Kur’an’a Göre Hz. Adem (a.s.)’in Serüveni

Kur’an’a Göre Hz. Adem (a.s.)’in Serüveni

Cilt/Sayı

2011 22. cilt – 2. sayı

Yazar

Doç.Dr. Gürbüz DENİZa

aAnkara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, Ankara

Öz

Bu makalede, Kur’an-Kerim bağlamında tarihi materyaller dikkate alınarak birbiriyle tutarlı, menkıbelerden arınmış bir insan ve peygamber olan Adem’in dünya serüveni  ortaya konmuştur. Kur’an-ı Kerim dışındaki nakillere ve anlatımlara özellikle temkinli yaklaşılmıştır. Bununla beraber Hz.Adem ile ilgili mümkün olan tutarlı yorumlardan da kaçınılmamıştır.

Anahtar Kelimeler

Adem; Havva; halife; cennet; melek; iblis

Abstract

 In this article on the base of Qur’anic verses taking to consideration historical materials we tried to explore the correct image and adventure  of Adam apart from legendary telling. We have approached the sources about the Adam besides Qur’an critically. However we tried to evaluate possible comments about him.

Keywords

Adam; Eve; caliphate; paradise; angel; satan


Bazı rivayetlere göre; Adem sözcüğü, Arapça kökenden gelen bir isim değildir.1 Ekser rivayetlere göre ise Arapça asıllı olan bu kelime, “yeryüzü” anlamına gelen, “edimu’l-ard”dan türemiştir. Böyle bir anlamla Hz.Adem’e yaratılmış olduğu öze/asla uygun bir isim verilmiş olunmaktadır.2 Âdem kelimesinin kökenine dair İslâmi literatürdeki bu kabullerin yanı sıra, onun menşei hakkında başka rivayetler de bulunmaktadır. Bu rivayetlerin bir kısmına göre, söz konusu kelimenin, Sümer dilindeki, “adamu=babam”, Asur-Babil dilindeki “adamu=yapılmış, çocuk, genç” veya Sabiî dilindeki “adam=kul”dan geldiği ileri sürülmüştür .Ayrıca bu anlamlandırmalarla beraber bu kelime İbranice “adamah=toprak, yeryüzü” ve eski doğu dillerinde “Adam” kelimesinden; yani “yerden” veya “yere ait, insan insanlık” anlamlarına geldiği de rivayetler arasındadır.3 Adem kelimesinin ayrıca “ülfet” anlamında “edmi” ve “edme” sözcüklerinden türetildiğini ifade eden hadisler de bulunmaktadır.4

Hz. Peygamber (a.s.), Hz. Adem ile ilgili olarak şöyle buyurmuştur: “Allah (c.c.) Adem’i yeryüzünün tamamından alınan bir avuç topraktan yaratmıştır. Bu yüzden Ademoğulları yeryüzü şekillerine göre kimi kırmızı, kimi beyaz kimi de siyah olmuştur. Aralarında yumuşak ve sert mizaçlı, kötü ve iyiler bulunmaktadır.”5 Başka rivayetlerde bu toprağın yeryüzünde toplanmasına aracı olan meleğin, Azrail olduğu bildirilmektedir. Bu bağlamda, Âdem’in varlığı için gerekli olan toprağı yeryüzünde toplayan kimse olan Azrail’e, bu toprağı aslına iade etme görevinin de verilmiş olması tabii bir durum olarak kabul edilmiştir.

İnsanların farklı ırklardan olmasını yukarıda zikri geçen hadis, çok güzel bir şekilde ifade etmektedir. İnsanlar özleri itibari ile aynı topraktandırlar. Bu sebeple renklerinin farklılığından dolayı birbirlerinden herhangi bir üstünlükleri yoktur. Fakat toprağın niteliğinin insanın karakterine etki edeceğini düşündüğümüzde bazı problemlerin ortaya çıktığını müşahede etmekteyiz. En başta birinin yaratılış itibari ile benden daha yumuşak, daha zeki olması benim için aşılması zor bir sorundur. Çünkü böyle bir yetenekle var olmaya benim iradem, bana imkan tanımamaktadır. Böylece şöyle temel bir soru ve sorun ortaya çıkmaktadır: Benim ne suçum var?

Şunu biliyoruz ki, anne-babamızı ve doğduğumuz yerleri seçmemiz bizim irademizin/tercihimizin bir sonucu değildir. İrademizin/tercihimizin sonucu olmayan bir nedenden dolayı varlığımızdaki eksiklikleri var edeni suçlayabilir miyiz? Veya özellikle de modern dünyada her gün karşılaştığımız üzere zekâmızın, yeteneklerimizin ve rengimizin bize sağladığı avantajları bir böbürlenme, kibirlenme aracı olarak kullanmanın sakıncasının nasıl büyük ayrımcılıklara ve felaketlere sebep olduğunun ayrımında olabiliyor muyuz? Çünkü sürekli olarak kişinin kendi kazanımı olmayan bir yeteneği veya fiziki durumu dolayısı ile kendisinin önemli biri olduğunu vehmetmesi ve bu sebeple de hem toplumsal ve hem de bireysel kazanımlar elde etmesi, bu yeteneklere ve fiziki durumlara sahip olmayanlarca büyük acı ve isyanların sebebi olmaktadır. Bu sorunun şu ayetle nispeten giderilebileceğine inanmaktayız. Yüce Allah: “De ki: Herkes, kendi yaratılışına göre iş yapar. Bu durumda kimin doğru bir yol tuttuğunu Rabbim daha iyi bilir.”6 buyurmaktadır. Bu âyet, yukarıda ifade ettiğimiz, bazılarının doğuştan sahip oldukları avantajları istismar etmelerini engelleyen önemli ilahî bir buyruktur. Şöyle ki; herkes kendi yaratılışına göre farklı niteliklerde iş üretir, kulluk yapar. Yaratılışındaki kapasitenin büyüklüğü nihai anlamda ahirette karşılaşılacak kazanç ve kaybın temelidir. Kapasitesini %50 oranında kullanan normal zekalı birinin elde ettiği ile kapasitesinin %49’unu kullanan üstün zekalı birinin elde ettiği sonuç; bu dünyada üstün zekalı lehine olsa da Allah yanında normal zekasıyla veya yetenekleriyle %50 üretim yapan biri bu ayete göre daha kazançlıdır ve bu insan Allah’a daha yakın bir kuldur. Buna ilaveten doğuştan kendi iradesine bağlı olmadan bir insanın sahip olduğu ırktan veya renkten dolayı üstünlük iddiasında bulunması veya bunun aksine kendisini zemmetmesi ise o kimsenin Allah’ın yaratmasına itirazının ve isyanın olduğu manası çıkmaktadır.

İnsanın fiziki varlığının kökeni hakkında Hz. Peygamber’in yukarıdaki açıklaması ve zikri geçen âyeti kerime ırkçılığı, ırk üstünlüğünü reddetmektedir. Bu sebeple insanlar arasındaki üstünlük İslam’da sadece takva ile sınırlandırılmıştır. Yani kişinin metafizik ile olan ilişkisindeki üstün niteliğine göre değeri ortaya çıkmaktadır.

İnsanın kendi cinsleri ile olan ilişkisi böyle iken insanın yeryüzünde bulunan diğer varlıklarla ilişkisi ise tamamen insanın lehine tecelli eder tarzdadır. Bu alanda insan, insanî nitelikleri üzerinde taşıdığı müddetçe kesin bir üstünlüğü sözkonusudur.

“Şunu da an: Rabbin meleklere: Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım, dedi. Onlar: Bizler seni hamdinle tesbih ve takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek birini mi yaratacaksın? dediler. Allah da onlara: Sizin bilmeyeceğinizi herhalde ben bilirim, dedi.”7 Bu âyet bağlamında insana ilişkin şu hususlar açıkça ortaya çıkmaktadır:

1. Yeryüzünde bir insan yaratılacak ve onun özü yeryüzünün özü olan topraktan olacaktır.

2. Bu yaratılan, halife olacaktır.

3. Melekler, yeryüzünde halife olacak şahsın kan dökecek ve fesad çıkaracak biri olduğunu iddia ediyorlar.

4. Allah da,” sizin bilmediğinizi elbette ben biliyorum” buyuruyor.

İNSAN, TOPRAK İLİŞKİSİ

İnsanın tümel manada varlığı gelişi ve değeri yukarıdaki dört maddede özetlenmiştir. Bu insan tek bir insan mıdır? Yoksa insan türünün içinde birçok insan var mıdır? Yeryüzünde yaratılan ilk ve tek insan Adem midir? Bu hususta İbn Arabi ile başlayan bazı tartışmalar olmakla beraber, yaratılan ilk insan veya insanların Kur’an-ı Kerim’deki maddi kaynağı olarak topraktan (Ali İmran 3/59; Kehf 18/37; Hac 22/5; Rum 30/20; Fatır 35/11; Gafir 40/67); çamurdan (Hicr 15/26, 27, 33; Rahman 55/14); ve cıvık balçıktan (Hicr 15/26, 27, 33) yaratılıp şekillendiği, bu ayetlerin bir kısmında bizzat Hz. Adem’in adı anılarak geçmekte, bazı ayetlerde ise insanın/insanların bu maddelerden yaratıldığı zikredilmektedir. Böylece hem Adem ilk insanlardan biri olarak ortaya çıkarken aynı zamanda Adem’le beraber başka insanların da onunla beraber yaratılma imkanları ortaya çıkmaktadır.

Hz. Adem (a.s)’ın isminin ilk yaratılan insan olarak çamur ve türevleri içinde geçmesi ilk insanlardan birinin Hz. Adem olduğuna kesin ve güçlü kanıttır.8

HALİFE

Halife kelimesinin kök harfleri, “H-L-F” olup sözcükte arka manasına gelmektedir. Halef ise başkasının yerine geçen, bulunduğu bu makamı halefinin ardından işgal eden kimse demektir. Böylece yerine geçtiği kimsenin yürüttüğü işi yürüten kimseye halife denir.9 Yine “halife kelimesi fail anlamında, kendisinden önce yeryüzünde bulunan meleklerin yerine geçen veya yine -rivayetlere göre- kendisinden önce meleklerin dışında bulunanların yerine geçen kimse anlamlarına da gelmektedir.”10 Adem’in halifeliği, temelde, Allah’ın yeryüzündeki hükümranlığını temsil etmeyi içermektedir.

Yukarıdaki anlamlandırmalar çerçevesinde meseleyi değerlendirdiğimizde halife (vekil) demek, yeryüzünde Allah’ın emirlerini yaşatan, o emirler ve nehiyler doğrultusunda yaşayan, âlemi imar eden, varlık âlemindeki diğer yaratılmışlardan üstün olan, onları emri altına alan kimse anlamına gelmektedir. Bu çerçevede Hz. Adem’in halifeliği özellikle:

1. Meleklerin yerine geçen kimse ile

2. Allah’ın yeryüzündeki temsilcisi manalarını içermektedir.

Meleklerin Hz. Adem’in yaratılışına karşı olumsuz görüş belirtip “biz seni tesbih ve takdis ederken başkasını yaratmana ne gerek var” demeleri, meleklerin onun yaratılmasından dolayı bir rahatsızlıklarının olduğu izlenimini vermektedir. Ayrıca meleklere göre, kendi ifadelerinden anlaşıldığı üzere, Allah’ın halifesi demek, Allah’ı tesbih ve takdis edenler demektir. Halbuki Yüce Allah, Adem’i yaratmakla, yeryüzünde kan dökecek, fesat çıkaracak birini var kılmış oluyor ki bu da, takdis yani Allah’ı her türlü noksanlıktan tenzihe engeldir.

Meleklerin bu açık ve gizli niyetlerini bilen Allah, eğer siz ey melekler! Sözünüzde sadık ve masumiyetinizden dolayı hilafete daha layık iseniz, yani insandan daha çok bu dünyada biz senin halifen olmaya layığız diyorsanız, o zaman “üzerinde tasarrufta bulunacağınız şu varlıklar hakkında bilgi veriniz, onların adlarını zikrediniz”11 şeklinde uyarılmaktadırlar. Allah adına eşya/varlık üzerinde yani âlemde, halifelik yapmak, kendisi üzerinde tasarrufta bulunulacak varlık hakkında bilgi sahibi olmayı gerektirir. Ayetin ifadesiyle melekler, Adem kadar eşyayı bilmedikleri/akledemedikleri için eşyayı/varlığı Allah adına kullanmaları da mümkün görünmemektedir. Eğer dünyadaki varlığı bilmeden birileri dünyadaki varlık üzerinde tasarrufta bulunursa bu durum, ne âlemde düzen bırakır ne de varlıkta hikmet barındırır. Bununla beraber Allah’ın âlem üzerinde bazı hususlarda temsilcisi/tasarrufçusu birşekilde Adem iken başka hususlarda ise yine Allah adına elçilik/halifelik görevini ifa edenler elbette meleklerdir. Melekler, kendilerine ortak olunmasından hoşnut olmasalar da Allah’ın onları uyarması üzerine bu hoşnutsuzluklarından vazgeçmişler ve eski konumlarını tekrar kazanmışlardır. Burada, iddiasında vaz geçmeyen meleklerin içinde bulunan İblis’tir. Hz. Adem yaratılıncaya kadar, Allah’ı ululama halifeliğini en iyi şekilde icra edenler meleklerdi. Ancak Hz. Adem’in yaratılmasıyla, kendilerine bir ortak geldiği zehabına kapıldılar. Doğrusu Kur’an’dan da anlaşıldığı üzere Adem’in halifelik görevini ifa edeceği hususlarda meleklerin ve İblis’in bilgileri yoktu.12 Bilgileri olmayan bir hususta halifelik yapmaları da gerekmiyordu. Ancak onlar konumlarını paylaşacak, belki de âlemde meleklerin yani kendilerinin değerlerinden düşüş olacağını düşünmelerinden dolayı hoşnutsuzlukta bulundular. Fakat, sonradan fark ettiler ki Adem’in onların işleriyle bir ortaklığı yok aksine onların bilmediği hususlarda Adem onlara üstünlük sağlıyor. İşte bu üstünlüğü fark eden melekler, geri adım atarlarken İblis, tekebbür eder. Hakkı olmayan bir mertebeyi Allah’tan ister ve kovulur.

Büyük Sufi Ahmet Gazzali meleklerin bu hallerini şu şekilde tasvir eder;“Oysa biz, seni hamdinle tesbih ve takdis ediyoruz” sözleriyle Melekler bir tavus kuşu gibi gurura kapılmışlardı. Bunun üzerine Allah, şöyle buyurdu: Bu işin şartı benlikten sıyrılmanızdır. Eğer bunu yapabilseydiniz böyle olmazdınız, kaldı ki size böyle bir güç verilmedi.”13 Ahmet Gazzali, meleklerin birinci olarak benliklerinden kurtulamadıklarını ikinci olarak ise -ki biz de bu kanaatteyiz-, meleklere Adem’e verilen halifelik tarzında bir halifeliğin verilmediği, yani Adem, meleklere ortak olmadığı gibi onların işlerine de karışacak değildir.

Yukarıdaki çerçeveden meseleye baktığımızda her ne kadar melekler ve İblis, Adem’in kendilerinin yerine halife olduğunu düşünüyorlarsa da durumun böyle olmadığı ayetle açıklanmıştır. Bununla beraber, “Allah’ın halifesi olur mu?” itirazında bulunan alimler de bulunmaktadır. Fahrettin Razi bu itirazları giderecek ve Hz. Adem’in Allah’ın halifesi olduğuna dair önemli bir delil olarak; “Ey Davud, Biz seni yeryüzünde halife yaptık. Öyle ise insanlar arasında hak ile hükmet”14 ayetine dayanarak “burada halifenin, Allah adına hükmetmeden kimse manasına geldiği sonucuna varmıştır. Böylece yeryüzünde halife demek, Allah adına hükümde bulunan demektir”15 şeklinde bir yorum yapmaktadır. Elmalı Hamdi Yazır ise bu hususta daha ilginç bir düşünce ortaya koymaktadır ki; o da:“Kendi irademden, kudret ve sıfatlarımdan ona bazı yetkiler vereceğim, o Bana bağlı olarak, Bana vekil olarak yarattıklarım üzerinde bir takım tasarruflara sahip olacak”16 demektedir. Allah’ın, sıfatlarından bazı yetkileri kullarından bazılarına bahşetmesi, Allah’ın egemenliğinin yarattıkları vasıtasıyla tecelli ettiğini, bize göstermesi açısından kayda değer niteliktedir.17

ADEM-HAVVA İLİŞKİSİ

İlk yaratılan erkeklerden biri Hz. Adem iken, ilk yaratılan kadın meselesi ise, bu hususta Tevrat’ta anlatılanlara benzer, Kur’an’da bu meseleyi açıklayan açık bir beyan bulunmadığı için Tevrat anlatımları doğrultusunda olduğu gibi kabul edilip ona atıf yapılmıştır. Havva’nın varlığı Hz. Adem’in kendi bedenine, yani onun eğe kemiğine bağlanarak çözülmeye çalışılmıştır.18 Aslında Allah, ilk erkek Adem’in yaratılışını anlattığı metinler içerisine, Adem’in dışında hiçbir varlığın ayrıca teferruatlı yaratılış hikayesini anlatma konusu yapmamıştır. Bu itibarla Hz. Adem’in eşinin de teferruatlı anlatımına yer verilmemiştir. Hz. Havva da Hz. Adem gibi insan olduğuna göre, onun da Adem’in yaratılmış olduğu evrelerden geçerek yaratılması Allah’ın kudretinin fevkinde bir iş değildir. Bununla birlikte eğer Allah dilemişse, Adem’in eşini onun eğe kemiğinden de yaratması mümkündür. Allah’ın her şeye kâdirliği göz önünde bulundurulduğunda, bu iki durumun kabulü herhangi sakıncalı bir durum doğurmaz. Ancak Kur’an-ı Kerim, bu hususlarda farklı yorumlar yapmamıza imkan sağlayacak nitelikte ayetleri bünyesinde barındırmaktadır. Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten (tabiattan) yaratan ve ondan da eşini yaratan ve bu iki tabiattan da birçok erkek ve kadınlar üreten Rabbinizden korkun.”19 Bu ayetten hareketle müfessirlerin çoğu Tevrat’taki yaratılış kıssasına atıfla Havva’nın Adem’in eğe kemiğinden yaratıldığı sonucunu çıkarmışlardır. Fakat, “ondan eşini yaratan” ifadesinden maksat, “onun cinsinden eşini yaratan” şeklinde anlaşılmasının Kur’an daki diğer ayetleri de dikkate aldığımızda daha uygun olduğu kanaatini bizde doğurmaktadır. Nitekim Rum suresinde: “Kaynaşmanız için size kendinizden (nefsinizden/tabiatınızdan olan) eşler yaratan, aranızda sevgi ve merhamet peyda etmesi de onun (varlığının) delillerindendir”20 buyrulmaktadır. Bu ayeti kerimeden, Yüce Allah’ın erkeğin cinsinden, kendisinin tabiatına benzer olarak eşini de yarattığı manası rahatlıkla çıkarılabilir. Ayrıca İnsan suresinde: “İnsanın üzerinde uzun devirden bir zaman gelip geçtiği (o vakitler) insan, anılmaya değer bir şey değildi”21 , ifadesine de yer verilir ki, bu ifadeler; insanın toprak, çamur, balçık, vs. süreçlerindeki mayalanma halinin, insanın henüz kendisine ruh üflenmediği için, çamurluk tarafıyla kayda değer bir varlık olmadığı manasına gelmektedir. Bunun yanında, bu ayette Adem’in tekliği değil tümel manada insandan bahsedilmektedir ki bu insanlığın içinde Hz. Adem’in eşi neden bulunmamış olsun? “And olsun sizi yarattık (haleknâkum), sonra size sûret verdik (sevvarnâkum), sonra da Adem’e secde edin dedik. Hemen secde ettiler. Fakat İblis dayattı, secde edicilerden olmadı.”22 Bu ayette, “sizi yarattık, size sûret verdik” ifadelerinde çoğul bir durumdan bahsedilmektedir. Ancak bu çoğunluğu temsilen Hz. Adem’e secde isteniyor. Zaten bir kısım ayetlerde de Hz. Adem ismi zikredildiği halde diğer bir kısım ayetlerde ise Adem ismi zikredilmeksizin insanın/insanların topraktan yaratıldıkları ifade edilmektedir. Eğer ilk yaratılmış insan tek değil de birden çok ise bu durumda Adem’in çocuklarının birbirleriyle evlenme kurgusunun bir anlamıda kalmaz.

Allah, Adem’i ve eşini insanların temsilcisi olarak yeryüzünde bir cennete koymuştur. Ancak insan; peygamber de olsa insan olmanın gereklerince hareket etmiştir. Diğer yaratılan insanlar ise normal bir şekilde yeryüzünün başka yerlerinde varlıklarını devam ettirmiş olabilirler. Çünkü onlar peygamber değildiler, hayatlarını yeryüzünün başka taraflarında devam ettiriyor olmaları imkandan uzak değildir. Hz. Adem ve eşi ise kendileri için tahsis edilen yerden kovulduklarında iki kişi idiler. Fakat ayette hem tesniye (ikili) ve hem de cemi (çoğul) ifadeler ile birbirlerinize düşman olarak çekip gidin (inin=ihbitû, ihbita) (Bakara 2/36;Taha/20/123) denilmektedir. Yani siz de diğer hem cinsleriniz gibisiniz. Ey Adem senin peygamber olarak cennette olman, eğer yeryüzünde yaşıyorsan, diğer insanlardan bir farkının olmadığı manasına gelir. Muhtemeldir ki, bu gerçeği Adem’in şahsında bütün insanlara bildirmek için Yüce Allah, Adem örnekliğini biz insanlara sunmaktadır.

Taha suresi 122, Ali İmran suresi 33. ve 34. ayetlerde “Hz. Adem’in seçilmişliğinden” bahsedilmektedir. Eğer Adem tek ve ilk adam ise onun seçilmesinin ne anlamı olabilir? Onu seçmekten kasıt, topraktan yaratılan birçok ilk insan ile beraber Adem de yaratılıyor ve Adem bütün insanî özellikleri ve zaaflarıyla beraber insanı temsilen ondan bahsedilmekte ve hem de o, insanlar arasında peygamber olarak seçilmiş olmaktadır.

“İnsanlar (başlangıçta) tek bir ümmet idi…’’ Bakara suresi 213. ayetinde zikredilen bu ifadeler de yukarıdaki tezimizi destekler mahiyettedir. Ümmet bir topluluktur. Ayetin devamında, “Allah rahmetinin müjdecisi ve azabının habercisi olmak üzere, peygamberler gönderdi” buyurmaktadır. Kanaatimize göre de Hz. Adem’le beraber birçok insana çamurdan can verildi ve Adem (a.s.) da onlar arasında peygamber olarak seçildi. Bu seçkiyle ona özel bir konum da tanınarak desteklendi. Ancak Hz. Adem insan olması gereğince insanî özellikler gösterdi ve hem cinslerinin içine gönderilerek onlarla beraber yaşamaya mahkum edildi.

Ayrıca Kur’an-ı Kerim’de bazen Hz.Adem ve Hz.Havva’ya ve bazen de – çok uzak te’vil olarak,- Hz.Adem’in çocuklarına aitmiş gibi yorumlanan şu âyetler ise kayda değerdir.

“Allah sizi bir tek nefisten yaratan ve kendisi ile huzur bulsun diye eşini de ondan var edendir. Eşiyle birleşince eşi hafif bir yük yüklenir ve onu taşır. Gebeliği ağırlaşınca her ikisi de Rableri Allah’a, “Eğer bize iyi ve sağlıklı bir çocuk verirsen, elbette şükredenlerden olacağız, diye dua ederler. Fakat Allah onlara iyi ve sağlıklı bir çocuk verince de, Allah’ın kendilerine verdiği çocuk konusunda O’na ortak koşarlar. Allah onların ortak koştukları şeylerden münezzehtir.”23

Araf 7/189’daki ayet ile Nisa suresinin birinci âyeti arasında neredeyse birebir benzerlik bulunmaktadır. Nisa süresindeki âyette, Allah’a şirk koşma olmadığı için o âyetin Hz. Adem ve Havva’ya atıfları her hangi bir sorun olarak görülmemiştir. Ancak Araf, 189,190,191.ayetlerinde durum çok farklıdır. Çünkü orada Allah,onlara istedikleri gibi sağlıklı bir çocuk verilmesine rağmen yine de bu çocuklarını Allah’a ortak koşuyorlar. Aslında istedikleri gibi bir çocuklarının olmasını Allah’tan istemeleri ve bu isteklerine uygun bir çocuk da kendilerine verildiğine göre bir de daha önce İblisle yaşadıkları onca tecrübeye rağmen hala İblis’i önder tanıyıp onu Allah’a ortak koşmaları akıl ve mantıktan çok uzak olmasına rağmen tefsircilerimiz yine de bu olayı Hz.Adem ile eşinin hikayesi imiş gibi takdim etmeleri gariptir. Bu sebeple de tefsirlerimizde bu durumu hem meşrulaştırmak ve hem de bu anlatımları Adem ve eşine uyarlamak için akla hayale gelmeyecek hurafe bilgilere müracaat edilerek durum kurtarmaya çalışmaktadırlar.24

Yukarıda zikri geçen ayetlerde bir erkek ve bir kadından bahsedilmektedir. Bu kadın ve erkeğin aynı tabiattan (tek bir nefisten) yaratıldığı ifade edilmektedir. Bu aynı tabiattan olan kadın ve erkeğin birleşmelerinden kadın hamile kalıyor ve çocuk doğuyor. Anne ve babanın çocuklarına olan sevgileri verdikleri söze rağmen Allah’ın sevgisinin üzerine çıkıyor. İşte bu kadın ve erkeğin bu hallerini Yüce Allah, bize bu kadın ve erkeğin yanlış bir iş yaptıklarını haber olarak vermektedir. Burada malum olan Adem ve eşine ilişkin hiçbir emare yoktur.

Müfessirlerimizin nerede ise ittifaken üzerinde durdukları Hz. Adem ve Havva kıssasından hareket edecek olur isek, Hz. Adem ve Hz. Havva yeryüzüne gönderildiklerinde Şeytan’ın iğvasından dolayı büyük pişmanlıklar yaşamış ve Allah’ın onlara ilke ettiği kelimelerle kendilerinin affını Yüce Allah’tan dilemişler ve Allah da onları affetmiştir. Onların, yeniden bir çocuk sebebiyle Allah’a asi olmaları daha önce yaşadıkları tecrübeler dolayısı ile mümkün görünmediği gibi Kur’an-ı Kerim’in diğer anlatımlarında da böyle bir imaya rastlayamadık. Kanaatimize göre; Hz. Adem ve Hz. Havva’nın dışında, ancak onların yaratılmış olduğu aynı tabiata sahip başka insanlar da Hz. Adem ve Hz. Havva ile beraber yeryüzünde yaratıldılar. Onların hikayesi Araf 189-190. âyetlerinde anlatıldığı şekilde olma imkanına sahiptir.Yine eğer bu ayetlerde anlatılan kadın ve erkek, Hz.Adem ve Havva değilse, bunlar tümel manada insanların tabiatında olan bir durumu açıklamak üzere anlatılmış bir durum olabilir mi? Eğer onların bu halleri, insanlığın istisnasız bütün hallerini kuşatacak bir durum olsaydı (çocuklarından dolayı bütün insanların tabii yapılarında Allah’a şirk koşmalar gibi) bu iki ademin durumu bütün insanlığa teşmil edilerek yorum yapılabilirdi. Fakat bizler biliyoruz ki, çocuklarını Allah’tan çok seven, Allah’a onları şirk koşan insanların varlığı tümel insanlık içerisinde istisnai bir durumdur. Durum böyle olunca, yukarıdaki ayetlerde halleri anlatılan iki kişinin durumu ilk insanlardan bilinen iki ferdin yaşanmış hikayesi olarak karşımıza çıkmaktadır.

HANGİ CENNET?

Klasik ulemaya göre; Hz. Adem (a.s.)’in içine yerleştirildiği Cennet, ahiret hayatı dolayısı ile vaat edilen Cennet’tir. Sonra İblis’in iğvası25 nedeniyle Adem (as) o Cennet’ten bu dünyaya gönderildi. Çünkü Hz. Adem’in yerleştirildiği Cennet (el) takısı alan marifet (bilinen) tir. Bu sebeple de Hz. Adem, vaat edilen yani bilinen Cennette yaratılmıştır. Marifet takısından hareketle tevilde bulunulup böyle bir yoruma gitmek apaçık olan ayetin zahirinden kaçınmaktır. Çünkü Yüce Allah; melekleri haberdar ederken; “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” buyurmaktadır. Burada açık olan husus, Hz. Adem’in yeryüzünde yaratılacak olmasıdır. Hz. Adem yaratılıp Cennete konulduktan26 sonra, İblis ona secde etmiyor ve bu sebeple de kovuluyor. Ne tuhaftır ki bu İblis, yine Cennete giriyor, Hz. Adem ve eşi Hz. Havva’yı kandırıyor. Yani Kur’an’da tasviri yapılan, kendisinde günah işlemenin, kötü fiilde bulunmanın yasak olduğu ve şeytanın giremediği yer olan bu Cennet’e İblis elini kolunu sallayarak girip çıkmaktadır. Eğer durum böyle ise, Hz. Adem ve Hz. Havva kıssasından hareketle yapılan bu yorumlar doğrultusunda vadedilmiş Cennete gidilse de insanoğlu imtihandan kurtulamayacaktır. Bu sebeple yukarıda da ifade ettiğmiz üzere, Allah Teala Hz. Adem yaratılmadan önce onun yeryüzünde olacağını ifade etmektedir. Allah bu ifadesine uygun olarak Hz.Adem’i cennete (bahçeye) koyuyor ve buyuruyor ki; “Sen ve Eşin bu ağaca yaklaşmazsanız ebedî olarak burada kalırsınız”.27 Yani bir taraftan ilahî bilginin bir gereği olarak Adem’in yeryüzünde olacağını söyleyip, sonra da onu yeryüzü olmayan bir yerde ikamete tabi tutmak ilahî kelamın bize açıklanan gerçekliğine uymuyor. Bizim kanaatimiz; Kur’an-ı Kerim’in ifade ettiği gibi Hz. Adem’in kendisinin de içinde yaşamakta olduğu cennetin yaşadığımız yeryüzünde olması gerektiği ihtimalinin daha güçlü olduğu şeklindedir.28

Doğrusu bu türden olayları ve melekut aleminden yeryüzü varlıklarına ait olay ve anlatımları yani Allah’ın zatı ve sıfatları dışındaki gaybî varlık dünyasını, içinde yaşadığımız gerçeklik dünyasından uzak tutmak veya bu tür durumları bu dünyaya yakıştırmamak izahı zor yorumlamalardır. Bize yani insana ilişkin olan durumların insanların yaşadığı bu varlık dünyasında olmasından daha tabii ve doğal bir şey olamaz.

Ta’ha suresinin 116-121. ayetlerinde Hz. Adem ve eşine içinde yaşadıkları mekandaki nimetler hatırlatılarak bu nimetin kadrinin devamı için şeytanın iğvalarına uyup, “o ağaçtan yememeleri” tavsiye/emir edilmektedir.

Buna rağmen Adem ve eşi; şeytanın kandırmalarına uyup, ebedi yaşamak adına, “o ağaç”tan yiyorlar. Sanki o ağacın ebedi yaşatma özelliği varmış gibi bu fiili işlemektedirler. Eğer içinde yaşadıkları Cennet, vaat edilmiş Cennet olsaydı, zaten orada o Cennet var oldukça ebedi yaşayacaklardı ve orada onlara bir şeylerin yasaklanması da gerekmezdi. Anlaşılmaktadır ki Hz. Adem ve Eşi, içinde yaşadıkları yerin ebedi bir yer olmadığını biliyorlardı. Onlar bu fiili işleyince birden bire kendilerinin ayıp yerlerinin farkına varıyorlar. Herhangi bir ağaçtan yeme ile insanın avret mahallinin görülmesi arasında nasıl bir ilişki kurulabilir? Sonra tabiatlarında olan utanma duygusu nedeniyle avret yerlerini ağaç yapraklarıyla örtüyorlar. İşledikleri fiil, onların ayıp yerlerine ait bir gerçekliği ve arlanmayı onlara hatırlatıyor.29

Hz. Adem ile eşinin o ağaçtan tatmalarından sonra ayıp yerlerinin farkına varmaları, bazı soruların cevabını bulmamıza ve bazı hususları da açıklamamıza imkan tanımaktadır. Hz. Adem ve eşi o ağaca yaklaşınca avret yerlerinin farkına varıyorlar. Demek ki bu ağacın cinsellikle bir ilgisi var. İnsanların, bir kuruntu da olsa, yeryüzünde ebedi kalma arzu ve istekleri genellikle evlatları aracılığı ile aranır olmuştur. Evlatlar da ancak cinsel ilişki sonucu varlık alanına çıkmaktadırlar. Zaten Kur’an’da doğrudan ağacın ne manaya geldiğinin açık bir anlamı da bulunmamaktadır. Ancak ağacın ne olduğunu anlamamıza yarayacak çok güçlü karineler (işaretler) yukarıda zikredildiği gibi bulunmaktadır. Hatta Şeytan’ın onları kandırmasının gerekçesi, Kur’an’ın ifadeleriyle şöyle anlatılmaktadır. “Derken Şeytan, onlardan gizli bırakılmış o çirkin yerlerini kendilerine açıklamak (göstermek) için ikisine de vesvese verdi. Rabbiniz size bu ağacı başka bir şey için değil, ancak iki melek olacağınız yahut ebedî kalıcılardan bulunacağınız için yasak etti dedi.”30 Ağaçtan tadıldıktan sonra çoğalma potansiyeline giren Adem adındaki Peygamber, başta kendisine ve eşine yetecek derecede bulunan o küçücük cennet (bahçe) artık kendilerine yetmez. Diğer hemcinsleri gibi yeryüzünün başka yerlerine dağılmak zorunda kalırlar. Bilindiği üzere tarihteki büyük göçlerin arkasındaki önemli amillerden biri de çoğalan nüfusa yaşama imkânı arama uğraşısıdır. Adem ve Havva’nın çocukları da o gün bugündür yeryüzündeki sürgünlerini bu fani dünyadaki hayatlarını devam ettirmek uğruna sürdürmeltedirler.

MELEKLER HZ. ADEM’İN DURUMUNU NASIL BİLDİLER?

Meleklerin; “yeryüzünde kan dökecek, fesatlık çıkaracak birisini mi yaratacaksın?” şeklindeki sözleri, onların Hz.Adem’in kötülüğe meyyal olan biri olarak kendi yerlerini tutacak olması dolayısı ile kıskançlık gösterip bu sebeple böyle bir ifade kullanmış görünmektedirler. Allahu Teala’nın “sizin açıkladığınızı ve gizlediğinizi bilirim” demesi hem meleklerin, kıskançlıklarını bildiğini ifade içindir ve hem de açığa vurduğunuz Ademe ilişkin kan dökücü gerçekliği de biliyorum demektir. Fakat Adem’in çocuklarının kan dökücü olmalarına rağmen sizin bilmediğiniz başka şeyler de vardır ki o da Adem’in sizden üstün olan tarafı, kendisinin halifeliğini üzerinde icra edeceği eşyayı sizden iyi biliyor olmasıdır. Asıl mesele de budur. Peki melekler, Adem’in kötülüğünü ön plana çıkarmak isteseler de Adem’e ilişkin bu gerçekliği nasıl biliyorlardı? Yani bir senaryoya uygun figüranların karşılıklı konuşmalarını mı yapmışlardı? Yoksa bu karşılıklı konuşmaların başka boyutu/boyutları da var mıydı? Birinci ihtimal olarak görülen öngörü, Allah’ı herhangi bir varlık gibi tasavvur etmemize sebep olabilir. O itibarla bu diyalogları Kur’an’daki başka atıflara da dayanarak olayı temellendirmenin uygun olduğunu düşünmekteyiz. Varlık-Allah bağındaki usule uyarak bu tür durumları açıklamak kanaatimizce daha uygundur.

Şöyle ki;

Allah’ın, meleklere, insanı halife yapacağını söylemesi söz ile değil, hal diliyle olan bir konuşma olabilir. Kur’an’da bunun örnekleri vardır. “Allah yere ve göğe isteyerek veya istemeyerek gelin dedi, isteyerek geldik.”31 demeleri gibi.. Bu itibarla melaikeye olan konuşmanın hakikati, ancak manadan ibarettir, şekil ve kalıp olmayabilir.32

Meleklerin, yeryüzüne halife olarak gönderilecek varlıkların orada fesâd çıkaracak ve kan dökecek olmalarını (Adem’in bir potansiyeli olarak) bilmeleri de mümkündür. Şöyle ki:

a. Allah’ın onlara (başka melekler vasıtasıyla) haber vermesiyle bu meseleyi bilmiş olmaları veya;

b. Meleklerin Levh-i mahfuz’dan Hz.Adem’in özelliklerini öğrenmeleri vasıtasıyla muttali olmuş olmaları mümkündür. Böylece Melekler ile Allah arasındaki konuşmaların biz insanların bir birleriyle konuşmaları gibi olmadığı bu açıklamalar doğrultusunda yorumlanması gerektiği kanaatini taşımaktayız.

RUH, BİLME VE SECDE

İnsana ilahî ruhun üflenmesi, ona isimlerin öğretilmesi ve Adem’e secde edilmesinin emredilmesi kitaplarımızda, tam açıklığa kavuşturulmuş bir konu değildir. Biz olaya Kur’an bağlamında bakarak yeni bir anlayış tesisine gitmeye gayret edeceğiz.

Allahu Teala; “Onu düzenlediğim ve ona ruhumdan üflediğim zaman, siz hemen secdeye kapanın”33 buyurmaktadır. Bu ayette üç husus ön plana çıkmaktadır.

1. İnsanın topraktan/çamurdan şekillenmesi

2. Bu şekle ilahî ruhun üflenmesi

3. İlahî ruhun üflenmesiyle, insana/Adem’e secdenin emredilmesi.

İnsanın çamurdan şekillenmesi yalnızca bir formu dolduran maddeyi ifade etmektedir. İnsanın bu maddesi, henüz beşerin insan olma durumunu ve değerini ifade edecek düzeyde değildir. Ne zamanki bu maddî forma ruh üfleniyor, işte o zaman insan denen bir canlı varlığa geliyor. Bu canlı, var olduğu dünyadaki bütün varlıkların özelliklerini üzerinde taşıdığı gibi (maddesel, bitkisel ve hayvansal) ayrıca ilahî ruhun kendisinde tecelli etmesiyle de bilen, düşünen, konuşan, canı olan bir varlık oluyor. Daha sonra da ifade edeceğimiz üzere Adem’e secde, İblis’in kıyasındaki gibi çamurluk sebebiyle değil, bunun aksine İblis, batıl bir kıyasta bulunuyor. Ateş ile çamuru kıyaslıyor, halbuki burada kıyas, ateş ile ilahî ruh arasında yapılmalıydı.

Yukarıda zikri geçen ayetlerin birinci kısmında Adem’in şekillendirildiği, ikinci kısmında ise bu şekle ruhun üflenmesi sebebiyle Allah’a secdenin istenmesidir. Secdenin kime yapıldığı meselesi hususunda ûlema çokça fikir beyan etmiş ve ilginç münakaşalarda bulunmuştur. Genel kanı, bu secdenin Hz. Adem’e saygı kabilinde bir baş eğme olduğu şeklindedir. Bize göre Kur’an-ı Kerim bu âyetlerde açıkça, Adem’e ilahî ruh üflenince secde isterken, Bakara suresi, 30-34. ayetlerinde ise zımnen Adem’e isimlerin öğretilmesi neticesinde Adem’e meleklerin secde etmesi istenmektedir. Her iki anlatımda da hem ilahî ruh ve hem de ilahî vahiy (isimlerin öğretilmesi) dolayısı ile Adem’in şahsında Allah’a secde istenmiştir. Ruh ve vahyin Allah’a aidiyetine dikkat edilmediği zaman, tıpkı şeytanın kıyasında olduğu gibi ama onun kastı ve niyeti gibi olmayan yanlış neticelere ve yorumlara gidilmektedir.

Adem çamurdan şekillenip içine ilahî ruh üflenmeden önce bir ruhlar âlemi var mıydı? Yok muydu? Yani ruh, bedenden önce mi, sonra mı? Soruları bu âyet bağlamında değerlendirildiğinde her beden için ilahî bir ruhun var edildiği görülmektedir. Ayrıca Araf suresi 172 ve 173. ayetlerinde zikredilen kavram (zürriyet), ruh veya ruhlar alemi değil, bir zürriyet/bir nesildir. Zaten surenin tamamı ve ayetlerin siyak ve sibakına dikkat edildiğinde, kendilerinden Allah’a inanmaları hususunda söz alınan kimselerin İsrailoğullarından bir gurup olduğu görülecektir. Böylece Adem’den önce yaratılmış ruhlar var idi, Adem yaratılınca bu ruhlardan ona üflendi, şeklindeki inancın temelsiz olduğunu düşünmekteyiz. Ayrıca ruhlar alemi inancının Platoncu ve Yeniplatoncu etkilerin neticesinde İslam düşüncesine girdiğini düşünmekteyiz. Bize göre ayette de belirtildiği üzere, her insana ferdi olarak ilahî bir ruh üflenmiştir ve bu sebeple de Adem’e diğer varlıkların secde etmesi istenmiştir.

“Ona ruhumdan üflediğimde hemen ona secde ederek kapanın” âyetinin yorumunda Elmalılı, burada meleklerin Adem’e secde etmelerinin şarta bağlı bulunduğunu ve bu şartın da, ilahi ruhun Adem’e verilmesi olduğunu ifade etmektedir.34 Bu yorum bize ruh hakkında bazı hususları ifade etme imkanı tanımaktadır. Şöyle ki; ruh, ilahî bir tabiata sahip olduğundan, ruhun mahiyetini dün olduğu gibi bugün de tanımlayamamaktayız. Ruh bize ait olmasına rağmen, biz bizde olan varlığın mahiyetini bilemiyor ve tanımlayamıyor isek bu ruhun bizim görünen varlığımızdan daha yüce bir varlığa nispet edilmesi doğru bir tespit olmalıdır.Tıpkı ilahi buyrukta ifade edildiği gibi; “Biz ona şah damarından daha yakınız.”(Kaf,50/16)

“(Adem’e secde) bunun takdir edilmesi ve meydana getirilmesi, isimleri öğretmekten sonradır. Bununla birlikte biçim verme ve ruh üflenmesi, hepsinden daha yavaş ve geç olmuş değildir. Çünkü bu öğretme ve imtihan ruh üflemenin içindedir. Yani bundan anlaşılıyor ki, ruh üflenmesinden murat canlı olunması değil, konuşan (akleden) bir canlı olmasıdır.”35

Doğrusu Elmalılı bu yorumuyla çok önemli bir hususa işaret etmektedir. Bu da Kur’an-ı Kerim’de zikredilen meleklerin Adem’e secde etmelerinde iki sebebin varlığına ve fakat secdenin yani vuku bulan olayın tekliğine işarettir. Bilmenin ruhun özelliğinden olduğu da bu itibarla ortaya çıkmış olmaktadır. Özellikle de ruh ve ilk bilmenin, yani insanın ontik değeri (ruhun üflenmesi sebebiyle) ve epistemik değerinin kaynağı Yüce Allah olarak belirmektedir. İlk insan ile son insan arasında mahiyetlerinin bilkuvve niteliği arasında bir farkın olmadığını da bu âyetler vasıtasıyla anlamış olmaktayız.

Hz. Adem’e öğretilen isimlerin niteliği hususunda birçok yorum ve tefsir yapılmıştır. Özellikle dünyada var olan her şeyin Adem’e öğretildiği iddiası çok fazla abartıdır. Bütün (küllehu) teriminden neşet eden bu yorum “haülâi” yani “şunlar” ifadesi ile orada bulunan şeylerle sınırlandırıl-mıştır. Bununla beraber Fahrettin Razi, bu öğretmeden kastın; Adem’e eşyanın sıfatları, vasıfları ve özelliklerinin bildirilmesidir. Der. Ona göre “elesma” lafzından muradın, sıfatlar olması doğru bir çıkarsamadır.36 Ancak insana ruh verilmekle eşyayı bilme yeteneği de verilmiştir. Ayrıca Adem ile melekler arasında bir farkın olması ise Hz. Adem’in daha özel şeyleri bilmesi ile mümkün olacaktır. Yine biraz önce ifade ettiğimiz, ona bütün isimler öğretildi diyenlerin iddialarının doğru olmadığı şu sebeple de zayıf görünmektedir. Adem (as), içinde bulunduğu cennetten kovulunca ve yaptığı işten dolayı da pişman olunca durumunu ifade etmekten aciz kalmıştı. Allah’ın onun ruhuna “kelimeler atmasıyla” o, halini ifade edebildi. Eğer bütün isimler ve durumlar Adem’e öğretilmiş olsaydı, Adem’e yeniden kelimelerin ilkâsı gerekmezdi. Böylece Hz.Adem’e öğretilen şeyler, eşyanın niteliğine ait olduğu gibi Hz. Adem cennette bulunurken ona bazı şerî durumlara da riayet edilmesinin (ağaca yaklaşılmaması gibi) de ona vahyedildiğini anlamaktayız.

“Yüce Allah, Adem’i meleklerin önüne geçirmek, Adem’e secde etmelerini sağlamak, onları Adem’in öğrencileri yapmak ve ondan öğrenmelerini emretmek suretiyle, Adem meleklerden daha faziletli olmuştur. Bu sebeple de Hz. Adem (a.s.) kendisine secde edilmek ve bilginin tahsis edilmesi suretiyle üstünlük ve büyüklük makamını elde etmiştir.”37

Filozoflara göre ise Adem’e secde eden melâike ruhsal cevherlerdir. Zira, göksel ruhların, insan ruhlarına itaat etmeleri muhaldir.38 Çünkü meleklere iman, imanın ikinci esasıdır ki bu durum, kendilerine iman edilen melaikenin insandan üstün olduğunun göstergesidir. Ayetlerde de belirtildiği üzere, göksel ve arzî melekler bulunmaktadır. Göksel melekler yalnızca Allah’ı tesbih ve takdis edenler olup bu konumlarını Yüce Allah’ın da belirttiği üzere asla terk etmeyenlerdir. Ancak bunlar içinde dört büyük melek gibi, Allah’ın özel izniyle inenler vardır ki bunların da sınıfı göksel melekler sınıfıdır. Bu göksel meleklerin yanında bir de Allah’ın yeryüzündeki emirlerini tanzim edenler vardır. Bu melekler insanın ve diğer eşyanın yetenekleri (meleke) olduğu gibi, kendilerine özgü varlığa sahip olan melekler de bulunmaktadır. İşte Adem’e secde edenler arzî olan varlıkların melekeleri ile arzî meleklerdir: Arz ile hiçbir ilişkisi olmamış, olmayacak bir varlığın arzda olan bir varlıkla mukayese edilmesi, o varlığa itaatin istenmesi pek makul bir durum gibi de görünmemektedir.

İBLİS MELEK MİDİR?

Bakara 34. ayette; “Hani meleklere Adem’e secde edin demiştik de İblis hariç bütün melekler hemen secde etmişlerdi…” Bu ayet mucibince, “İblis’in meleklerden olduğu anlaşılmaktadır. Yoksa meleklere verilen emir, onu kapsamazdı ve kendisinin meleklerden istisna edilmesi sahih olmazdı. Buna mukabil, “O cinlerdendi. Rabbinin emrinden dışarı çıktı” (Kehf, 15/50) ayetiyle de bu durum reddedilemez. Çünkü İblis’in nev’ olarak meleklerden, fiilen ise cinlerden olması caizdir.”39 Bu açıklamayı yapan Beydavî, neden böyle bir yoruma gittiğinin arka planını ise şöyle açıklamaktadır. “Nurdan murat, ziya veren cevherdir; ateş de bunun gibidir. Ancak ateşin ziyası bulanıktır, dumanla örtülüdür, hararetin fazlalığı ve yakma özelliği sebebiyle sakınılması gerekir. Bu ateş arıtılıp süzüldüğünde tamamen nur olur. Tersi olduğunda ise ilk haline döner. Nuru sönünceye kadar bu hal gittikçe artarak devam eder, tamamen duman kesilir.”40 İlginç bir yaklaşım ve güzel bir çözüm tarzı, eğer, “Allah, İblis’i meleklerden saymış ise, o zaman (şeytanın meleklerle) ontik köken birliğinin olduğunu söylemek mümkündür. Fakat, bir ön kabul olarak; meleklerin iradelerinin olmadığı, asla yanlış yapmayacakları gibi genel kabüllerden dolayı, Müslümanlar, İblis’in meleklerden olmasını temellendirememişlerdir. Meleklerle ilgi şöyle muhtemel bir soru her zaman mümkündür; bu da melek ile İblis’in işlevlerinin de gerektiğinde aynı olabileceğini gösterecektir. Melekler eğer, Adem’e ilişkin, “o kan dökecek, fesat çıkaracak” şeklindeki iddialarından vazgeçmeseydiler; bu durumda İblis’ten bir farkları kalır mıydı? Veya İblis, başlangıçta Adem’e secde etmediğinden dolayı pişman olup, tıpkı Adem gibi tövbe etseydi eski haline döndürülmez miydi? Bizce bu faraziyenin gerçekliği olmasa da bunun imkanı vardır. Nitekim Kur’an-ı Kerim; şeytanların Hz. Süleyman için denizin derinliklerinden inci, mercan çıkardıklarını haber vermektedir ki bu da şeytan zürriyetinin İblis ile aynı düzlem ve düzey içerisinde olmadığını bize gösterir.

Melek ve cinin aynı özden olmalarına karşın, bulundukları konum itibari ile (ontolojik statü olarak) farklı isimlendirilmişlerdir.

ŞEYTANIN KIYASI

Şeytan ateşten; melek nurdan (ziyadan); insan ise çamurdan ve ruhtan yaratıldı. Şeytanın cinliği, meleklere karşı bir isyanı veya onların varlığına bir itirazı taşıyacak düzeyde değildi. Kendisinin de ifade ettiği üzere kendisi nurun bir alt aşaması olan ateşten, melekler ise ateşten daha üstün olan nurdan yaratılmışlardı. Ancak İblis, cinliğini Adem’e karşı cinlik ve şeytanlık yaparak kullanabileceğini düşündü ve dedi ki: Onu (Adem’i) çamurdan yani ateşten daha aşağı olan bir unsurdan beni ise çamurdan daha yüce olan ateşten yarattın bu itibarla ben Adem’e itaat etmem.41 Şeytan şunu ifade etmek istiyordu. Benim ontik doğam, Adem’in ontik doğasından daha üstündür. Doğrusu ateş ve çamur noktasında meseleye bakacak olursak şeytanın yaptığı kıyas doğru bir kıyas olabilir. Fakat işin öyle olmadığını Yüce Kitap bize anlatmaktadır. O da, Allah’ın İblis’e Adem’in çamurluk tarafına değil Adem’in taşıdığı başka değerlerden dolayı secde edilmesini istemesidir.

İlahî bilgi ve ilahî ruh; hem çamurluktan, hem ateşten ve hem de meleklerin ziyasından daha yüce bir mertebededir.

Kur’an-ı Kerim, meleklerin ve cinlerin Adem’e secde etmelerini iki bağlamda ifade etmektedir. Bunlardan birincisi; Adem çamurdan şekillendikten sonra ona ilahî ruhun üflenmesiyle istenen secdedir ki orada hazır olan melekler, Allah’ın emrine teslimiyet gösterip secde yaparken, İblis yukarıda da ifade edildiği üzere çamur-ateş kıyaslamasını yaparak secdeyi reddeder. Aslında yapılması gereken kıyas; ateş ile ilahî ruh arasında olmasıydı. Bu itibarla İblis’in yaptığı kıyastaki illetlerin benzerliği veya aynîliğinin bulunmadığı gözden kaçınca/ kaçırılınca kıyas da kıyas olmaktan çıkmaktadır.

İkinci olarak; ruhun üflenmesi ve bu üflemeye paralel olarak Adem’e öğretilen isimler nedeniyle Adem’e secde emredilmiştir. Melekler yeryüzünde kendi işlerine ortak olacak bir ademin varlığına itiraz edince, Allah da zımnen Adem’i neden yarattığını meleklere açıklamak üzere Adem’e öğrettiği varlıkların isimlerini meleklerden sorar. Melekler bu meseleyi bilmediklerini anladıklarında, Adem’in de yaratılmasının anlamını anlamış olmaktadırlar. İşte melekler tam bu durumda iken Yüce Allah meleklere ve meleklerin içine melekler adına gizlenmiş olan İblis’e de Adem’e secde etmesini ister. Melekler ve İblis, Adem’e secdenin ona öğretilenler dolayısı ile olduğunu bilirler. Ancak İblis bu bilmeye rağmen meleklerden ayrılarak, Adem’e secde etmeyi reddeder. Böylece bir batıl kıyas ile tekebbürüne, cinliğine devam edebileceğini sanır.

İBLİS ADEM’İ NE İLE KANDIRDI?

“Sonunda Şeytan ona (Adem’e) vesvese verdi. Dedi ki: Ey Adem! Sana sonsuzluk ağacını ve bitmeyen bir saltanatı göstereyim mi?”42 “Derken İblis, onların birbirlerinden gizli olan mahrem yerlerini kendilerine göstermek üzere onlara vesvese verdi. Rabbimiz başka bir sebepten değil, sırf ikiniz de birer melek ya da ebedî kalanlardan olursunuz diye sizi bu ağaçtan men etti, dedi.”43 “Ve onlara, elbette ben sizin iyiliğinizi isteyenlerdenim diye yemin etti. Böylece hile ile onları aldattı.”44 Yukarıdaki ayetler Adem, Havva ve İblis üçgenindeki sorunları çözmemiz açısından bize büyük bir yorum imkanı ve alanı tanımaktadır. Şöyle ki:

I. Şeytan öncelikle iğvayı Tevrat’tan farklı olarak Adem’e veriyor. Adem de bu günaha Havva’yı ortak yapıyor.

II. Adem ve Havva yaşadıkları yerin ebedi bir yer olmadığını biliyorlar. Şeytan da buradan hareketle onları kandırmaya çalışıyor. Bu itibarla bu yer, vaad edilen Cennet değil, fani olan bir varlık alanını işaret etmektedir.

III. Adem, kendisine melekler secde etmelerine rağmen, İblis, Adem’i ve Havva’yı melek olmak için kandırıyor. O zaman Adem’e secde eden melekler meselesi daha önce de ifade ettiğimiz üzere, varlığın melekesi ve varlığı bir şekilde idare eden arzî melekler olmaktadır. Semavi melekler değildir.

IV. Bu kandırmacayı yaparken, Allah adına yemin etmesi, Allah adına Allah’a isyan ettirmeyi başarması, ilginç bir durum olarak karşımıza çıkmaktadır. Ebedî yaşamak veya melek olmak; ebedi kalmak insan noktasında çocuk sahibi olunmakla mümkün olmaktadır. Yine melekler ölmedikleri için orada da bireysel ebediyet durumu bulunmaktadır.

V. Ayette zikredildiği üzere şeytan onlara mahrem yerlerini göstermek üzere iğva veriyor. Doğrusu eğer bu iğvanın Hz. Adem ve Havva’nın mahrem yerleri ile doğrudan bir ilişkisi yoksa neden şeytan böyle bir gerekçeye sığınsın?

Beydavî’ye göre, İblis’in sözü Adem’de fıtrî bir meyil meydana getirdi. Adem ise Allah’ın hükmünü gözeterek nefsini bu iğvadan uzak tuttu. Ama sonunda unuttu ve mani zail oldu. Onun tabiatı kendisini buna sevk etti.45 “Adem de Rabbine isyan etti, böylece zarara uğradı.”46 Bu ağaçtan tattıkları zaman Adem ve Havva’ya mahrem yerleri göründü, onlar da ağaç yapraklarıyla avret yerlerini kapattılar. Bu ayetlerden ortaya çıkan husus; Adem ve Havva; Şeytanın iğvası sonucu nefislerinde bulunan tabii meyillerine uyarak cinsel ilişkide bulunmuş olduklarıdır. Şehevî tatminden sonra şehvet perdesi gönüllerinden çekilince, Allah’ın kendilerine olan emrini hatırlayarak büyük pişmanlık duydular ve tövbe edip yeniden Allah yanında konum kazandılar.

Şöyle muhtemel bir soru sorulabilir: Allah, Adem ve Havva’nın böyle bir yanlış yapacaklarını bildiği halde neden onlara bu türden bir yasak koydu? Hz. Adem ve Havva bu bölümün sonunda da ifade edeceğimiz üzere insanlığın tümel karşılıklarıdır. Adem ne ise diğer insanlar da odur. Günah işleyecek ve bunun neticesinde de ya tövbe edip eski konumunu kazanacak ya da İblis gibi diretip cehennemi hak edecektir. Hz. Adem ve Havva’nın yaptıkları biz insanların her gün yaptığımız işlerdendir. Bu itibarla suça, günaha karşı nasıl bir tavır takınmamız gerektiğini Yüce Allah peygamberine öğrettikleri vasıtasıyla bizlere de öğretmektedir.

Eğer Adem ve Havva bizi temsil ediyorlarsa bizim gibi bir hayatı yaşamaları ilahî kanun gereği böyle olmalıdır. Bunun dışında, “Allah’ın bilmesi, Adem’in o fiili yapmasını mecbur kılmış-kılmamıştır” bu bir bahs-i diğerdir. Ancak Adem bize benziyor biz de Adem’e. En tabii olan ve her gün yaşadığımız gerçekliğe uygun bir kıssa. Bir şeyin akliliği veya doğruluğu o şeyin yaşanan gerçekliğe uygun olması ile doğru orantılıdır. Bizim tecrübe edemediğimiz gaybî bilgi (ilahi bilgi) hakkında söylenecek her söz, mutlak hakikati ifade etmekten her zaman aciz kalıcıdır.

Elmalı’ya göre; eğer Adem ve Havva’nın yedikleri meyve cinsel ilişki ise bu kabul edilemez. Böyle bir durumda bu evlilik gayri meşru olmuş olurdu.47 Bu itiraz, ilk bakışta haklı imiş gibi görünmektedir. Halbuki Kur’an sarahatle Adem’in yanlış yaptığını, Allah’ın emrettiği şeye muhalefet ettiğini beyan etmektedir. Allah yasakladıktan sonra elma veya buğday yemek ya da cinsel ilişkide bulunmak arasında bir fark olmamalıdır. Önemli olan bu fiilin işlenmesinden sonra Adem’in yaptığından pişmanlık duyup tövbe etmesidir. Sonuçta Adem ve Havva’nın tek başlarına bulundukları bir yerde böyle bir ilişkide bulunmaları zaten böyle bir fiile esasında yol açmaktadır. Burada önemli olan tövbe etmektir. Ve tövbe Hz. Adem’in şahsında bütün insanlar için geçerli bir gerekçedir. Adem ile Havva’nın evlenmeleri insanî bir durumdur. Aykırı olan husus, kaide ve kuralına uymamaktır. Buna karşılık bir elma veya buğdayın insana yasaklanmasının hiçbir hikmetli karşılığı da yoktur. Ayrıca Allah, Hz. Adem’e; ‘’sen ve eşin bu ağaca yaklaşmamak kaydıyla istediğinizi burada yiyin/yapın’’derken, zaten zımnen onların birbirlerinin eşleri olduğunu da tanzim etmiş olmaktadır.Ayrıca çok ilginç olan hususlardan biri de Allah,Adem’i ve eşini (zevc) tek bir nefisten yarattı,derken, Hz.Havva’nın cinsiyetini müzekker olarak ifade etmiş olmasıdır.Buda Adem ve Havva o malum yere konulurken henüz cinsiyetlerinin farkında değillerdi.Onları bu hususta uyaran ve bu farkı ortaya koyan İblistir.

Ayetlerde geçen ağacın (şecere), Saffat Suresi, 146. ayette “gövdesi olmayan bitki, Nisa Suresi 65. ayette ise “aralarında dallanıp budaklanan hususlarda seni hakem tayin etmedikçe” şeklinde olup, “şecer” kelimesinin hem Kur’an’da ve hem de Arap dilinde, “çoğalmak” yanında başka anlamlara da geldiği görülmektedir.48 Yani şecer çoğalmaksa, Adem ile Havva da ademliklerinin gereğini yaparak çoğalmışlardır.

HZ. ADEM VE TEVBE

İblis, Adem’e secde etmemekte ısrar edince, melekler içindeki mevkiini kaybetti ve bu konumundan kovuldu. Ancak İblis, Allah’tan Adem’i ve oğullarını kıyamete kadar saptırmak üzere izin istedi. Bu kandırmayı ilginç ifadelerle temellendirdi: “Dedi ki ben Senin (Allah’ın) dosdoğru yolunun (sırat-ı müstakim) üzerinde oturacağım ve kullarını saptıracağım.”(Araf,7/16) İfade ilginç, İblis’in Sıratı Müstakim üzerinde bulunuyor olması yaptığımız her amelin nefsimizde sorgulanmasını elzem kılmaktadır. Çoğu zaman insanlar sırat-ı müstakim üzerinde olduklarını iddia ederler. Bu iddianın doğruluğu, yapılan işin Kur’an’a uygun olup olmadığının sürekli testinin yapılmasıyla mümkündür. Bunun için de Kur’an’ı bilmek büyük önem arzetmektedir. Bilmediğim bir şeyi sözüme ve fiilime ölçü yapamam. Gerçi bazen Hz. Adem’de olduğu gibi bilmek de işe yaramayabiliyor. İşte İblis, Hz. Adem’e gelerek, Allah adına yemin edip ve diyor ki, bu yasaklanan ağaçtan yemek sizin hayrınıza olduğu için Allah size onu yasakladı. Doğrusu tam şeytanca bir plan, Allah’ın emrini, Allah adına yemin ederek ve sanki Allah, Adem’e ve eşine iyi olan bir şeyi yasaklamış gibi Adem’i ve eşini kendi nefsaniyetlerine hoş gelen bir fiille kandırarak Allah’ın açık emrine isyan ettiriyor. Burada psikolojik bir saptırma yoluyla insanın yanlış fiiline gerekçe bulmasının arkaplanını hissetmekteyiz. Çünkü vicdan, yapmış olduğu kötü fiile gerekçe bulmazsa/bulamazsa vicdanının kendisine verdiği huzursuzluğu gideremez.

Bütün insanlara ibretlik bir öykü bırakıyorlar. Hz. Adem ve eşi, İblis’in iğvasına yenik düşüyor büyük pişmanlık duymaya başlıyorlar Fakat içlerinde biriken duyguları hangi kelimelerile ifade edeceklerini bilmiyorlar. Veya bildikleri kelimeler pişmanlıklarını ifade etmede kifayetsiz kalıyor. Bunun üzerine Yüce Allah, Adem’e kelimeler ilka ederek, onun kendisine karşı duyduğu pişmanlığını ifade etmesine imkân tanıyor.“Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz.”49 Hz. Adem (a.s.) ilk yaratıldığında; “ona eşyanın bütün isimlerini öğrettik”ten kastın çokluktan kinaye olduğu anlaşılmaktadır. Yani insana bilme tabiatı ve arzî meleklerle muhatap olduğunda meleklerin bulundukları yerdeki bazı şeylerin Hz. Adem’e öğretildiği anlaşılmaktadır. Şeytan da Allah’ın emrine karşı gelmekten vazgeçip tevbe etseydi, o da affedilebilirdi. Ancak o dayattı ve yaptığının sunucunu Allah’a izafe etti. Adem de İblis gibi kovulmuştu.Ama Adem, pişmanlık duyunca affedildi, diğeri ise kendi varlığının Allah’ın emrinden daha kıymetli olduğu zehabına kapıldı ve ebediyen ilahî rahmetten kovuldu.

Celaleddin-î Rumî, Adem ile Şeytan arasındaki farkı şu muhteşem ifadeleriyle dile getiriyor:

“Ey oğul! Allah her şeyi muhittir. Bir işi yapması, o anda diğer bir işi yapmasına mâni olamaz.

Şeytan, bimâ ağveytenî,50 dedi; o alçak ifrit, kendi fiilini gizledi.

Adem ise, zalemnâ enfüsena,51 dedi, o bizim gibi hakkın fiilinden gafil değildi.

Günah ettiği halde, edebe riayet ederek Allah’a isnad etmedi, Allah’ın halk ettiğini gizledi. O suçu kendisine atfettiğinden ihsana nail oldu.”52

Adem’in tövbe etmesi tövbesinin kabul edildiği, Bakara suresinin 37. ayetinde belirtilmektedir. Bir kulun tövbe ettiği ve tövbesinin de kabul edildiğinin ifade edilmesi;

a) O kulun günah işlediğine,

b) İşlediği günaha karşılık tövbesinin kabul edildiğine delildir. Böylece Adem’in günahının çocuklarında devam ettiği, Adem’in işlediği hata sebebiyle bütün insanların günahkar olduğunu ileri süren Hıristiyan düşüncesini/inancını53 Kur’an-ı Kerim’in düzeltmek ve insanları bu ezeli günah şuurundan kurtarmak istediği amaçlanmış olunmaktadır.54

İslâmî inanca göre, Adem (a.s.) günah işlemiş, günahına karşılık tevbe etmiş ve tevbesi kabul edilmiştir. Yine İslâmî inanca göre, tevbe edip tevbesi kabul edilen kimse günah işlememiş gibidir. Birinin günahından dolayı, günah işlemeyen çocuklarının sorumlu tutulup suçlanması ilkel kan davası gibidir.

ADEM’İN VEYA PEYGAMBERLERİN MASUMİYETİ

Hz. Adem ve diğer peygamberlerin gerek peygamber olmadan önce ve gerekse de peygamber olduktan sonra yaptıkları yanlışlar/hatalar bulunmaktadır. Ancak buna rağmen peygamberlerin masumiyeti meselesi hep gündemde kalmış ve fakat bu hususta tatmin edici cevaplar verilememiştir. Çünkü peygamberlerin masumiyeti bütün yapıpettiklerine ve söylediklerine teşmil edilmiştir. Halbuki Kur’an’daki peygamber kıssaları bu söyleme (masumiyet iddialarına) uygun düşmemektedir.

Kanaatimizce peygamberlerin masumiyeti; kendilerine vahyedilen ilahî vahyi tebliğ noktasında asla yanlış yapmamış olmaları cihetiyledir. Bu masumiyeti temin eden de bizzat Allahu Teala’dır. Yani burada peygamber de olsa beşerî irade ve tercihler kesinlikle işe dahil edilmemiştir. Nitekim Hz. Peygambere vahiy nazil oluyor iken, vahyi aldığı esnada unutmamak için dilini oynatıp, gelen vahyi ezberleme cihetine gidince Yüce Allah, “Ey Muhammed, dilini oynatma. Onu (vahyi/Kur’an’ı) sana biz öğretiyoruz ve hafızana nakşetmek bize aittir ve onun beyanı da bizim üzerimizedir” (Kıyame,75/16-18) buyurarak, bu işlemin dâhlinde peygamberin bir tercihinin olmadığını bize göstermektedir. Ayrıca bu durumu te’yiden, A’lâ sûresi 6. ve 7. ayetlerde de Yüce Allah şöyle buyurmaktadır. “Biz sana okuyacağız, sen de unutmayacaksın, Allah’ın dilediği müstesna.”

Vahyi alış ve tebliğ edişin dışında peygamberlerin hayatlarının tamamının günah ve hatadan beri olduğunu ileri sürmek, Kur’an’ın peygamberler hakkındaki -Hz. Adem (a.s.) de olduğu gibi- haberlerinin yanlış olduğu zehabına bizi götürür. Nitekim tartışmalar da bu sebeple sonlanamamıştır.

Eğer peygamberler bütün günahlardan beri olsalardı, peygamberlerin insan değil, melek olmaları gerekirdi. Çünkü günah işleyen insana benzemeyen bir varlık var, bu varlığın günah işleyen insana örnek olması eşyanın tabiatına aykırıdır. Nitekim Yüce Allah, müşriklerin, Hz. Peygamber için “o bir melek olmalıydı” isteklerine karşılık, “eğer yeryüzünde melekler yaşıyor olsaydı, elbette onlara melekten peygamber gönderirdik”55 buyurmaktadır. Peygamberlerin nihai varlık sebepleri, kendilerine gönderildikleri insanlara örnek hayat sunmalarıdır. Örneklik de ancak, kendilerine örneklik edilenler gibi olan yani onların niteliklerini üzerlerinde taşıyan, bu sebeple de örnek oldukları insanları anlayabilen birilerinin olmasıyla mümkündür. Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Ey müminler sizin için Rasulullah’ın hayatında çok güzel örnekler vardır.”(ahzab,33/23)

HZ. ADEM VE İNSANLIK İLİŞKİSİ

Hz. Adem, sahip olduğu nitelikler ve eylemleriyle insanlık tümel kavramının idesi gibidir. Bu itibarla, Adem’in varlığını, var oluşunu temellendirmek, bütün insanlığı belli bir temel üzerinde anlamlandırmaktır. İbn Arabî’nin de dediği gibi: “Âlem’de insan, yüzükteki kaş gibidir. Kaş, padişahın hazinelerine vurduğu mühür ve nişandır.”56 Bu mühür ve nişan öncelikle ilahî ruh ve ilahî kelam olarak Hz. Adem’de tecelli etmiştir. Adem, meleklere, cinlere ve diğer varlık çeşitlerine nispetle Allah’ın sıfatlarını yeryüzünde Allah adına tecelli ettiren/ettirecek olan varlıktır. Bu sebeple de melekler ve cinler kavlî ve fiili olarak Adem’in varlığına itiraz etmişlerdir. Çünkü kendilerinin yapamadıklarını Hz. Adem’in yapabilecek yetenek ve iradede olduğunu gördüklerinden bir kıskançlık haline binaen itirazda bulunmuşlardır.

Adem’i bilmek, insanın menşeini bilmektir. Diğer taraftan Adem’i tanımak bilginin kaynağını, varlığını ve insanın meydana geliş tarzını da bilmek demektir. Bir yetenek olarak bilmeye, fark etmeye kabiliyetli olmak, vahyin bildirdiği üzere şeyi adlandırmak, ihtiyaca binaen bilmeye kendimizi mecbur kılmaktır. Tıpkı Adem’in pişman olunca, pişmanlığını ifade edecek kelimeleri Yüce Yaradan’ın onun kalbine bırakması gibi.

Hz. Adem yaratılacağı zaman, melekler, Levhi Mahfuz veya Allah’ın bildirdiği başka yollarla Hz. Adem’in özelliklerini, özellikle de irade sahibi olacağını bildiklerinden, Adem’in kötülük yapacağını da düşünerek (kan dökmek gibi) Yüce Allah’a bu durumu şikayetimsi/şikayetvari bildirdiler. Allahu Teala da Hz. Adem’in öz olarak iyi; göreli olarak ise meleklerin dediği gibi kötüye de meyyal olabileceğini ifade ederek, ancak Adem’in özüne ait olan bilme yeteneğine atıf yaparak, Hz. Adem’in meleklerin iddialarında ifade ettikleri gibi öz itibari ile kötü olmadığını onlara gösterdikleri/öğrettikleri ile bildirmiştir. Bu durumu Fahrettin Razî, İbn Sina’nın ismini zikretmeden İbn Sina’dan yaptığı şu alıntı ile temellendirir:

“Filozoflara göre bir varlığın yaratılmasında beş durum bulunmaktadır. Şöyle ki bir şey: 1) ya sırf hayır 2) ya sırf şer, 3) veya karışık olur. Karışık olunca, 4) ya iki taraf denk olur 5) ya hayır galip olur, yahut da şer tarafı galip olur. Hikmet sırf hayrın yaratılmasını gerektirir.

Hayır tarafı galip gelen şeyin yaratılması da hikmet gereğidir. Çünkü az bir şerden dolayı (Hz. Adem de olduğu gibi) çok hayrı bırakmak çok şer olur.”57 Ontik olarak Allah’ın bizatihi şerri veya çoğunlukla şer olan şeyleri yaratması Allah’ın hayru’l-mahzlığına (mutlak hayır olmasına) aykırıdır. Bir varlıkta az şer o varlığın kıymetinin bilinmesi için gereklidir. Ancak bu şer göreli bir şerdir. Bu itibarla Hz. Adem; öz itibariyle kendisinde ilahî ruhun ve bilginin olması nedeniyle hayır, iradesini kullanıp kötü fiillerde bulunması ise ilişkisel olup nispî şerri temsil eder. Melekler ve şeytan; nispi şerri, tam hayrın önüne geçirerek varlıklarının üstünlüğüne gerekçe aradılar.

Hz. Adem’in yaratılırken hiçbir şey bilmemesi, daha sonra ebedî yaşamak için İblis’e uyması yani tul-i emel peşinden koşması ve daha sonra da pişman olup tövbe etmesi, Abduh tarafından beşeriyete bir benzetme olarak takdim edilmiştir, Şöyle ki; “Beşerin fıtrî merhaleleri üçtür. Birincisi çocukluk merhalesidir. Bu dönem nimet ve rahat(lık) dönemidir. İkincisi, eksik temyiz merhalesidir. Bu merhalede insan, şeytanın vesvesesi ile hevâ ve hevesine uymaya maruz kalabilir. Üçüncüsü, olgunluk ve düzgün olma merhalesidir. Bu merhalede insanoğlu olayların sonuçlarından ibret alır. Şiddet ve sıkıntı esnasında her şeyin kendisinden doğduğu, her işin kendisine dönecek olduğu en yüce gaybî güce sığınır ve böylece fert fert insan, grup halinde insanlığın misalidir. 58

Tıpkı Hz. Adem’in varlığında ve varoluş sürecinde meydan gelen olaylarda olduğu gibi. Hz. Adem kendisine tahsis edilen o rahatlık mekanında nimet içerisinde idi. Ancak İblisin de iğvasıyla nefsine yenik düşüp, eksik temyiz merhalesini yaşadı. Sonra da Mutlak İrade’ye teslim olarak, tatmin bulmuş bir nefis olarak hayatını devam ettirip Rabbine kavuştu.59


KAYNAKÇA

1 Kadı Beydavî, Muhtasar Beydavî tefsiri (Envâru’t-Tenzil ve Esrârû’t-Te’vil) Çev. Şadi Eren, İstanbul 2010, I, 111.

2 İmam Kurtubî, el-Camiu’li-Ahkami’l-Kur’an, Çev. M.Beşir Eryarsoy, İstanbul 2005, I, 557; Kadı Beydavî, a.g.e., I, 111.

3 Tirmizi, Menakıb/74; Fikri Yasin, “Adem”, Mecelletü’l-Ezher, cilt 8, sayı 5, Kahire 1937,s. 365 vd. Mustafa Erdem, Hz. Adem (İlk İnsan) Ankara 2007, s. 13 vd.

4 Kadı Beydavî, I, 111.

5 Bkz. Ebu Davud, Sünnet 16; Tirmizi, Tefsir 2/1; Müsned, IX, 400-406. Yahudi geleneğinde Adem’in farklı renkli topraklardan, dört ana yönden getirilmiş topraklardan; bütün dünyadan toplanmış olan topraktan; Başının Kutsal Bölgeden, bedeninin Babilden ve farklı azalarının farklı bölgelerden bir araya getirilmiş olan topraktan/tozdan yapıldığına dair anlatılar için bkz. http://www.jewishencyclopedia.com/articles/758-adam

6 İsra 17/84.

7 Bakara, 2/30.

8 Bu hususta bkz. Araf 7/11; Ali İmran 3/59; Secde 32/7; Sâd 38/71-72.

9 M. Sait Şimşek, Yaratılış Olayı, İstanbul 1998, s. 23.

10 İmam Kurtubî, a.g.e., I, 536.

11 Kadı Beydavî, a.g.e., I, 113.

12 Bakara 2/31,32

13 Ahmet Gazzali, Aşıkların Halleri, (Sevânihu’l-Uşşâk), Tercüme Turan Koç, Mehmet Çetinkaya, Ankara 2008, s. 56.

14 Sâd 38/26.

15 Fahrettin Razi, Tefsir-i Kebîr, Tercüme C.Sadık Doğru vd., Ankara, II, 373; Ayrıca Hz. Adem’in Allah’ın halifesi olduğunu kabul edeler için bkz. İmam Kurtubî, a.g.e., I, 536; Kadı Beydavî, a.g.e., I, 108; İbn Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Terceme Mehmet Keskin, İstanbul 2006, I, 56.

16 Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kuran Dili, Sadeleştirenler Mesut Okumuş vd, İstanbul,1992, I, 255.

17 Bkz. Muhammed Abduh, Muhammed R. Rıza, Menar Tefsiri, çeviri Mehmet Erdoğan vd. İstanbul 2011, I, 361.

18 Tekvin 2/21-23 “RAB Tanrı Adem’e derin bir uyku verdi. Adem uyurken, RAB Tanrı onun kaburga kemiklerinden birini alıp yerini etle kapadı. Adem’den aldığı kaburga kemiğinden bir kadın yaratarak onu Adem’e getirdi. Adem, işte, bu benim kemiklerimden alınmış kemik, Etimden alınmış ettir dedi, Ona Kadın’ denilecek, Çünkü o adamdan alındı. Bu nedenle adam anasını babasını bırakıp karısına bağlanacak ve ikisi tek beden olacak”

19 Nisa 4/1.

20 Rum 30/21.Bütün müfessirlere muhalif bir yorumu Fahrettin Razi şu şekilde ifade etmektedir:’’Biz niçin Allah Teala, Havva’yı da doğrudan doğruya yarattı diyemiyoruz. Hem insanı tek bir kemikten yaratmaya kadir olan, onu doğrudan doğruya yaratmaya niçin kadir olmasın? Allah, Hz.Adem’in eşini insan türünden yaratmıştır, olur ki, bunun maksadı, Allah Teala’nın, Adem’in eşini de kendisi gibi bir insan yaptığına dikkat çekmektir.’’Fahrettin Razi; Mefatihü’l Ğayb,c.11,s.199;Razi’nin bu yorumu en azından Hz.Adem’in tek başına ilk insan olmadığının önemli bir yorumudur.

21 İnsan 76/1.

22 Araf 7/11.

23 Araf 7/189-190

24 İbn Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, c.2 s.292-293; Makatil b. Süleyman, Tefsiri Kebir, c.2 s.77-79

25 Yeni Ahitte Havva’yı aldatan yılan olduğu ve onun adının iblis, şeytan olduğu da zikredilir: “Ama yılan Havva’yı nasıl kurnazlık¬la kandırdıysa, sizin anlayışınızın da Mesih’e içten ve pak bağlılıktan saptırılmasından korkuyorum” Korintlilere II. Mektup 1103; “Ejderi, iblis ya da şeytan denen şu eski yılanı yakalayıp bin yıllık süreyle bağ¬ladı”, Vahiy 20/2.

26 Bakara 2/35. Bu olay Tevrat’ın Yaratılış 3/1-7’de şu şekilde ifade edilir “RAB Tanrı Adem’i topraktan yarattı ve burnuna yaşam soluğunu üfledi. Böylece Adem yaşayan varlık oldu. RAB Tanrı doğuda, Aden’de bir bahçe dikti. Yarattığı Adem’i oraya koydu. Bahçede iyi meyve veren türlü türlü güzel ağaç yetiştirdi. Bahçenin ortasında yaşam ağacı ile iyiyle kötüyü bilme ağacı vardı”.

27 Yenilmesi yasak olan ağaç Yaratılış 3/1-7’ta zikredilir: “RAB Tanrı’nın yarattığı yabanıl hayvanların en kurnazı yılandı. Yılan kadına, “Tanrı gerçekten, ‘Bahçedeki ağaçların hiçbirinin meyvesini yemeyin’ dedi mi?” diye sordu. Kadın, “Bahçedeki ağaçların meyvelerinden yiyebiliriz” diye yanıtladı, “Ama Tanrı, ‘Bahçenin ortasındaki ağacın meyvesini yemeyin, ona dokunmayın; yoksa ölürsünüz’ dedi.” Yılan, “Kesinlikle ölmezsiniz” dedi, “Çünkü Tanrı biliyor ki, o ağacın meyvesini yediğinizde gözleriniz açılacak, iyiyle kötüyü bilerek Tanrı gibi olacaksınız.” Kadın ağacın güzel, meyvesinin yemek için uygun ve bilgelik kazanmak için çekici olduğunu gördü. Meyveyi koparıp yedi. Yanındaki kocasına verdi. Kocası da yedi. İkisinin de gözleri açıldı. Çıplak olduklarını anladılar. Bu yüzden incir yaprakları dikip kendilerine önlük yaptılar.

28 Hz. Adem’in yaşadığı cennetin, Allah tarafından insanlara vaat edilen cennet değil de, yeryüzünde bir bahçe olduğuna dair bir yaklaşım için bkz. Fuat Aydın, “Aden’e Dönüş ya da Tesettürün Hikmetine Dair”, Eski Yeni Dergisi, 2008, sayı 10, s. 62.

29 Ağacın meyvesinden yemeden önce Adem ve Havva’nın birbirlerini yalnızca insan nitelikleriyle bildikleri, yani erkeklik ve dişilik duygusundan/bilgisinden mahrum oldukları; yedikten sonra bunun farkına vardıkları ve bu yüzden de utandıklarına dair bir yorum için bkz. Aydın, a.g.m.

30 Araf 7/20. Tevrat’ta ise Şeytan tanrının insanlardan bu ağaçtan yememelerini isteme gerekçesi olarak, “iyiyi ve kötüyü bilmek hususunda tanrı gibi olmak” zikredilir. Bkz Yaratılış 3/1-7.

31 Fussilat 61/11.

32 Süleyman Ateş, Kur’an’da Peygamberler Tarihi, İstanbul 2004, s. 27.

33 Hicr 15/29, Sad 38/72.

34 Bkz. Elmalılı Hamdi, a.g.e., c. I, s. 271.

35 Elmalılı Hamdi, a.g.e., c. I, 271.

36 Fahreddin Er-Razî, Tefsir-i Kebîr, II, 264.

37 İmam Kurtubî, a.g.e., I, 569.

38 Süleyman Ateş, a.g.e., s. 37.

39 Kadı Beydavî, a.g.e., I, 117.

40 Kadı Beydavî, a.g.e., I, 118.

41 Şeytanın kıyasları için bkz. Araf 7/12, İsra 17/61, Hicr 15/33.

42 Taha /120.

43 Araf 7/20.

44 Araf 7/21.

45 Kadı Beydavî, a.g.e., I, 125.

46 Taha /121.

47 Elmalılı Hamdi Yazır, a.g.e., I, 273.

48 Fahrettin Razi, a.g.e., II, 395.

49 Araf 7/23.

50 “Allah’ın beni saptırmasına karşılık isyan ediyorum.”

51 “Ey Rabbimiz biz nefislerimize zulmettik.”

52 Mevlana, Mesnevi, Çeviren. Veled İzbudak, İstanbul 2004, I, 147.

53 Hıristiyanlıktaki bu düşüncenin kaynağı Pavlus’un Romalılara 5/12-21’daki ifadeleridir. Pavlus’un asli günah anlayışı için bkz. Fuat Aydın, Pavlus Hıristiyanlığına Giriş, Eski Yeni Yayınları, Ankara 2011.

54 Bkz. Süleyman Ateş, a.g.e., s. 27.

55 İsra 17/95.

56 İbn Arabî, Fusûsu’l-Hikem, Terceme ve Şerh, Ekrem Demirli, İstanbul 2006, s. 26.

57 Fahrettin er-Razi, Mefatihu’l-Gayb, I, 332.

58 Abduh-Rıza Tefsiru’l-Menar, I, 392; ayrıca bkz. Elmalılı, a.g.e., I, 254.

59 Bu hususu Hz.Peygamber şöyle ifade buyurmaktadır: “…Adem reddetti, zürriyeti de reddetti; Âdem umuttu, zürriyeti de umuttu; Âdem hata etti, zürriyeti de hata etti.” Tirmizi, Tefsirûl Kur’an,