Kolektif Dindarlık Türü Olarak Tarikat/Cemaat Dindarlığı

Kolektif Dindarlık Türü Olarak Tarikat/Cemaat Dindarlığı

Cilt/Sayı

2017 28. cilt – 3. sayı – Din Sosyoloji

Yazar

Adem EFEa

aSüleyman Demirel Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Sosyal Hizmet Bölümü, Isparta, Türkiye

Öz

Tasavvufi hayat ve tarîkatler sosyolojik bir olgudur. Tarîkatler sosyal bir kurum olarak kuruluşlarından günümüze çeşitli alanlarda fonksiyon icra etmişler, şartlar gerektirdiğinde bulundukları toplumun sosyal, ekonomik ve sanat, musiki, mimari gibi kültürel birikimine katkıda bulunmuşlar, bazen siyasi otoriteye destek vermiş, bazen başkaldırmış ya da direnen başka siyasî ve toplumsal güçlere destek olmuşlardır. Tarîkatler, halk arasında dinsel kültüre paralel kültürün gelişmesinde etkin fonksiyon icra etmişlerdir. Bununla birlikte belli bir tarihten itibaren tarikatler eski hüviyetini kaybetmiş, yozlaşmış bu yüzden Cumhuriyet’in başında tekke ve zaviyeler kanunu çerçevesinde kapatılmaya, kendi kabuğuna çekilmeye zorlanmışlardır. Bunun doğal sonucu olarak modern yapılanmaya özgü cemaat denilen oluşumlar meydana çıkmıştır. Günümüz Türkiye’sinde ise dini gruplar anlamında birçok farklı yapının doğup geliştiği ve faaliyet gösterdiği bilinmektedir. Bu çalışmada kolektif dindarlık örneği olarak tarikat ve cemaat dindarlığı ele alınmaya çalışılacaktır.

Anahtar Kelimeler

Kolektif dindarlık; dini gruplar; tarikat; cemaat

Abstract

Mystical life and sects are sociological facts. Sects as a social institution perform some functions in several areas since their establishment, contribute to the society’s social, economic and cultural accumulation such as art, music and architecture when necessary, sometimes support the political authority, sometimes revolt or support other rebellious political or social powers. Sects perform an effective function in development of a parallel culture to religious culture among people. However, sects lost their old identity and degenerated, for this reason they were forced to be closed and retired into their shell at the beginning of Republic within the scope of the law of derwish lodges and shrines. As a natural consequence of this, modern structures named jamaat appeared. In today’s Turkey, it is known that a lot of different groups have been formed and got into the act. In this study, sect and jamaat piety as a kind of collective piety will be dealt.

Keywords

Collective piety; religious groups; sect; jamaat


Türklerin, Müslümanlığı bir din olarak benimseyip yaşamalarında tasavvufi akımlardan etkilendikleri, birçok devletin kurulmasında da tasavvufi akımların önemli roller oynadıkları kabul edilmektedir. Günümüzde de halk kitlelerinin dini inanç ve tutumlarının belirlenip şekillenmesinde tasavvuf ve onun kurumsallaşmış şekli olan tarikatların etkili olduğu söylenebilir. Sufiliğin halk dindarlığına ait unsurları içerisinde barındırdığı ve “Volk/Halk İslam’ı” şeklinde kitlelerin dini inanç ve davranışlarının şekillenmesinde etkili olduğu söylenebilir.

“Paralel İslam”[1] olarak da tanımlanan tarikatler, halkın dini düşünce ve tavırlarını içlerinde besleyip geliştiren bir ocak ve kaynak hem de onların devamını sağlayan bir kurum işlevi görmüşlerdir. Ancak bu kurumların eski yapı ve işlevlerini kaybetmesi ile de birer cehalet, istismar ve tembellik yuvası haline gelmişlerdir.

Tarikatların halk katındaki birtakım işlevlerine Cumhuriyet döneminde özellikle 1950’lerden sonra yeni yapılanma ve donanımları ile dini cemaat ve yeni dini oluşumlar katılmışlardır. Kendi ifadelerine göre, tasavvufi unsurlardan bağımsız olduklarını iddia eden ama özde tasavvufi yapılanmanın daha çağdaş bir görünümü içinde olan cemaatler de paralel İslam’ın içinde yer alan oluşumlardandır. Farklı yapıları ve teşkilatlanmaları ve dünya görüşleriyle farklı insanları bünyelerinde barındıran ve onların dini inanç ve tutumlarını kendilerine göre şekillendiren tasavvufi gruplar ve cemaatler başta toplumsal akışkanlığı sağlama olmak üzere birçok fonksiyon icra etmektedir. Bu yapılarıyla Türk halk dindarlığı ya da paralel İslam içinde büyük önem taşırlar. Bunun karşısında tarikat ve cemaatler bireyin hayatını o derece düzenlemektedir ki birey tek başına değil, şeyhi/halifesi/vekili veya cemaat liderinin denetim ve gözetimi altında ve onun grubunun bir üyesi olarak yaşamak zorunda kalmaktadır. Bir başka ifadeyle tarikat ve cemaatlerin bireysel dindarlıktan ziyade kolektif dindarlığı öne çıkarttıklarını söylemek mümkündür. Bu çalışmada tarikat ve cemaat dindarlığı[2] kavramlaştırması üzerinde durularak açıklamalarda bulunulmaya çalışılacaktır. Bunun için paralel İslam içerisinde bulunan oluşumları

1. Geleneksel tarikat yapısını kısmen muhafaza edenler: Tarikatler;

2. Cemaatler: a.Tarikat formunu devam ettirenler; b. Tarikat formunu kaybetmiş ya da modern çağın şartlarına göre kendilerini yapılandırmış olanlar şeklinde inceleyeceğiz.

I

Sırf dini gruplar denilen doğrudan doğruya dinden doğan grupların başında tarikatler gelmektedir. Zühd ve takva birliği ve kardeşlik gruplarına göre daha sıkı ve daha sert bir disiplin içindeki yeni bir cemaat şekli olan tarîkatlere, İslam, Hıristiyanlık; Budizm, Taoizm ve Jainizm gibi evrensel dinlerin hepsinde görmek mümkündür. Tarîkatler ana dini bünyedeki bazı gevşemelere karşı, dini daha sıkı ve derunî yaşama arzusundan kaynaklanan dinî ikaz, itiraz ve protestoların tezâhürleri şeklinde ortaya çıktıkları görülmektedir. Bu hususta dikkate değer bir husus, bu tür tezahürlerin ilk defa bireysel inzivâ olayları şeklinde başlayıp daha sonra cemaatçi bir karaktere kavuşmalarıdır. Mesela Hıristiyanlıkta III. asırda Mısır’da görülen münzevi Hıristiyan kolonileri, bireysel inzivadan cemaatçi keşişliğe dönüşün tipik örneklerindendir.[3] Ancak dünyaya yönelik bir din olan İslam, esasta keşişliği tanımaz. Peygamberî bir din olan Hıristiyanlıkta da durum aynıdır. Aslında zahidâne bir şekilde dünyadan yüz çevirme, Hz. Muhammed’in dinî düşüncesine aykırı olduğu kadar Hz. İsa’nın anlayışına da yabancıdır. Bununla beraber her iki dinde de manastır veya tekke hayatı, mistik akımlar arasında gelişme göstermiştir.[4] Gelişen süreçte manastır hayatı giderek dünyaya kapalı bir şekle dönüşmüştür. Sufi tekkeleri ise dünya hayatına yönelik halleriyle bunların tam tersi bir yapılanmaya gitmiştir.[5]

Tarîkatler ana dini cemaatten ayrılmayı değil aksine aynı topluluk içerisinde fakat orada daha kesif bir dinî hayatı anlatır.[6] Bununla birlikte örneğin İslam’da tarîkat üyelerinin diğer insanlara göre daha yoğun dinî hayat arzularının bir tezâhürü olarak birçok nafile ibadet, raks, sema, burhan gösterme, ruhsat taşıdıkları özel kıyafetler vb. ile kısmen de olsa ana dinî cemaatten farklılık arz etmeye başlamışlardır, denebilir. Bu durum onların Sünnilik derecelerinin tartışılmasına yol açmıştır. Sonuçta bu tartışmalar Osmanlı döneminde Medrese-Tekke çatışmasına yol açmıştır.[7]

Wach, tarîkati, daha kapalı bir cemaat içerisinde ortak bir takva hayatı yaşamaya karar vermiş bulunanlar tarafından kurulmuş ve teşkilatlanmış bir cemaat olarak tanımlamaktadır. Dolayısıyla bu cemaatin tekelci bir özelliğe sahip olduğunu, kişisel sadakat üzerinde ısrar ettiğini ifade etmektedir. O, manastır veya tarîkat üyelerini birleştiren şeyin değişmez ikametgâh, ortak kıyafet, ortak yemek, özel ibadetler ve ortak çalışma olduğunu ve cemaat mensupları arasında tesis edilen manevi kardeşlik düşüncesinin doğal teşkilatın yerini bütünüyle aldığını belirtmektedir.[8] Tarîkat veya keşişlik grupları olarak adlandırılan bu cemaat türünde dünyevî işlerden, mal mülk sahipliğinden ve grup dışındaki insanlarla görüşmekten sakınmak esastır. Yerel ve genel kurallara uyum cemaatteki statüyü belirleyen temel kriterdir; üyeler bu kurallara ne denli uyarlarsa cemaatteki statüleri o oranda sağlamlaşır.[9] Müslüman tarîkatleri çok çeşitli olmalarına karşın, hemen hepsinde görülen ortak özellikler vardır. Bunları, zikir, sülûk, şeyh-pir, mürid-derviş, silsile, kol-şube, âdâb-erkân, tekke, özel kıyafet ve ortak dil olarak sayabiliriz. Bu yanıyla söz konusu oluşumlar kolektif dindarlık kategorisine dahil edilebilir.

Esasen çeşitli dinlerdeki tarîkatler, aralarındaki birtakım benzerliklerin yanı sıra dikkate değer farklılıkları ve karakteristik özellikleri içinde bulundururlar. Bu cümleden olarak İslamî bir terim olan tarîkat ile onun İngilizcedeki karşılığı olan order (kelime anlamı düzen, sıra, usûl, fırka vb.) veya fraternity (kardeşlik cemiyeti, dinî veya toplumsal amaçla kurulmuş birlik) deyimlerinin, tam anlamıyla özdeş olmadıklarını dikkate almak gerekir. Tarîkatin Batı dillerindeki karşılığı, sufiliğin teşkilatlanmış yönüne işaret ettiği halde, tarika(t) kelimesi, her ne kadar teşkilatlanmış sufilikle yakından alakalıysa da, sufiyi Allah’a götüren yolu ifade etmektedir.[10] Bu anlamıyla IX. ve X. yüzyıllarda, öteki dünyayı kazanmak için bu dünyadan yüz çevirme, ruhi güçleri terbiye, nefsanî ve bayağı istekleri yenme, içi temizleme ve zahidâne bir yaşayış şeklinde beliren tarîkat, XI. yüzyıldan itibaren halk katında, bilinen İslamî hükümlere ilave olarak birtakım dinî ve mistik kurallar üzerine kurulmuş bir yaşayış şekline dönüşmüş ve düzenli bir şekilde teşkilatlanmış cemaatleri tanımlar hale gelmiştir. Zamanla da âdet ve merasimlerden ibaret olan âdâb ve erkân, ruh dünyasını arındırmayı hedef alan özün önüne geçerek onların farklı bir yapıya dönüşmelerine sebep olmuştur.[11]

Tarîkatler genellikle karizmatik şahsiyetler tarafından kurulmuştur. Tarîkat kurucularının çoğu kendi hayatları içinde teşkilatlı bir topluluk meydana getirmiş değillerdir. Bu teşkilatlar çoğunlukla tarîkatin kurucu lideri (piri) sayılan şahsiyetin ölümünden sonra müritleri veya kendi yerlerine geçen kimse tarafından kurulmuş, zamanla bütün organizasyonlarda görüldüğü üzere gelenekleri teşekkül etmiştir. Böyle bir teşkilatlanma kurucunun ölümü üzerine taraftarlarının bir arada kalabilmek istek ve ihtiyacından kaynaklanmaktadır.[12] Ancak tarîkat liderinin bir din büyüğü olarak etrafına cemaat toplayabilmesi için o günkü dini hayatın artık eski günlerin heyecanını vermeyecek kadar gevşemiş ve şekilci bir hâl almış olması gerekir. İşte böyle zamanlarda ortaya çıkan tarîkat kurucuları, yaşanan dini hayata itiraz etmeleri ve ona bir alternatif göstermeleri ile tebarüz ederler. Bu sayede bir müddet sonra etraflarında samimi bir müritler topluluğunun inşâ sürecini başlatmış olurlar.[13] Bu inşâ sürecinde olağanüstü özelliklere sahip liderlerin yeri ve konumu önem arz eder. Liderlerden bazıları mevcut tarîkatlerin reformcuları olmuşlar, yeni ve genellikle eskisine göre daha sıkı kurallar koymuşlardır. Bazıları da tarîkat sistemine bir değişiklik, yeni bir yorum getirerek kol sahibi olmuş ya da kol ona nisbet edilmiştir. Bu şekilde ana tarîkatlerin birçok alt gruplara ayrıldıkları görülmüştür. Alt gruplara ayrılsalar bile tarîkatlerin hemen hepsi “silsile” adı verilen ruhani bir otorite zinciri ile kendilerini Hz. Ali ve Hz. Ebubekir’e ve ondan da Hz. Peygamber’e dayandırmaktadırlar. Tasavvufî bilgi ve ilim olan keşf, marifet ve batinî bilgi de bu yolla telakki edilmektedir. Ayrıca mistisizm ile tasavvuf arasındaki en büyük farklardan birisi de silsiledir.[14]

Tarîkatlere giriş gönüllülük esasına dayanır. Girdikten sonra onların birtakım âdâb ve erkânına uymak zorunluluğu vardır. Tarîkate girmek isteyen derviş adayı, şeyhin huzurunda tevbe eder, artık günah işlemeyeceğine, tarîkatin esaslarına bağlı kalacağına ve bunun için mücahede ve riyazette bulunacağına söz verir.[15] Günümüzde tarîkatlere girişte herhangi bir şekil ve merasim kaydı yok denecek kadar sadeleşmiştir. Her hal ve şekilde herhangi bir şeyhe intisap eden bir derviş, tarîkate girerek bu yolda ilerlemeye başlar. Bu aşamadan sonra müritten hayatı boyunca tarîkate mensûbiyet, kendi şeyhinden başka bir şeyhe meyletmeme ve emre itaat ve vazifeye riayet etmesi beklenir.[16]

Tasavvuf geleneğinde bir kimsenin herhangi bir şeyhe bağlanmadan bir tarîkatte ilerlemesi mümkün değildir anlayışı hâkimdir. Frager bunu şöyle açıklamaktadır: Tarikatın sözlük anlamı bedevinin vahadan vahaya giderken izlediği patika yoldur. Bu yol bir karayolu gibi çıkış işaretleriyle açıkça işaretlenmiş bir yol değildir. Bu işaretsiz çölde yolunuzu bulmak için bölgeyi yakından tanımanız gerekecek ya da güzergâhı bilen ve yerel işaretleri tanıyan birisinin kılavuzluğuna ihtiyacınız olacaktır. Doğru yolu bulmak için ihtiyaç duyduğunuzu kılavuz şeyhtir.[17] Bu kabulden ötürü şeyh/mürşid müritler tarafından model kabul edilmektedir. Dolayısıyla şeyh, yaşayışı, bilgisi, kişiliği ile İslamiyet’in ve mensubu olduğu tarîkatin görevlerini aksatmadan yerine getirişi ile örnek olmak zorundadır. Ayrıca şeyh, mürit için büyük bir otoritedir, dinin ve tarîkatin gereklerini yerine getirmede etkili bir motivasyon unsurudur. Bazı müritler için şeyh, dinî dünyevî her türlü şeyin danışılabileceği, en basit konuda bile görüşünün alınabileceği karizmatik bir lider olarak kabul edilmektedir. Bu kabulden dolayı birçok mürit için şeyh/mürşit hata yapmaz, yanılmaz; yapmışsa veya yaparsa “muhakkak bir hikmeti vardır.”

Öte yandan Frager’in de dediği gibi modern toplumda herkes cemaat açlığı çekmektedir. Tasavvuf daha ziyade bir cemaat yoludur. En temel uygulamalardan birisi haftalık zikirdir. Dervişler ilahi söyler, zikir çeker ve birbirlerini teşvik eder. Ayrıca şeyhlerinin öğrettiği kadar, onlar da birbirlerine öğretirler.[18] Bu bakımdan tarikatler sosyalleşme ve kültürü aktarma özelliği taşır.

Bilindiği gibi geleneksel tarîkatler, belli bir tekke, zaviye, hangâh vs. gibi mekânları olan, buradaki şeyh vasıtasıyla özel bir eğitime tâbi tutularak yetiştirilen müritleri bulunan, dolayısıyla kendilerine has bir bütçesi ve belli prensipleri olan kurumlardır. Bugünün şartlarında tekke, zaviye, hangâh gibi mekânlar, buralarda kalan talebe misali müritler yoktur. Müritlerin büyük çoğunluğu şeyhlerini/mürşitlerini yılda birkaç kez görebilen ve pek çoğunun da şeyhiyle yüz yüze görüşme imkânı bulamadan ayrılan insanlardan oluşmaktadır. Ancak sanal âlemde de mürit-mürşid ilişkilerini sürdüren cemaatlerinin olduğunu da burada belirtmeliyiz.

II

Tasavvufi hayat ve tarîkatler sosyolojik bir olgudur. Tarîkatler sosyal bir kurum olarak kuruluşlarından günümüze çeşitli alanlarda fonksiyon icra etmişler, şartlar gerektirdiğinde bulundukları toplumun sosyal, ekonomik ve sanat, musiki, mimari gibi kültürel birikimine katkıda bulunmuşlar, bazen siyasi otoriteye destek vermiş, bazen başkaldırmış ya da direnen başka siyasî ve toplumsal güçlere destek olmuşlardır.[19] Mardin’in de ifade ettiği gibi, tarîkatler, halk arasında dinsel kültüre paralel kültürün gelişmesinde etkin fonksiyon icra etmişlerdir. Yani devletin din ve kültürünü (resmi İslam) halk kültürüne (Volk İslam) bağlayan dolayısıyla imparatorluğun en önemli pekiştiricisi olmuşlardır. Bunun yanı sıra tarîkatler bir eğitim merkezi olarak resmi ulemanın verdikleri dünya görüşünden farklı bir görüşün ortaya çıkıp yaygınlaşmasını sağlamışlardır. Basit halk tabakalarının ümeraya ve diğer otoritelere karşı direnmelerini sağlamışlar ve toplumsal akışkanlığa set çekildiği zaman, sosyal akışkanlığı sağlayacak kanalların açılmasını gerçekleştirmişlerdir.[20] Osmanlı Devleti’nin kuruluş ve yükselme dönemlerinde tekke ve tarîkat mensuplarının hâiz olduğu seviye ve itibar, duraklama ve gerileme dönemlerinde, bütün kurumlarda olduğu gibi, azalmıştır. Bunun en önemli sebeplerinden biri olarak, tekke sayısının artmasına karşılık, her bakımdan yetkin ve güçlü şeyhlerin yetiştirilememesi gösterilmektedir. Kimi tekkelerde şeyhlik bazen tevarüs yoluyla (babadan oğula veya damada) ehliyetsiz kişilerin ellerine geçmeye başlamıştır. Buna “beşik şeyhliği” de denmiştir. Nüfuz yarışı ve dışarıdan müdahalelerle yapılan şeyh atamaları sebebiyle tarîkatler arasında birtakım anlaşmazlıklar belirmiştir. Önceden beri devam ede gelen medrese-tekke mücadelesi de bu kurumun gerileme sebeplerinden bir diğeridir.[21]

Tanzimat sonrasında tekkeleri ıslah çalışmaları devam etmiştir. 1866’da kurulup, İmparatorluğun son yıllarına kadar varlığını sürdüren Meclis-i Meşâyih ile devlet, tekkelerin işleyiş sistemine yönelik düzenlemeler yapılmış bir anlamda tekkeler denetim altına alınmıştır. Fakat imparatorluğun çoğu kurumlarında olduğu gibi tarîkatlerde formel unsurlar devam ettiği halde, öz, büyük oranda kaybolduğundan ıslah çabaları sonuç vermemiştir. Kurtuluş savaşı sırasında tekkeler ve tarîkatler çoğunlukla durguluk içerisinde olmalarına karşın, ülke çapındaki silkiniş ve büyük mücadele onları da harekete geçirmiştir. Eski safiyet ve gücünü kaybetmemiş olan dergâhların gayretleri, diğerlerini de bu mücadelenin içine sokmuştur. Çoğunluğunu Mevlevilerin oluşturduğu “Mücahidin-i Mevleviyân”, Üsküdar’daki Özbekler Tekkesi, Eyüp’teki Hatûniye Dergâhı, Ankara’daki Taceddin Dergâhı, Milli Mücadele sırasında önemli fonksiyon icra etmişlerdir.[22]

Cumhuriyet’in kurulmasından hemen sonra Mustafa Kemal Atatürk, Türk toplumunu “muasır medeniyet seviyesine” yükseltmek için bir dizi köklü reformlar yapmıştır. Bunların içerisinde en önemlisi dini, İslam’ı, çağdaş Batılı ve bir ulus-devletteki dinin rolüne uygun olarak siyasal, toplumsal ve kültürel alandan ayırmak demek olan laiklik olmuştur. Reformlara ve özellikle laikliğe karşı tepkilerin hiyerarşik yapısı, entelektüel ve idari disipline alışkın olmaları dolayısıyla devlete bağlılıkları nedeniyle ulemadan değil; sahip oldukları halk desteği, köklü gelenekleri ve örgütlenme biçimleriyle devlet kontrolüne alınamayacak yapıda olan tarîkatlerden geleceği düşünülmüştür.[23] 1925 yılında patlak veren, aslında etnik bir isyan olmakla birlikte, liderinin ‘şeyh’ lakabı taşıması münasebetiyle, tarîkat ayaklanması olarak görülen Şeyh Said İsyanı, tekke ve zaviyelerin kapatılmasında önemli bir sebep teşkil etmiştir.

Bu olaydan kısa bir süre sonra da 677 Sayılı, 30.11.1341 (1925) kabul ve 13.12.1341 (1925) yayın tarihli, “Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklarla Birtakım Ünvanların Men ve İlgasına Dair Kanun” yürürlüğe girmiştir. Bu kanuna göre o zamana kadar Türkiye Cumhuriyeti’nde faaliyette bulunan bütün tekke ve zaviyeler kapatılmış, alelumum tarîkatlerle şeyhlik, dervişlik, müritlik, dedelik, babalık, çelebilik, emirlik, seyyidlik, nakiplik, halifelik, falcılık, büyücülük, üfürükçülük, gaibden haber vermek ve murada kavuşturmak maksadıyla muskacılık gibi unvanlar kaldırılmış ve bunların kendilerine mahsus kıyafetleriyle halk arasında faaliyette bulunmaları men edilmiştir. Yukarıda zikredilen kanuna 1949 yılında eklenen bir fıkra ile hapis ve para cezaları artırılmış, ilave olarak sürgün cezası getirilmiştir.[24] Ancak Necip Fazıl’ın da mürşidi olan Abdülhakim Arvasi’nin, “Hükümet tekkeleri kapatmadı; onlar zaten kendi kendilerini kapatmışlardı. Hükümet boş mekânları kapadı.”[25] ifadesi bu hususta söylenebilecek önemli bir gerçekliktir.

1925’teki bu yasak karşısında mutasavvıfların bir kısmı ‘Hikmet-i Hükümeti’n gereği olarak bu yasağı boyun eğilmesi gereken bir tecelli olarak algılamışlar; kimi öğretmenlik, kimi amirlik, kimi memurluk yaparak maişetlerini temine çalışmışlardır. Muhatap bulurlarsa onlara da “kapalı kapılar” ardında bir şeyler anlatmaya devam etmişlerdir. Kimi sufiler bu tasarrufun yanlış olduğunu savunmuşlar; bütün olumsuz şartlara rağmen yasağa aldırmayıp “sessiz” ve “derinden” giderek faaliyetlerini durdurmamışlardır. Kimi dervişler de tasavvufi hayatın idamesi için tekke ve zaviyenin şart olmadığını düşündüğünden bütün kâinatı dergâh olarak görmüşlerdir.[26] 1960’lı yıllardan itibaren bazı esnemelerle gün yüzüne çıkmaya başlayan tarîkatler, 1980’lerden sonra da tasavvufi hayatın yanında modern şart ve ihtiyaçlara göre “seküler” alanda da çalışmaya başlamışlar ve ülkenin her yerinde örgütlenmişler, cemaatleşmişlerdir. Ancak bazı tarîkatler değişen toplumsal, teknolojik ve küresel şart, ihtiyaç ve ilerlemelere göre kendilerini geliştirememişler, bu yüzden Türkiye çapında örgütlenememişlerdir. Dolayısıyla sadece tasavvufi âdâb ve erkânı yerine getirmek suretiyle varlıklarını devam ettiren, daha çok lokâl ve küçük gruplar olarak kalmışlardır. Geleneksel tarîkatlerin özelliklerinden olan seyr ü sulûka tâbi olmak, bu bağlamda şeyh-mürit ilişkileri çerçevesinde zikir ve evrad gibi ritüelleri devam ettirmek, şeyh veya onun temsilcilerinin sohbetlerine katılmak gibi birtakım tarîkat âdâb ve erkânını içinde barındıran dinî gruplara, şimdilik, geleneksel tarîkat formunu kısmen devam ettiren dinî gruplar diyoruz. Bu grupların kendilerine özgü bir din anlayışı geliştirdiklerine şahit olunmaktadır. Bizim bu çalışmada söz konusu ettiğimiz “tarikat dindarlığı” aşağıdaki bazı özellikler sıralananınca daha iyi anlaşılacaktır.

Tarikat dindarlığında şeyh-mürit ilişkisinin eski hüviyetine yakın bir şekilde sürdüğü söylenebilir. Örneğin bu gruba dâhil olanların karizmatik kabul ettikleri şeyhlerine mutlak itaat derecesinde bağlı olduklarına, onun dediği her şeyi harfiyyen uygulamaya çalıştıklarına, onun her şeyi bildiğini ve gördüğünü iddia ettiklerine şahit olunmuştur. Bir tarîkat müntesibi ile konuşurken “şeyhimiz şu anda benimle senin arandaki konuşmamızı biliyordur, o, her şeye vakıftır” demiştir.

Tarikat dindarlığında dünyayı kaderci anlayışla değerlendirmek söz konusudur. Yine bu bağlamda değişen sosyo-kültürel, bilimsel ve teknolojik şartlara göre kendilerini yenileyemediklerinden gruplar, genelde orta yaş ve üzeri insanlardan oluşmaktadır. Bu yüzden grup üyelerinin sosyo-kültürel ve eğitim seviyeleri nispeten düşüktür. Yaş ortalamasının yüksekliği, buna karşın kültür ve eğitim seviyesinin düşüklüğü gibi faktörler nedeniyle grup üyelerinin bilgilenmesi daha ziyade tasavvufi halk kitapları ile ilmihal kitaplarından sağlanmaktadır.

Bu gruplarda üyeler kendi gruplarını en üstün veya yegâne doğru, iyi, faydalı olarak görür, ilan eder, açıklar veya bu görüntüyü verme eğilimi vardır. Buna karşın diğer grupları ya değersiz veya zararlı ve gayr-i meşru olarak değerlendirmeye kadar gittikleri gözlenebilmektedir. Bu da sonuçta grup taassubuna yol açmakta ve bölünmeye sebep olabilmektedir.

Tarikat dindarlığının yukarıda sayılan yaş ortalamasının nispeten yüksek olması, eğitim seviyesinin göreceli olarak düşük olması ve modern gelişmelere karşı kapalı oluşları nedeniyle yukarıda da ifade edildiği gibi istismara açık durumda olduğunu da söyleyebiliriz.

III

Türkiye 1950 ve özellikle 1980’li yıllardan itibaren büyük bir değişim ve dönüşüm yaşamaya başlamıştır. Sözü edilen yıllarda ülkemizde her alanda olduğu gibi dini alanda da değişim ve gelişmeler yaşanmıştır. Bu durumu kimi araştırmacılar “dindarlaşma” veya “yeniden İslamlaşma” olgusu şeklinde nitelendirmişlerdir. Dini yeniden canlanmanın 1940’lı yıllarda yaşanan toplumsal değişime ve çarpıklıklara tepki olarak gelişmekte olduğu dikkate değerdir. Bu olguyu açıklayabilmek için biraz gerilere gitmek gerekecektir. Bilindiği gibi Cumhuriyet döneminde modernleşme ve sekülerleşme politikaları hızlandırılarak ulus devlet modeline geçilmiştir. Ulus-devlet ile ümmet yapısından çıkılmış ve vatandaşlık temelinde yeni bir siyasal ve sosyo-kültürel yapı oluşturulmaya çalışılmıştır. Bu yapının oluşturulması için halkçılık ilkesi öne çıkarılmıştır. Halkçılık ilkesi çerçevesinde halkı aydınlatma görevi yüklenen aydınlar ve modernleştirici kesim, halk kültürünü dolayısıyla İslam’ı kuraldışı saymışlardır. Modernleştiriciler İslam’ın yüzeyde görülmesi mümkün olmayan önemli fonksiyon icra ettiğini görmemişlerdir. Yine aynı kesimler İslam’ın kişisel fonksiyonlarını kolayca başka bir yapıya devredilebileceklerini sanmışlardır.[27] Örneğin (bazıları gerçekten dejenere olmuş) tarikatler yerine “Türk Ocakları” ve “Halk Evleri” ikame edilmiş; ancak (eğitimli kesimler hariç) tarikatlerin ve popüler dini inanışların halk katındaki etkileri kesilememiştir.[28]

1950’lerden itibaren hızlı bir şehirleşme olgusu, artan bir sosyal kültürel değişme, demokratikleşme ve çok partili hayata geçiş ülkede birçok değişikliklere sebep olmuştur.[29] Örneğin paradoks gibi görünmesine rağmen 10 Haziran 1949 tarihinde bir yandan tarikat kurulmasını ve dini propagandayı yasaklayan (163. Madde) kanun çıkarılırken bir yandan 1950’de kapalı olan 20 türbenin açılmasını öngören kanun kabul ediliyordu. [30]

Yukarıda ifade ettiğimiz gibi toplumsal değişime ve çarpıklıklara tepki olarak gelişmekte olan dini yeniden canlanma öncelikle şehirlerde başlayan ve oradan köylere yayılan değişim, dini alandaki yeniden canlanmanın da her yönüyle şehirlerden başlayıp kırsal alana yansımasına yol açmıştır. Bu yıllarda Türkiye modernleşme, sanayileşme, tarımda makineleşme, iletişimin yaygınlaşması ve kentleşme sürecine girdi. 19. yüzyıl Avrupası’nda olduğu gibi, Cumhuriyet’ten sonra Türkiye de toplumsal değişim, Gemeinschaft (Cemaat)’tan Gesellschaft (Cemiyet)’a doğru yönelmiştir. Fakat ülkemiz cemaatten/geleneksellikten cemiyete/modernliğe yönelmiş ancak ne tam anlamıyla geleneksellikten sıyrılabilmiş ne de modernleşebilmiş; daha doğrusu birinden ötekine hızlı bir geçiş süreci olmakla birlikte bunu bir türlü tamamlayamamış olan ve bu bakımdan “tranzisyonel” (geçiş) kategorisinde değerlendirilebilecek toplum biçiminde idi.[31] Meeker’in de dediği gibi çağdaş Türkiye’de Gesellschaft kültürü laik ve Batılı, oysa Gemeinschaft kültürü İslami ve Doğulu’dur. Çok sayıda insan Gemeinschaft kültür ortamından Gesellschaft kültür ortamına geçtiğinde yalnızca toplumsal kimliğini yitirmemiş, aynı zamanda kültürel bir boşlukla karşı karşıya kalmıştır.[32] Türkiye gibi geçiş sürecinin henüz sağlanamadığı, toplumsal ve kültürel yapının iki model arasında gidiş gelişlerin olduğu tranzisyonel toplumlarda durum, o toplumların kendi iç ve dış dinamiklerine göre çok farklı yönlerde gelişmelere ve yeni şekil ve oluşumlara imkân verebilmektedir.[33] Adı ne olursa olsun militan ektremist dini oluşum ve akımlar, radikal İslam, cemaatler veya eski tarikatlerin yeniden canlanan formları modernleşmenin ve sekülerleşmenin beraberinde getirdiği değişime uyumsuzluğun tepkisel ürünleri olmakta ve örneğin geleneksel cemaat yapısının verdiği dayanışma bağlarından koparak kentin anonim ve anomik ortamında yahut yurt dışında yalnızlığa ve çaresizliğe itilme tehlikesine karşı yeni dayanışma ortamı ve işlevi sağlamaktadır. Bu amaçla dini grup ve oluşumlar yurtlar, pansiyonlar, dernekler, vakıflar kurarak sağlık, iletişim, turizm ve tatil köyleri projeleriyle eğitimden, sağlığa ekonomiden turizme varıncaya kadar çok çeşitli alanlarda faaliyetlere yönelmişlerdir. Bu yeni oluşumlar içerisinde de, bir kısım araştırmacıların nitelemesi ile dinin ve dindarlığın, daha geniş çevrelerde ve tabanda bir tür “yumuşak ideoloji” fonksiyonuna sahip olmasına karşılık, fanatik kesim ve gruplarda “tepkisel, aktif ve sert bir ideoloji”ye dönüştüğünü gözlemlemek mümkündür.[34]

Öte yandan 1970 ve özellikle 1980’lerde çevreden merkeze doğru olan gelişmeler örneğin tercüme faaliyetleri, entelektüel incelemeler, popüler dua kitapları, tarikat ve cemaatlerin her türlü yayımları bu canlılığı besleyen unsurlar olmuştur. Türkiye’nin 1980 sonrasında demokratikleşme ve liberalleşme yönünde yaptığı açılımın bir sonucu olarak kamusal, siyasal ve dinî alanda ciddi değişim ve dönüşüm yaşanmaya başlamıştır. Bu değişim ve dönüşümden faydalanmayı bilen bazı kesimler eğitimden, ekonomik alana, entelektüel alandan siyasal alana kadar geniş bir sahada gelişme kaydetmişlerdir. Bu gelişmenin ve nispeten serbestiyetin bir yansıması olarak dinî gruplar deyim yerindeyse patlama yaparak ortaya çıkmışlar ve her alanda faaliyette bulunmaya başlamışlardır.[35]

Türkdoğan’a göre cemaatleşme, toplumsal gelişimin bir yansımasıdır. Bu nedenle yapay değil, şartların, ihtiyaçların oluşturduğu bir olgudur. Ona göre cemaatleşme, bir anlamda tarîkat yapısının günün şartlarına göre dönüşümü (transformasyonu)dur. Cemaat liderleri, daha ziyade volk-İslam’ın kadrosu üzerinde yükselen aydıncı İslami kesimin planlı, rasyonel örgütlenmesiyle, çağın gereklerine uygun atılımlar kazandırabilmişlerdir. 1980’lerden itibaren ülkenin içinde bulunduğu liberalleşme süreci ile kendilerini ifade etme imkânı bulmaya başlayan kesim, cemaatleşerek kimliğini bulmak ve muhafaza etmek düşüncesindeydi. Bu amaçla ortaya çıkan aydıncı İslam ve volk İslami yapılaşma, 1980’lerin ilk yarısından itibaren güçlü liderleri öncülüğünde eğitim görmüş kadrolarıyla marketleşme, konut ve inşâat, finans ve pazarlama, medya, özel okullar, hastaneler, iletişim, turizm, işletmecilik ve benzeri alanlarda kendini göstermiştir. Böyle yeni bir yapılanma içinde kendilerine yer bulan insanlar, cemaat yuvalarında inanç sistemlerini daha rahat yaşayabilecekleri bir ortama kavuşmuş oluyorlardı.[36] Dinî gruplar bu şekilde çeşitli alanlardaki faaliyetleriyle kapalılıktan, dışarıya açılmaya ve gelişmeye başlıyorlardı. Onları, tasavvufi faaliyetlerin dışına çıkarak, çeşitli alanlarda faaliyet göstermeye sevk eden birtakım sebepler vardır. Bunlardan en önemlisi hiç kuşkusuz değişen sosyo-kültürel, ekonomik ve teknolojik şartlarda da varlıklarını devam ettirmek istemeleridir. Bunun gerçekleşebilmesi için her şeyden önce dinî grupların kendilerine yeni üyeler bulmaları, bu sayede toplumsal tabanlarını genişletmeleri gerekmektedir. Ancak bunun için sadece yeni üyeler bulmaları yeterli gelmemekte, aynı zamanda başka kaynakları da harekete geçirmeleri zorunluluk arz etmektedir.[37] Bu zorunluluktan dolayı olsa gerek Türkiye’deki çok azı istisna olmak üzere dini ve tasavvufi zümrelerin çoğu bilime, teknolojiye, küresel ticarete, sermaye yatırımlarına önem vermek suretiyle modernliğin ve kentliliğin önemli özelliklerini bünyelerine almışlardır. Bu yüzden onların “cemaat” biçiminde adlandırılmaları söz konusu olmuştur.[38] Bu değişimin dönüşümün/değişimin bir göstergesidir de. Türkiye’deki dinî grup ve cemaatler küresel şartlar altında yapısal ve fonksiyonel değişime uğramışlardır. Bugün pek çok tarîkatin veya cemaatin sanal âlemde web siteleri mevcuttur. Dünyanın herhangi bir yerindeki ‘içeriden’ veya ‘dışarıdan’ insanlar, bu sitelere girerek üye olabilmekte, tarîkat erkân ve adabı hakkında bilgi sahibi olabilmekte, cemaat üyeleriyle sanal ortamda buluşup haberleşebilmektedir. Bu yüzden geleneksel tarîkatlerden oldukça farklılaşmışlardır.

Çağın teknolojik gelişmelerine uyum sağlayan örgütlenme ve faaliyet tarzlarıyla yeniden şekillenen ama bir yandan da tarîkat formunu bünyesinde bulunduran oluşumlar vardır. Bunlar kendilerini cemaat olarak adlandırmaktadırlar. Burada kullandıkları cemaat kavramı Tönnies’nin, Gemeinschaft (Cemaat) ve Gesellschaft (Cemiyet) bağlamından uzak olduğu gibi teritoryal (toprağa dayalı) anlamında da değildir. Bunun yerine ‘aidiyet duygusu’, ‘paylaşılan değerler kümesi’, ‘toplumsal örgütlenme’ ve ‘dayanışma ve birbirine bağlılık sistemini’ ve cemaatleşmeyle ilintili diğer şartları göz önüne alarak değerlendirmek daha isabetli olacak gibi gözükmektedir. Bu bağlamda bir tanımlama yapmak gerekirse öz halinde şunlar söylenebilir: Cemaat, aynı inanç, duygu, düşünce, öğreti ve ideoloji etrafında bir araya gelen insanların oluşturduğu, zor dağılan topluluktur. Cemaat hayatını mümkün kılmak ve sürdürmek, cemaat hayatı içindeki o insanî sıcaklığı yeniden inşâ etmek konusunda dinlerin başardığını, dünyevî hiçbir inanç, hiçbir kurum başaramamıştır dersek herhalde mübalağa yapmış sayılmayız. Dinin bu özelliğinden dolayı olmalı ki, bugün toplumda “cemaat” dendiği zaman akıllara hemen “dinî cemaat” gelmektedir.

Yukarıdaki ifadelerimizi de dikkate alarak, aralarında ayrım yapmak zor olsa da, biz cemaatleri iki kategoride incelemeyi uygun buluyoruz.

  1. Tarikat formunu devam ettiren cemaatler (Tarikat Cemaatleri): Bunlardan bazıları Menzil Cemaati, Ömer Öngüt Cemaati, Altınoluk (Mahmud Sami Efendi) Cemaati, İskenderpaşa Cemaati, İsmailağa (Çarşamba) Cemaati; Kadiri Haydar Baş Cemaati; Kadiri-Rufai Galibilik vb. sayılabilir.[39]
  2.  Cemaatler: aslında tasavvufi karakterli olmakla birlikte modern çağın şartlarına göre kendilerini yapılandırarak veya zaman ve şartlar gereği tarikat formunu kaybetmiş olanlar oluşturmaktadır. Bunlar arasında başta Nurculuk ve fraksiyonları, Süleymancılık, Işıkçılık’ı sayabiliriz. Fetullah Gülen Hareketi’ni ise soysa bir hareket olarak nitelendirmek gerekir. Bu dini gruplardan bir kısmının kendi öğreti ve ilkeleri çerçevesinde dini (farklı/yanlış) yorumladıkları ve müntesiplerinden bunları uymaları gerektiği hususunda yaptırımlar uygulamaya çalıştıkları söylenebilir.

Cemaatlerde grup bağı çok güçlüdür. Şehrin sunduğu imkânlara rağmen insanî sıcaklığı yeniden inşâ etmekle birlikte çoğu zaman kendi ideolojilerine, kendi dünya görüşlerine gönül veren insanlarla görüşen, kendi yayımlarını takip eden bu toplulukların üyeleri, benliklerini adeta cemaatlerine feda etmişlerdir. Cemaatin öğretileri yahut liderin ileri sürdüğü her bir fikir adeta vahiy gibi telakki edilir. Dinî cemaatler, yüz yüze ilişkilerin hâkim olduğu, grup üyeleri arasında sıkı bir dayanışmanın olduğu oluşumlardır. Bu tür oluşumlarda, kendi ifadelerince, dışarının bozucu etkilerinden korunmak için mümkün olduğu ölçüde dışarıyla, grup haricindeki üyelerle dostluk içine girmek, tasvip edilmeyen bir tutum ve davranış olmaktadır. Ancak dışarıdan olup da cemaatle bağlantı kurmaya başlayan sempatizanların cemaate kazandırılması için yoğun çaba harcanır.[40] Bu yoğun çabaların içinde propaganda ve reklâm gibi alışveriş teknikleri başta gelmektedir. Cemaatler, daha önce değindiğimiz faaliyetlerinin yanında, propaganda aracı olarak dergi, gazete, TV ve özellikle radyo kullanmaktadır. Cemaat dindarlığının oluşup pekişmesinde bu yayım organlarının oldukça etkili olduğunu söylemek mümkündür. Çünkü cemaatlerin büyük oranda sadece kendilerine ait basılı ve görsel yayım organlarını takip etmeye çalıştıkları söylenebilir.

Öte yandan cemaatlerin kendilerine özgü birini diğerinden ayırıcı birtakım şekilsel özellikleri de vardır. Örneğin bir cemaatte erkeklerin namazlarda lacivert takke takmaları, dua esnasında ellerini açmak yerine birleştirmeleri, kadınların başlarını örtme stilleri cemaate aidiyetlerini belirlemektedir. Yine başka bir cemaatte de sakal bırakmak şalvar, cübbe ve çarşaf giymek onların ayırt edici vasıflarındandır. Söz konusu cemaate göre bu tarz giyinmek önemli dindarlık göstergelerinden biri olarak kabul edilmektedir.

Nurculuk eser merkezli bir oluşumdur. Nurcuların dindarlığını belirlemede Risale-i Nurlar büyük önemi haizdir. RN’lar kolektif olarak okuma ve dinleme paylaşılır ve aktarılır. Metin dilinin göreceli olarak ağır hatta ağdalı olmasından dolayı bazı insanların muhakkak bir okuma grubuna (Dershane) katılmaları zorunludur. Dershanelerdeki okuma faaliyetlerine katılan bir üye risaleleri okuyup anlayabildiği ölçüde cemaat içindeki yerine muhkemleştirir.[41] Nurculara göre RN’ları okumak, dinlemek ve paylaşmak olmazsa olmaz ritüellerdendir. Bu ritüellerin bir ibadet tavrı içinde yapıldığı gözlenmektedir. Nurculuktaki derslerin tarikatlerdeki sohbetle aynı anlamı taşıdığı söylenebilir. Bu cümleden olarak ders ve sohbetler, üyelerin ve müntesiplerin cemaate bağlılığında, hiyerarşik yapılanmada belirleyicidir. Ders ve sohbetleri terk edenlerin zaman zaman uyarılması, hatta dışlanması söz konusudur.

Nurculukta RN’lar ve yazarı Said Nursi karizmatik kabul edilmektedir. Bu yüzden eserleri kutsal bir metin gibi algılanmakta ve ihtiram gösterilmektedir. Cemaat bağlılarına göre dini ve dünyevi bilgilerin birçoğunu bu eserlerden öğrenmek mümkündür.

    SON SÖZ YERİNE

Türkiye’de yaşanmakta olan dini hayatın başlıca formlarını akılcılık, bilimcilik, saygı ve hoşgörü esaslarına dayalı “normatif İslam” ile içerisinde sihrî, mistik unsurların, halk inanışlarının, merasimlerin, veliler kültünün vs’nin bulunduğu “halk İslam’ı” ve bunlara eklenen içerisinde tarikatlerin, cemaatlerin, yeni dini hareket ve oluşumların yer aldığı “paralel İslam” oluşturmaktadır. Şüphesiz bu formlar toplumda birbirinden ayrı kompartımanlar halinde değil birbirleriyle ilişki halindedir, bazen iç içe geçmiş durumdadır. Günay’ın da dediği gibi değişen ancak süreklilik ve değişimin anomi ortamının tepkisel değişme güçlüklerini yaşayan Türk toplumunda farklılaşmaların bu tür genellemeleri hem yapısal hem de fonksiyonel açılardan aştığını belirtmek gerekmektedir.[42]

Tarikatler sosyolojik, kültürel ve diğer birçok fonksiyonu icra etmişlerdir. Ancak bunların bir kısmı dejenere olmuş ve asli fonksiyonlarını kaybetmişlerdir. Günümüz Türkiyesi’nde bugün pek çok dini grup ve cemaat faaliyet halindedir. Aktif mürşidlerin sayısının yüzün üzerinde olduğu tahmin edilmektedir. Ancak bunların içinde bir kısmının temsil ettikleri mevki ve mesleğin ehli olmadıkları bir realitedir. Çünkü uzun yıllar ihmale uğramış kurumların en önemli temsilcilerinin gerektiği ölçüde iyi yetişmiş olmaları mümkün değildir. Bununla birlikte günümüzdeki tarîkatlerin manevi hizmet, dostluk ve dayanışma kurumları olarak yaşamaktadırlar. Bağlıları birbirlerine her türlü aş, iş ve eş bulma konusunda yardımlaşırlar; vakıflar, dergiler ve kitle iletişim kanalları vasıtasıyla cemaat içi haberleşmeyi sürdürürler. Grup bağı güçlüdür. Beraberlikleri, daha ziyade periyodik olarak icra edilen sohbetler yoluyla olmaktadır. Bunun yanı sıra modern hayatın getirdiği imkânlardan da faydalanarak gündemi yakalamaya çalışırlar.[43] Cemaatler birçok etkinliklerinde olduğu gibi dinî alanda da ortak tavır geliştirmeye çalıştıklarından başlığa “kolektif dindarlık” ifadesi konulmuştur.

Cemaat ve tarikatlerden bazılarının “dışlayıcı model”le sadece kendilerinin Nuh’un Gemisinde[44] olduklarını, diğerlerinin geminin dışında kaldıklarını iddia edebilmektedir. Örneğin bir cemaat ilkin Kur’an kursu açmayı ve din adamı yetiştirmeyi gemiye binmenin ve kurtulmanın şartı olarak görmekte iken şimdilerde yurt ve pansiyonlarda öğrenci barındırmakla insan yetiştirmeyi! amaçlamaktadır. Diğer bir cemaat de yaptıkları faaliyetleri ‘hizmet’ olarak adlandırmakta ve ‘hizmet’in ahir zamanda yapılması gereken en önemli faaliyet olduğunu kabul etmişler ve bunu her şeyin üstünde tutmaktadır. Ayrıca söz konusu hizmeti sadece kendilerinin yaptıklarını, hizmeti başlatan önderlerini de birtakım rivayetlerde haber verilen “beklenen zat” olarak kabul etmektedirler.[45] Bunların yanı sıra cemaat dindarlığında kendi gruplarına bir gizillik, bir üstünlük atfetme, lider ve onun eserlerine karizmatik anlamlar yükleme bunun karşısında diğer cemaat ve oluşumlara karşı da az da olsa ‘bir tür dışlama’ özelliğinin mevcut olduğunu söyleyebiliriz.


KAYNAKÇA

[1] Paul Dumont, Türkiye’de İslam Yenilik Öğesi mi?”, Çev.:A. Gür, Türkiye’nin Sorunları, Alan Yay., İstanbul 1988, s. 188; Fulya Atacan, Sosyal Değişme ve Tarikat Cerrahiler, Hil Yayın, İstanbul 1990, s. 14.

[2] Bu konuda bkz. Ahmet Keleş, “Türkiye’de Cemaat Dindarlığının Oluşumunda Hadislerin Rolü”, İslamiyat, C. 2, S. 3, temmuz-eylül 1999, s. 125-140.

[3] Ünver Günay, Din Sosyolojisi, İnsan Yay., İstanbul 2000, s. 277.

[4] Gustave Mensching, Dinî Sosyoloji, Çev.:Mehmet Aydın, Tekin Kitabevi, Konya 1994, s. 200-201.

[5] Adem Efe, Dini Gruplar Sosyolojisi, Dönem Yay., İstanbul 2013, s. 57.

[6] Hans Freyer, Din Sosyolojisi, Çev.:Turgut Kalpsuz, Ankara Üniv. İlahiyat Fak. Yay., Ankara 1964, s. 63.

[7] Günay, s. 278.

[8] Joachim Wach, Din Sosyolojisi, Çev.:Ünver Günay, Erciyes Üniversitesi Yay., Kayseri 1990, s. 187.

[9] Wach, Din Sosyolojisi, s. 187; Niyazi Akyüz, Dinin Örgütsel İklimi Dini Gruplar, Gündüz Yay., Ankara 2007, s. 119-120.

[10] Fazlur Rahman, İslam, Çev.:Mehmet Dağ-Mehmet Aydın, Selçuk Yay, 2. Baskı, Ankara 1992, s. 218.

[11] Günay, s. 278.

[12] Erol Güngör, İslam Tasavvufunun Meseleleri, Ötüken Neşriyat, İstanbul 1991,s. 106.

[13] Güngör, s. 106.

[14] Mustafa Kara, Tasavvuf ve Tarîkatlar Tarihi, Dergâh Yay., İstanbul 1990, s. 234-235.

[15] Biat denilen bu tören tarîkatlere göre değişiklik gösterse de ana hatlarıyla şöyle olur. Şeyh elinin ayasını müridin elinin ayasına koyar ve müridin başparmağını parmaklarıyla kavrar, bu arada belli duaları okur ve müridden söz alır. Törende şu ayet mutlaka okunur. “Sana biat edenler, muhakkak ki Allah’a biat etmişlerdir” (Feth 48/10). Bundan sonra şeyh şöyle der: “El şeyhimizin elidir. Örnek alacağımız zat tarîkatimizin piri …’dir. Bu biat Allah ve Resulünedir.” Bkz. Kara, s. 232.

[16] Efe, s. 62.

[17] Robert Frager, Kalp Nefs ve Ruh, Çev.:İbrahim Kapaklıkaya, Gelenek Yay., 5. Baskı, İstanbul 2005, s. 14.

[18] Frager, s. 41.

[19] Ahmet Güner, Tarikatlar, Milliyet Yay., İstanbul 1986, s. 40-41; Krş. Ahmet Yaşar Ocak, “İslam, Tasavvuf ve Tarîkatlar”, Türkiye Günlüğü, S. 45, Mart-Nisan 1997, s. 5-10.

[20] Şerif Mardin, Din ve İdeoloji, İletişim Yay., 4. Baskı, İstanbul 1990, s. 70-71.

[21] Mehmet Demirci, “Türkiye’nin Çağdaşlaşma Sürecinde Tarîkatler”, Türkiye Günlüğü, S. 45, Mart-Nisan 1997, s. 15-20.

[22] Mehmet Demirci, Dünden Bugüne Tarîkatler, İzmir 1998, s. 61-62.

[23] Bernard Lewis, Modern Türkiye’nin Doğuşu, Çev.:Metin Kıratlı, Türk Tarih Kurumu Yay., Ankara 1996, s. 408.

[24] Bkz. Resmi Gazete, S. 7234, 1949.

[25] Necip Fazıl Kısakürek, O ve Ben, Büyük Doğu Yay., İstanbul 1978, s. 132.

[26] Mustafa Kara, “Cumhuriyet Döneminde Tarîkatlar”, Demokrasi Platformu, Yıl:2, S. 6, Bahar 2006, s. 1-20; Mustafa Kara, “Tarikatlar Dünyasına Genel Bakış”, İslamiyat, C. 2, S. 3, temmuz-eylül 1999, s. 67-78.

[27] Mardin, s. 110.

[28] Mustafa Arslan, Türk Popüler Dindarlığı, Dem Yay., İstanbul 2004, s. 151-152.

[29] Geniş bilgi için bkz. Şaban Sitembölükbaşı, Türkiye’de Dinin Yeniden İnkişafı (1950-1960), İSAM Yay., Ankara 1995.

[30] Gothardt Jaschke, Yeni Türkiye’de İslamlık, Çev.:Hayrullah Örs, Bilgi Yay., Ankara 1972, s. 103-104.

[31] Ali Coşkun, Sosyal Değişme ve Dini Normlar, Dem Yay., İstanbul 2005, s. 91.

[32] Michael E. Meeker, “Türkiye Cumhuriyeti’nde Yeni Müslüman Aydınlar”, Çağdaş Türkiye’de İslam, Yayına Haz.:Richard Tapper, Çev.:Özden Arıkan, Sarmal Yay., İstanbul 1993, s. 270.

[33] Ünver Günay-A. Vehbi Ecer, Toplumsal Değişme, Tasavvuf, Tarikatlar ve Türkiye, Erciyes Üniv. Yay., Kayseri 1999, s. 21.

[34] Ünver Günay, “Çağdaş Türkiye’de Din, Toplum, Kültür, Gelenek ve Değişme”, Ç.Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi, C. 1, S. 2, Temmuz-Aralık 2001, s. 1-38; Mardin’e göre sert ideoloji sistematik bir şekilde işlenmiş, temel teorik eserlere dayanan, seçkinlerin kültürüyle sınırlandırılmış, muhtevası kuvvetli bir yapıdır. Yumuşak ideoloji ise kitlelerin çok daha şekilsiz inanç ve bilgisel sistemleridir. Bkz. Şerif Mardin, Din ve İdeoloji, s. 13.

[35] Ömer Çaha, “Ana Temalarıyla 1980 Sonrası İslamî Uyanış”, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce, C. 6, İslamcılık, İletişim Yay., İstanbul 2004, s. 476-492.

[36] Orhan Türkdoğan, “Türk Toplumunda Yeni Dinî Hareketler ve “Cemaatlaşma”, Ankara Üniv. İlahiyat Fakültesi Dergisi, Özel Sayı, Cumhuriyetin 75. Yıldönümüne Armağan, Ankara Üniversitesi Basımevi 1999, s. 65–90.

[37] M. Ali Kirman, “Küreselleşme Sürecinde Dini Pazarlar”, İslamiyat, C. 8, S. 1, ocak-mart 2005, s. 113–125.

[38] Kudret Emiroğlu-Suavi Aydın, Antropoloji Sözlüğü, Bilim ve Sanat Yay., Ankara 2003, s. 179-180.

[39] Geniş bilgi için bkz. Efe.

[40] Hüsnü Ezber Bodur, “Moonculuk Hareketi ve Türkiye’de Benzer Bir Cemaat Yapılanmasının Sosyolojik Analizi”, KSÜ İlahiyat Fakültesi Dergisi, Yıl:1, S. 1, Ocak-Haziran 2003, s. 13–39.

[41] M. Hakan Yavuz, “Nur Dershaneleri ve Türkiye’deki Yeni Dini Bilincin Oluşumu”, Alim ve Düşünür Olarak Bediuzzaman, Haz.:İbrahim M. Abu Rabi, Çev.:İbrahim Kapaklıkaya, Ercüment Asil, Vildan Canpolat, Onur Atalay, Etkileşim Yay., İstanbul 2006, s.453.

[42] Günay “Çağdaş Türkiye’de…”, s. 35.

[43] Öztürk, s. 206-207.

[44] Bkz. Hüsniye Canbay Tatar, Nuh’un Gemisindekiler Şehirleşme ve Dini Cemaatleşme, Turan Yay., İstanbul 1999.

[45] Keleş, s. 132.