size ilgisiz gibi gelse de benim için hayatımın çok önemli ve değerli bir kararı olarak gördüğüm bir sayfasını, anlatmak istiyorum.

Biz 1955-56 ders yılında Fakülteye başladığımızda, sınıfta 42 öğrenci idik. Gerçi mezun olurken sayımız 20’ye düşmüştü; ama sınıf arkadaşlarımızla kurduğumuz dostluklar, gerçekten çok sıcak ve samimi idi. Sınıfımızda tek kız arkadaşımız vardı: Denizlili ve Denizli Lisesi mezunu Semiha Ertuğrul Hanımefendi. Kendisi ile en kısa sürede hızlı bir ilgi ve iletişim ağı kurarak sevgisini, dostluğunu ve güvenini kazanma yolunda sağlam adımlar attım ve sonunda, dest-i izdivacına talip olduğum sevgili sınıf arkadaşımla, 18 Haziran 1959 tarihindeki mezuniyetimizden kısa süre sonra 30 Ağustos 1959 tarihinde evlendik ve böylece, sınıf arkadaşlığına ilaveten bu defa da,  Rabbimizin lütuf ve inayeti ile hayat arkadaşlığına başlamış olduk. Bugün arkadaşlığımızın 63., evliliğimizin 59. senesinde, geriye dönüp baktığımda hayatımdaki en önemli, en değerli ve en isabetli şu iki adım için Rabbime sonsuz şükran borçluyum: Birincisi evliliğim; ikincisi de ömür boyu sürmesini dilediğim, İslâm Dini ve Mezhepleri Tarihi’nde Kutluay-Tancî Hocalarımın çömezliği ve talebeliğidir.Kısacası hareketli geçen meslek hayatımda, kendisi de bir eğitimci olarak çalışan sevgili eşimin tarifsiz desteğinin çok önemli, çok değerli bir yeri vardır. Üstelik eşimin, Ankara gibi yeni yerleşmeye çalıştığımız bir kentte hem evin yönetimi hem de kızlarımızın günlük ihtiyaçları, yetiştirilmeleri, eğitim-öğretim hayatlarının takibi gibi ağır ve teferruatlı işleri çekip çevirmesi, benim rahat çalışabilmem için bütün yükü yüklenmesi, kuşkusuz akademik hayata geç başlamış benim gibi bir kişinin en büyük şansıdır. Üstelik ona, daha mezun olurken her ikimizin mezuniyet çalışmalarımızın yöneticisi olan İslâm Sanatları Tarihi Kürsüsü Başkanı Merhum Hocamız Prof. Dr. Suut Kemal Yetkin tarafından asistanlık teklif edilmişti; ama ben daha ikinci sınıftan itibaren akademik ihtisas arzumu izhar ettiğim için, o “Bir eve tek akademisyen yeter” diyerek bu teklife olumsuz cevap vermişti. Kendisine bu hususlardaki özverili tutum ve davranışları için ne kadar teşekkür etsem ve minnetlerimi sunsam azdır.

Evet, asistan olarak göreve başladığımda, tezimle ilgili olarak, yazma eserler hariç epey yol aldığımı sanıyordum. Ancak Ankara’da önce Millî Kütüphane’de sonra da Fakülte’de mikro-film makinesinde el-Keşfu ve’l-Beyân’ı okumaya başlayınca, kendimi çok da yol almış biri gibi görmedim. Üstelik maiyetinde çalışmaktan ve 1955-1959 arası öğrencisi, 1971’den itibaren de asistanı olmaktan her zaman iftihar ettiğim ve etmeye de devam edeceğim Hocam Prof. Muhammed Tavit et-Tancî’ye o güne kadarki çalışmalarımı arz ettiğimde, literatürü yeterli görmedi ve kendisi benim listeme, özellikle Kuzey Afrika menşeli birçok yazma kitap ve risaleyi ekledi. Eklemekle kalmadı; hiç unutmam meselâ, eşŞemmâhî’nin A.Ü.D.T.C.F. Kütüphanesi Ismail Sâib Bölümüne kayıtlı Mağrib hattı ile yazılmış Kitabu’s-Siyer isimli eserini, “ Sen Mağrib hattını bilmezsin; beraber okuyalım” deyip, bir ay boyunca her hafta Ankara’ya geliş süresini bazen birer gün uzatarak bana o yazıyı öğretti ve okumayı becerebildiğimi görene kadar da yanımdan ayrılmadı. Şimdi siz böyle bir yüceliği esirgemeyen insana lâyık olabilmek ve hiç değilse göstereceğiniz başarı ile onu manen tatmin edebilmiş olmak için geceyi gündüze katıp çalışmaz mısınız?

Evet, gerçekten inatla ve azimle yürüttüğüm çalışmalarımın sonunda Tancî Hocam “Bu iş kıvamını buldu” dedi. Neticede bu çalışma, Prof. M. Tavit et-Tancî, Prof. Dr. Neşet Çağatay ve Doç. Dr. Mehmed Saîd Hatiboğlu’ndan müteşekkil jüri tarafından 29 Haziran 1972 tarihinde “Pekiyi” derecede Doktora tezi olarak kabul edildi.

Sorunuzun  “Klasik dönem bir mezhebi çalışmanın bilimsel açıdan önemi ve zorlukları nelerdir? Doktora çalışmanızın size ve İslam Mezhepleri Tarihi bilimine ne tür katkıları oldu?” kısmına gelince.

Klasik dönem çalışma, her şeyden önce İslâm düşüncesinin doğuş ve gelişme dönemlerini yakından ve doğru bir biçimde tanıma ve İslâm Mezhepleri Tarihi’nin temellerini sağlam bir biçimde atabilme ve dolayısıyla bu tarihi doğru okuyabilme, anlayabilme ve inşa edebilme açısından çok önemlidir. Zorlukları ise, maalesef, aradan geçen bunca asırlara rağmen, İslâm düşünce tarihi ile ilgili kaynaklarımızın pek çoğunun henüz doğru dürüst tespit edilip tahkikli olarak yayımlanamamış olmasıdır. Oysa merhum Tancî Hocama göre İslâm bir ilim ve ahlâk medeniyetidir. Bu medeniyetin dayandığı temellerin ne olduğunun belirlenebilmesi ve nihayet ihyâsı için, Müslümanların o muhteşem medeniyetin kaynaklarını mutlaka bulmaları;  sağlam ve doğru bir biçimde ortaya çıkarmaları şarttır. Bu tam anlamıyla yapılamadığı takdirde, hiç şüphe edilmemelidir ki, inşa edilecek bina çürük olacaktır. Bu sebepten Merhum Hocam, Ankara İlâhiyatta birlikte çalıştığı bütün asistanlarının hemen hemen hepsine de doğuş dönemlerini, temel kavramları, ilk dönem olay ve olgularını çalıştırmıştır.

Doktora çalışmam bana tahminimin fevkinde bilgi ve araştırma tecrübesi kazandırdı. Her şeyden önce İslâm’ın doğuşundan önceki Arap ve dünya tarihi ve coğrafyasını sosyoloji, psikoloji, antropoloji ve dinler tarihi gözlükleriyle nasıl okumam ve algılamam gerektiğini; bir dinin mensuplarının doğuş, gelişme ve peygamber dönemi ve sonrasındaki davranış, düşünce ve zihniyetlerinin oluşmasında etnolojik, sosyolojik ve psikolojik, hatta iktisadî unsurların etkilerinin, tezahür biçimlerinin nasıl ve neden farklılaşabildiğini görmemi sağladı.

Tezin İslâm Mezhepleri Tarihi alanına katkıları hususunda benim konuşmam pek yakışık almaz. Ancak bu çalışmanın, İslâm dünyasında bu alanda çok sayıda çalışmanın bulunmadığı 1960’ların sonu ile 1970’in başlarında yapıldığını ve ülkemizdeki Hâricîlikle ilgili ilk bilimsel çalışma olduğu ve Haricî müelliflerin yazma eserlerine müsteniden kaleme alındığı hatırlanacak olursa, herhalde önemli bir katkısının olduğu teslim edilecektir.

Esasen İslâm tarihinde ilk ortaya çıkan mezhep olmak hasebiyle Hâricîlik ve ondan doğan İbâdiye, çok erken dönemden itibaren İslâm düşüncesinin nirengi noktalarını oluşturan “Hilâfet/imâmet Kureyş’e aittir” şeklindeki sözlere karşı çıkarak halifenin Kureyş dışından da olabileceğine dair İslâm’ın özüne tam uygun bir görüşü savunmaları; Hz. Peygamber’in vefatından çok kısa sayılacak bir süre sonra Müslümanların birbirlerine kılıç çekmeleri ve bunların Allah katındaki durumlarının ne olacağı; büyük günah işleyenin mutlaka cehenneme gideceği;  iyiliği emredip kötülüğü yasaklamanın her Müslüman’ın mutlak görevi olduğu ve benzeri görüşler, İslâm düşünce tarihinde ilk defa bu fırka mensupları tarafından ortaya atılmış görüşlerdir.

 Ayrıca bu çalışmada, “her biri birer yıldızdır”, denerek tartışma dışı bırakılan sahabenin ve olaylarda adları geçen şahısların isim, sıfat ve unvanlarına bakılmaksızın gerçekçi bir bakış açısıyla hak ettikleri yerlere yerleştirilmeye çalışıldığı; olayların ve görüşlerin ortaya çıkışındakı siyasî, sosyal, psikolojik, hatta iktisadî olguların ne denli etkili olabileceğinin ipuçlarının tartışıldığı; böylece de dönemle ilgili resmin/tablonun dikkatli ve tam bir biçimde çizilmeye çalışılmış olduğu görülecektir. Bütün bunlara ilaveten her zaman tekrar ettiğim bir hususu da bu vesileyle bir kere daha hemen ifade edeyim: “…Her bilenden üstün bir bilen daha vardır.”(Yûsuf 12/76) ve doğruyu en iyi bilen de ancak Allah’tır.

  • Doçentlik takdim tezi olarak son dönemlerde ortaya çıkan Mehdici bir hareket olan Kadiyanilik ile ilgili “Ahmediyye Mezhebi (Kâdiyânilik)” başlıklı bir çalışma yaptınız. Türkiye’de son asırlarda ortaya çıkan bir mezhep ile ilgili ilk bilimsel çalışma sizin bu çalışmanız. Kâdiyâniliği araştırmanız sırasında ne tür sorunlarla karşılaştınız ve bu sorunları nasıl aştınız?

E.R.F.:  Önce özet yollu da olsa, doçentlik tezi olarak neden Kâdiyanîlik çalıştığımı anlatmak isterim. Aslında ben, doktoradan sonra, İslâm’ın ilk üç-dört asrını daha şümullü ve derin bir şekilde öğrenmek için Hâricîliğin diğer fırkaları ya da Şîa, Mürcie gibi ilk dönemin mezhep hareketleri hakkında çalışmayı düşünürken, İngiltere’ye British Council’ın temdîd imkânlı bir yıllık bursu ile Cambridge Üniversitesinde araştırmalarda bulunma ve aynı zamanda Senior Lecturer olarak Türkiye’deki dinî hareketler hakkında ders verme fırsatı doğdu.

 Tancî Hocam bana bu durumu iyi değerlendirmemi ve dolayısıyla doçentlik için klasik dönemin dışında farklı bir tercihte bulunmamı söyledi. Sebebini öğrenmek isteyince de, bana, üç-beş yıl sonra kendisinin aile birliğini sağlamak için belki Ankara’dan ayrılıp İstanbul’a nakledebileceğini; doçentliğimden itibaren İslâm Mezhepleri Kürsüsünün sorumluluğunun bütünüyle bana kalacağını; gelecek yıllarda bu alanda çalışacak olan gençlerin, yeni ortaya çıkmış mezheplerin veya hareketlerin mahiyetlerine göre nasıl farklı yöntemler kullandıklarını öğrenebilmeleri ve onlara klasik ve çağdaş dönemlerin mezhep hareketlerindeki değişimleri gösterebilmek için farklı dönemleri ve meseleleri de çalışmamın isabetli olacağını söyledi ve hemen şunu ekledi: “İşte sana en büyük fırsat; İslâm dünyasını Ondokuzuncu ve Yirminci asırda ciddî anlamda meşgul eden Ahmediyye Mezhebi/Kâdiyanîlik ve şimdi ayrı bir din olduğu iddiasının peşinde olan Bâbilik-Bahâilik’tir. Bu mezheplerin çalışılabileceği en münbit topraklar Pakistan, Hindistan veya İran değil, yalnız İngiltere’dir.” Doğrusu Hocamın bu sözleri beni hayli düşündürdü; ama çok doğru bir tespit ve fevkalâde önemli bir yönlendirme idi.

Bunun üzerine hemen Kâdiyânîlik hakkında bir araştırma projesi hazırlayarak British Council’e başvurmak gerekiyordu.  1974 yılının ilk aylarında Ankara’da Kâdiyânîlik hakkında tatminkâr bir bibliyografya bulabilmek hemen hemen mümkün değildi. Ne Google vardı ne de bilgisayar… İlk müracaat kaynağım M.E.B. tarafından tercümesi yaptırılan Leiden yayımı İslâm Ansiklopedisi oldu. Hazırladığım proje taslağının kabulü üzerine, hareket tarihim olan 24 Ağustos 1974 tarihine kadar literatür tespiti ve çalışma yöntemimi Hocam’la müzakere ettim.

İngiltere’de çalışmaya başladığımda ilk şokumu yaşadım. Türkiye’de hemen hemen hiç malzeme yoktu. Burada ise, Kâdiyânîlik hakkında hem British Library ve Cambridge U. Library’de ve hem de British Council’in sağladığı izin ve imkânla girip çalışabildiğim India Office Library’de gördüğüm yayınların çokluğu  karşısında bozguna uğramışa döndüm. Öncelikle bizzat Gulam Ahmed ile Kâdiyan ve Lahore kollarının yazdıkları eserleri tespit ettim; önemli ve mutlak gerekli olanlarının film ve Türkiye’de henüz o tarihlerde bulunmayan foto-kopilerinin peşine düştüm. Ekim 1974’e kadar bir ay Londra’da sabah 9’dan gece 10’a kadar British Library veya SOAS kütüphanesinde, Ekim başından itibaren haftada bir gün 2 saat Cambridge U. Faculty of Oriental Studies’de “Islamic Movements in Turkey” başlığı altında dinî hareketler ve tarikatlar hakkındaki derslere girdim ve diğer zamanlarda da Cambridge’de üniversite kütüphanesinde çalıştım. Sömestr tatilinde ise, 19 Aralık 1974’te yine British Council’in sağladığı mâlî ve idarî imkânla, Kâdiyânîlerin İngiltere, Belçika, Hollanda ve Almanya misyonlarında araştırmalarda ve görüşmelerde bulundum. Beni memnun eden ve bana güven kazandıran çalışmalarımla 5 Ocak 1975’te İngiltere’ye döndüğümde, bütün şevkim ve hevesim kursağımda kaldı. Çünkü değerli dostum ve arkadaşım Abdulkadir Şener, bana yazdığı mektubunda Muhterem Hocamızın 24 Aralık 1974 tarihinde kalp krizi sonucu vefat ettiğini haber veriyor ve tâziyelerini bildiriyordu. Bu acı haber beni öyle bir sarstı ki, günlerce kendime gelemedim. Ancak merhum ve mağfûr Hocama verdiğim söz gereği çalışmam ve bu çalışmayı da başarıyla tamamlamam şarttı. Nitekim öyle de oldu. İslâm Mezhepleri Tarihi Kürsüsünün sahipsiz kalmaması için yurtdışı çalışma süresini bir yıla indirerek 1975 yılı Ağustos’unda yurda döndüm ve 19. Yüzyılın sonlarında ortaya çıkan ve hakkında “modernist”, “İslâm dışı” ve kendilerine göre de “bir mezhep olmaktan çok İslâm’da gerçek İslâm hareketi” olarak nitelendirilen Kâdiyânîlik konusunu Ankara’da tamamladım.

“Kâdiyânîlik”i klasik anlamda bir mezhep olarak görmemek gerekir; çünkü o, doğrudan itikadî ilkelere değil, klasik İslâm kitaplarında “Kitâbu’l-fiten” başlığı altında ele alınan “Kıyâmet ve Âhir zaman” hakkındaki bazı görüş ve düşüncelere dayanır. Nitekim kurucu Mirza Gulam Ahmed, iddialarına “müceddidlik”le başlar ve adım adım “mesîhlik”, “mehdîlik” ve kendi deyimiyle “cüz’î nübüvvet”e kadar çıkar. Avrupa, Afrika, Asya ve Amerika kıtalarında, özellikle Hıristiyan misyonerlere karşı propaganda faaliyetlerinde bulundukları için çok tanınır hale gelmişlerdir. Ayrıca Pakistan Parlamentosu, 7 Eylül 1974 tarihli kararı ile Kâdiyânîleri “İslâm Dışı Azınlık” ilân edince, mezhebin Kâdiyân ve Lahor kolları pek meşhur olmuşlardır. Muhtemelen bu sebepten Kadiyânîlik fevkalâde zengin bir neşriyata sahiptir. Ayrıca Gulam Ahmed’in Urdu dilindeki eseri Berâhîn-i Ahmediyye’si hariç onun diğer eserleri ile taraftarlarının yazdıkları hep Arapça, İngilizce olmuş veya bu dillere çevrilmiştir. Benim o zaman öğrendiğim Urduca yetersiz olduğu için Berâhîn-i Ahmediyye’yi okurken Londra ve Cambridge’deki Pakistanlı doktora öğrencilerinden hayatım boyunca şükran duygularımla anacağım yardım aldım.  

Bu çalışmada sık sık yaşadığım zorluk, başka din ve mezhep mensuplarından Kâdiyânîlik hakkında eser yazmış olanların tavırları ve tutumlarını anlama hususunda oldu. Çünkü benim hocalarımdan aldığım terbiye gereği, herhangi bir şahıs, mezhep veya hareketi, onlar hakkında söylenilenler ya da yazılıp çizilenlerle değil, doğrudan doğruya kurucunun ve sonra taraftarlarının kendi görüşleriyle ele almak gerekir. Bu çalışmada da, diğer bütün çalışmalarımda yapmaya çalıştığım gibi, bu usûle azamî riayet ettim. Bu bakımdan ulaştığım sonuçların bir kısmı, mezhep hakkında kesin görüşe ve hükme ulaşmış olanlarınkinden farklılık gösterdi. Bu da, gayet tabiî olarak, araştırmanın her şeyden önce, mezhepler tarihi araştırma usûlünü esas alışından ve önyargıyı imkânlar ölçüsünde silmeye çalışmasından kaynaklanmıştır.

  • Ethem Ruhi Fığlalı’nın yöntem anlayışını sizin ağzınızdan duymak istiyoruz. Mezhepler Tarihi veya diğer çalışmalarda kullandığınız yöntemi nasıl tanımlıyorsunuz?

E.R.F.: Doğrusu bu sorunuza, benim daha doktora çalışmamdan itibaren ısrarla savunduğum ve  bu alanın akl-ı selîm sahibi yerli ve yabancı mütehassısları tarafından benimsenen bir yöntemi tekrar gündeme getirebilme fırsatını verdiğiniz için teşekkür ederek başlamak isterim.

Biliyoruz ki mezheb veya aslî ifadesiyle fırka, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in vefatını takiben karşılaşılan birtakım siyasî, itikâdî, ictimaî ve benzeri hadiseler hakkında muhtelif şahısların kendi görüşlerini ortaya koymaya başlamaları ve bu faaliyetin zamanla “zümreleşme” şeklinde neticelenmesi, fırka dediğimiz, İslâmiyet’in “siyasi ve itikâdî düşünce ekolleri”nin nüvesini teşkil etmiştir. Geniş anlamda mezhep, belli bir şahıs ve o şahsa uyan, daha doğrusu görüşleri etrafında birleşen topluluğun, İslâm’ın ana esasları olan Kur’an ve Sünneti anlayış şekillerini yansıtır. Esasen Kur’an ve Sünnetin muhtelif fırkalar tarafından farklı açılardan değerlendirilişi, düşünceye yeni ufuklar açmış ve böylece İslâm dünyası, geniş bir fikir zemininde görüşlerin karşılıklı savunulduğu faydalı ve verimli bir ortama kavuşmuştur. Bu bakımdan İslâm düşüncesinin tarih boyunca gösterdiği en iyi ve en verimli gelişmeler, mezheplerin doğuş dönemlerinde olmuştur.

İşte bu tarzda başlayan İslâm düşüncesinin veya başka bir ifadeyle “fırkalaşma” veya “zümreleşme” faaliyetlerinin gelişme seyrini göstermeyi esas alan İslâm Mezhepleri Tarihi, yakın zamanlara kadar, gerek memleketimizde gerek Avrupa ve İslâm ülkelerinde, hemen hemen “milel ve nihal” nev’inden eserlerin usûlüne uygun olarak ya toptan kabul ya da tamamen ret anlayışıyla kaleme alınmış; her bir mezhebin İslâm düşüncesi çerçevesinde doğrularının bulunabileceği üzerinde hiç durulmamıştır. Öyle ki, bu sahada yapılmış çalışmaların ekseriyetine, “klâsik” devri temsil eden kaynakların yeni bir terkibi gözüyle bakılabilir.

Bu bakımdan İslâm mezhepleri hakkında bir araştırmaya teşebbüs edildiği zaman ilk yapılacak iş, benim merhum ve mağfûr Hocam Prof. Muhammed b. Tâvit et-Tancî’nin tavsiyesi ve yönlendirmesi üzerine 1972’de İbâdiyye’nin Doğuşu ve Görüşleri konulu doktora çalışmamda, Prof. Dr. W.Montgomery Watt’ın da 1973’te yazdığı ve benim de 1981’de “İslâm Düşüncesinin Teşekkül Devri” başlığı ile Türkçe’ye çevirdiğim The Formative Period of Islamic Thought adlı değerli eserinde çok başarılı bir şekilde işaret ettiği üzere, kaynakların köklü bir değerlendirmesi olmalıdır.

Bilindiği gibi ilk İslâm âlimleri, İslâm Mezhepleri Tarihi’ne “makâlât”, “ilmu’l-makâlât” veya “ilmu makâlâti’l-fırak” adını vermişlerdir. Esasen “makâlât” bu konuda bilinen ilk isim olduğu gibi, bu sahanın ilk kaynakları olma vasfını da taşımaktadır. Benim muhtelif yer ve zamanlarda yazıp söylediğim ve senin de (Prof. Dr. Sönmez Kutlu) 2003’te İstanbul’da tartışılan “İslâm Mezhepleri Tarihinde Usul Sorunu” başlığı ile takdim ettiğin çok değerli tebliğinde de belirttiğin gibi, “makâlât” nev’inden eserlerin birçoğunun isimlerini bilmekle beraber, bu eserler, muhtemelen parça parça veya küçük oluşlarından yahut savaşlar, yangınlar, istilalar veya Emeviler devrindeki siyasi baskının doğurduğu “gizlilik” endişesinden dolayı, maalesef zamanımıza kadar ulaşamamıştır.

Üstelik “makâlât” ismi de, İslâm âlimlerinin pek çoğu tarafından ya Ehl-i Sünnet’in yoluna aykırı düşen konular, görüşler veya fırkalar hakkında yahut da İslâmiyet’e dışarıdan giren ilimlere mahsus “kötüleyici” bir unvan olarak kullanılmıştır. Makâlât devrini, 3./9. asrın sonu ve 4./10. asrın başlarından itibaren fırak veya el-milel ve’n-nihal nev’inden eserler dönemi takib etmiştir.

Bilindiği üzere İslâm Mezhepleri Tarihi’nin bu ilk ve daha sonraki kaynaklarında rastlanan belli başlı özellikler şunlardır:

1) Bu eserlerin hepsi de mezheplerin tarihî gelişmesini göstermekten ve fırkaları tarihî, siyasî, ictimâî ve diğer şartlarla irtibatlandırmaktan tamamen uzaktır.

Bu eserlerde mezhepler, bir şahısla veya şahısların görüşleriyle başlatılmakta ve hemen görüşlerinin incelenmesine geçilmektedir. Yahut da doğrudan görüşler ele alınmaktadır. Hâlbuki “mezhep”, birtakım siyasî, ictimâî ve hatta iktisadî olayların tesirlerinin mezhep kurucusu sayılan insan ile ona uyanlar üzerindeki fikrî, dinî, siyasî tezahürüdür. Bu bakımdan mezhebi doğuran tarihî, coğrafî, siyasî, ictimâî, iktisadî ve hatta psikolojik, etnik ve antropolojik şartları ve etkileri tam olarak tanımadan, görüşleri ve davranışları sıhhatli bir şekilde temellendirebilmek, dolayısıyla da değerlendirebilmek ve o insanları anlayabilmek hemen hemen mümkün değildir. Esasen şahısların veya toplulukların fikir ve görüşleri, içinde yaşadıkları coğrafî, ictimâî, tarihî, siyasî ve dinî çevreden tecrid edilemez. Mevcud “milel ve nihal” kaynakları, bu hususları ele almadıklarından, bize göre, noksandır. Çünkü tekrar edelim ki mezhepler, beşerî ve sosyal oluşumlardır. Dolayısıyla onları araştırmak, tetkik etmek demek, bana uyup-uymadığını söylemek değil, onları önyargısız bir yaklaşımla “anlama ve tanıma” faaliyetidir.

2) Bir-iki istisnâsıyla mevcut eserlerin hemen hepsi de, ya ele aldıkları mezheplerin kendi durumlarını belirlemek veya en azından görüşlerini reddetmek için kaleme alınmıştır.

Mezhepler tarihi yazarlarının büyük çoğunluğu, eserlerinde, İslâm dünyasında doğan mezhepleri açıklarken, hatalı gördükleri veya kendi görüş ve mezheplerine uymayan inanışları red ve iptal etmek gayesini gütmüşlerdir. Dolayısıyla içinde bulunulan tarihî, siyasî, ictimaî ve diğer şartlar muvacehesinde o mezhebin savunduğu görüşlerin doğruluğunu veya hiç değilse ilmî açıdan İslâm düşüncesine katkısını dikkate almadan sırf kendi mezhebine bağlılıktan doğan bir taassupla reddederek mensubu bulunduğu fırkanın zaferini veya üstünlüğünü iddia etmiş; böylece de kendini dinî vazîfesini, yani “emr-i bil-maruf nehy-i ani’l-münker” prensibini yerine getiren ve İslâm’ı savunan bir mücahid (!) saymıştır.

Bir mezhep mensubunun kendi mezhebini savunması ve başka fırkaları tenkîd etmesi ve reddetmesi tabiîdir. Ancak bu durumda eserin tenkîd için yazıldığı belirtilmeli ve asgari şart olarak, tenkîde tâbi tutulan fırka veya fırkaların görüşleri aslına uygun olarak nakledilmelidir. Aslında bu durumda bile başkalarının görüşlerini nakleden biri, bu görüşleri tabiî olarak kendi düşündüğü kavramlar çerçevesinde ifade edebilir ve karşı çıktığı görüşü az da olsa saptırabilir. Nitekim hatırlayacaksınız, Ebû’l-Hasan el-Eş’arî de Makâlâtu’l-İslâmiyyîn’de bu duruma işaret etmek lüzumunu hissetmiş ve “milel ve nihal” yazarları arasında, anlattıklarını yanlış ortaya koyanların, mugâlataya sapanların, muhaliflerini kötülemek için fikirlerine kasten ilaveler yapanların bulunduğunu söylemiştir.

Bu bakımdan hangi kavramlarla tanımlanırsa tanımlansın günümüz mezhepler tarihi araştırıcısının çalışma yöntemi/usulü şu olmalıdır:

Her şeyden önce araştırıcı, ele alacağı mezhebin veya herhangi bir görüşün yazılı ve sözlü kaynaklarını ve ayrıca onları doğuran îtikadî, tarihî, siyasî, sosyal ve sair şartları sağlam bir süzgeçten geçirmeli ve mevcut kaynakları çok dikkatli bir biçimde tenkit ve tahlil etmeli ve nihayet özelliklerini göz önünde bulundurarak verilen ve temin edilen bilgileri değerlendirme konusunda fevkalâde hassas davranmak olmalıdır.

Aynı şekilde ele aldığı/alacağı mezhebin ya da görüşün/hareketin dinin esası, tek temsilcisi olduğu iddiasında bulunamayacağı, kısaca hiçbir şekilde din ile özdeşleştirilemeyeceği gerçeğinden hareketle, o mezhep ya da görüşü onlar hakkında söylenilenlerle değil, doğrudan doğruya kurucunun ve sonra taraftarlarının kendi görüşleriyle ele almak olmalıdır. Ayrıca bilgileri ve haberleri nakleden râvîlerin etnik, siyasî ve sosyal temâyülleri ile şahsî özelliklerinin tespiti meselesi de, pek çok sorunun cevabını yakalayabileceğimiz son derece önemli ve üzerinde titizlikle durulup, araştırılması icâb eden bir husustur.

Yöntem meselesinde dikkate alınması gereken en çarpıcı hususlardan biri de, mezheplerin sayısı ve tasnifidir. Bilindiği üzere, mezheplerin sayısı ile ilgili olarak Hz. Muhammed (s.a.s.)’in bir hadîsinden söz edilir. Buna göre, İslâm Ümmeti 73 fırkaya ayrılacak ve Kurtuluşa Eren Fırka (el-fırkatu’n-nâciye) dışında kalan 72 fırka cehenneme gidecektir.

Bu anlayışa istinaden, bugün sayılarını yüzlerle ifade edebileceğimiz her fırka kendini en doğru ve cenneti hak eden tek hak mezhep olarak görmüş ve dini ancak kendilerinin temsil ettiği inancına kâil olmuşlardır. Oysa mezheplerin çokluğu ile övünmek hiç de akıl kârı bir şey değildir. Bu doğrudan Kur’an’da Mü’minûn suresinde (23/53 vd.) örneklendirilen dinlerini bölük bölük eden ve kendi din anlayışlarından ötürü memnun ve mutlu olanların “gafletlerine” işaret değil midir?

Bana göre bu hadîs, sıhhati hakkında söylenenler bir yana, şöyle yorumlanabilir: Yüce Allah, Müslümanları sürekli olarak Kur’an ve Sünnet üzerine eğilmeye, kâinatın sırlarını anlamaya ve açıklamaya, maddi ve manevi değer hükümlerini kavramaya çağırmaktadır. Hz. Muhammed (s.a.s.) de bu hadîsiyle, konulmuş olan değer hükümlerini anlayıp takdîr etme hususunda Müslümanların karşılaşacakları zorluklara ve düşecekleri ayrılıklara işaret etmiş olmaktadır; çünkü manevî değerleri, görünmeyenle ilgili meseleleri düşünme ve anlama hususunda doğan ayrılık, insan tabîatının ictimâî ve tabiî bir tezahürüdür ve insanlık, Müslümanlığın doğuşuna kadarki dönemde olduğu gibi, ondan sonra da bu ayrılığa düşmüştür. Neticede de birtakım mezhepler/fırkalar halinde ayrılmışlardır; ama beşerî oluşumlar demek olan her mezhep/her fırka, ayrılışında, kendisinin hadîste sözü edilen  Kurtuluşa Eren Fırka (el-fırkatu’n-nâciye) olduğunu iddia etmiştir.

Hz. Muhammed (s.a.s.), bu hadîsinde Kurtuluşa Eren Fırka’yı, “Benim yürüdüğüm yola ve yürüdüğüm yolda beni takip eden ashâbımın yoluna uyanlar” şeklinde tarif etmektedir. Gazzâlî’nin de işaret ettiği gibi, bu “yol”un esasları, itikâdî noktadan, şu üç hükümde toplanmaktadır:

(1) Allah’a îmân;

(2) Nübüvvete îmân (melekler ve kitaplara îmânı da içine alır);

(3) Ahirete îmân.

Hz. Muhammed (s.a.s.), bu esaslara inanan birinin, Müslüman olarak bu dînin nîmetlerinden faydalanacağını ve mü’min olacağını; birini veya tamamını inkâr edenin de ne mü’min ne de Müslim sayılacağını bildirmiştir. Nitekim “dine ait olduğu zarurî olarak bilinen şeyler”in dışında itikâdî ihtilâflar yüzünden şahısların ve fırkaların tekfîr olunamayacağı hususunda ittifak edilmiştir

Kısaca Müslümanların, doğru yol’un esaslarına inanmak şartıyla, bu esasları anlayış şekilleri ve bu hususlardaki değişik açıklamaları, İslâm akîdesinin köküne ve özüne dâhil değildir. Onun için bu anlayışlardan herhangi birini kabul etmemek veya beğenmemekle inanç esaslarının özüne bir zarar gelmez. Bu veya şu açıklamayı benimseyerek kendi anlayışına göre bir açıklamada bulunan kimse veya zümre, bu konudaki delilleri Kur’an’a dayalı, kuvvetli ve tutarlı olduğu müddetçe ne kâfir ne de İslâm çemberinin dışına çıkmış sayılır. Oysa İslâm Mezhepleri Tarihi kaynaklarında ve hatta araştırmalarında, her zaman bu anlayışı bulabilmek hemen hemen çok zordur.

İslâm Mezhepleri Tarihi kaynaklarımız, her şeyden önce, fırkaların tarihi gelişmelerini göstermekten uzaktır. Bu kaynaklarda göze çarpan ilk husus, yazarının, ele aldığı görüşleri, fırka-i nâciyeolarak kabul ettiği kendi mezhebine göre doğru mu yoksa yanlış mı olduğunu tespitten öteye geçmemektedir. Böyle olunca da verilen bilgiler her zaman tam olmamakta ve muhalif olarak görülen bir fırkanın zâhirî ve derûnî tarihine ait tablo sıhhatli bir manzara arz etmemektedir. Bilindiği üzere bir fırkanın, başkaları tarafından da bilinen ve tanınan bir zâhirî hayatı; bir de sadece kendi mensuplarınca en kesin şekliyle bilinen ve yaşanan derûnî hayatı vardır. Önemli olan cihet, bu iki hayatı imkânlar ölçüsünde bütünlemektir. Bu durum da, göz ardı edilemeyecek derecede önemli bir usul meselesidir.

Bir mezhepler tarihi talebesi olarak baştan beri takip etmeye çalıştığım ve gücüm ölçüsünde tatbik ettiğim usulün/yöntemin kısaca çerçevesi budur. Ben yazıp-çizdiklerimi, ne Hasan Onat Hoca ve ne de senin (Sönmez Kutlu Hoca) gibi, Yöntembilimin günümüzün moda kavramları ile anlatamam. Benim bu alandaki yolum/yöntemim, İslâm dünyasındaki her mezhebin, her oluşumun kimliklerine bakmaksızın İslâm düşüncesine ve insanlık âlemine getirmek istediklerini, getirdiklerini imkânlar ölçüsünde kendi söylediklerinden hareketle ve tamamen nesnel/objektif bir yaklaşımla doğru okumak, anlamak ve anlamaktır. Her mezhebi, haklarında daha önce verilmiş hüküm ve kanaatlere takılıp kalmaksızın, Ben Merhum Hocamın sohbetlerinden, özel konuşmalarımızdan, yazdıklarından hareketle şöyle bir sonuca varıyorum: 

İslâm Mezhepleri Tarihi araştırıcısı, ele alacağı herhangi bir görüşün ya da mezhebin ilgilisini/sorumlusunu, konusunu, mekânını, süresini/sürecini, yöntemini ve amacını ortaya çıkarabilmek, okuyup, anlayıp anlatabilmek için günümüzün meşhur “1 K 5 N” [Kim?-Ne?-Nerede?-Ne zaman?- Nasıl?- Neden+Niçin?] kuralını işletmeli ve böylece mezhebi ya da görüşleri bu sorular çerçevesinde okumaya ve anlamaya çalışmalıdır. Çünkü bana göre mezhepler tarihçisi, ispat ve hüküm verme işi ile değil, sadece ve sadece namuslu tespit ve doğru anlama ile görevli, yükümlü ve sorumludur. Yarım asra yaklaşan bir zaman diliminde, bu çizgiden sapmama gayretiyle çalıştım.

Bu yöntem sorusu vesilesi ile ilk gözbebeğim asistanım ve manevî evlâdım Sevgili Prof. Dr. Hasan Onat’ın ve Dokuz Eylül İlâhiyat’tan talebem sevgili Prof. Dr. Âdil Çiftçi’nin “Ethem Ruhi Fığlalı’ya Armağan” kitabına yazdıkları yazılar ile sevgili manevî torunum olarak gördüğüm senin (Prof. Dr. Sönmez Kutlu) ve Prof. Dr. Mehmet Ali Büyükkara’nın 2003’te İstanbul’da yapılan İslâmî İlimlerde Metodoloji Problemi ana başlığı altında yapılan İslâm Mezhepleri Tarihi’nde Usul toplantısında sundukları mezhepler tarihinde usul konusundaki çok değerli ve çağdaş terimlerle kaleme alınmış tebliğlerinizin, benim takip ettiğim yöntem konusunda tatminkâr ve doyurucu bilgiler verdiklerini hatırlatırım.

  • Bilimsel bir araştırmayı nasıl ve hangi aşamalar sonucunda metne dönüştürüyorsunuz?

E.R.F.: Araştırmayı genel hatlarıyla düşünüp üzerinde çalışmaya karar verdikten sonra ilk işim, araştırma için gerekli kaynakların tespitidir. 90’lı yıllara kadar işin bu safhası oldukça zahmetli ve zaman alıcı idi. Çünkü ister klasik ister çağdaş konular olsun, yazılı kaynaklar ve yayınların tespiti için kütüphanelerde koşuşturma zorunluluğu da vardı. 80’lerin ortalarına kadar Türkiye kütüphaneleri arasında değişim/emanet sistemi kâğıt üzerinde kalıyordu. Bilgisayar falan da yoktu. Dolayısıyla yapacağınız araştırmanın kaynakça tespit çalışması nerede ise okuma süresi kadar uzardı.

Kaynak tespitinden sonraki adım, belirlenen geçici literatürü kronolojik sırada ya da konunun üzerinde durmayı düşündüğüm ağırlıklı yanına dayalı bir çizgide okumaya başlarım. Bu safha benim için çok önemli ve çok değerlidir; çünkü konu klasik ise, bu konuda yapılmış muahhar çalışmaları bir yana ayırır ve onları okumayı sona bırakır, önce varsa konunun kurucularının çalışmalarına ya da çalışmakta olduğum konunun ilk dönem çalışmalarını okur ve fişlerim.

Okuma işleminin sonlarında hem kendi taraftarları hem de yerli ve yabancı araştırıcılar tarafından kaleme alınmış kitap veya makaleleri okur ve gerekli notları alırım. Zaruret hâsıl olmadıkça, herhangi bir konunun klasik dönem kaynaklarındaki değerlendirmesini okuyup gerekli fişlemelerimi yapmadan, muasır yerli ve yabancı çalışmaları masama getirmem.

Okumalarım esnasında tespit ettiğim fişlerin ve kafamda oluşan bilgilerin beni götüreceği plan çerçevesinde ara başlıkları belirler ve sonra konuyu müsvedde olarak hazırlarım. Bu arada yazarken, müsveddelerimde yazdığım hususları çevremdeki diğer alanlardaki arkadaşlarımla tartışır ya da herhangi bir gayriresmî toplantıda ortaya atar ve tartışmalara göre görüş toplar ve onları daha sonra değerlendiririm. Müsvedde yazım işleri de bittikten sonra çalışma hakkındaki son kanaatimi, yani “Sonuç”  yazmadan önce en az dört-beş gün yazıyı rafa koyar ve hiç dönüp bakmam. Bir hafta sonra baştan sona tekrar bir-iki defa daha gözden geçirir gerekli tashihleri yaptıktan sonra temize çekerim.

  • Mezhepler Tarihi alanındaki birikiminiz Türkiye’de ve İslam dünyasında yaşanan güncel sorunlara doğru teşhis koymakta ve çözümlemekte size nasıl bir avantaj sağlamaktadır?

E.R.F.:  Hakikaten bugün Türkiye’de ve İslâm dünyasında yaşanan ve bizim “güncel sorunlar” dediğimiz sorunlara, doğru ve isabetli teşhis koyma ve çözüm üretme faaliyeti, en isabetli bir biçimde, ancak mezhepler tarihçilerinin öncülüğünde sağlanabilir, sağlanmaktadır. Bununla mezhepler tarihçilerine bir imtiyaz sağlamak gibi bir niyetim ve düşüncem yoktur. Sadece Nübüvvet asrını takiben İslâm coğrafyasında doğan her türlü fikrî ve siyasî hareket ya da oluşum, mezhepler tarihçilerinin ilgisiz kalmak şöyle dursun, en küçük ayrıntılarına kadar her açıdan bilmek, tanımak ve anlamak zorunda oldukları olaylar zinciridir. Esasen bugün karşılaştığımız güncel sorunlar, esas itibariyle İslâm’ın doğuş ve Hülefâ-i Râşidîn dönemini takiben karşılaşılan olayların aynıyla, ama daha seviyesiz ve daha kaba ve tehlikeli bir cehaletle tekrarıdır, dersem mübalağa etmemiş olurum.

Gerçi dün ile bugün arasında önemli bir fark vardır: İlk dönemlerde karşılaşılan isyan ya da kargaşa, H. 41/M. 660 tarihinde iktidarı ele geçiren Emevî yönetiminin adaletsizliklerine karşı, Kur’an ahlâkının Hz. Peygamber dönemindeki yüceliğine ve sâfiyetine kavuşturulması emeline yönelik idi. Nitekim Hz. Osman’ın ve Emevî soyundan bazı valilerin sorumsuz ve adaletsiz icraatı, İslâmiyet’i en saf, en dürüst ve en âdil şekliyle görüp yaşamış sahabenin eliyle kabul etmiş ve îmanlarını kendilerine anlatıldığı ve gösterildiği şekilde takvâ üzerine bina ederek Müslümanlığa yeni girmiş kimseler,  adaletsiz, israf ve istismara girdabına düşmüş zorba yöneticilere karşı Kur’an ahlâkının ikamesi için valilere ve halifeye itiraza başlamışlardı. Özellikle İslâm tarihinde ilk terörist fırkalaşmanın öncüleri olan Muğîriyye, Mansûriyye, Ezârika Hâricîleri gibi kendilerinden olmayan Müslümanları taşlayarak, boğarak ve benzeri usullerle yok etmenin yollarını açan terör örgütleri, daha h.80/m.700’lerden itibaren İslâm dünyasında boy göstermiş; onları da zamanımızda, ülkemizde de gördüğümüz Hizbullah, İşıd/Deaş, Cihadçı Selefîlik ve benzeri fanatik oluşumlar izlemiş ve izlemektedir. Dahası bu tehlikeli oluşumlar, Müslümanlar İslâm’ın emrettiği yüce adâlet, akıl ve ahlâk anlayışını müzeye kilitleyip bugünkü gibi sığ, kaba, dar kalıplara mahkûm ettiği ve kendi safında olmayanı “ötekileştirdiği” ve değersiz kıldığı müddetçe, varlıklarını sürdürmeye devam edecektir. İslâm’ın ilk asırlarında Emevî yöneticilerin kendi sorumluluklarını ve yükümlülüklerini –hâşâ- Allah’a havale ederek kendilerini her türlü tenkit ve yargılamadan muaf tutmaya çalışmaları, bu nevi kalkışmaları körüklemişti. Ne var ki o dönemlerin Hasan el-Basrî, İmam Âzam Ebû Hanife, İmam Mâtüridî ve diğerleri gibi önde gelen uleması, İslâm düşüncesi ve medeniyetini Tevhîd, Nübüvvet ve Meâd’dan ibaret îman esasları çerçevesinde sağlıklı bir biçimde bina ediyorlardı. Şimdi ise İslâm dünyasının birçok yöneticisi, kendilerini dinin yegâne mümessili olarak görüp kendilerinden olmayanları “kanları ve canları helâl”, yani “heder/yok edilecekler” safında gördükleri için, tekbîrlerle adam öldüren bazı mezhep, tarikat, cemaat ve benzeri oluşumları ya açıktan sayılacak derecede değişik yollarla destekliyorlar ya da yaptıklarını görmezden gelip gûya kınayanlar kervanına dâhil oluyorlar. Bana göre aslında bu hazin ve müessif durumu, en sağlıklı ve doğru biçimde biz, yani dersleri YÖK tarafından İlâhiyat fakültelerindeki anabilim dalı olma vasfı ve özelliği kaldırılarak yan dallara yamanmaya; hatta bütünüyle yok edilmeye çalışılan İslâm Mezhepleri Tarihi mensupları okuyabilir; çözüm yolları önerebilir; çünkü onlar, yöntem olarak, İslâm’ı ve Müslümanların yapıp-etmelerini, arka plân da dâhil olmak üzere,“bütüncül” bir bakış açısıyla okumaya çalışır, okur, anlar ve öylece tanımlarlar.

Bu sebepten bana göre, İslâm Mezhepleri Tarihi mensuplarının, İslâm dünyasındaki değişim ve dönüşüm adına girişilen olayları değerlendirme ve anlama konusunda vazgeçilemez müracaat kaynakları oldukları hususu yadsınamaz.  Neylersiniz ki bugün, bu hakikati kavramaktan âciz bazı zavallı merciler, İslâm Mezhepleri Tarihi’ni çalışılamaz bir ortama sürükleyip susturacaklarını ve böylece İslâm Mezhepleri Tarihçilerinin acı ama çok doğru ve yerinde tespit ve uyarılarından kurtulacaklarını ve İlâhiyat Fakültelerinden söküp atacaklarını düşlüyorlar.

 Bugün İslâm dünyasının baş belâları haline gelen ve her biri “terör örgütü” sıfatıyla anılan bütün “İslâmî” olduklarını iddia eden oluşumların, cemaatlerin ya da mezheplerin palazlanmalarının ve bazı makamlarca himaye edilmelerinin temel sebeplerinden biri de, “din” ya da “İslâm” iddiasıyla ortaya atılan görüşlerin kesinlikle “din” ile, “Kur’an” ile özdeş olmadığını, olamayacağını alenen beyan eden İslâm mezhepleri tarihçilerinin bu son derece yerinde ve isabetli tespit ve teşhislerinin dikkate alınmaması olmuştur. Ne var ki İslâm dünyasının göz bebeği olan bu memleketin sahibi Türk milleti, bu idarî ihmalin ya da bi’l-iltizam dikkate almamanın bedelini, maalesef çok ağır bir biçimde ödemek zorunda bırakılmaktadır.

Samimî ve sağduyu sahibi ilim irfan sahibi insanlar ve yöneticiler, eğer gerçekten samimî ve inanmış iseler, bu ölümcül hatanın telâfisi için azamî çabayı gösterirler ve Ülkemizin değerli İslâm mezhepleri tarihçilerinin bu hususlardaki tavsiyelerine bi-hakkın kulak verir ve uyarlar, diye umut ediyorum.

  • Alevilik-Bektaşilik isimli çalışmanız hem iz bıraktı hem de eleştiriler aldı. Alevilik-Bektaşilikle ilgili sorunların çözümü konusunda önerileriniz nelerdir?

E.R.F.:  Ülkemizde Alevîlik-Bektâşîlikle ilgili sorunların çözümü oldukça karmaşık ve bir o kadar da samimiyet talep eden bir konudur.

Her şeyden önce Alevîlerin kendi aralarında kimlik tartışmalarını bitirmeleri ve kesin kararlılıkla ve tarihin şehâdetiyle kendilerini ispat etmeleri ilk ciddî adımdır.

İkinci adım da, benim Alevî çalıştaylarında da ifade ettiğim gibi, Diyanet İşleri Başkanlığının kuruluşu (3 Mart 1924),Tekke ve Zâviyelerin Seddi (30 Kasım 1925/677) hakkındaki kanunlar ile Anayasamız’ın bu hususlardaki ilgili maddeleri, ülke çapında Üniversitelerimizin sosyal bilimler, ilâhiyat ve hukuk alanlarındaki değerli hocalarının ve ülkemizdeki bütün dinî kanaat önderlerinin görüş ve talepleri istikametinde tartışmaya açılabilir ve ortak aklın ürünü olacak bir çözüme ulaşılabilir.

Ancak bugün, hem Alevîler arasındaki kimlik tartışmaları, epey bir zamandır dikkatli bir şekilde takip edemememe rağmen, bana sanki dünden daha girift bir hale gelmiş gibi görünüyor; hem de siyasî yapı bu karmaşık ve zor meselenin hemen ya da birkaç yıl içinde çözülebileceğini ümit etmemize pek ihtimal tanımıyor diye düşünüyorum.

  1. Müslümanların sorunlarının çözümünde Mezhepler Tarihi birikimi neden önemlidir? Hangi noktada devreye girer ve ne tür yararlar sağlar?

E.R.F.: Bu sorunuzun kapsamlı bir biçimde cevaplandırılması, bu görüşmemizin sınırlarını çok zorlar. Ancak ben yine de çok özet yollu birkaç hususa işaret etmek isterim.

Her şeyden önce mezhepler, bütün dinlerde ve kültürlerde, o kültür ya da dinin insanlarda, yani toplumda/toplumlarda yaşayan/yansıyan biçimidir. Bir dini ya da toplumu gerçek anlamda okumak, tanımak ve anlamak istiyorsanız, o topluma yön veren her türlü mezhebin, dinî veya sosyal, kültürel, ekonomik sivil toplum örgütlerinin bilinmesi, incelenmesi, sorunların çözümü için atılacak ilk adımdır.

Bu adım sonunda elde edilecek birikim, tamamen nesnel/objektif ölçülerle çalışan Mezhepler tarihinin geniş ve engin hazinesine emanet edilir. Unutulmamalıdır ki, insanın fıtratı değişmeyeceğine göre, karşılaşılan olaylar ve olgular da şu ya da bu biçimde her dönemde karşılaşabileceğimiz gerçeklerdir.

 İşte mezhepler tarihi birikimi, karşılaşılan sorunlara “model” olabilecek hususları gündeme getirerek çözüm yollarını teklif edebilir, gösterebilir. Gündeme getireceği “model” de, hangisi olursa olsun bütün mezheplerin, inanılan dinin mümessili değil, sadece o günkü yorumcusu olduğu; dolayısıyla her mezhebin diğer mezhepler kadar doğruluk ya da yanlışlığa düşebileceği gerçeğinden hareketle, yaşanılan döneme uygun çözüm tekliflerinden ibaret olur.

  1. Size göre Mezhepler Tarihi ile İslam bilimleri ve diğer sosyal bilimler arasında ne tür bir ilişki vardır? Bunlar arasındaki yeri nedir?

E.R.F.: Her araştırıcı, kendi alanının diğer bilim dalları arasında çok önemli bir yeri olduğuna inanır. Bu yadırganacak bir durum değildir. Ancak İslâm mezhepleri tarihinin, diğer İslâm ilimleri ve hatta sosyal bilimler arasında çok ayrıcalıklı bir konuma sahip olduğu gerçeği görmezden gelinemez.

Bu kanaatimi özet yollu şöyle örneklendirebilirim. Meselâ bir tefsir, hadîs, kelâm veya fıkıh gibi İslâm ilimlerinin temel araştırma konuları bellidir. Bunlar sadece Kur’an-ı Kerîm ve Hz. Peygamber’in hadîsleridir. Bu konularda çalışan bir araştırıcı, zorunlu olarak bu iki kaynağa sahip olduktan sonra, ilk dönem tarih ve tabakât kaynaklarından başka bir materyale ihtiyaç hissetmeyebilir. 

Ama İslâm Mezhepleri Tarihi böyle midir? Onun konusu, Kur’an ve Hadîse göre teşekkül etmiş/vücud bulmuş insandır/insanlardır, yani mevcut Müslüman toplumun şekl-u şemâilini belirleyen beşerî oluşumlardır. Dahası, bugün sadece isimleri yaşayanlarını bir yana bırakırsak, diğerleri dipdiri, kanlı-canlı, yazan çizen, konuşan, dinleyen ya da dinlemesini bilmeyen, akıllarını kiraya vermiş dediğim dedik kafalı insan topluluklarıdır.

Bu durumda atılacak ilk adım, onların düşüncelerini, fikirlerini ve davranışlarını, doğrudan kendi kaynaklarından tenkit amacıyla değil sadece namuslu ve doğru bir biçimde tespit etmek, doğru okumak ve doğru anlamaktır.

İkinci adım, bu elde edilen doğruları, tekrar insanlara olduğu gibi aktarmak ve her vesile bütün inanan-inanmayan herkese, yani cümle âleme, mezheplerin ve cemaatlerin inandıklarını söyledikleri bütün görüş ve düşüncelerin onların Kur’an’dan ve Sünnet’ten algıladıkları ve anladıkları görüşlerden ibaret olup kesinlikle inandığımız din ile yani Kur’an ile özdeşleştirilemeyeceğini/aynîleştirilemeyeceğini söylemektir.

Kısacası İslâm Mezhepleri Tarihi, binbir güçlükle doğan, gelişen ve kök salan İslâm kültür ve medeniyetinin doğru okunması ve yorumlanmasını sağlayan bir alandır. İslâm Mezhepleri Tarihi’ninsabırla, titizlikle ve hasbî bir tavır ve amaçla ortaya koyduğu ürünler, dinimiz yani İslâmiyet ile Müslümanların vahyin ışığı altında nasıl yeniden bir medeniyet oluşturabileceklerinin anahtarlarıdır.

İşte İslâm Mezhepleri Tarihi’ninİslâm ilimleri ile sosyal bilimler arasındaki yeri, bana göre, kısaca budur.

  1. Mezhepler Tarihi alanında bizlerin yetişmesinde ve Mezhepler tarihçiliğinin gelişmesinde önemli katkılarınız bulunmaktadır. İslam Mezhepleri Tarihçiliğinin Türkiye’de geldiği aşamayı ve geleceğini nasıl görüyorsunuz?

E.R.F.:  İslâm Mezhepleri Tarihçiliği, 1980’lerden bu yana Türkiye’de beni fevkalâde memnun ve mesut eden bir gelişme göstermiş ve göstermektedir. Bugün de hakikaten İslâm ülkeleri arasında en üst seviyelerde diyebileceğim bir konuma ulaşmıştır. Ancak bu vesile ile ilim ahlâkı açısından fevkalâde önemli gördüğüm bir hususa işaret etmek istiyorum. Merhum Tancî Hocamın 1974’te İngiltere’ye gidişim ve doçentlik çalışmam için tavsiyelerini size aktarmıştım.

İşte o zaman Hocamın, daha sonra bu sahada çalışacak olan gençlerin hazır örnekler bulmaları halinde İslâm mezhepleri alanının önemli konularına daha cesaretle yaklaşabilecekleri yolundaki sözlerinden de hareketle, daha 1968’den itibaren başladığım çalışmalara daha da ağırlık verdim. Esasen daha öğrencilik yıllarımızda, yani 1955’lerde Fakültemizde başta Ord. Prof. Hilmi Ziya Ülken ve Hocam Prof. Tancî olmak üzere birçok hocamız,  İslâm’ın ilk asırlarında Emevîler ve Abbâsîler devrinde başlatılmış olan tercüme faaliyetinin, İslâm ilimleri ve medeniyetinin doğuş ve gelişmesine yaptığı müspet katkıyı anlatır ve bizleri bu hususlarda yapılmış olan yayınlara yönlendirirlerdi. Nitekim ben de daha 1966-70 arasında, İzmir Yüksek İslâm Enstitüsü’nde hoca ve idareci olarak çalıştığım dönemde, Arapçası benimkine göre daha iyi olan genç bir arkadaşımla -ki bugün emekli bir İslâm Hukukçusu olan Prof. Dr. Osman Eskicioğlu ile- Muhammed Ebu Zehra’dan İslâm’da Sosyal Dayanışma (et-Tekâfülu’l-İctimâî fî’l-İslâm  /  İstanbul: Yağmur Yay. 1969) ile İslâm’da Siyasî ve İtikadî Mezhepler Tarihi (İstanbul: Yağmur Yay. 1970) başlıklı kitapları çevirmiştik. İslâm’da Sosyal Dayanışma’nın başında Eser Hakkında başlıklı yazının sonlarına doğru aynen şu cümleleri yazmıştım:

“…Tercüme, sadece tanımak, bilmek ve öğrenmek ihtiras ve ihtiyacının tatmini için değil, tercüme edilen eserlerin müelliflerini ve fikirlerini yeni bir zemin üzerinde karşı karşıya getirip, ilmî ve fikrî yönden çarpışmalarına ve yeniden yapılacak çalışmalara vasat ve imkân hazırlamak için, yapılması zarurî bir iştir. Ancak tercüme edilecek eserlerin ilmî, fikrî ve ciddî san’at eserleri olmasına, bilhassa dikkat etmek; subjektif görüşlerle kaleme alınmış heyecan eserlerinin tercümesine itibar etmemek gerektir.

Bizim tercümesini genç bir arkadaşımızla müştereken yaparak okuyucularımıza sunduğumuz bu kitap da, böyle bir anlayış ve inanışın neticesinde meydana gelmiştir…” (1968, ss. 7-24).

Fakülte’de göreve başladıktan ve doktoramı tamamladıktan sonra tercüme faaliyetine yine hızla devam ettim. Ancak bu defa hedef kitlem, fakültedeki talebelerimdi. Çünkü Cambridge Üniversitesinde bir gelenek vardı. Sene başında hocalar o sömestrde veya yılda okutacakları konularla ilgili bir kitâbiyat listesi veriyorlar ve öğrenci derslere gelmeden onları okuyor ve derse öyle geliyordu. 1975’te Türkiye’ye döndüğümde, Hocam da Rahmet-i Rahmân’a kavuşmuş olduğu için, elde bir tek Neşet Çağatay-İbrahim Agah Çubukçu’nun ders notlarının kitaplaştırılmasıyla bastırdıkları İslâm Mezhepleri Tarihi başlıklı ders kitabı vardı. Erzurum İslâmi İlimler Fakültesi 1971-72 ders yılında akademik hayata başlamış ve bünyesinde henüz kadrolu hocası yok ve Mezhepler Tarihi de Kelâm’a yamanmış durumda. Hemen İslâm Mezhepleri Tarihi’ndeki mezheplerin kaynak kitaplarının en kısa sürede Türkçe’ye kazandırılması işini kafamda kararlaştırdım.

Bu ahvâl ve şerâit altında, doçentlik tezimi 30 Ağustos 1976 tarihinde teslim ettim ve 12 Nisan 1977 tarihinde Doçentlik atamam gerçekleşti ve ben, o yılın yaz tatili için haziran sonunda gittiğimiz baba ocağımız Burdur’da başladığım ve Yüce Rabbimin beni hâlâ daha şaşkına çeviren bir lütuf ve inayeti ile Ramazan ayının son günü, yani 14 Eylül 1977 Arefe günü Bağdâdî’nin  el-Fark beyne’l-Fırak (Mezhepler Arasındaki Farklar)’ın çıplak tercümesini tamamladım. Ankara’ya dönüşte başladığım önsöz ve notların düzenlenmesi ise, ancak altı ayda tamamlanabildi ve kitap 24 Mart 1978’de basıma hazır hale sokuldu ise de basım işi ancak 1979’da gerçekleşebildi. (İstanbul: Kalem Yay.)

Diğer taraftan yine aynı yılda, 1977’de Şeyh Sadûk’un notlar ekleyerek çevirdiğim Risâletu’l-İ’tikadâti’l-İmâmiyye’sini 2 Kasım 1977’de basım için Fakülte Dekanlığına teslim ettim ve kitap 1978’de basıldı.

Bu çeviri faaliyetinin yanında asıl üzerinde durduğum meseleler, Tancî Hocamın tavsiyesi ve talimatı istikametinde üzerinde düşünüp tespitlerde bulunduğum İran’daki gelişmeler ve onların ülkemizdeki akislerinin takip ve değerlendirilmesi, Alevîlere karşı kalkışmalar, İbn Sebe’ meselesi, hilafetin dinî değil tamamen idarî ve siyasî bir mesele olduğu, 73 fırka hadîsinin doğurduğu sorunlar ve o yıllarda bir hayli ses getiren Mehdîlik iddiasında bulunanların hezeyanları gibi hususlar, Türkiye’de o tarihlerde ilk defa benim tarafımdan bir mezhepler tarihçisinin gözüyle gündeme taşınmış; yazılmış; resmî ve yarı resmî organlarda tartışılmıştır. Böyle olmasına rağmen, kasıtlı yapıldığını sanmıyorum, ama çok ciddî bir yöntem hatası ve ilim ahlâkına aykırı bir tutum olduğuna inandığım tutum ve davranışlarla da karşılaşıyorum. İsimler üzerinde durmayacağım ama, Türkiye’de İbn Seb’e, Mehdî – Mesîh, Alevîlik ve birçok mesele bir Mezhepler tarihçisi gözüyle ilk defa benim tarafımdan ele alınmış, makale konusu yapılmıştır, hatta kitaplaştırılmıştır. Durum böyle iken yapılan yüksek lisans veya doktora çalışmalarında bunlardan, olumlu ya da olumsuz hiç söz edilmeyerek göz ardı edilmesi, beni küçültmez; ama bu yanlışlığı yapanın, varsa şayet, itibarını alaşağı eder. Yapılan herhangi bir çalışmayı değersiz bulabilirsiniz; yapılacak iş, onu görmezden gelmek değil, kendi gücünüzü ortaya çıkarabilmek için yapılan ilmî eksiklik ya da yanlışlığı usûlü çerçevesinde gündeme getirmektir. Şimdi gençler ve kontrol yükü alabildiğine artmış danışmanlar, bu bana göre çok önemli yanlışlığa birlikte düşüyorlar.  

Ne ise biz yolumuza devam edelim. Artık 1985’e gelindiğinde Dokuz Eylül İlâhiyat Fakültesi’nin gerçekleştirdiği Uluslararası Birinci İslâm Araştırmaları Sempozyumu (İzmir 16-18 Eylül 1985), Fakültelerimizin diğer anabilim dalları tarafından da yapılmaya başlanmış ve fakültelerin dışında sivil toplum kuruluşları olan vakıflar tarafından da gönülden alkışladığımız ve mümkün olduğunca maddî ve manevî destek vermeye çalıştığımız İSAV, Diyanet Vakfı ve benzeri oluşumların doğrudan mezhepler tarihinin konularını ele alan bilgi şölenleri doğrusu hepimizin iftiharı olmalıdır.

Hâsılı yaşadığımız yirminci yüzyılın son çeyreği bana göre İslâm mezhepleri, tarihinin en hızlı ve görkemli gelişmesini yaşadığı bir zaman dilimi olmuştur.

Bu aşamaya gelişte, kuşkusuz yeni kurulan İlâhiyat fakülteleri ile 1982’de İlâhiyat fakültesine dönüştürülen Yüksek İslâm enstitülerinin öğretim elemanı ihtiyaçlarını karşılamak için gönderilen yüksek lisans ve doktora öğrencilerinin yetiştirilmesinde en büyük sorumluluğu alan ve hizmeti deruhde eden Ankara İlâhiyat fakültesindeki meslektaşlarımın büyük emekleri vardır. Benim de bu işte bir katkım oldu ise buna ancak şükrederim.

İslâm Mezhepleri Tarihi’ningeleceği hakkında sağlam bir öngörüde bulunabilmek için kendimi, şu durumumda tam mücehhez göremiyorum. Sebebi de siz değerli genç meslektaşlarımsınız. 90’lı yıllardan itibaren sayıları hayli artan fakültelerimizde çalışan ve akademik kadrolarda verimli yayınlar yapan siz genç arkadaşlarım, benim gibi, akademik ortam ve organlarla bağlantısı olmamakla beraber ömrünü bu alana hasretmiş ve kendisini adeta bir mezhepler tarihi meczubu olarak gören yaşlı bir adamı, yaptığınız çalışmalardan beni haberdar edeceğiniz ve onu yayınlarınızla tâciz edeceğiniz yerde, onları görmemi, okumamı ve değerlendirmemi engellemektesiniz. Bu sözlerim, gerçekten benim samimî bir serzenişimdir. Pek çok tanıdığım ya da sadece bazı mutlu tesadüfler sonucu isimlerinden ve yaptıkları çalışmalarından haberdar olabildiğim arkadaşlarım, lütfedip çalışmalarından bendenizi haberdar edebilmiş ve onlardan müstefid olabilmemi sağlamış olsalardı, bugün Türkiye’de İslâm Mezhepleri Tarihi’ningeleceği hakkında daha tutarlı ve isabetli bir belirlemede bulunabilirdim.

Şu anda bugüne kadarki çalışmaların bütünü ya da büyük çoğunluğu hakkında derli toplu bir bilgi ve kanata sahip değilim. Buna rağmen şimdiye kadar muttalî olduğum çalışmalara müsteniden şu hususu güvenle  söyleyebilirim: 

Fakültelerimizdeki İslâm Mezhepleri Tarihi alanında hizmet veren değerli hocalarımız ve genç yüksek lisans ve doktora talebeleri, üzerinde çalışılacak konuları dikkatli bir biçimde tespit etmeleri ve özellikle yöntem/usul hususunda işimizin tâvizsiz bir biçimde sadece ve sadece “anlamak” olduğu gerçeği ile çalışmaları şartıyla çok daha ileriye gidilebileceğini düşünüyorum. Esasen bu esaslara sadık kalınabilirse, bana göre, İslâm Mezhepleri Tarihi’nin İslâm dünyasında ve hatta gözbebeğimiz elektronik dergimiz “e-Makalat” sayesinde uluslar arası ilgili mahfillerde yeni bir uyanışın ve din hakkında yeni bir farkındalığın doğuşunun bânisi olması hiç de şaşırtıcı olmaz.

  1. Türkiye’de din-siyaset ilişkisi, din-devlet ilişkisi, İslam ve demokrasi ilişkisi konusunda yaşanan sorunların üstesinden nasıl gelinebilir?

E.R.F.:  Gündeme getirdiğiniz bu konu, gerçekten sadece İlâhiyat alanında çalışanların değil, kendilerini seküler, laik, dindar, muhafazakâr, mutaassıp, liberal, ilerici-gerici gibi aklınıza gelebilecek her türlü isim ve sıfatlarla vasıflandıran bütün bir Türkiye’nin, hatta İslâm dünyasının yaşadığı ve yaşamakta olduğu en derin sorunlardan biridir.

Bana en yakın meslektaşlarım olarak sizlerin de takip ettiğiniz gibi ben, bu konuda müspet bazı adımların atılabilmesi ya da hiç değilse, dinlemek, anlamak, anlamaya çalışmak gibi “akletmenin”, “düşünmenin” ve böylece “doğruyu bulmanın” temel şartlarının sağlanabilmesi için, bu konuları cesaretle gündeme getirmiş ve tartışmaya açmıştım.

Nitekim daha 1981 yılında Ankara’da bir seminerde sunulan ve daha sonra Kültür ve Turizm Bakanlığı’nca Atatürk’ün doğumunun 100. Yılı münasebetiyle yayımlanan “Atatürk ve Din” başlıklı tebliği takiben, muhtelif yer ve zamanlarda “T.C. Devleti’nde Din-Devlet İlişkileri: Din Kurumları ve Din-Devlet İlişkileri”, “İslâm ve Laiklik” , “Nutuk’ta İslâm Tarihi ile İlgili Motifler”, “Değişim Sürecinde İslâm”, “Egemenlik Kimindir?” “Din ve Devlet İlişkileri”, “Laiklik ve Türk Laikliğindeki Uygulamalar”, “Atatürk ve Laiklik”, “Türk İnkılâbı ve Laiklik” başlıklı makale ve tebliğler ile   Din ve Devlet İlişkileri, (Muğla: Muğla Ü. Yay., 1997), Atatürk Düşüncesinde Din ve Lâiklik (Yayına Hazırlayanlar: Ethem Ruhi Fığlalı, Taha Müftüoğlu, İdris Karakuş, Ankara: Atatürk Araştırma Merkezi 1999 /2.Bs.2008), Din ve Laiklik Üstüne Düşünceler ( Muğla: Muğla Ü. Yay., 2001), İslâm Laiklik ve Türk Laikliğindeki Uygulamalar  (Ankara: Berikan Yayınları 2010), Atatürk’ün Din ve Laiklik Anlayışı (Ankara: Atatürk Araştırma Merkezi 2012) ve nihayet Laiklik (Ankara: Panama,  Temmuz 2016) başlıklı telif kitaplar, bu konu hakkındaki görüşlerimi ve çözüm önerilerini içermektedir.

Bu vesile oluşan kanaatimi baştan itibaren muhtelif vesilelerle şöyle ifade etmiştim:

Din ve devlet ilişkileri, bizim tarihimizde hiçbir zaman Batı’dakine benzer bir gelişme göstermemiştir; çünkü Türk milletinin büyük çoğunluğunun mensup olduğu İslâm’da teşkilâtlanmış ve siyasî egemenlik iddiasında olan bir kilise ve dolayısıyla bir ruhban sınıfı mevcut değildir, olamaz da. İslâm’da sadece kilise teşkilâtına benzer bir kurum değil, aynı zamanda devlet modeli, siyasî yapı ve idare şekli hakkında da doğrudan açık ve kesin hükümler de yoktur. Müslümanlar hür irade ve akıllarını kullanarak içinde bulundukları şartlara göre hareket etmek durumundadırlar. Hilâfet dinî bir kurum değil, Hz. Peygamber’in vefatından sonra tarihî şartların doğurduğu ve zamanla saltanata dönüşen bir içtimaî-siyasî kurumdur.

İnanıyorum ki, “İslâm Dünyasında Laik Eğilimler” başlığı altında ele alınabilecek konular, sorunlar ve çözümler, Kur’an’ın bütünüyle insanlığa sunulmuş dosdoğru ve sağlam yol olduğu iddiasını mutlak haklı kılar. Ayrıca hangi din olursa olsun içinde laikliği bütünüyle görmek ve bulmak mümkün olmamakla beraber, İslâm’ın, içinde yaşanılan her türlü şarta bağlı olarak yoruma, gelişmeye ve değişmeye uygun bir yapıya sahip olduğu ve dolayısıyla laiklik ile en az sorun yaşayacak bir din olduğu da aşikârdır. 

Tarihimiz açısından Osmanlı Devletinin Batılılaşmaya ağırlık veren son dönemleri ile Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş ve çok partili siyasî hayat öncesi dönemindeki din-devlet ilişkilerini, özellikle inkılâp kanunlarının kabulü ve sonrasında ortaya konan diğer gelişmeler ve Cumhuriyet hükümetlerinin laikleştirme programına ve uygulamalarına zaman zaman çok sert eleştirilerin yöneltildiği bilinmektedir.

Bir tarafta Nurcular, Süleymancılar, Ticanîler ve benzeri dinî cemaat ve çevreler, laikliğin İslâm’ın ruhuna aykırı ve dinsizlik demek ol­duğunu ileri sürerlerken, öte yanda da kendilerinin liberal-demokrat olduklarını söyleyen siyasîler ve bir kısım çevreler, Devletin laikliği kabul ederek dinle siyaset arasındaki her türlü teması ortadan kaldır­mak iddiası ile ortaya çıkmış olmasına rağmen, dini, bir kamu kurumu olarak kendi içinde ve kendine bağımlı bir konumda tutmak istemesini laikliğin evrensel standardına uymayan bir uygulama olarak gördüklerini söyleyerek eleştirdiklerini de biliyoruz.

Ülkemizde 1960’lardan bu yana yaşanan büyük şehirlere iç göç olayı ile çevremizdeki İslâm ülkelerinde yaşanan radikal değişimler ve bunun sonucunda ortaya çıkan “ithal Müslümanlık”, Türk Müslümanlığında karmaşık bir etki doğurdu. Özellikle büyük şehirlerin varoşlarında yaşayan bu insanların içinde bulundukları zor sosyal ve ekonomik şartlar, onların doğruluk, ahlâk ve faziletin kaynağı olarak inandıkları “İslâm”ı referans gösteren siyasal veya ideolojik zümrelere teveccüh göstermelerine yol açtı. Oysa bu çıkar zümreleri, hangi ad altında olursa olsunlar “doğru din”i değil, görmek istedikleri ve gerçek din adını verdikleri kutsallaştırılmış geleneği takdim ediyorlardı. Yani kendi görüş ve kanaatlerini, yani mezhep ve meşreplerini din ile özdeşleştiriyorlardı. Bunlar, 1980’den sonra da İran modeli bir din-devlet anlayışını gündeme sokmak istediler. O tarihlere kadar katı muhafazakârlığı ve Arap kaynaklı “Selefî” görüşleri savunanlar, şimdi gerçek İslâmlığı İran’da çok hukuklu sistemde ve bir yığın siyasî-ideolojik şema ve şablonlarda aramaya başladılar ve hatta kendi tarihimizi, Osmanlı’yı ve Cumhuriyeti dinden sapmış olmakla itham edecek derecede aşırılığa meylettiler. Bu ise, doğrudan İslâm’dan, İslâm’ın özünden ve onun zengin tarihî mirasının parlaklığından korkmak ve kurtuluşu birtakım sloganlarda ve şablonlarda bulmak demekti.

Öte yandan İslâm, Kur’an-ı Kerîm’in dinamik mesajı istikametinde yorumlandığı takdirde, süreklilik ve kararlılık içinde değişme ve gelişmeye mutlak anlamda açık bir dindir. Öyle olduğu içindir ki, ilk dönemlerde baş döndürücü bir hızla gelişme kaydetmiş; Kur’an’ın mesajı değişen ve gelişen şartlara uygun bir anlayışla yorumlanmış ve sonuçta yeni ürünler elde edilmiştir. Ancak dinî düşüncenin durgunluk dönemine girip üretkenliğin yerini kutsallaştırılmış geleneğe bıraktığı dönemlerden itibaren din, inananların hayatında da devletin hayatında da bağlayıcı ve kural koyucu bir hüviyete büründü.

Böylesine dar bir çerçeveye hapsedilmiş din anlayışının, coğrafi açıdan da Batı ile en yakından temas etme durumunda olan Osmanlı’yı, özellikle son iki yüz yılda rahatsız etmemesi düşünülemezdi. Nitekim Osmanlı aydınları, Sultan II. Abdülhamid öncülüğünde, dinî hayatta bir yenilenmenin ve dinin özüne dönmenin kaçınılmaz olduğunu gördüler ve yargı ve eğitim gibi iki temel sosyal yapıda ciddî atılımlarda bulunarak Türk lâikliğinin ilk adımlarını attılar.

Cumhuriyet dönemi, Tanzimat’la birlikte başlayan Türk lâikleşmesinin ve çağdaşlaşmasının daha cesur ve daha köklü bir devamıdır. Kesin olan husus şudur ki, Cumhuriyet dinin şu ya da bu biçimde siyasete müdahale etmesini önlemek ve dinî sahte dindarların ve din sömürücülerinin çıkar aracı olmaktan çıkarmak amacını güdüyordu. Esasen onun bu amacı, İslâm’ın özü ile de tam bir uyum halindedir. Ancak Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde laikliğin, zaman zaman bazı “işgüzarlar” tarafından “laikçilik” şeklinde dayatmacı bir tutum ve davranışla uygulanmak istendiğine ve dolayısıyla bu durumun, dinin ve dinî kültürün bütün toplumsal ve kültürel hayattan silinmesine yönelik bir dünyevîleş­tirme programı gibi algılandığı da mâlumdur. Ancak ülke çapında genel kabul görmeyen bu tutumdan, bu çok iddialı hedeflerden özellikle çok partili siyasî hayata ve demokrasiye geçildikten sonra vazgeçildiğini ve dolayısıyla laikliğin, kısaca din ile devletin ayrılması ve dinin siyasete alet edilmemesi şeklinde tanımlanabilecek bir hareket programıyla sınırlandırıldığı da bilinmektedir. Buna “şimdilik” dense yeridir; çünkü konu sürekli “gelişen”, “değişen” ve en önemlisi de fırsat doğarsa hemen “dönüşüme” uğratılabilecek derecede hassastır ve ucu açıktır.

Oysa İslâm, çağdaş bir anlayışla yeniden okunsa, zengin tarihî tecrübe araştırılarak gündeme getirilse, din-devlet ilişkisi açısından Türkiye Cumhuriyeti’nin benimsediği ve günümüzde Batı’daki gibi daha yumuşak, daha makul ve kendi tarihî kültürel şartlarımıza daha uygun bir biçimde ele alınan, anlaşılan ve uygulanan lâiklik ile pekâlâ ciddi bir dayanışma ve uzlaşma içinde olduğu görülecektir.

Öte yandan çok partili demokratik hayata geçişimizden itibaren, Cumhuriyetin ilk dönemlerindeki katı “laisizm” uygulaması, yerini daha ılımlı, daha barışçı ve akılcı bir lâiklik anlayışına bırakmıştır. Bu durumun da dini bir çıkar aracı olarak görenlere karşı, “doğru din” ve “doğru lâiklik” anlayışını takdim edenlerin görüşlerinin her geçen gün biraz daha geniş kitlelere ulaşmasına zemin hazırlamasını temenni ediyorum.

Esasen basîreti ve sağduyusu ile tarihe altın sayfalar armağan etmiş olan Müslüman Türk insanı, özgür bireyler olarak lâikliğe tam anlamıyla sahip çıkmakla dininin birtakım din sömürücüleri ve din ideologları elinde çıkar aracı kılınmasına izin vermeyeceğini açıkça ortaya koymuş olacak ve böylece o, inandığı “doğru din”ini, samimî dindarlığını, toplumsal bütünleşmeyi, vicdan, kanaat, düşünce ve ibadet özgürlüğünü sarsılmaz bir teminat altına almış olacaktır.

Ama ne hazindir ki, çağdaş bilimin çok büyük gelişme kaydettiği, ama bu bilimi kullanan ya da satın alma durumunda olan kitlelerin de ahlâksızlık, insafsızlık ve adâletsizliği akıl ve mantığın kabul edemeyeceği bir biçimde yaygınlaştırdıkları bir dönemde, İslâm dünyasının içinde bulunduğu zavallı ve ezik durumdan kurtarılması ve İslâm düşüncesinde bir yeniden doğuşun gerçekleştirilebilmesi için bütün gücümüzle uğraşmak hayatî bir zarurettir; bir îman borcudur. Bana göre İslâm dünyasında, bu işi becerebilecek tek ülke de, şimdilik, laik rejimi benimsemiş olduğu için Türkiye gibi görünüyor.

Nitekim ülkemizde yirminci yüzyılın ortalarından, ama yoğun olarak son çeyreğinden bu yana, Kur’ân’ı anlama ve anlatma, İslâm düşüncesini yeniden okuma, inşa etme ve benzeri konularda, yaşlı-genç akademisyenler tarafından çok önemli ve ümit verici çalışmalar yapılmış ve yapılmaktadır.

Ancak bu çalışmaların, ülkemizin resmî ya da gayr-i resmî mercîlerinde, yürütme ve yasama katlarında gönül hoşluğu ile kabul gördüğünü ve bu çalışmaların, Kur’ân’ı ve Müslümanları savunduğunu, kısaca “referansının İslâm” olduğunu ileri süren her sınıftan “zevat” veya resmî kurumlar tarafından teşvik edildiğini söyleyebilmek maalesef mümkün değildir.

Tam tersine bazı kesimler, Kur’ân’ın yeniden okunması ve onun talep ettiği model bir ahlâk ve bilgi toplumu esaslarının yeniden ortaya konması; genelde îtikādın özelde de “Allah”ın “teslîmiyetçi” kadercilikten tenzîh edilmesi, kurtarılması; İslâm düşüncesine inanan herkesin “Allah’ın ayetleri” olarak bildirilen evrenin sırlarını çözmek için her alanda üretici ve yaratıcı olmaları gerektiğini savunan araştırıcılara, yapmakta oldukları çalışmalarının ya da tekliflerinin eğer varsa yanlışlıklarını gündeme getirip tartışacakları yerde, cehaletin ve “bedevî zihniyeti”nin tipik refleksi ile “zındık”, “kâfir” ve en hafif olarak da “müsteşrik bozması” yaftası yapıştırmakta ve dolayısıyla bu genç ve yürekli insanların cesaretlerini kırmaya çalışmaktadırlar.

Özellikle bu hususlarda başı çekenler, Müslümanların bir kesimini kendi “din”lerine bağlamış ve tartışmasız aşılmaz îman ve ilim otoriteleri olarak kabul edilen “şeyh”ler, “hoca”lar, “efendi”ler ve “cemâat”ler ile onların sözcüleri durumundaki basın-yayın organlarıdır.

Ama ülkemizin ruhen ve zihnen genç ve akıllı insanları, bu olumsuzluklara rağmen dinin ve dinî hayatımızın sağlıklı bir yapıya kavuşturulabilmesi için, yasaklayıcı ya da göz yummacı bir anlayışla değil, doğruları cesaretle gündeme getirip bilimin şaşmaz ölçüleri ile ele almakta ve kamuya aktarmaya çalışmaktadırlar.

Bu anlayış ve tutumun, sarsılmaz bir irade ile ve sadece bir kısım ilâhiyatçı akademisyenlerce değil, bütün Türk aydınlarınca benimsenmesi, ülkemizde din-devlet ilişkilerinin sağlıklı bir zemine oturtulabilmesi açısından mutlak şarttır, diye düşünüyorum.

  1. İslam Mezhepleri Tarihi açısından bakıldığında İslam dünyasında dinin birleştirici ve bütünleştirici bir işlev görmemesinin sebepleri neler olabilir?

E.R.F.:  Bu sorunuzu biraz farklı ve dolaylı bir üslupla cevaplandırmak istiyorum.

Biliyoruz ki İslâm adı doğrudan Allah tarafından verilmiş bir dinin adıdır ve “teslim olma, boyun eğme, barışa ve huzura kavuşma, huzur ve esenlik” anlamlarına gelir.

Kur’an, İslâm’ın insanlığın doğal dîni (religio naturalis) ve bu doğal (tabiî) dinin, dînu’l-fitra (fıtrat dini) veya yaratılış dini olduğunu söyler (Rûm, 30/30). Bütün insanlık, istisnasız Allah tarafından bu din üzerinde yaratılmıştır. Allah, bu tabiî dini, bütün insanlık için seçmiştir (Bakara, 2/132). Buna göre bu dini seçen kimseye, Müslüman denir ve bir Müslüman, “İslâm” kelimesinin gerek sözlük gerek Kur’an’daki anlamına dayalı olarak Allah ile ve insan ile barış yapmış ve biliş tutmuş biridir. Allah ile barış yapmak demek, O’nun emrine ve irâdesine mutlak teslim olmaktır.  İnsan ile barış yapmak ise, sadece başkalarına kötülük etmek ve onları incitmekten kaçınmak değil, aynı zamanda onlara iyi ve hoşgörülü davranmak ve iyilik yapmak demektir (Bakara, 2/112.

İnsanlığın tabiî (fıtrat), barış ve esenlik dini olan İslâm’ın temel esaslarını teşkil eden, tevhîd, İlahî vahyin evrenselliği ve bütün işlerin hesabının görüleceği bir âhiret hayatı, bütün büyük dinler tarafından kabul edilir ve bunların evrensel kabulü de onun insanın yaradılışına tıpatıp uygun olduğunu ve dolayısıyla bu esasların doğruluğunu gösterir.

Bu anlamda İslâm, evrenseldir ve bütün büyük dinlerin sonuncusudur. İslâm’ın evrenselliği bizzat, Kur’an tarafından da teyid edilmiştir. O sadece sonuncu değil, aynı zamanda kendinden önce gelmiş bütün dinleri bünyesinde toplamış olan bir dindir. Bundan dolayı Müslümanlardan sadece Kur’an’a değil, Allah’ın Kitaplarının ve Peygamberlerinin hepsine inanması istenir.

Buna göre bir Yahudi, sâdece İsrailoğullarının peygamberlerine; bir Hıristiyan Hz. İsâ’ya; bir Budist Buda’ya; bir Mecusî Zoroaster’a inanır; ama bir Müslüman, bütün bu peygamberlere ve peygamberlerin sonuncusu olan Hz. Muhammed (s.a.s.)’e inanır. Bundan dolayı İslâm, içinde bütün dünya dinlerinin mevcut olduğu, bütün dinleri ihtiva eden bir dindir. Bu açıdan İslâm, son ve her inancı bünyesinde taşıyan bir din oluşuna ek olarak İlâhî İrade’nin mükemmel bir izahıdır. Nitekim Kur’an, “…Bugün, size dininizi bütünledim, üzerinize olan nîmetimi tamamladım, din olarak sizin için İslâm’ı beğendim…” (Maide, 5/3) der.

İdrakin diğer her cinsi gibi, insanın dinî idrak ve gelişmesi de yüzyıllar boyu yavaş yavaş ve tedrîcen gelişme göstermiştir. Ve o Yüce Hakîkat’in vahyi de kemâlini İslâm’da bulmuştur. Nitekim Hz. İsa’nın şu sözleri, bu büyük gerçeği işaret eder: ‘‘Sizlere söyleyecek daha çok sözüm var; ancak sizler henüz onları yüklenebilecek düzeyde değilsiniz. Bununla birlikte o, Hakîkatin Ruhu, geldiğinde, sizi bütün gerçeğe götürecek, size önderlik edecektir” (İncil : John, 16. 12,13).

Bunun içindir ki, İslâm’ın büyük görevi, dünyada bütün dinlerin kardeşliğini kurarak barışı sağlamak ve daha önceki dinlerde var olan bütün dinî gerçekleri ve doğruları bir araya getirmektir.

Bunun anlamı, bütün yaratılmışlara bir göz ile bakmaktır. Nitekim Allah’ın Aslanı Hz. Ali, Mısır’a vâli olarak atadığı Mâlik el-Eşter’e bu anlayışı tam yansıtan şu emri verir: “(İster Müslüman olsun, ister olmasın) kalbini halkına karşı merhametli, şefkatli ve hoşgörülü olmaya alıştır. Onlara karşı onları yalayıp yutmak yeter, diyen açgözlü bir sığır gibi olma; çünkü onlar iki sınıftır:Yadinde kardeşin yahut da yaratılışta senin gibi bir insan kardeşindir.”(Nahjul Balagha, NewYork 1985, s.534-35)

Kur’an-ı Kerîm’in, yanı İslâm’ın mesajının özü bu olmasına rağmen, bu fevkalâde yüce mesajı hayata geçirmede her zaman başarılı olunduğu söylenemez. Maalesef tarih boyunca bu özden, bu yüce mesajdan ciddî sapmalar olmuş ve bozulmalarla karşılaşılmıştır.

Nitekim ilk Dört Halîfe’den sonra başlayan saltanat yönetimlerinin, iç savaşların ya da siyasî egemenlik mücadelelerinin doğurduğu bezginlik, umutsuzluk ve hayal kırıklıkları, bana göre, toplumda oluşan“düzensizliğin dini yok edeceği” korkusu ve “Fitne ateşten beterdir” anlayışı, Hz. Peygamber’in sünneti dâhil sahabe tarafından yapılmış yorumlardan örülü bir kültürün resmen yanılmazlık ve hatasızlık inancına dönüşmesi ve büründürülmesi sonucunu doğurdu. Bu da yetmezmiş gibi,  Kur’ân’ın 23 yıl boyunca “ataların dini” diyerek en sert ve kesin şekilde mücadele ettiği, karşı çıktığı, savaş açtığı bir zihniyet, yeniden baş tacı edildi ve sahabenin, din bilginlerinin ve mezhep imamlarının görüşleri, Allah’ın Kitâbı’nın yani Kur’ân-ı Kerîm’in önüne geçirildi. Hz. Peygamber dâhil sahabeyi, selef âlimlerini ve mezhep imamlarını “aşılmaz ilim otoriteleri” kabul eden bu zihniyet, dinin özü ile doğrudan tarihî ve mahallî/yerel olan meseleleri birbirinden ayırmaya gerek görmeden, bu kültürün tamamını kutsallaştırdı ve îtikadî alana yerleştirdi. Bu ise, Allah’ın mesajının tam zıddı bir yaklaşımdı ve bütünüyle tarihin kutsallaştırılması ve dokunulmazlık zırhına büründürülmesi demekti.

Üstelik bu durum, daha sonra ortaya çıkmış ve çıkacak îtikādî ve hukukî gelişmelerin, yani mezheplerin, tarikatların, cemaatlerin sözlerinin, inancın bir parçası haline getirilmesi gibi, “doğru/hak din”i yok etmeye yönelik fevkalâde tehlikeli, ama daha kötüsü çok cahilce bir hareketti.

O kadar ki, neticede birleştirici ve bütünleştirici olması emredilen bir din ve ona inanan “ümmet” yerine,  bugünün kendini Allah’ın mutlak azamet ve kudreti karşısında çaresiz ve âciz gören, işi ve aşı dâhil her şeyini O’na yükleyen, O’na ihale eden, aklını kullanarak bizzat üretmesi ve yaratması icap eden her türlü değere sırt çeviren ve insana hiçbir özgürlük alanı tanımayan, binlerce parçaya bölünmüş ve birbirine düşmüş “kaderci” Müslümanlar zümreleri doğdu. Bu zümrelerin tamamı da hakikatı yalnız kendilerinin temsil ettiği iddiasını o kadar ileri götürdüler ki, dinin birleştiricilik vasfı tamamen kitaplarda kaldı; piyasayı birbiriyle iktidar yarışına girmiş siyasî partiler misâli sayısız mezhepler, hizipler, cemaatler, tarikatlar ve ne idüğü belirsiz oluşumların sözde din”leri kapladı.

İşte İslâm Mezhepleri Tarihi açısından bakıldığında İslâm dünyasında dinin birleştirici ve bütünleştirici bir işlev görmemesinin sebepleri, kısaca yukarıda gündeme getirdiğimiz meselelerdir.

  1. Mezhep, tarikat ve cemaatlerin dini temsil iddialarını nasıl değerlendiriyorsunuz? İslam açısından herhangi bir dinî oluşumun veya din yorumunun İslam’ı temsil iddiası doğru mudur?

E.R.F.: Hayatım boyunca beni çılgına çevirip dengemi bozan bir soruyu, uzun laflar etmeden hemen cevaplayayım ve “Mezhep, tarikat ve cemaatlerin dini temsil iddiaları, Allah’a isyandır; şirktir; yüce İslâm dinine karşı ihanettir; nifakın ve küfrün dik-âlâsıdır.”

Şimdi neden bu denli sinirlenip hırçınlaştığımı anlatabilmek için, hemen her vesile ile söylediklerimi, bir kere de burada tekrar etmek istiyorum.

Çağdaş bilimin çok büyük gelişme kaydettiği, ama bu bilimi kullanan ya da satın alma durumunda olan kitlelerin de ahlâksızlık, insafsızlık ve adaletsizliği akıl ve mantığın kabul edemeyeceği bir biçimde yaygınlaştırdıkları şu dönemde, yani küreselleşme kıskacına takılmış İslâm dünyasının içinde bulunduğu bu zavallı ve ezik durumdan kurtarılması ve İslâm düşüncesinde yeniden doğuşun gerçekleştirilebilmesi için bütün gücümüzle uğraşmak hayatî bir zarurettir; mutlak anlamda bir îman borcudur. İşte ülkemizde bu gerçeğin farkında olan yaşlı-genç İlâhiyatçı akademisyenler, yirminci yüzyılın son çeyreğinden bu yana, Kur’ân’ı anlama ve anlatma, İslâm düşüncesini yeniden okuma, inşa etme ve benzeri konularda, İslâm dünyası için çok önemli ve ümit verici çalışmalar yapmış ve yapmaktadırlar.

Buna mukabil bazı kesimler, ama başta İslâm dünyasında mevcut mezhepler ya da cemaatlerin ve benzeri oluşumların, Kur’ân’ın yeniden okunması ve İslâm’ın talep ettiği model bir ahlâk ve bilgi toplumu esaslarının yeniden ortaya konması; genelde îtikādın özelde de “Allah”ın “teslimiyetçi” kadercilikten tenzîh edilmesi, kurtarılması; İslâm düşüncesine inanan herkesin “Allah’ın ayetleri” olarak bildirilen evrenin sırlarını çözmek için her alanda üretici ve yaratıcı olmaları gerektiğini savunan araştırıcılara, yapmakta oldukları çalışmalarının ya da tekliflerinin eğer varsa yanlışlıklarını gündeme getirip tartışacakları yerde, cehaletin ve “bedevî zihniyeti”nin tipik refleksi ile, “zındık”, “kâfir” ve en hafif olarak da “müsteşrik bozması” yaftası yapıştırmakta ve dolayısıyla bu genç insanların cesaretlerini kırmaya çalışmaktadırlar.

Mâmâfih bu hususlarda Müslümanların bir kesimini kendi “din”lerine bağlamış ve tartışmasız aşılmaz îman ve ilim otoriteleri olarak kabul edilen mezhepleri,  “şeyh”ler, “hoca”lar, “efendi”ler ve “cemâat”leri şimdilik bir yana bırakalım; asıl üzerinde durulması gereken kurum, bana göre, ülkemizde din hizmetlerini resmen yürüten Diyanet İşleri Başkanlığı’dır. Bu kurumun merkez teşkilâtındaki birçok değerli ismin, yukarıdan beri sıralamaya çalıştığımız dinimizin çok yanlış zeminlere oturtulduğu yolundaki görüşlerin önemli bir bölümünü paylaştıklarını, yaptıkları çalışmalarından biliyoruz.

Eğer paylaşılan bu görüşler ve teklifler doğru, uygun ve yerinde ise, onlara cesaretle sahip çıkılmalı, savunulmalı ve ülke çapında resmîleştirilmeli değil midir? Bu işe, başta icracı bir kurum olduğu için Diyanet İşleri Başkanlığı ile ülkemiz İlâhiyat fakültelerindeki değişim ve gelişime kafa yorabilen, aklını kullanabilen ve “din”i ciddîye alabilme ferâset ve dirâyetine ulaşmış “aydın” araştırmacıların sahip çıkmaları gerekir. Bunun için de;

1) Önce, eli ülkemizin hemen her köşesine ve dünyanın da önemli merkezlerine kadar uzanan Diyanet İşleri Başkanlığı ile amacı itibariyle Başkanlığa bağlı bir kuruluş olarak faaliyet gösteren Türkiye Diyanet Vakfı’nın yapmakta olduğu resmî ve özel yayınlar bu çerçevede ortaya konarak Türkî Cumhuriyetler ve diğer İslâm ülkeleri dâhil ülkemizin her köşesine tamim edilmeli, yayılmalıdır. En başta da mezhepler, tarikatlar, cemaatler tarafından ileri sürülen görüşlerin hiçbir suret ve şekilde “dinimiz” ile özdeş olmadığı, olamayacağı; adı ve bânisi kim olursa olsun hiçbir mezhebin din yerine geçemeyeceği gerçeği her fırsat ve mahalde yayılmalı ve bu görüşe, siyaseten değil samimi bir biçimde inanılmalıdır.

2) Sonra yine aynı önemde olmak üzere, Kur’ân’ın kendi tarihî bütünlüğü içinde okunması, anlaşılması ve anlatılması ile ilgili yaklaşım, özellikle sesli ve görüntülü yayın organlarında hemen her vesile ile gündeme getirilmeli; konular kısmen “vülgarize” edilerek ülkemizin her köşesindeki camilerde açıkça vatandaşlara öğretilmeli ve özellikle İmam-Hatip Liseleri müfredatı ve ders kitapları en kısa sürede bu anlayışa göre yenilenmelidir.

Esasen dinin yüceltilmesi ve bünyesinde mevcut olduğu halde, siyasî ve dünyevî hırs ya da korku yüzünden yok sayılan dinamik karakterinin ortaya çıkarılması için girişilen bu iyi niyetli ve samimî faaliyete, bütün kurum ve kuruluşlar da ısrarla sahip çıkmalı ve samimiyetle savunmalıdırlar.

İslam açısından herhangi bir dinî oluşumun veya din yorumunun İslam’ı temsil iddiasının baştan sona sahte, saçma ve safsata bir kuruntu olduğu, bu hususlarda yapılan ve yaptığımız yanlışlardan dönülebilmesi ve “doğru din”in ikame edilebilmesi için tutulacak en gerçekçi yol ve yöntem, akl-ı selîm sahibi kimselerin üzerinde çok büyük ölçüde ittifak ettikleri, mezheplerin, adları sanları ne olursa olsun şahısların din hakkındaki sözlerinin, sadece kendilerini ilzam eden yorumlardan ibaret olduğu gerçeğini ve bu husutaki yaklaşımın ve anlayışın mutlaka hayata geçirilmesidir. Bu gerçek her vesile gündeme getirilmelidir. Unutulmamalıdır ki, İslâm tarihinde gördüğümüz mensubu bulunmayan da,  bugün mevcut olan mezhepler de, adı sanı ne olursa her tür oluşum da kendilerini İslâm’ın tek temsilcisi olarak görmektedirler. Oysa İslâm’ın tek temsilcisi vardır: Kur’an-ı Ker’im. Bugün de yarın da aşılamayacak olan tek doğru ve kesin bilgi kaynağı odur. Onun dışındaki bütün kişiler ve toplulukların ileri sürdükleri görüşler, sadece Kur’an’dan algıladıkları ve anladıklarından ibarettir. Dolayısıyla her birinin doğruları gibi yanlışları da bulunabilir.

Öyle ise bize düşen insanları “ötekileştirmek” değil, “birlikte yaşama hakkına” sahip varlıklar olarak selâmlamak; Hz. Ali’nin ifadesiyle “yaradılışta kardeş” olarak görmek olmalıdır.

  1. Sizce Türkiye’de İslam düşüncesi ile ilgili çalışmalar yeterli mi? Ne tür sorunlarla karşı karşıyayız? İslam düşüncesinin geleceğini nasıl görüyorsunuz?

E.R.F.: Türkiye’de İslâm düşüncesi ile ilgili çalışmaların, 80’li yıllardan bu yana, yayın sayısında görünüşte önemli sayılabilecek bir artış görülmesine rağmen, yeterli olduğunu söylemek çok zordur ve aslında doğru da değildir. Neden mi? Çünkü sözü uzatmak pahasına da olsa bu hususlardaki şu görüşlerimi size bir kere daha aktarmak istiyorum.

Bildiğiniz gibi, W.M.Watt’ın daha 1981’de Türkçe’ye çevirdiğim İslâm Düşüncesinin Teşekkül Devri (The Formative Period of Islamic Thought) başlıklı kitabının 2017 başında yapılan 5. Baskısının önsözünde özetle şu hususlar üzerinde durmuştum:

“Müslümanların kutsal kitabı Kur’ân, daha ilk âyetlerinden itibaren, 600’lü yıllarda Mekke-Medîne coğrafyasında yaşayan Arapların ve hatta bütün insanlığın yürümekte oldukları yolun kesinlikle “çıkmaz” olduğunu hatırlatıyordu. Onları, atalarının yok olmalarına sebep olan “sapıklık yolunu” ve “cehalet hayatını” terk ederek sorumluluk bilinci içinde “Doğru Yol”u seçmeye ve “Esenlik Yurdu”na sığınmaya çağırıyordu. Bu gerçekle ilgili sayısız denecek kadar çok örneği de, düşünen, aklını kullanan ve olayların sebep-sonuç ilişkileri üstüne kafa yorabilen insanların irfan ve iz’anına sunuyor ve onlardan “mûcibi ile ‘amel” etmelerini istiyordu.

İslâm’ın doğuş ve teşekkül dönemlerinde Kur’ân’ın bu taleplerinin ne demek olduğu çok açık biçimde idrak edildiği ve bu gerçeğe tereddütsüz îmân edildiği içindir ki İslâm, din ve toplum olarak, bilgi ve ahlâkı bizâtihi üreten ve yaşayan mutlu insanlara sâhipti. Onlar düşünüyor, soruyor, sorguluyor, soruşturuyor ve engin bir heyecanla yeni bir dünyanın ihyâsı ve inşâsı için uğraşıyorlardı. Onların bu çabaları, elbette boşa gitmedi. Gerçekten onlar, insanlık için köklü bir model olabilecek bilgi ve ahlâk temeline dayalı bir medeniyeti, tarihin kaydettiği en hızlı ve en muhtevâlı bir biçimde kurmayı ve hiç değilse altı-yedi asır çok sağlam ve mükemmel bir biçimde ayakta tutmayı başarabilmiş ve o muhteşem medeniyetin ışıklarının sadece Müslümanlara değil, bütün bir insanlık âlemine saçılması işini de mahâretle becerebilmişlerdi.

Ammâ on üçüncü asırdan itibaren bu ahlâk ve bilgi medeniyeti, yerini “ataların dini”ne, yani sorgusuz-sualsiz, katı ve hoyrat bir zihniyete ve “hevâ ve heves”in yönettiği bir sapık ve günü-birlik hayata ve en acısı da her geçen gün içi boşaltılmaya başlanan bir dine bırakmaya başladı.

Oysa benim daha 1970’li yıllardan bu yana ısrarla söylediğim ve yazdığım gibi, İslâm düşüncesinin tarih boyunca gösterdiği en iyi ve köklü gelişmeler, “bilgi”nin “îman”ın önüne geçirildiği mezheplerin doğuş ve teşekkül dönemlerinde olmuştur. Kur’ân ve Sünnet’in muhtelif şahıslar tarafından farklı şekillerde değerlendirilmesi ve yorumlanması düşünceye yeni ufuklar açmış ve böylece de İslâm dünyası geniş bir fikir ve düşünce zemininde görüşlerin karşılıklı savunulduğu faydalı ve verimli bir ortama kavuşmuştur.

Çevirenin çeviri yapıştaki temel amacı da, bu asır değişikliğinin “bilgi toplumu”na geçiş süreci için uygun bir fırsat yaratabileceğini düşünerek, daha doğrusu “ümîd” ederek İslâm dünyasının kendine adam akıllı bir çeki düzen vermesine –kısmen de olsa– bir vesile olabilmek idi.

Şurası bir gerçek ki İslâm dünyası, yukarıda da ifade ettiğim gibi, asırlardır müptelâsı olduğu sorgusuz, sualsiz, günübirlik ve “taklîd”e dayalı bir hayata esir düşmüş ve üstüne sanki “ölü toprağı” saçılmıştır. Artık o, kendisinden korkulan, çekinilen, kaba ve hoyrat bir hayata yataklık eden ve hatta “terör” denen korkunç insanlık suçunu işleyenlerin vatanı olarak düşünülen bir “dünya” haline sokulmuş ya da öyle gösterilmiş ve öyle algılanmıştır.

O halde İslâm dünyasını asırlardır peşine takıp sürükleyen ve gelişmiş ülkelerin şamar oğlanına çeviren bu “sakîm” zihniyete “Dur!” diyebilecek ilk adım, İslâm düşüncesinin doğuş ve teşekkül döneminin çok iyi bilinmesi, değerlendirilmesi ve çok elzem, hatta ‘elzem’ değil hayatî bir zaruret olan “zihniyet değişikliği”nin mutlaka hayata geçirilmesi ile atılmalı idi.

En az kırk yıldır, her birinin aydınlık kafaları ve değerli çalışmaları ile iftihar ettiğim meslektaşlarımdan ve baştan itibaren akademik yetkinliklerine ve sorumluluklarına mânen ortak olduğuma inandığım onlarca genç talebemden bu konulara mutlaka önem vermelerini ve çalışmalarını, ağırlıklı olarak doğuş ve teşekkül dönemlerinin zihniyet yapısına tahsis etmelerini ˗her vesile ile ve ısrarla˗ istedim.

Nitekim Prof. Watt’ın bu çalışması, gerçekten bu anlamda ve bu istikamette önemli ve değerli bir çalışmadır. Gönlüm daha 1970’li yıllarda ülkemizde de daha şümullü böylesi bir eseri kaleme alabilmeyi çok istemişti. Ama 1980’li yılların başında içine düştüğüm idarecilik girdâbı, bana bu fırsatı tanımadı. Ne var ki bugün ülkemizde, şâyân-ı şükrandır ki, Prof. Watt’ın bu çalışmasında eksik bıraktığı ya da yeterli inceleme yapamadığı konuları çok ciddî biçimde ikmal ve hatta tashîh edecek çapta yetişmiş ve önemli bir kesimi öğrencim olan genç, çalışkan ve yetenekli ilim adamlarımız vardır…”

Bu Önsözü 2017 yılında yazdığıma göre, demek ki temennilerim istikametinde yapılmış olan çok ciddî çalışmaların varlığına rağmen bir değişiklik ve uyanış görülmediğine göre, demek ki bu çalışmalar ülkemizin üzerindeki “ölü toprağını” kaldırabilecek güce ulaşamamış durumdadır. Galiba bu yoldaki başarıları köstekleyen ya da çalışma azmimizi körelten sorunların başında, Türkiye’deki “edilgen insan tipi”ni temsil eden Müslümanların hayatlarını ve karîhalarını esîr etmiş bulunan “taklîd” zihniyeti ile “akıl”, “bilgi”, “hikmet”, “sorgu” ve “sorgulama” gibi İslâm düşüncesinin temelini, esasını teşkil eden değerlerin yok edilmesi ya da bir kenara itilmesi gelmektedir.

Bu durumda ülkemiz fakültelerindeki ilâhiyatçılar ve akl-ı selîm sahibi düşünürler ile yöneticiler hakikaten samimî ve vatanperver iseler, el ele vererek mevcut engelleri aşma mücadelesine girmek zorundadırlar. Çünkü pek çok televizyon kanalında ya da radyolarda ölçüsüz ve hesapsız bir şekilde zırvalayan ve dinimizin yüzünü karartan şarlatanların tahribatına, kısaca insanımızı dinden soğutan bu sakîm zihniyete “Dur!” deme vakti çoktan gelmiş bulunmaktadır. Hayatî önem taşıyan bir mücadeleye girişilmediği müddetçe, başımıza neler gelebileceğini 15 Temmuz’da gördük, görüyoruz. O kâbusu bir daha yaşamamak, bir daha aldanmamak ve aldatılmamak istiyorsak, “Esenlik Yurdu”na kavuşabilmek amacıyla “doğru din” ve “doğru bilgi”nin peşine düşüp Kur’an’ın yasakladığı her türlü pasif, uyuşuk,  ezik ve “ataların dinini taklit” anlayışını terk etmek zorundayız.   

Bu sebepten İslâm düşüncesinin geleceği hakkında, maalesef ve maatteessüf çok olumlu ve iftihar dolu şeyler söyleyebileceğime pek ihtimal veremiyorum.

Bu hususta başta İslâm mezhepleri tarihçileri olan siz çok değerli ve azîz evlâtlarım, inşallah ortaya çıkaracağınız çok değerli araştırmalar ve çalışmalarla önce güzel ülkemizi ve dolayısıyla da uyuyan dev İslâm dünyasını uyandırmak suretiyle beni yanıltırsınız da, ben de bu dünyada olmasam bile, Gayb Âlemi’ndekilerle birlikte, sizlerin öncülüğünde İslâm medeniyetinin ve Müslümanların yeniden doğuşunun tadına doyulmayacak zaferinin görkemli şölenlerini manen yaşama iftiharını paylaşırım, paylaşırız.

  1.  İlahiyat Fakültelerinde ders verdiniz, kurucu dekanlık ve rektörlük yaptınız, yüksek din öğretimi ve ilahiyat araştırmalarının gelişmesi konusunda bilimsel toplantılar tertiplediniz ve çeşitli komisyonlarda çalıştınız. Uzun yıllar çeşitli kademelerde bulunmuş bir bilim adamı olarak İlahiyatlarda eğitimin ve ilahiyat araştırmalarının bilimselliği ve geldiği noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

E.R.F.: Türkiye İlâhiyat fakültelerinin eğitim-öğretim ve müfredat sorunları, maalesef henüz tam anlamıyla çözülebilmiş değildir. 80’li yıllarda kısmî bazı atılımlarda bulunulmuş ise de, bunlar bana göre yeterli değildi. O yıllarda da şimdilerde olduğu gibi, “değişim”den, Kur’an mesajının özünü hayata geçirme faaliyetinden korkan ya da kaçan bir “zihniyet” vardı. Nedense bu zihniyeti, geçmişin kalıplarını ve geleneği aynen korumak, aslında, gerçek “çağdaşlaşma”dır; ecdadın değerlerini korumaktır. Onlara göre Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nin savunduğu ya da teklif ettiği müfredat, metodoloji/yöntem ve benzeri çalışma sistemleri, “Temeli olmayan Batı taklidi şeylerdir” demişler, zaten cahil ve iftiracı bir zümre, “Fakülteyi kurduklarında doğru dürüst hoca da bulamamışlardır” diyerek daha ilk adımda, fakülteyi ve atılan adımları, dikkate alınmaya değmez olarak damgalamaya çalışmışlardır. Oysa ilk kurucuların büyük çoğunluğu, o çok yüceltilen İstanbul Dâru’l-Fünun’un kıymetli hocaları idiler. Bu anlayış, uzunca bir süre, Yüksek İslâm Enstitülerinden dönüşmüş İlâhiyatlarda ayakta tutulmaya ve savunulmaya çalışıldı. Sonunda görüldü ki, ilim dünyasında Ankara gerek kadro gerek ürünleri itibarıyla farklı bir çalışma ve yaklaşım sergilemektedir. Şüphesiz diğer İlâhiyatlarda durum böyle değildir, demiyorum; ben sadece, kuruluş tarihi itibarıyla daha kıdemli ve tecrübeli olduğu için  “ilmî zihniyetin temsili ve tecdîdi” açısından diğerlerinin önünde olduğunu söylüyorum. Esasen 1982’de Yüksek İslâm Enstitülerinin İlâhiyat fakülteleri haline dönüştürülmüş olması neticesinde o kurumlarda çalışan öğretim elemanlarının öğretim üyeliğine geçişleri için gerekli olan akademik ilerlemenin sağlanabileceği tek mercî Ankara İlâhiyat Fakültesi ile Erzurum Atatürk Üniversitesi İslâmî İlimler Fakültesi idi. Gerçi İslâm Enstitülerinde öğretim elemanı olabilmek için, her hocanın bir tez hazırlaması icap ediyordu. Bu tezler de, 1982’ye kadar mevcut yukarıdaki iki fakültenin öğretim üyeleri tarafından verilip yine onların başında bulunduğu bir jüri tarafından kabul ediliyordu.

1980’lerden sonra hızla artan akademisyenlerin yaptıkları çalışmalar hakkında bir değerlendirmede bulunamam. Ancak kendi alanımızla ilgili olarak Ankara İlâhiyat başta olmak üzere diğer bazı kurumlarımızdaki meslektaşlarımın nezaretinde yapılan çalışmaların büyük bir çoğunluğunun iyi ve çok iyi düzeyde olduğunu iftiharla söyleyebilirim. Kendi alanımızda bile bölgelere, fakültelerin akademik kadrolarına ve imkânlarına göre bilimsel açıdan ciddî bazı farklılıkların oluştuğu açıkça görülebiliyor. Ayrıca şunu da açıkça ifade etmeliyim ki, İslâm Mezhepleri Tarihi yanında İslâm Tarihi, Kelâm, İslâm Felsefesi, Dinler Tarihi gibi alanlarda, çok önemli ve değerli çalışmaların yapılmış olduğunu görmek doğrusu göğsümüzü kabartıyor.

  1.   Siz iyi bir bilim adamı olduğunuz kadar iyi bir idarecisiniz. İdareciliğiniz sırasında da ilmî çalışmalarınıza devam ettiniz. Bu iki zor işi birlikte nasıl başardınız?

E.R.F.: Ben hayatım boyuncaokumalarımı hep fişleme ile yaptım. Daha biz fakültede öğrenci iken İnkılâp Tarihi dersimize giren Prof. Dr. Mehmet Altay Köymen, 1960-61’de İstanbul’da askerlik görevimizi yaparken can dostum ve değerli arkadaşım Agâh Oktay Güner ile birlikte hafta sonları seminerlerini takip ettiğimiz çok değerli Edebiyat Tarihçimiz merhum Nihad Sami Banarlı ve Ankara’da asistanlığım sırasında da Merhum Tancî Hocam ve merhume Fevziye Abdullah Tansel Hocalardan akademik okumaların mutlaka fişleme usulü ile yapılmasının çok gerekli ve yararlı olduğunu öğrenmiştim. Demek ki 60’lı yıllardan itibaren bütün akademik okumalarımın kaynakça fişlerine ek olarak ya atıf yahut da iktibas fişleri vardır. Hatta bazı genç arkadaşlarıma, kullanabileceklerini düşündüğüm bazı fişlerimi, istemeleri halinde ya ben kendilerine gönderdim ya da benden aldılar.

1982’de Dokuz Eylül Üniversitesi bünyesinde kurulacak İlâhiyat Fakültesi kurucu dekanlığına başladığımda, doğrusu 70’li yıllardan beri üzerinde çalıştığım telif ve tercüme çalışmaların malzemesi nerede ise hazır sayılırdı. Ayrıca Ankara’da 70’li yıllarda benim aileme, yani eşime ve çocuklarıma ayırabildiğim tek zaman, yarım yamalak da olsa, sadece hafta sonları oldu. 80’li yıllarda ise, İzmir’de 1985’te eşim yanıma gelinceye kadar yalnız yaşadığım için, resmî görevin dışındaki geceler ve gündüzler münhasıran benim akademik çalışmalarıma tahsisli idi. Bu şartlar altında kısa aralıklarla yayın yapabilmiş olmayı çok abartmıyorum. İzmir’deki görevlerim sırasındaki bir avantajım da, Dokuz Eylül Üniversitesi’nin bünyesinde bir İlâhiyat Fakültesi bulunması ve benim de orada, günlük mesaimin bana çok zor fırsat tanımasına rağmen derslere girmekten hiç vazgeçmemem olmuştur. Lisans kademesinde olsa bile, her zaman derslerime hazırlanarak girmeye gayret etmişimdir. Böylece İzmir’de çalıştığım on yıl boyunca, İslâm mezhepleri Tarihi ile hem konuşarak hem de yazarak beraber oldum. Kaldı ki ben çok şükür, şu günlerde bile, günde en az 5-6 saat okuyabilen bir talebeyim. Ancak düne göre önemli bir fark var. Şimdi fişlerken sadece atıflara işaret edebiliyorum.

Muğla’da da on yıl süren rektörlüğüm sırasında, maalesef İzmir’deki kadar rahat değildim. Çünkü Üniversite’de bir İlâhiyat Fakültesi yoktu. Gerçi birkaç sene sonra Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih ve Sosyoloji bölümlerinde hiç değilse birkaç saat derse girmeye çalıştım ve sosyoloji bölümünde, Mardin’deki Arap, Kürt ve Türk zümrelerin birlikte yaşamaları ile Milâs bölgesindeki Alevî zümreler ile Hatay bölgesi Alevîleri/Nusayrîleri arasında karşılaştırmalı iki ayrı mezuniyet çalışması yaptırdım.

Ayrıca Üniversitelerarası Kurul tarafından 2876 Sayılı Kanunun 21. Maddesine göre Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Araştırma Merkezi aslî üyeliğine seçilmiş ve 1989-1998 yılları arasında bu kurumda da Üniversitelerarası Kurulu temsil etmiştim. O dönemin birikimlerini de Rektörlüğüm sırasında ve sonrasında din-devlet ilişkileri, laiklik üzerine kaleme aldığım çalışmalarla ve talep üzerine bazı yayımlanmış makale, teblîğ ve konferanslarımın derlendiği bazı kitaplarla kamuoyuna arz etmiştim.

Görüldüğü gibi insan, hangi zorluk içinde olursa olsun, eğer bir işi yapmak istiyor, yani ömür boyu talebeliğinden tâviz vermiyorsa ve gerekli şartlarını da hazırlıyorsa, pekâla ortaya ürün çıkarabiliyor. Ayrıca size bir kopya vereyim. Ben gerek dekanlığım gerek rektörlüğüm ya da genelde yöneticilik dönemlerinde hep ekip çalışmasına önem verdim ve özellikle kadrolaşma safhasında güvenilir ve maharetli idarî personele öncelik tanıdım. İşte bu tarz bir çalışma sistemi içinde yürüttüğüm yöneticilik, benim ilmî alandaki çalışma zamanlarımda engelleyici olma özelliğini büyük ölçüde yitirmiş durumda idi.  Maamafih, geriye dönüp baktığımda, karşımda hep, bütün bu zor işlerin kolay kılınması için uygun vasatı hazırlayan, gerekli müzaheret ve desteği sağlayan sevgili eşim Semiha Hanımefendi’yi görürüm. Başarımın önemli bir sırrı da, işte budur.

  1. Yükseköğretimin sorunlarını en iyi bilenlerden birisiniz. Türkiye’deki Üniversitelerin yapısı ve bilimselliği konusundaki düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz ?

E.R.F.: Üniversitelerin yapısı ve bilimselliğinden önce, onun ne olduğunu sorgulamak gerekir.

Ulusal ve uluslar arası yaygın anlayışa; ama özellikle 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’na göre Üniversite, bilimsel özerkliğe ve kamu tüzelkişiliğine sahip yüksek düzeyde eğitim – öğretim, bilimsel araştırma, yayın ve danışmanlık yapan; fakülte, enstitü, yüksekokul ve benzeri kuruluş ve birimlerden oluşan yükseköğretim kurumlarına verilen addır.

Esasen kelime olarak “evrensel bilim kurumu” demek olan “üniversite”nin temeli, M.Ö. 387’lerde Eflâtun’un kurduğu ve “academia” adıyla anılan felsefe okulu ile atılmıştır. Bu okulun girişine konulan yazı, bana göre üniversitenin kimliğini çok açık ve kesin bir biçimde belirler: “Ageometretas medeis eisito” (Matematiği bilmeyen buraya girmesin!) Bunun açık anlamı da, burada sadece akıl egemendir, demektir.

Başka bir ifade ile üniversite, evrensel kurum olarak felsefî tartışma ortamında aklı esas alarak tartışma ya da deney yoluyla bilimsel bilgiyi üreten, kitlelere ileten ve yayan özgür ve özerk bir öğretim ve araştırma kurumudur.

Bizde ise 2547 sayılı Kanun, bu anlayışa ilâveten üniversiteye yeni görevler yüklemiş ve ona ülkenin meselelerinin çözümü yanında, öğrencilerinin millî ve manevî değerlere sahip kılınması ile ilgili birtakım yeni ahlakî ve kültürel sorumluluklar da getirmiştir.  

Öte yandan bugün, üniversitelerin yaygın tanımlarının ve taşıdıkları bilgi üretme ve araştırma bu özelliklerinin “küreselleşme”nin doğal sonucu olarak bazı açılardan ciddî bir değişime uğradığını ya da uğratıldığını görüyoruz.

Öyle ki, bugün artık teknolojik gelişme ve değişmeler baş döndürücü bir hızla gelişmektedir.

Millî kültürleri ayıran sınırlar ve değerler, her gün biraz daha tahribe uğramaktadır. İletişim alanında görülen ve gerçekten hayret uyandıran bir devrim niteliğindeki gelişmeler, kamunun ve bireylerin ya da özel hizmetler alanlarının yapılarını temelinden değiştirmiş ve değiştirmektedir.

Ekonomik endişeler ve menfaatler her türlü manevî ve hatta maddî değerleri alıp götürmüş ve götürmektedir.

Karşı ideolojilerin katı ve çözülmez gözüken yapıları tamamen çözülmüş ve hatta “Doğu Bloku”nun çok sağlam ve temelli olarak vasıflandırılan yapısı çözülüp dağılmıştır.

Hâsılı durmadan âni değişikliklere uğrayan ve neticede hüner ve edinilmiş, üretilmiş bilgilerin sürekli yenilenmek zorunda kalındığı bir dünyada yaşıyoruz. Öyle ki, bilimin ömrü gerçekten çok kısalmıştır. 1990’larda Amerika’da yapılan araştırmalarda, bilimin ömrünün mühendislik ve fen bilimlerinde en fazla iki yıl; tıp ve sağlık alanında ise altı ay olduğu saptanmıştır. Bugün bu sürelerin daha da geriye çekildiği bilinmektedir.

Şüphesiz bütün bu hesapta olmayan hızlı değişiklikler, üniversitelerin yaygınlaşması, süreklilik kazanması ve en önemlisi de demokratik, özerk ve özgür bir ortama kavuşturulması eğilim ve zaruretini doğurmaktadır.

Artık toplum, dünyanın gelişmiş ülkelerinde olduğu gibi ülkemizde de üniversiteden kitle eğitimi, sürekli eğitim, elit eğitim, disiplinler arası esnek eğitim ve benzeri gelişmeleri, kültürün ve değerlerin yaratıldığı ve öğrenci ile toplum kesimlerine aktarıldığı seçilmiş kurum halinde çalışmalarını dilemektedir.

Bu ise, ülkemizde de diğer ülkelerde olduğu gibi üniversiteye talebi artırmaktadır. Çünkü istatistikler göstermektedir ki, bir ülkenin gelişmişlik düzeyi ile yükseköğrenim görmüş nüfus arasında çok yakın bir bağ vardır.

Bütün bu gerçeklere rağmen Türkiye’de hâlâ üniversitenin aslî anlamını gerçek kılmak için ciddî adımlar atılamamaktadır. YÖK Kanunu ile birlikte kısmen bu hususta bir ümide kapılınmış ise de, maalesef bugün geldiğimiz nokta, hiç de üniversitenin tanımına uygun vasıfta değildir. Uluslar arası akreditasyonu kazanabilmiş vasıftaki üniversitelerimizin sayısı “birkaç” sözünü geçmiyor. Neden?

Galiba birinci neden, üniversiteler bilginin sistematik olarak düzenlendiği ve düşüncenin serbestçe açıklandığı alanlar olmasına rağmen, bu durum maalesef bizde öyle değildir; çünkü bizim üniversitelerimizin üzerinde, sanki ciddî bir “mahalle” ve “yönetim” baskısı var gibidir.

Meselâ Avrupa’da üniversite tarihine bakıldığında, bilgiye önem veren ülkeler, yaşadıkları dönemde genellikle aykırı ve radikal kişiler olarak tanımlanan; ama kafaları çağının ilerisinde olan hocaları, üniversitelerinde çalıştırmakla o gün çağının ileri merkezleri durumuna gelmişlerdir. Genelde Oxford, Cambridge, Orleans ve Bologna üniversitelerinin başarısının temeli, biraz da beyin fırtınasına sahip insanlara yer vermesine bağlanmıştır.

Aslında bunun temelinde, Kur’an’ın ısrarla üzerinde durduğu ve mutlaka yerine getirilmesini istediği “sormak, soruşturmak, araştırmak, düşünmek, ibret almak ve sözün en doğru ve en güzeline uymak” emri yok mudur? Bilim Tarihi üzerine yapılmış çalışmaların ağırlıklı konuları bilimin özgürleştirilmesi yolunda yapılan felsefi tartışmalarla doludur. Batı, bu tartışmalardan yararlanmasını bilmiş ve 11. ve 12. yüzyıllarda kurulan yükseköğretim kurumlarında, kendilerini kilisenin ve devletin/merkezî otoritenin müdahalesinden kurtarabilmek ve böylece bilimi özgür ortamda yürütebilmek için kendisine üniversal (evrensellik) anlamına gelen üniversite ismini almıştır.

Batı üniversiteleri için “üniversite” ve “şuur/bilinç” ayrılmaz iki büyük ve olmazsa olmaz değerdir. Çünkü Kant’ın da dediği gibi “aydınlanmış şuur/bilinç” kendini her türlü otorite karşısında bağımsız hisseder ve yine dünyanın her türlü meselesine eleştirel bakabilen şuurdur/bilinçtir.

İşte özet yollu yaptığımız bu açıklamalara göre tereddütsüz olarak diyebiliriz ki, üniversite ve üniversiteli olmak demek, her türlü etki ve zorlamaya rağmen sağlam bir şuur ve irade ile sormak ve sorgulamaktan korkmamak demektir.

Esasen inanan bir insan, özellikle “selîm bir “kalbe”, yani olgun bir akla sahip ise, “daha iyisini, daha doğrusunu Allah bilir” diyebilmek ve “… Her ilim sahibinin üstünde daha iyi bilen biri vardır” (Yûsuf 12/76) hükmünü ispat edebilmek için, hiçbir tereddüt ve çekinme duygusu ya da korkusuna kapılmadan sormak, soruşturmak, aramak, araştırmak ve gidebildiği kadar derine ve ileriye gitmek zorundadır. Çünkü inanan kişinin inandığını söylediği Tanrısı ve Kitâbı, evreni insanoğlunun emrine sunmuştur ve ondan evrenin sırlarını çözerek istikrar içinde bir düzen ve ahlâk toplumu oluşturarak egemenliğini gerçekleştirmesini istemiştir.

Şuur/bilinç, Arapça şe‘ara / hissetmek, bilmek fiilinden bir isimdir. Türkçemizde “anlayış, kavrayış, idrak, insanın kendini bilmesi ve içinde yaşadığı zamandan ve mekândan haberdar olabilmesi melekesi, bilinç” anlamlarında kullanılıyor.

Buna göre üniversiteli olabilmek için, gereğine yönelerek üniversite denen o yüce kurumun aslına ve özüne vakıf olarak ona sahip çıkmak ve ona göre davranmak gerekir.

Ayrıca “üniversite” kurumunun mekân boyutu da elbette önemlidir. Köyde, kasabada, hatta küçük illerde üniversite kurulmamalıdır. Çünkü üniversite, kültür ve san’at başta olmak üzere, endüstrinin geliştiği ya da oturduğu il ister. Müzeleri, konser salonları, tiyatroları, sinemaları, kültür merkezleri, kütüphaneleri, teknoloji merkezleri, yani gelişmiş sanayi siteleri bulunmayan bir ildeki üniversite, sadece kendini tekrar eden bir köydür. Bu köyde inşa edeceğiniz her türlü kültür ortamı bile, öğrencinin, hatta öğretim elemanlarının bile ufuklarını genişletip evrensel kılamaz. Binalarının planları ne kadar mükemmel olursa olsun, gelişmiş büyük bir şehrin coğrafya olarak vereceği hissi ve etkiyi sağlayamaz. Elbette bütün bu tesisler bir üniversite kampüsü için çok değerli ve istenen araçlardır; ama bilimin yayılması ve iletilmesi için mutlaka karşılıklı etkileşime ihtiyaç vardır. O da içinde bulunulan ortamdır; toplumdur.

Ayrıca üniversitenin, öğrenci ve araştırmacıları ile birlikte, kendini ölçmesi ve ürettiği bilgiyi denemesi ve doğruluğunu, faydasını ve gerekliliğini ölçebilmesi için, halka ihtiyacı vardır. Bu ölçümün sağlıklı ve anlamlı olabilmesi için de, ölçülen ya da hakemliğine başvurulan halkın, kuşkusuz üretilen bilgi, sanat ve kültür ürünlerini takip düzeyinde gelişmiş, okuyan ve düşünen kültürlü bir kent sakini olması istenir. Siyasetçilerin çok yanlış olarak kullandıkları “halka inmek” sözü, Üniversite için geçerliliği olan bir söz değildir. Çünkü Üniversite halka iner, ama onun elinden tutup kendi ulaştığı daha üst değerlere sahip kılabilmek için… Ancak bu anlayışın gerçek kılınabilmesi halinde, üniversitenin değerinden ve üniversitelilik şuurundan söz edilebilir.

İşte bu manzara karşısında, üniversitelerimizin yapısal durumu ve bilimselliği hakkında ben ne diyebilirim?

(Türk Üniversitelerinin yapılandırılması hakkında, yakın tanıdığım eski rektör arkadaşların -Üstün Ergüder beni de çağırdığı halde mazeretim sebebiyle katılamadım-  hazırladıkları önemli bir raporu faydalanmanız için ekliyorum:

“Yükseköğretimin Yeniden Yapılandırılması Kapsamında Dikkate Alınması Gereken Temel İlkeler ve Yaklaşımlar, 19 Haziran 2014 İstanbul.”

  •  İslam Mezhepleri Tarihi’ne ilgi duyan veya bu alanda Yüksek Lisans ve Doktora çalışmalarını sürdüren genç meslektaşlarımıza ne tür tavsiyelerde bulunmak istersiniz?

E.R.F.: Bu dileğinize, benim için sözün özü olacak bir gerçeği dile getirmekle başlayacağım. İslâm mezhepleri tarihi alanında çalışmayı bir yana bırakın, sadece ilgi duymak, merak etmek bile, sadece genel anlamda İlâhiyat alanı için değil, sosyal bilimlerin bütün alanları için bile bir ayrıcalıktır.

Şimdi benim bu sözlerime, “Hoca amma da abartıyor haaa!” diyenler bulunacaktır. Ancak son yıllarda her fırsatta tekrar ettiğim şu gerçekleri, lûtfen, sabır, sükûnet ve akl-ı selîmle dinler;  adalet ve hakkaniyet çerçevesinde değerlendirirseniz, sanırım, ne demek istediğimi anlayacak ve bana hak vereceksiniz.

Özellikle 19. yüzyılın ortalarından bu yana İslâm dünyasında, mezhepler ve mezhep görünüşlü tarikat, dinî oluşum ya da daha doğru bir ifade ile “mehdîci”, “mesîhci”, “cedîdci”, “kurtarıcı” sıfatlı cemaatler ve topluluklar, adeta teşkilatlı örgütler halinde boy göstermeye ve çoğu zaman kanlı elleriyle ortalıkta dolaşmaya başladılar. Böylece artık dinin var oluşunun ve emsalsiz gücünün temelini teşkil eden aklın ve bilginin egemenliği ile ahlakî ve vicdanî yönü, maalesef, görünür dinin kâzib, lâkin kârlı câzibesi ve siyasî çıkar hesaplarının süslü kalıpları ile bozguna uğratıldı, târ-ü-mâr edildi ve İslâm dünyasının her köşesinde ve her bir bucağında, barış, esenlik ve sâfiyetin mümessili demek olan “İslâm”ın berrak yüzü kızartıldı ya da karartıldı.

Bu hüzün ve hacâlet karşısında basiret sahibi insanımızın bir bölümü, ülkemizin bana göre sayıca az da olsa,  hakikaten aydın ve sorumlu ilâhiyatçılarının yazılı ve sözlü feryatlarına kulak tıkayamadı ve aklını başına toplayarak mevcut dinî oluşumları, örgütleri, hatta mensup olduğu mezhepleri bile sorup-sorgular hale geldi.

Hakikate ve doğru bilgiye hasret kalmış insanımıza habâsetlerini bulaştırmak isteyen bu sözde “kurtarıcı” din bezirgânlarının oyunlarını ülkemizde ilk gündeme getirenler mezhepler tarihçileri oldu. Nitekim daha 30’lu yıllarda İstanbul Dâru’l-Fünun’u ve 50’li yıllarda Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi, 80’lerden sonra da diğer İlâhiyatların kuruluşundan itibaren, İslâm Mezhepleri Tarihçileri olarak bizler, büyük bir dikkat ve titizlikle genelde İslâm dünyasının özelde de ülkemizin her bir yöresindeki dinî hareketleri araştırmak, takip etmek, incelemek ve kütleyi aydınlatmak için çalıştık ve çalışmaktayız.

Öyle ki, maalesef ağlayan vâizlerin, küfreden hatiplerin, gece silahlı gündüz külahlı hocaların, ne idüğü belirsiz şeyhlerin basiretsiz siyasîlerce hâlâ daha itibar gördüğü bir ortamda, sağduyulu ve tehlikelere karşı duyarlı, hassas genç meslektaşlarım, mezhepler tarihinin mes’uliyetlerinin şuuruna ermiş ve onu vicdanlarının en mûtenâ köşesine köklü bir biçimde yerleştirmiş azîz ve sevgili talebeleri, her türlü yetersiz ve olumsuz şartlara rağmen, hemen her yıl konulu çalıştaylar, güncel olaylar ve olgular hakkında araştırmalar, paneller, bilgi şölenleri düzenleyerek ve yayınlar yaparak insanımıza doğru bilgiyi ve hakikati aktarmaya çalışmaktadırlar.

Esasen geçmişte doğan ve bugün de varlığını sürdüren mezhepler ile cemaat ve benzeri oluşumların, belli sürelerde gündeme getirilmeleri çok isabetli bir yaklaşımdır. Çünkü özellikle siyasî yönü ağır basan “cihadcı Selefî” oluşumların, “muhafazakâr”, “mutaassıp” ya da “ceditçi”, “Mehdîci”, “Mesîhci”  ve benzeri pek çok zümrenin yaşanılan şartlara göre yeni görünümlere bürünmeleri daima muhtemeldir. Dolayısıyla onların bu anlamda takibi, ana bünyenin herhangi bir darbeye maruz kalmaması, sıkıntıya düşmemesi için iyi olur diye düşünüyorum.

Mezhepler tarihinde, bana göre, yapılması ya da tutulması gereken işlerden biri de öncelikli ve çok önemli olarak eskiler/klasik dönem kadar, tamamen nev-zuhûr birtakım oluşumların ve eskinin gûya yeni vizyon ve misyon iddiası ile ihyasına çalışılan toplulukların son durumlarının, büründükleri yeni hallerinin araştırılması, gündeme getirilmesi ve mezhepler tarihçisi gözüyle incelenerek Müslümanların ve Türk insanının dikkatine sunulması, ağırlık verilmesi gereken çalışmalar cümlesindendir.

Şu husus unutulmamalıdır ki, Türkiyemizde ve İslâm dünyasında, İslâm düşüncesinin bekası açısından ciddî bir zihniyet değişikliğine ihtiyaç bulunduğu tartışılmayacak bir açıklıkla karşımızda durmaktadır. Kendisine inanan ve bağlananların kâmil anlamda îman etmiş olmaları için onları, her halde ve her şartta âdil ve ahlâklı olmaya, düşünmeye, akıllarını kullanmaya, sorup sorguladıktan, araştırıp ya da dinledikten sonra sözün ve fiilin en güzeline ve doğrusuna uymaya, ölçülü, ama dinamik, sorumlu, yapıcı ve icracı olmaya sadece teşvîk değil, âdeta icbar eden bir dinin mensuplarıyız.

Fakat biz ne yapıyoruz?  İnsanın emrine musahhar kılınmış evrende İslâm düşüncesinin ve medeniyetinin egemenliğini kuracağımıza, fikrî ve teknolojik gelişmelere imza atıp yeni bir medeniyete ihtiyacı içinde olan insanlığa ışık olacağımız ve önderlik edeceğimiz yerde, nerede ise son beş asırdır, “atalarının izinden” ayrılamayan bilgisiz gafillere dönüşmüş durumdayız.

Acaba Yüce Tanrı,  bizim bu sorumsuzluğumuzu,  acı ve acıklı gaflet ve dalâletimizi ve dahî ihanetimizi bağışlar mı? Hiç sanmıyorum. Zira bu cürüm, ne mazeret kabul edebilir ne de çuvala sığdırabilecek bir mızraktır. Açıkçası bu durum, şahsen kişisel olarak bizim için de,  İslâm düşüncesinin temel hedef ve ögeleri açısından da utanç verici hacîl bir durumdur; çünkü İslâm, “edilgen” değil, “etken”, yani akıl ve iradesini özgürce kullanan, sorumluluk/takvâ sahibi “birey”ler,  âdil, ahlâklı, akıllı ve aklını kullanan hür mü’minler istemektedir.

Oysa bizler, bir buçuk milyarı geçen Müslüman, Nobel’de yokuz; eğitimde, bilgi ve iletişim çağının herhangi bir evresinde ve köşesinde yer alamamışız; kültür, san’at ve teknolojide yaya kalmışız; en önemlisi de uluslar arası câmiada “terör” belâsı ile anılır duruma düşmüş ve üstelik Yüce Allah’ın Kur’an-ı Kerîm’de varoluştan bu yana insan için azîz ve vazgeçilemez değerler olarak belirttiği adâlet, ahlâk, eşitlik, hürriyet, insan hakları, istişare/demokrasi ve benzeri değerlerin ve bu değerler sisteminin özlemini çeken ümitsiz garipler gibiyiz.

Bu sebepten çok ciddî ve kararlı bir gayretle, İslâm dünyasında, ama önce memleketimizde, özlenen zihniyet değişikliğini mutlaka ama mutlaka gerçekleştirmeliyiz. Bunun da kestirme yolu, bizi sorumluluk almaktan uzak kılan ve yapıp-ettiğimiz her şeyin vebalini, dolaylı yoldan,  “takdîr böyle imiş!” deyip, -hâşâ- Yüce Allah’a fatura eden ya da O’nu suça ortak eden kaderci ve pasif/edilgen anlayışa son verip akılcı ve muhakemeci, sorumlu ve irade sahibi insanı hazırlayan Mâtüridî’ye sarılmak ve onun görüşlerini ve düşüncelerini, çağdaş bir anlayış ve yaklaşımla, okullarda, câmilerde ve ekranlarda topyekûn insanımızın, çocuklarımızın, analarımızın, babalarımızın, öğretmenlerimizin ve en önemlisi de her kademedeki siyasetçilerimizin ve yöneticilerimizin zihinlerine, beyinlerine, benliklerine ve vicdanlarına yerleştirmeliyiz.

İşte bu dönemde Mezhepler Tarihi talebelerinin uğraşacağı meselelerin başında, tarihimizde Müslümanları aktif, her hususta aklını ve iradesini kullanan, sorumluluk sahibi kılan âlimlerin,  mezheplerin, her türlü oluşumların, olay ve olguların çok ciddî kaynak araştırmalarına dayalı bir biçimde incelenmesi gelmektedir. Çünkü İslâm mezhepleri tarihçisi, bir kelâmcı, bir hadîs ve tefsîr araştırıcısı gibi, doğru ve yanlışın ortaya çıkarılması için değil, ele aldığı mezhep, zümre veya olgunun doğduğu tarih, coğrafya, sosyal, ekonomik ve sair şartlar altında hangi görüşlere ulaştığı ile bu görüşlerin Kur’an ve Sünnet ile karşılıklı etkileşimini ortaya çıkarmak ve onları doğduğu şartlar içinde anlamak işiyle uğraşır.  Bu yolda gerçekleştirilecek çalışmalar, mezhepler tarihçisinin hassas, tarafsız, ayrıştırıcı ve ötekileştirici değil kucaklayıcı ve birleştirici yaklaşımı ile yapılmalı ve anlamlandırılmalıdır.

Şüphesiz her şahsın ya da mezhebin görüşleri arasında çok takdire şayan, İslâm düşüncesine çok önemli katkılar sağlayacak ve kamu tarafından hemen tereddütsüz kabul edilebilecek olanları da, Kur’an’a ve çağdaş yoruma ters düşenleri de bulunabilir. Bu durumda mezhepler tarihçisine düşen görev, incelediği şahıs veya topluluğu ne göklere çıkarmak ne de yerin dibine batırmaktır. Onun işi, sadece anlamak ve tespit edebildiği hususların İslâm düşüncesine olumlu ya da olumsuz bir katkısının bulunup bulunmadığını, kendisi herhangi bir telmih veya ihsasta bulunmaksızın, yani onlar hakkında kendi yorum ve düşüncelerini “kesin karar” şekline sokmadan, müdellel bir biçimde, okuyucunun tercihine bırakmak olmalıdır, vesselâm.