Kur’ân’da İslâm Kavramı ve Teslîmiyet Anlayışı

Kur’ân’da İslâm Kavramı ve Teslîmiyet Anlayışı

Cilt/Sayı

2020 31. cilt – 3. sayı

Yazar

Mazhar DÜNDARa

aMEB Öğretmen, Van, TÜRKİYE

Öz

İslâm, Yüce Allah’ın Hz. Muhammed’e bildirdiği ve Kur’ân ile Sünnetin beyan ettiği dinin adıdır. Beşer hayatının bütün yönlerini kapsayan bir nizam; içinde itikad, ibadet, ahlâk ve ahkâm bulunan, dünya ve âhiret meselelerinin tümünü kapsayan ilâhî sistemin adıdır. İslâm, ilk peygamber Hz. Âdem’den (a.s.) son peygamber Hz. Muhammed’e (sas) kadarki bütün resûl ve nebîlerin dinidir. Bu itibarla Kur’ân’da, İslâm kavramı ve teslîmiyet üzerinde ehemmiyetle durulmuştur. Kur’ân’da Yüce Allah’a teslîmiyet mânâsında kullanılan “İslâm” kelimesinin köklerinden olan “silm” ifadesi barış, güven ve huzur; “selâm” ise mutluluk, esenlik ve güven demektir. Kur’ân’da, bu vahye dayalı dine “İslâm” adı verilmiştir. İslâm, Yüce Allah’a boyun eğip O’na itaat etmektir. Kulun, kendisini Allah’a teslîm etmesi, iman ve ihlâs ile O’na bağlanmasıdır. Kur’ân’da bu hakîkî teslîmiyet anlayışına mü’minlerin, Hz. İbrâhîm’in, Hz. Ya’kûb’un ve havârîlerin teslîmiyeti gibi bazı örnekler sunulmuştur. Yine Kur’ân’dan anlaşıldığı kadarıyla ilâhî iradeye teslîmiyetten sapmanın nedenleri olarak, kişinin kendi isteklerine boyun eğmesi, hevâ ve hevesine uyması, hatalı da olsa atalarının yolundan ayrılmak istememesi, toplumda yer edinmiş gelenekleri, alışkanlıkları, inançları, düşünce ve kuralları körü körüne taklit etmesi ve Allah’a itaat yerine diğer insanlara ve varlıklara boyun eğmesi gibi hususiyetler söylenebilir. Bu makalede Kur’ân’da İslâm kavramı, bu kavramın mânâ alanı, Kur’ân’da teslîmiyet anlayışı örnekleri ve teslîmiyetten sapmanın nedenleri üzerinde durulacaktır.

Anahtar Kelimeler

İslâm; vahiy; Kur’an; din; barış; teslîmiyet

Abstract

Islam is the name of the religion declared to the Prophet Muhammad by Allah Almighty and announced by the Qur’an and Sunnah. Islam is an order covering all aspects of human life, and is the name of the divine system, which contains all the matters of the world and the hereafter, including faith/itiqad, worship/ibadah, morality/akhlaq-and provisions/ahkâm. Islam is the religion of all prophets from the first prophet Adam to the last prophet Muhammad. In this respect, the term Islam and surrender were emphasized, in the Qur’an. “Silm”, which is the root of the word “Islam” used in the Quran for surrender to Allah Almighty, means trust and peace; the word “sâlam” means happiness, well-being and trust. The Quran also named this religion based on revelation as “Islam”. Islam is to surrender to Allah Almighty and to obey Him. Islam is the servant’s surrendering to God, and his attachment to Him with faith and sincerity. The Qur’an provides some examples of this genuine understanding of surrender, such as believers’ surrendering, Abraham’ (as) surrendering, Jacob’ (as) surrendering, and the Apostles’ surrendering to Allah. According to the Quran, the reasons for deviating from the divine will; It is shown that the person obeys his own wishes, complies with his enthusiasm, does not want to leave the path of his ancestors, blindly dictates the traditions, habits, beliefs, thoughts and rules that have taken place in the society, and submits to other human beings instead of obeying God. In this article, the concept of Islam in the Qur’an, the meaning of this concept, examples of surrender understanding in the Quran and the reasons for deviation from surrender will be emphasized.

Keywords

Islam; revelation; Qur’an; religion; peace; surrender


EXTENDED ABSTRACT

Islam is the name of the religion declared to the Prophet Muhammad by Allah Almighty and announced by the Qur’an and Sunnah. It is an order that covers all aspects of human life. It contains worship, beliefs and provisions. It is the name of the divine system that covers all the issues of the world and the hereafter. Islam, the first prophet Hz. The last prophet from Adam, Hz. It is the religion of all the prophets until Muhammad. In the Qur’an, the concept of Islam and the concept of surrender were emphasized. The word “Islam” is used in the Quran to mean the surrender to Allah Almighty. The expression “silm”, which is one of the roots of Islam, means peace, trust and serenity. “Selâm” means happiness, well-being and trust. The Quran also named this religion based on revelation as “Islam”. Since all religions based on revelation are “Islam”, all of these religions must ensure surrender to Allah Almighty. With divine submission, an environment of peace, security and peace is provided in the society. As a result of this, society gains salvation, well-being and happiness. We see that this situation, which is theoretically true, is not socially experienced in practice. There is a serious problem and contradiction. The problem here is that Islam, the common name of divine religions, is not understood adequately and accurately, both in terms of concept and detail. This problem needs to be identified accurately and firmly, and its solution must also be presented. For the solution of this, referring to the Qur’an, it is necessary to present what the concept of Islam really is and the understanding of divine submission. It should be given with concrete examples that this surrender does not only consist of theory and it is also experienced in practice. Again, the reasons why divine surrender is not common in practice should be presented. So, as it is understood from the Qur’an, Islam is to surrender and obey Allah Almighty. It is the person’s surrendering to Allah, and her attachment to God with faith and sincerity. The Qur’an provides some examples of this genuine understanding of surrender, such as the surrender of the believers, the surrender of Abraham (as), Jacob (as), and the Apostles. Again, the reasons for deviating from the surrender to the divine will are presented in the Qur’an. These are to obey one’s own wishes, to comply with their desires. Even if it is wrong, they do not want to leave their path blindly imitating traditions, habits, beliefs, thoughts and rules in society. Situations such as submission to other people and beings instead of obeying God. All the prophets sent by Allah Almighty and their common messages form the basis of the Islamic thought system. The members of the Islamic Ummah should be strongly connected to each other around this system. Because revelation wishes the society to live happily in love, peace and tranquility. Believers only submission to Allah and become attached to Him. It is sufficient for the believer to believe in Allah Almighty, his prophets and the religion of Islam and to obey them. In this article, the concept of Islam in the Qur’an, the meaning of this concept, examples of surrender in the Qur’an and the reasons for deviation from the surrender are emphasized.

Evrende irade sahibi varlıklar olarak insan, cin ve şeytan hâricindeki mahlûkâtın tümü, Yüce Allah’a tam bir teslîmiyetle boyun eğerek kendilerine iletilen ilâhî bildirimlerin gereği olan vazifelerini hakkıyla yerine getirmektedirler.[1] Kâinattaki varlıklar, Cenab-ı Hakk’ın vahyi istikametinde tam bir teslîmiyetle hareket ederken Yüce Allah, gönderdiği elçileri aracılığıyla insanların da bu yüce iradeye teslîm olmalarını istemektedir. İnsanlar, bu teslîmiyetle, selâmette olmaya, zâhir ve bâtın tüm müsibetlerden korunmaya, barış ve esenlik içinde yaşamaya davet edilmişlerdir:

Ey iman edenler! Hepiniz topluca barış ve güvenliğe (İslâm’a) girin. Şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o, size apaçık bir düşmandır.”[2] Şeytan, insanlara düşmanlık yaparak onları felâket ve âfetlere sürüklerken Yüce Allah, Selâm ismiyle mahlûkatı selâmette kılmış, teslîmiyet gösterenlere sulh ve selâmet bahşetmiştir. Peygamberler de, insanları selâmette kılmak, kâinatta barış ve esenliği sağlamak için onları Yüce Allah’a teslîmiyete davet etmişlerdir. Yüce Allah’ın Selâm ismi ile peygamberleri övülmeye ve dua edilmeye layık kıldığına dikkat çekmektedir:

Âlemler içinde Nûh’a selâm olsun! İbrâhîm’e selâm olsun! Mûsâ’ya ve Hârûn’a selâm olsun! İlyas’a selâm olsun!”[3]

İlâhî dinlerin tümü tevhîd esasına dayalı olduğundan, Resûlullah’ın (sas) tebliğde bulunduğu İslâm diniyle diğer nebîlerin tebliğ ettikleri dinler temelde birleşirler. İslâm, özü itibariyle Cenâb-ı Hakk’ın buyruklarına ve iradesine teslîmiyetinden oluşan, ismini de bu niteliğinden alan, Resûlullah’ın (sas) tebliğde bulunduğu son ilâhî dinin adı olmakla beraber,[4] tebliğin esaslarını tevhîd ilkesine ve Yüce Allah’ın iradesinin teslîmiyetine dayandıran önceki ilâhî dinlerin de İslâm olarak adlandırılması mümkündür. Nitekim Kur’ân’da bunu teyîd eden pek çok âyet bulunmaktadır.[5] Kur’ân-ı Kerîm’de Benî İsrâil’in nebîleri, İslâm ifadesiyle aynı kökten gelen isim ve fiillerle Hakk Teâla’ya teslîmiyet gösteren şahıslar olarak takdîm edilmişlerdir.[6] Yine Kur’ân-ı Kerîm’de Ehl-i kitabın ve ümmîlerin Yüce Allah’a teslîm olmaya davet edilmeleri buyurulmuştur.[7] Böylelikle Cenâb-ı Hakk katında yegâne dinin İslâm olduğu[8] ve tüm peygamberlerin tebliğ ettikleri dinin özünün Allah’a teslîmiyetten geçtiği anlaşılmaktadır. Peygamberlerin hepsi de “ilâhî din, hak din, hâlis din” diye isimlendirilen İslâm’ı tebliğde bulunduklarına göre,[9] İslâm dini dışında başka dinleri aramanın bir mânâsı ve geçerliliği yoktur.[10] Yani her bir peygamberin tebliğ ettiği din İslâm’dır ve onlardan birine tâbi olmak yeterlidir. Ancak söz konusu peygamberin vefatından sonra ilâhî din, tahrif edilmesi neticesinde geçerliliğini yitirince Yüce Allah sonraki peygamberle yeniden ilâhî dini bildirmiştir.

Kur’ân, hayatın başlangıcından kendi dönemine kadarki süreçte vahiy temelli dinlerin tümüne mirasçı olan bir ilâhî kelâmdır. İlâhî dinlerin sonuncusu olan İslâm dini de, önceki tüm peygamberlerin hem kendilerine iman edilmesini hem de bildirdikleri mesajların kabul edilmesini imanın şartı olarak kabul etmektedir.[11] Resûlullah (sas) da önceki peygamberlerin tebliğ ettikleri evrensel nitelikteki ahlâkî prensiplerin devamını sağlamıştır. Resûlullah’ın (sas) bildirdiği dinin kendine ait hususuiyetleri olsa da, Kur’ân âyetlerinde önceki ilâhî kitapların temel bildirimlerinin onaylandığı, o bildirimlerin İslâm çerçevesinde olduğu, ilâhî hikmetin gereği olarak bu öğretilerin Hz. Muhammed’in gönderilmesiyle en mükemmel şekline ulaştığı bildirilmiştir.[12] O halde önceki dönemlerde olduğu gibi günümüzde de sulh, selâmet ve esenliğe kavuşmak üzere Yüce Allah’ın hoşnutluğunu kazanmanın yolu, her dâim O’na teslîm olmak ve bildirimlerine uymaktır.

Vahye muhatap olan toplumların ilâhî bildirimlerdeki hakîkatlere uyarak sulh ve salâmet istikametinde ilerlemek yerine başka hesaplarla teslîmiyeti dışlamaları, bazı çıkar çatışmalarının sonucu olarak ayrılıklara düşmeleri Kur’ân ayetlerinde eleştirilmiştir.[13] Kur’ân’daki bu uyarılara rağmen Müslümanların aynı hatalara düşmelerinin, ilâhî bildirimleri insanlığa en sağlıklı şekilde ulaştırma görevlerini yerine getirmelerinde önemli engel oluşturduğunu ifade edebiliriz.[14]

İSLÂM KAVRAMININ ANLAMI

“İslâm” kelimesinin Arapça’da lügat olarak farklı mânâları vardır. “İslâm”, Hakk Teâla’nın hüküm verdiği ve takdîr buyurduğu her şeyde O’na boyun eğmek sûretiyle teslîm olmaktır.[15] Aynı kökten gelen “silm” ise, savaşın zıddı olan barış ve selâmet (kurtuluş) mânâsınadır.[16] İbnu’l-Enbâri şöyle demiştir: “Müslim” kelimesi, ibadetlerini sadece Allah rızası için yapan mânâsınadır. Bu Arapçada:

O falancaya hastır” ifadesinden alınmış bir sözdür. Buna göre “İslâm” kelimesi, dinini ve inancını sadece Allah’a has kılma mânasına gelmektedir.[17]

İslâm kelimesinin terim olarak çeşitli tanımları yapılmış olup tanımların birbirlerinden çok farklı olmadıkları anlaşılmaktadır. Tanımları şöyle hülâsâ edebiliriz :

Meşhur “Cibrîl” hadîsinde Cebrail’in: “Ey Muhammed! Bana İslâm hakkında bilgi verir misin” sualine Hz. Peygamber: “İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına, Hz. Muhammed’in O’nun kulu ve elçisi olduğuna şehadet etmen, namaz kılman, zekât vermen, Ramazan orucunu tutman, gücün yettiği takdirde Beytullah’ı haccetmendir” buyurdu.[18]

İslâm, Yüce Allah’ın Resûlullah’a (sas) indirdiği ve Kur’ân ile Sünnet’in beyan ettiği dinin adı, beşer hayatının bütün yönlerini kapsayan şâmil ve kâmil bir nîzam; içinde ibadet, akâid ve ahkâm bulunan, zaman ve mekân içinde dünya ve âhiret meselelerinin tümünü kapsayan ilâhî sistemin adıdır.[19]

İnsanın Yüce Allah’a itaat etmesi, boyun eğmek suretiyle teslîm olması, gönülden bağlanarak kendini O’na ibadet ve hizmete adaması, ayrıca ilave ve eksiltme yapmaksızın Hakk Teâlâ’nın kendi peygamberlerine bildirdiği hidâyeti rehber edinmesi fikri ve davranış şekline “İslâm” denir.[20] Kısacası İslâm, kulun Yüce Allah’a teslîm olması, iman ve ihlâs ile O’na boyun eğmesidir.[21]

İslâm ifadesinin lügat anlamıyla ıstılâhî mânâsı arasında güçlü bir münasebet vardır. İslâm anlayışına göre din; akıl ve iradeye sahip varlıklar arasındaki uyuşmazlık ve çekişmeleri önleyen ve sulhu sağlayan ilâhî kanunlardır. Din, insanların kendi aralarındaki ve Yüce Allah ile olan mutabakatlarının tümünü ifade etmektedir. Böylelikle yaratıcının ulvî iradesiyle mahlûkâtın iradesi arasında bir uyum hâli sağlanmış olur.[22]

Bu tanımlardan İslâm’ın iki mânâya kullanıldığı sonucunu çıkarmak mümkündür

  1. Allah’ın dinini açıklamak üzere vahyettiği nasslar.
  2. İnsanın bu nasslara inanması ve teslim olması.

KUR’ÂN’DA İSLÂM KAVRAMI

“İslâm” kelimesinin kökü olan “silm” ve “selam”dan türeyen kelimeler Kur’ân’da yüzden fazla âyette geçmektedir. “İslâm” kelimesi de, isim ve fiil şeklinde ondan fazla âyet-i kerîmede yer almaktadır.[23] İslâm kavramının kökü ve türevleri Kur’ân’da “silm”, “selm”, “selâm”, “selâmet”, “teslîm”, “İslâm” şeklinde birçok âyette geçmektedir. Bu kelimelerin anlamlarını Kur’ân âyetlerinden örnekler getirerek şöyle özetleyebiliriz:

1. اﻟﺴﻠﻢ/Silm, اﻟﺴﻼﻣﺔ /selâmet: Zâhirî ve bâtınî afetlerden arınmış olmaktır.[24]

a)

Ancak Allah’a kalb-i selîm (temiz bir kalp) ile gelenler (o günde fayda bulur).”[25] Âyette geçen “selîm” kelimesi, hak hususunda şüphelerden ve şirkten arınmak mânâsında olup[26] bu da bâtınî temizliktir, yani fesattan arınmış bir kalp mânâsına gelmektedir.[27]

b) Zâhirî ayıplardan berî olmaya şu âyet-i kerîme örnek verilebilir: ”

Dedi: O şöyle diyor: O, henüz boyunduruk altına alınmamış bir inektir. Yeri sürmez, ekin sulamaz. Salma, (müselleme) hiç alacası yok: İşte şimdi gerçeği getirdin deyip ineği boğazladılar, az daha yapmayacaklardı.”[28] Âyetinde geçen “müselleme” kelimesi başıboş, her ayıptan sâlîm anlamındadır.[29]

سلم /Selime, یسلم /yeslemu, سلامة /selameten, سلاما /selamen kelimeleri Kur’ân’ın değişik âyetlerinde “selâmet”, yani “Allah’ın koruması” anlamında kullanılmıştır: [30]

Allah, sana onları uykunda az gösteriyordu. Eğer sana onları çok gösterseydi, çekinirdiniz ve (savaş) işinde (birbirinizle) çekişirdiniz. Fakat Allah, (sizi bundan) kurtardı (selleme). Çünkü O, göğüslerin özünü bilir.”[31] Yani Allah selâmet ihsan etti mânâsında kullanılmıştır.[32]

(Onlara): Oraya esenlikle, güven içinde girin! denilir (selâm).”[33] Âfetlerden sâlim ve de Allah’ın azabından emin olarak oraya (cennete) dâhil olun demektir.[34]

“Ey Nuh denildi, sana ve seninle beraber olanlardan (türeyecek) ümmetlere bizden esenlik ve bereketle (gemiden) in… (selâm).”[35] Dine dair her türlü sıkıntılar hususunda bir emniyet ve güvenle oradan inin mânâsındadır. [36]

Rab’leri katında esenlik evi onlarındır (dâru’sselâm).”[37] Yine orası her türlü âfetlerden dâimî şekilde korunmuş selâmet yurdu cennettir.[38] (Kur’ân’dakileri) düşünüp akleden, onları zihninde canlı tutarak hayatlarında da uygulamaya çalışan toplumlar için Rabb’leri katında “dâru’s-selâm” (selâmet yurdu) vardır.[39] Bir başka âyette Hakk Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

Allah esenlik evine çağırır ve dilediğini doğru bir yola iletir.”[40] Âyetlerde geçen “dâru’s-selâm” ifadesinin anlamı; oraya giren kimselerin belâ ve müsîbetlerden kurtularak sığınmış oldukları ev veya yurttur. Öyleyse buradaki selâm ifadesi “selâmet” anlamındadır. Çünkü bu selâm yurdunda insanoğlu her türlü ölüm, hastalık, müsîbet, belâ, şeytânî vesveseler, küfür, bid’at, sıkıntı ve zorluklardan uzak bir hayat yaşamış olur.[41] Yine Yüce Allah:

Onunla Allah, rızasının peşinde gidenleri esenlik yollarına iletiyor ve onları kendi izniyle karanlıklardan aydınlığa çıkarıp dosdoğru bir yola iletiyor (sübüle’s selâm)”[42] buyurmak sûretiyle, Kur’ân’a uyarak Cenâb-ı Hakk’ın rızasına uygun hareket eden kimseleri, selâmet yollarına erdirmek üzere hidâyet vereceğini ve istikâmet üzere kılacağını ifade etmektir.[43]

2 السلام . /Selâm: Yüce Allah’ın isimlerindendir Kur’ân’da:

O, öyle Allah’tır ki O’ndan başka ilâh yoktur. Padişahtır, mukaddestir, selâm (esenlik verendir)”[44] buyrulmaktadır. Selâm, her türlü esenliğin kaynağı demektir. Her türlü ayıp, kusur, eksiklik, yokluk ve tehlikelerden sâlim olmasının yanı sıra, selâmet umulan ve selamete erdirecek olan da O’dur.[45] Mahlûkat için söz konusu olan ayıp ve âfetlerden beri olması sebebiyle Yüce Allah “Selâm” ismiyle anılmaktadır.[46] Selâm, Yüce Allah dışındaki diğer varlıklardan olunca sözlü bir ifade;[47] Yüce Allah’tan ise fiilî bir icraat olup her türlü nimeti cennette vermesi mânâsındadır.[48] Yüce Allah, cennettekilerin nimetler içinde sefâ sürmelerinden, eşleriyle gölgeliklerde dinlenmelerinden, türlü meyvelerle farklı arzularının yerine getirildiğinden bahsettikten sonra şöyle buyurmaktadır:

Onlara merhametli Rabb’in söylediği selâm vardır.”[49] Yani kendilerine merhamet eden Rabb’lerinden onlara selâm ve esenlik vardır.[50] Yine “selâm” kelimesinin geçtiği âyetlerde Yüce Allah’ın o zatları övdüğüne dair işaret vardır şeklinde yorumlayanlar olmuştur.[51]

السلم /Silm kelimesi Kur’ân’da, sulh, barış,[52] aynı zamanda İslâm anlamında[53] kullanılmıştır. Mekke müşriklerine karşı Yüce Allah, Resûlullah’a (sas) şöyle demiştir:

Eğer onlar barışa yanaşırlarsa sen de ona yanaş ve Allah’a tevekkül et, çünkü O, işitendir, bilendir.”[54] Âyet-î kerîmede “silm” kelimesinin barış anlamında olduğu âşikârdır. Yine Kur’ân’ın:

Ey inananlar, hepiniz birlikte İslâm’a (veya barışa) girin, şeytanın adımlarını izlemeyin, çünkü o size apaçık düşmandır”[55] âyet-î kerîmesinde “silm” kelimesinin hem sulh hem de İslâm mânâsına geldiğini müfessir Hamdi Yazır şöyle izah etmiştir: “Ey mü’minler topluluğu! Sizler bir bütün halinde tam bir teslîmiyetle ve tüm benliğinizle barışa ve selâmete girerek kâmil mânâda Müslüman olunuz. “Silm” kelimesi, barış ve esenlik mânâsına gelmektedir. Bu da esasında İslâm’ın boyun eğme ve itaat etme anlamıyla ilgilidir. Çünkü İslâm, Yüce Allah’a teslîmiyet göstermek ve ihlâslı olmak mânâlarının yanı sıra, bunlara dayanmak suretiyle esenliğe kavuşmak mânâsını da ifade etmektedir. O halde bu âyet-î kerîmeyle, iman ve İslâm kavramların mânâlarının, hem dünyada hem de âhirette barışa ve selâmete girmeyi ifade ettiği buyurularak mü’minler kâmil dine davet edilmişlerdir.”[56]

3/Teslîm: Yüce Allah’a tam bir teslîmiyetle boyun eğmek suretiyle O’na hakkıyla itaat edilmesi, her şeyin uygun olana teslîm olması demektir.[57] Kur’ân’da şöyle buyrulmaktadır:

Hayır, Rabb’in hakkı için onlar aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp, sonra da senin verdiğin hükme karşı içlerinde bir burukluk duymadan tam anlamıyla kabullenmedikçe inanmış olmazlar (teslîm).”[58] Yine bir başka âyette Yüce Allah:

Mü’minler (düşman) ordularını gördükleri zaman (korkmadılar): “Bu Allah’ın ve Resûlünün bize va’dettiği (zafer) dir. Allah ve Resûlü doğru söylemiştir” dediler. Ve bu, onların sadece imanlarını ve bağlılıklarını artırdı (teslîm)”[59] buyurmaktadır.

İslâm kelimesi, yalın halde ifade edildiğinde inanmayı ifade ederken, “lam” harfi cerri ile kullanıldığında istislâm yani teslîmiyeti ve nefsin teslîm olmasını, itaati ve tamamen uymayı ifade etmektedir.[60] İbrâhîm (a.s.) ve oğlu İsmâîl (a.s.) beraber Beytullah’ın temellerini yükseltirlerken şöyle duâ ediyorlardı:

Rabb’imiz, bizi sana teslîm olanlar yap, neslimizden de sana teslîm olan bir ümmet çıkar…”[61] Bu ayetteki “İslâm” kelimesi “lam” harfi cerri ile gelerek “teslîmiyet” anlamında kullanılmıştır.

İSLÂM KAVRAMININ MÂNÂ ALANI

Kur’ân’da Yüce Allah’a teslîmiyet mânâsında kullanılan “İslâm” kelimesinin köklerinden biri olan “silm” ifadesi barış, güven ve huzur; “selâm” ise mutluluk, esenlik ve güven mânâlarına gelmektedir. Kur’ân’da bu vahye dayalı dine “İslâm” adının verilmesi[62] sûretiyle ilâhî dinin gâye edindiği hedefler ve sosyal hayatta yapılması arzulanan değerler de gösterilmiş olmaktadır. Kur’ân’ın tedkîki bizlere “İslâm” kavramının içiçe daireler halinde üç anlamının olduğunu göstermektedir:[63]

a) Kâinattaki tüm şuurlu mahlûkâtın içinde bulunduğu düzen (din). Bu durumda “İslâm” kavramı, mahlûkâtın Hâlık’ına teslîm olması, boyun eğmesi anlamında kullanılmıştır. Kur’ân’da

Allah’ın dininden başkasını mı arıyorlar? Oysa göklerde ve yerde olanların hepsi, ister istemez, O’na teslîm olmuştur ve O’na döndürülüp götürüleceklerdir”[64] buyrulmaktadır.

b) İlk peygamber Hz. Âdem’den son peygamber Hz. Muhammed’e kadarki Yüce Allah’ın tüm elçilerinin tebliğde bulundukları fıtrat dininin genel adı. Kur’ân’da şöyle buyurulur:

Rabb’i ona (Hz. İbrâhîm’e): İslâm ol demişti. Âlemlerin Rabb’ine teslîm oldum dedi.”[65] Bir başka âyette:

Seninle tartışmaya girişirlerse de ki: “Ben de kendimi Allah’a teslîm ettim, bana uyanlar da.” Kendilerine kitap verilenlere ve ümmilere de ki: “Siz de İslâm oldunuz mu?” Eğer İslâm olurlarsa doğru yolu bulurlar.[66] buyurularak İslâm’ın tüm peygamberlerin dini olduğu bildirilmiştir.

Yûsuf (a.s.), ailesine kavuşup rüyası gerçekleşince Yüce Rabb’ine şöyle duâ etmiştir:

Rabb’im, sen bana mülkten bir nasip verdin ve bana rüyaların yorumunu öğrettin. Ey göklerin ve yerin yaratıcısı! Dünyada da âhirette de benim yârim sensin! Beni Müslüman olarak öldür ve beni iyilere kat!”[67]

c) Kur’ân’la zuhûr bulan ve Resûlullah (sas) aracılığıyla teblîğ olunan son ilâhî din. Kur’ân’da şöyle buyurulur:

Allah katında din, İslâm’dır”[68]

Bugün size, dininizi olgunlaştırdım, size nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâm’ı seçtim…”[69]

Yukarıda yaptığımız açıklamalarla teslîmiyet, barış ve esenlik mânâlarına gelen İslâm kavramının Kur’an’da; şuurlu varlıkların yaşadığı düzen (din), tüm peygamberlerin getirdiği fıtrat dinin genel adı ve Resûlullah’ın (sas) getirdiği son İlâhî dinin özel adı mânâlarında kullanıldığı anlaşılmaktadır.

TESLÎMİYETİN MÂHİYETİ

İslâm, teslîmiyet gösterme, boyun eğme ve itaakâr olma gibi mânâlara gelmektedir. Hakk Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

Allah’ın dininden başkasını mı arıyorlar? Hâlbuki göklerde ve yerde ne varsa (hepsi) ister istemez O’na boyun eğmiştir (teslîm olmuştur) ve O’na döndürüleceklerdir.”[70] Göklerde ve yerde bulunan varlıkların Yüce Allah’a itaat ve teslîmiyetleri durumlarına göre farklılık göstermektedir.[71]

Vâcibu’l-vücûd olan Yüce Allah’ın haricindeki tüm mahlûkat, varlık tibariyle mümkün varlıklar olduğu için hâliyle var olma ve varlıklarını sürdürmede On’a bağlıdırlar. O halde tüm varlıklar, var olma ve yok olma cihetleriyle Cenab-ı Hakk’a boyun eğerek itaat etmek durumundadırlar. Yukarıda âyette geçen: “O’na boyun eğmiştir” buyruğu, bir hasr ifadesidir. Yani göklerde ve yerde bulunan tüm varlıklar, başkasına değil sadece O’na boyun eğmiştir mânâsına gelmektedir.[72] Kur’ân’da bu mânâya delalet eden bazı âyetlerde, yerde ve gökte bulunan herkesin ister istemez Yüce Allah’a secde ettiği,[73] tüm varlıkların O’na hamd ile tesbîh ettiği[74] vurgulanmıştır.

Fahreddin Râzî bu hususta şu açıklamalarda bulunmuştur: “Allah’ın irade buyurduğu hususta hiç kimsenin O’na karşı koyması mümkün değildir. Varlıklar, Allah’ın muradını ya isteyerek ya da istemedikleri halde kabul etmek zorundadırlar. Mesela sâlîh Müslümanlar, dine taallûk eden meselelerde Yüce Allah’a isteyerek, tabiatlarına ters düşen hastalık, fakirlik, ölüm ve benzeri şeyler hususunda da O’na istemeyerek (kerhen) inkıyâd ederler. Kâfirlere gelince onlar, her hâlukârda Allah’a kerhen boyun eğerler. Çünkü onlar din ile alakalı olan hususlarda Allah’a boyun eğmezken, diğer hususlarda ise kerhen teslîm olurlar.”[75]

İslâm, kişinin Yüce Allah’a içinden gelerek mutlak mânâda teslîmiyeti gerektirdiği için Müslümanlar da bu cihetle isteyerek Yüce Allah’a boyun eğmişlerdir. Cenâb-ı Hakk şöyle buyurmaktadır:

De ki: Ehl-i Kitab! Sizinle bizim aramızda müşterek olan bir söze geliniz: Allah’tan başkasına tapmayalım, O’na hiçbir şeyi eş tutmayalım: Allah’tan başka birbirimizi Rab edinmeyelim. Eğer yüz çevirirlerse: Şahid olun, biz Müslümanlarız deyin.”[76] Bir başka âyette Yüce Allah’ın hükümlerine teslîm olmaksızın bu işin hâsıl olmayacağı bildirilmiştir:

Hayır, Rabb’in hakkı için onlar aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp, sonra da senin verdiğin hükme karşı içlerinde bir burukluk duymadan tam bir teslîmiyetle boyun eğmedikçe, iman etmiş olmazlar.”[77]

İlâhî hükümler, ancak sahîh ve sarîh nassın bildirimleriyle mümkün olabilir. Hakk Teâlâ, hikmet sahibi olup mutlak ilmiyle mevcûdatı ihata ettiğinden, tüm mahlûkata düşen görev, Yüce Allah’ın bildirimlerine teslîm olmalarıdır. Hâliyle fıtratın gereği olarak da insanların Yüce Allah’a teslîm olmaları gerekmektedir. Çünkü bu ilâhî kanunları yaratan ve insan fıtratını da en iyi bilen sadece Yüce Allah’tır.[78]

İnsanlığın selâmeti Cenâb-ı Hakk’a teslîm olmaktan geçtiğinden Yüce Allah, ümmetlerden her birine peygamber göndermiştir.[79] Kur’ân’da:

De ki: Ben sizin hevâ-u heveslerinize asla uymam. O takdirde ben muhakkak sapmış ve doğru yola erenlerden olmamış olurum… O hakkı anlatır ve O, doğru hüküm verenlerin en hayırlısıdır”[80] buyurularak gerçek dinin Yüce Allah’a bütünüyle itaat etmek ve teslîm olmaktan geçtiği, Allah’a itaatin ise emir ve yasaklarına her zaman ve her şartta uyulmasıyla mümkün olabileceği ifade edilmiştir.[81] Yapılan her işte nefsin isteklerine, aklın yargısına, insanların ne yaptıklarına değil, Allah’ın buyruklarının ne olduğuna bakılması gerektiği anlaşılmaktadır.

KUR’AN’DA TESLÎMİYET ÖRNEKLERİ

Kur’ân’da Yüce Allah’ın sunduğu teslîmiyet örnekleri pek çoktur. Her şeyden önce Kur’ân’da adı geçen peygamberlerden her birinin hayat hikâyesi aynı zamanda birer teslîmiyet anlayışı örneğidir. Ancak konunun fazla uzayacağını düşünerek burada, Kur’ân’ın sunduğu ve genel mânâda mü’minlerin, Hz. İbrâhîm’in, Hz. Ya’kûb ve oğullarının, havârîlerin teslîmiyeti örnekleriyle sınırlı tutmayı tercih etmek sûretiyle, mevzunun bu örnekler üzerinden anlaşılır kılınmasının mümkün olabileceğini düşündük.

Mü’minlerin Teslîmiyeti

Yüce Allah’ın gönderdiği bütün peygamberler ve onların sundukları ortak mesajlar, İslâmî düşünce sisteminin temelini oluşturmaktadır. İslâm ümmetinin fertleri bu sistem etrafında birbirlerine sımsıkı bağlı olmak durumundadır. Çünkü bu düzen, insanları bir şemsiye altında toplayarak taassup ve baskı olmaksızın yaşayabilecekleri, evrensel bir sosyal hayatı hedeflemektedir. İlâhî hitap, toplumun sevgi, barış ve huzur içerisinde mutlu yaşamasını arzu etmektedir. Yüce Allah insanları bu evrensel nitelikleri hâiz dine davet ederek şöyle buyurmaktadır:

Deyin ki: “Biz Allah’a, bize indirilene (Kur’ân’a), İbrâhîm, İsmâîl, İshâk, Ya’kûb ve Ya’kûboğullarına indirilene, Mûsâ ve İsa’ya verilen (Tevrat ve İncil) ile bütün diğer peygamberlere Rabb’lerinden verilene iman ettik. Onlardan hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz ve biz ona teslîm olmuş kimseleriz.”[82]

Mü’minler, Cenab-ı Hakk’ın görevlendirdiği tüm elçilere iman eder ve onlardan hiçbirini inkâr etmeye hakkı olmadığına inanır. Tüm peygamberlerin aynı gerçeği getirdiklerine ve insanları aynı hidâyete çağırdıklarına inanarak sadece Hakk Teâlâ’ya teslîmiyet gösterir. Mü’min kimsenin, Yüce Allah’a ve peygamberlerine iman edip buyruklarına uyması, şeref ve izzetini bu alanda bulması kâfi gelmekte ve başka ilâh, rehber veya sistem aramasına gerek kalmamaktadır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

Allah’ın boyası (ile boyan). Allah’ın boyasından daha güzel boyası olan kimdir? Biz ancak O’na kulluk ederiz.”[83] Âyette geçen “sibğatullah” ifadesiyle âlimler, neyin murad edildiği hususunda farklı görüşler ileri sürmüşlerse de ekseriyeti, bu ifadenin “din” anlamında olduğu görüşündedir.[84]

Peygamber Efendimiz (sas) ve mü’minlerin Cenab-ı Hakk’a teslîmiyet gösterdikleri, ilâhî dine sımsıkı bağlandıkları ve sadece Allah’a yöneldikleri Kur’ân’da şöyle ifade edilmiştir:

Eğer seninle tartışmaya girerlerse de ki: Bana uyanlarla birlikte ben kendimi Allah’a teslîm ettim. Ehl-i kitaba ve ümmîlere de: Siz de Allah’a teslîm oldunuz mu? de. Eğer teslîm oldularsa doğru yolu buldular demektir.”[85] Burada Resûlullah’ın (sas) ve mü’minlerin Yüce Allah’a olan teslîmiyetleri ifade edilmiş, Ehl-i kitap ve müşrikler de bu yüce gerçeğe davet edilmişlerdir. İnsanların bu davete icabet etmeleri halinde kurtuluşa erebilecekleri, aksi halde delâlet, sapıklık ve şaşkınlık içinde kalacakları yine başka âyetlerde de vurgulanmıştır.[86]

Mü’minler, âlemlerin Rabb’ine ve O’nun bildirimlerine tüm benlikleriyle teslîm olurken şeytan ve şeytanın peşinden gidenler gibi şaşkın duruma düşmemiş ve dinin en mükemmeline, teslîmiyetin en güzeline tâlib olmuşlardır.[87] Yüce Allah:

O’na teslîm olun. (Ey Muhammed!) O ihlâslı ve mütevâzî insanları müjdele!”[88] buyurarak sadece kendisine teslîm olunmasını emretmiş ve teslîmiyet gösteren mütevâzî, ihlâslı mü’minleri de övmüş ve müjdelemiştir.[89]

Hz. İbrâhîm’in Teslîmiyeti

Kur’ân’da Hz. İbrâhîm’in teslîmiyeti, en güzel teslîmiyet örneklerinden biri olarak sunulmuştur:”اِنَّ

İbrâhîm, gerçekten Hakk’a yönelen, Allah’a itâat eden bir önder idi; Allah’a ortak koşanlardan değildi.”[90] Yüce Allah, Hz. İbrâhîm’in kalbine İslâm’ın tevhîd inancıyla ilgili esasların bilgisini ilham etmiş, bu hususta delil sayılabilecek yıldız, ay ve güneş gibi gök cisimlerinin varlığı, onların batması gibi muazzam hadîselerin, mutlak bir yaratıcının varlığına işaret ettiğinin delili olduğu hususlarını ihsân etmiştir.[91] Hz. İbrâhîm de kendisine peygamberlik mertebesi verilmeden ve henüz genç yaşlarda iken, Yüce Allah’ın lütfuyla ve ibret nazarıyla, aklî istidlallerle evrenin hâdis olduğunu idrak etmiş ve her hâdisin de bir muhdîse ihtiyacı olduğunu kavramıştır.[92] İçinde yaşadığı toplumun bâtıl inançlarından etkilenmemiş, kalbi hiçbir zaman şirke meyletmemiş ve hep tevhîd inancına bağlı bir Müslüman olarak yaşamıştır. Cenâb-ı Hakk onu, aklını kullanması suretiyle içinde bulunduğu toplumun yaşadığı buhrâna karşı duygu ve düşüncelerini muhafaza etmiş, en güzel şekilde terbiye etmiş,[93] üstün bir akıl ve güçlü bir tartışma kâbiliyeti lütfetmiştir. Kur’ân’ın değişik âyetlerinde onun, putçuluğun yıkılması için halkıyla yaptığı aklî tartışmalara şâhid oluyoruz.[94] En’âm sûresindeki tartışma da bunlardan biridir:

Kavmi onunla tartışmaya girişti. Onlara dedi ki: Beni doğru yola iletmişken, Allah hakkında benimle tartışıyor musunuz? Ben sizin O’na ortak koştuğunuz şeylerden korkmam. Ancak Rabb’imin bir şey dilemesi hâriç. Rabb’imin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Hâlâ ibret almıyor musunuz? “[95]

Hz. İbrâhîm, kavmini içinde bulundukları şirkten tevhîd inancına davet ederken muhatapları da Hz. İbrâhîm’e tepki göstererek atalarını putlara ibadet ederken bulduklarını[96] ve onların yanılmış olamayacaklarını iddia etmişlerdir. Ancak Hz. İbrâhîm, Yüce Allah’ın kendisini hidâyet ettiği tevhîd inancında, biricik mâbûd olan Allah’a imanda ve halkını bu imana davet etmekte ısrar etmiştir. Halkı da Hz. İbrâhîm’i ilâhların intikamı ile korkutmayı deneyerek bu ilâhların onu çaresi olmayan bir derde düşürebileceğini söylemişlerse de İbrâhîm (a.s.), onların ortak koştukları şeylerden korkmadığını ifade etmiştir. Bu tehditleri işe yaramayınca:

Onlar: Bir şey yapacaksanız şunu yakın da ilahlarınıza yardım edin dediler.”[97] Bu ürkütücü durum karşısında Hz. İbrâhîm’in Yüce Allah’a olan inancının, sabır ve teslîmiyetinin devreye girdiğini görmekteyiz. Yüce Allah ateşe, Hz. İbrâhîm’i yakmamasını, serin ve esenlik olmasını vahyederken[98] dikkat edilirse, Kur’ân’da Allah’ın Hz. İbrâhîm’e ateşin kendisini yakmayacağını, korkmaması gerektiği yönünde önceden bir bildirimde bulunulduğuna dair bir işaret yoktur. Ancak Hz. İbrâhîm, Allah’ın kaderine olan güveniyle, sabır ve teslîmiyetiyle bu olayı karşılamıştır. Doğrusu böylesi kötü bir muâmeleyi de kavminden beklemiştir:

Ben sizin O’na ortak koştuğunuz şeylerden korkmam. Ancak, Rabb’imin bir şey dilemesi hariç.”[99] Hz. İbrâhim’in bu duruşu, hiçbir tehlikenin önünde sarsılmayan güclü bir imanın ve teslîmiyetin göstergesidir.

Yukarıdaki olaydan daha vahîm olanı ise Allah Teâlâ’nın Hz. İbrâhîm’e, oğlu Hz. İsmâîl’i kesmesini emrettiği zaman yaşanmıştır:

Ey oğulcuğum! Doğrusu ben uykuda iken seni boğazladığımı görüyorum, bir düşün, ne dersin, dedi.”[100] İbrâhîm (a.s.) bu rüyayı, yaşlılığında kendisine müjdelenen sevgili oğlu hakkında görmüştür.[101] Burada değil Hz. İbrâhîm gibi yumuşak huylu, yufka yürekli bir babanın, hiçbir insanın kalbinin dayanamayacağı bir durum söz konusudur. Fakat Yüce Allah’ın emri olduğu için, insan tâkâtinin üstünde bir emir dâhi olsa, elbette teslîmiyet göstermek gerekirdi Henüz çocuk olan İsmâîl (a.s.) bile, Allah’ın emrine ve kaderine teslîm olmuştur:”قَالَ

Ey babacığım! Ne ile emrolunduysan yap, Allah dilerse sabredenlerden olduğumu göreceksin dedi.”[102] İnsanın hayal gücünü aşan böylesi bir durum karşısında İbrâhîm (a.s.), Allah’ın emrine icabet etmekte tereddüt etmediğini göstermiş ve İsmâîl (a.s.) ile beraber bu teslîmiyet sınavını başarmıştır:

Her ikisi de teslim olup, onu alnı üzerine yatırınca: Ey İbrahim! Rüyayı gerçekleştirdin. Biz iyileri böyle mükâfatlandırırız. Bu, gerçekten, çok açık bir imtihandır, diye seslendik. “[103]

Yüce Allah, Hz. İbrâhîm ve Hz. İsmâîl’i Kâbe’nin temellerini yükseltmek, onu rükû ve secde edenlere hazırlamak, orada güzel duâlar yapmakla şereflendirdi:

Bir zamanlar İbrâhîm, İsmâîl ile beraber Beytullah’ın temellerini yükseltiyor, (şöyle diyorlardı): Ey Rabb’imiz! Bizden bunu kabul buyur; şüphesiz sen işitensin, bilensin. Rabb’imiz! İkimizi sana teslîm olanlardan kıl, soyumuzdan da sana teslîm olanlardan bir ümmet yetiştir…”[104] Allah’u Teâlâ duâlarını kabul buyurarak Hz. İbrâhîm’in soyundan gelen Resûlullah’ı (sas) bu ümmete ilâhî kelâmı teblîğ etmek, hikmeti ve kitabı öğretmek, Rabb’ine teslîm olmak ve teslîmiyete davet etmek üzere son peygamber olarak görevlendirmiştir.

İbrâhîm (a.s.), Yüce Allah’ın tertemiz kıldığı ve seçtiği din olan İslâm’a mensup iken, kendi nefislerine zülmedenler ve benliklerini aşağılık duygulara mahkûm edenler ise ondan yüz çevirmişlerdir. Oysa Hakk Teâlâ, Hz. İbrâhîm’i dünyadakilere rehber tayin etmiş ve âhiret hayatında da onun sâlihler zümresinde yer alacağına tanıklık etmiştir. Rabb’i Hz. İbrâhîm’e “teslîm ol” deyince tereddüt etmeksizin derhal bu teklifi kabul etmiştir:

Nefsini aşağılık yapan (beyinsiz) den başka, kim İbrâhîm dininden yüz çevirir? Andolsun ki, biz O’nu dünyada beğenip seçmiştik, âhirette de o, iyilerdendir. Rabb’i ona: İslâm ol demişti. O da: Âlemlerin Rabb’ine teslîm oldum demişti.”[105] Yukarıda delil olarak sunduğumuz âyet örnekleri ve açıklamalar neticesinde, Hz. İbrâhîm’in teslîmiyetinin Kur’ân’daki en güzel teslîmiyet örneklerinden bir olduğunu söyleyebiliriz.

Hz. Ya’kûb ve Oğullarının Teslîmiyeti

Hz. İbrâhîm ve Hz. Ya’kûb, evlatlarına Hakk Teâlâ’nın kendilerie İslâm dinini seçmiş olmakla nîmetlerin en büyüğünü bağışlamış olduğunu hatırlatmışlardır:

Bunu İbrâhîm de kendi oğullarına vasiyet etti, Ya’kûb da: Oğullarım! Allah sizin için bu dini (İslâm’ı) seçti. O halde sadece Müslümanlar olarak ölünüz (dedi).”[106] Bu âyetten İslâm dininin ilâhî bir tercih olduğu, Hz. İbrâhîm’in soyundan gelenlerin din konusunda farklı bir tercih yapmalarının doğru olmayacağı anlaşılmaktadır. Hakk Teâlâ’nın kendileri için yaptığı bu tercihe karşılık olarak onlara düşen, bu ilâhî dini yürekten benimsemeleri, kendilerine ihsan edilen nimetlere şükretmeleri, bu uğurda sağlam bir mücadele vermek suretiyle dünya ve âhiretlerini mâmur kılmaya çalışmalarıdır.[107]

Hz. İbrâhîm ve Hz. Ya’kûb, evlatlarına vasiyette bulunmuşlardır. Hz. Ya’kûb’un, ömrünün son demlerinde bile tekrarlamış olduğu ve ölüm hâlinin dâhi nefsine unutturamadığı bir vasiyeti olmuştur:

Yoksa Ya’kûb’a ölüm geldiği zaman siz orada mıydınız? O zaman (Ya’kûb) oğullarına: ‘Benden sonra kime kulluk edeceksiniz?’ demişti. Onlar: ‘Senin ve ataların İbrâhîm, İsmâîl ve İshâk’ın ilâhı olan tek Allah’a kulluk edeceğiz; biz ancak O’na teslîm olmuşuzdur’ dediler.”[108] Hz. Ya’kûb’un, sekerât-ı mevt halinde evlatlarına böylesi bir hitapta bulunması hakikaten mânidardır. Ölmek üzere olan bir babanın zihnini meşgul eden mesele, güvence altına almak istediği ve biricik mirası olan Cenâb-ı Hakk’a teslîmiyet anlayışı idi. İşte miras haline gelen bu büyük dava, her şeyden önemli ve son anda bile olsa vurgulanması gereken mühim bir mesele olmuştur.[109]

Yukarıdaki âyetlerden anlaşıldığı üzere Hz. Ya’kûb’un evlatları, hakîkati bilmiş ve bunu açık bir şeklide ifade etmişlerdir. Peygamber atalarından dini, bir miras gibi teslîm almış, titiz bir şekilde muhafaza edeceklerine söz vermiş ve ölüm döşeğinde olan babalarına bu sözü vermekle kendisini rahatlatmışlardır. Hz. İbrâhîm’in çocuklarına yaptığı vasiyet, Hz. Ya’kûb’un çocukları arasında da sürdürülmüş, böylece onlar da “Allah’a teslîm olduklarını” beyan etmişlerdir.[110]

Havârîlerin Teslîmiyeti

Kur’ân’da Cenâb-ı Hakk’a, ilâhî kelâma ve peygamberine teslîm olduklarından bahsedilen bir zümre de Hz. İsâ’nın havârîleridir. Havârî, temiz ve seçkin kişi,[111] peygamber yardımcıları[112] demektir. Arapça’da “havârî” ifadesi yaklaşık olarak “ensâr” kelimesiyle aynı mânâya gelmektedir. Nitekim Âl-i İmrân 3/52. ayetinde “havârî” kelimesi “Allah yolunun yardımcıları” mânâsında kullanılmıştır. Kitab-ı Mukaddes’te havârîler “şâkird” bazı yerlerde de “resûl” diye adlandırılır.[113] Kur’ân’da geçen “havârî” ifadesinden maksadın, Yüce Allah’ın peygamberlerine iman edip onlara her türlü hususta yardım eden, bu yardımlarında son derece samimi ve ihlâslı olan, kendilerine en yakın, seçkin, samimi ve tâbî olan dostlarıdır.[114]

Kur’ân’ın bazı âyetlerinde Hz. İsâ’nın kıssasından, Hz. Meryem’e Hz. İsâ’nın müjdelendiğinden, mûcizelerinden ve bu mûcizelerin onun peygamberliğini gösteren apaçık deliller olduğundan bahseder.[115] İsâ (a.s.), muhatapların güç yetirmeyecekleri bazı mûcizeleri onlara göstermiş, İsrâîloğullarının birtakım bağlarını ve yükümlülüklerini hafifletmek üzere gönderilmiş olduğu halde, onların inkâr edeceklerini anlamıştır. İşte böylesi bir ortamda son çağrısını yapmıştır:

İsâ, onlardaki inkârcılığı sezince: Allah yolunda bana yardımcı olacaklar kimlerdir? dedi. Havârîler: Biz, Allah yolunun yardımcılarıyız; Allah’a inandık, şahit ol ki bizler Müslümanlarız, cevabını verdiler.”[116] Bu ifadeler, İslâmiyetin peygamberlerin ortak dini olduğunu göstermekte, havârîlerin ifadelerinin de bir ikrâr ve itirâf olduğu anlaşılmaktadır.[117] Onlar bu ifadeleriyle İslâm’ın, ilâhî dinlerin özü olduğunu kabul etmişler, Müslüman olduklarına, Cenâb-ı Hakk’a, peygamberlerine ve ilâhî dinin hayat sistemine yardıma koştuklarına Hz. İsâ’yı şahit tutmuşlardır. Yüce Allah’a yalvararak şöyle demişlerdir:

(Havârîler) Rabbimiz! İndirdiğine inandık ve peygambere uyduk. Şimdi bizi (birliğini ve peygamberlerini tasdîk eden) şahitlerden yaz, dediler).”[118]

Yine Kur’ân’da havârîlerin Allah’a teslîmiyetleri şöyle ifade edilmiştir:

Havârîlere: Bana ve elçilerime inanın diye ilham etmiştim. Onlar da, iman ettik bizim, Allah’a teslîm olmuş kimseler (Müslümanlar) olduğumuza sen de şahit ol demişlerdi.”[119] Bu âyetlerde havârîlerin, Yüce Allah’a mutlak bir teslîmiyetle bağlandıkları açıkça ifade edilmiştir.

TESLÎMİYETTEN SAPMANIN NEDENLERİ

Kur’ân âyetlerinden anlaşıldığı kadarıyla ilâhî iradeye teslîmiyetten sapmanın sebepleri olarak, ilâhî bir kanun ya da hukûkî bir gerekçe olmaksızın kişinin kendi hevâ ve hevesine uyması, atalarını, kültür ve toplumunu doğru olup olmadığına bakmaksızın taklit etmesi, Yüce Allah’ın kanunları yerine insanlara itaat etmesi gibi hususlar gösterilmiştir. Bu hususları ayrıntılı bir şekilde başlıklar halinde işlemeye çalışacağız.

Kişinin Nefsânî Arzularına Boyun Eğmesi

Kur’ân âyetlerinde, kişinin hevâ ve hevesine uyarak nefsânî arzularına boyun eğmesi, ilâhî iradeye teslîmiyetten sapmanın bir nedeni olarak ifade edilmiştir:

Allah’tan bir yol gösterici olmadan, yalnız kendi keyfine uyandan daha sapık kim olabilir? Muhakkak ki Allah, zâlim kavmi doğru yola iletmez.”[120] Demek ki insanı hak yoldan ayıran öncelikle kendi hevâ ve hevesidir. Çünkü nefsî arzularına boyun eğen bir beşer, Yüce Allah’a gerçek mânâda kulluk yapamayacağı âşikârdır.[121] Böylesi bir şahsiyetin, kendisine dünyevî menfaat sağlayan, şan ve şöhret getiren, memnuniyet ve hoşnutluk arz eden, zevk veren şeylerin peşinden gidiyor olması, Yüce Allah’ın yasaklarına karşı bir hassasiyet göstermeden arzu ettiği her şeyi yapması demektir. Cenab-ı Hakk’ın emrettiği hususlar olsa bile hedeflediği şeylere ulaşmasında kendisine fayda sağlamadığını düşündüğü şeyleri yapmaması mânâsına gelmektedir. Kur’ân’da böyle birinin Yüce Allah’ın yol göstericiliğinden nasıl faydalanacağı soruluyor:

Kendi arzularını ilahlaştıranı gördün mü? Ona sen mi vekîl olacaksın? Yoksa sen onların çoğunun işittiklerini, düşündüklerini mi sanıyorsun? Hayır, onlar hayvanlar gibidir, hatta onlar, yolca (hayvanlardan) daha sapıktırlar.”[122]

Bu âyetlerde, hevâ ve hevesleri peşinden gidenler, akla ve kendilerine teblîğ edilen ilâhî bildirimle- re aldırmayıp sadece hissiyatlarına göre davranmalarından dolayı hayvanlara benzetilmişlerdir. Hayvan- ların sergiledikleri hareketlerin kendilerine verilmiş kuvvet ve kabiliyetlerinin yaratılma gayelerine muvafık olmasına karşın, bu şekilde hareket eden insanların takındıkları tavırların ise, hayvanlardaki fıtrî tavır özelliğinden yoksun bulunması sebebiyle de hayvanlardan daha aşağılık oldukları ifade edilmiştir.[123]

Toplum ve Kültür Baskısı

Hak yoldan ve teslîmiyetten sapmanın başka bir sebebi de toplumda yer edinmiş gelenekleri, alışkanlıkları, inançları, düşünce ve kuralları körü körüne taklit etmek suretiyle onları Yüce Allah’ın bildirimlerinden üstün tutmak ve tercih etmektir. Böylesi bir tercihte bulunan insanlara Yüce Allah’ın emir ve yasaklarının hatırlatılmasının pek anlamı kalmamaktadır. Çünkü onlar yine de toplumun gelenek olarak benimsediği işleri yapmakta ısrar etmeye devam ederler. Bu tür bir hastalığa kapılmış bir toplumun Yüce Allah’a hakkıyla kulluk yapmalarının da pek mümkün olmadığı söylenebilir. Kur’ân’da böyle toplulukların varlıklarına dikkat çekilerek şöyle uyarılmaktadır:

Onlara denilse, ‘Allah’ın indirdiğine uyun. Onlar: ‘Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz (yol)a uyarız’ derler. Peki, ama ataları bir şey düşünmeyen, doğru yolu bulamayan kimseler olsalar da mı?”[124]

İnsanlar, genellikle her dönemde hakîkati görememe hastalığına yakalanmış ve bu hastalık onları hâliyle Allah’ın peygamberlerine iman etmekten ve onlara uymaktan alıkoymuştur. Nitekim Hz. Mûsa, insanları tevhîd inancına davet ettiği zaman onlar şöyle diyerek tepki göstermişlerdir:

Sen bizi babalarımızı üzerinde bulduğumuz şeyden çeviresin de yeryüzünde büyüklük yalnız ikinize kalsın diye mi bize geldin? Biz sana inanacak değiliz!”[125] Yine Hz. İbrâhîm, halkını Yüce Allah’a inanmaya davet edip başka ilâhları ortak koşmaktan vazgeçirmeye çalıştığı zaman onlar:

Babalarımızı onlara tapar bulduk (da onun için biz de onlara tapıyoruz)… “[126] diyerek karşılık vermişlerdir.

Toplumlar genellikle peygamberlerin söyledikleri şeylerin doğruluğunu, haklılığını, aklî boyutunu, yararlı olup olmadığını tahlil etmeden sadece atalarının yaptıklarına aykırı olduğu gerekçesiyle tekliflerini kabul etmemişlerdir:

” وَكَذٰلِكَ مَا اَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ فٖى قَرْیَةٍ مِنْ نَذٖیرٍ اِلَّا قَالَ مُتْرَفُوھَا اِنَّا وَجَد نَا اٰبَاءَنَا عَلٰى اُمَّةٍ وَاِنَّا عَلٰى اٰثَارِھِمْ مُقْتَدُونَ قَالَ اَوَلَوْ جِئْتُكُمْ بِاَھْدٰى مِمَّا وَجَدْتُمْ عَ لَیْھِ اٰبَاءَكُمْ قَالُوا اِنَّا بِمَا اُرْسِلْتُمْ بِھٖ كَافِرُونَ

İşte böyle, senden önce de hangi memlekete uyarıcı gönderdiysek mutlaka onun varlıklıları: ‘Biz babalarımızı bir yol üzerinde bulduk, biz de izlerine uyarız’ dediler. (Gönderilen Uyarıcı/Peygamber): ‘Ben size, babalarınızı, üzerinde bulduğunuz (din)’den daha doğrusunu getirmiş olsam da (yine babalarınızın yolunu) mu (tutacaksınız)?’ dedi. Onlar: ‘Biz kesinlikle sizinle gönderilen şeyi inkâr ediyoruz’ dediler.”[127] Ancak Yüce Allah insanlara, bir beşer olarak atalarına körü körüne tâbi olmaları yerine, sadece ilâhî emirleri teblîğ eden peygamberlere itaat edebileceklerini ifade etmiştir.[128] Yüce Allah’a gerçek mânâda teslîmiyet gösterenin, O’nun rızası dışındaki şeylerden yüz çevirmek suretiyle sadece emirlerine uymalarının gerekliliği vurgulanmıştır:

Onlara, “Allah’ın indirdiğine uyun!” denilse: “Hayır, biz babalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız (onların yolunda gideriz)” derler. Şeytan, kendilerini cehennem azabına çağırıyor olsa da mı? İyi davranışlar içinde kendini bütünüyle Allah’a veren kimse, gerçekten en sağlam kulpa yapışmıştır.”[129] Böylece Kur’ân’da, insanların içinde yaşadığı toplum ve kültürü körü körüne taklit etmek yerine ilâhî iradeye teslîm olmak suretiyle hakîkate ve kurtuluşa erebilecekleri vurgulanmış olmaktadır.

İnsanlara Uymak

Kur’ân âyetlerinden anlaşıldığına göre Yüce Allah’a itaatsizliğin ve teslîmiyet göstermemenin bir diğer sebebi de, O’na itaat yerine diğer insanlara itaat edilmesidir:

Eğer yeryüzündeki insanların çoğuna uyarsan, seni Allah’ın yolundan saptırırlar. Onlar zandan başka bir şeye uymazlar, onlar ancak yalan söylerler.[130] Şayet kişi inanç ve amelle- rinde ilâhî buyruklara değil de evrende bulunan insanların ekseriyetine itaat eder, onlara uyar, doğruluk ve hakîkat hususlarında onların hakemliğine başvuracak olursa, onlar da bu kimseyi hak yoldan ve Al- lah’ın şeriatından saptırmış olurlar. Çünkü insanların pek çoğu hüküm verme hususunda ilim ve hakkâniyete göre değil, zanna ve kendi vehimlerine göre hareket ederler.[131] Ne inandıkları hususlarda kat’îlik, ne kanun ve ölçü olarak kabul ettikleri şeylerde haklılık ne de hüküm verdikleri meselelerde isabet bulunur. Onlar sadece, kendilerinin belirlediği ölçülere, nefsânî arzularına, tahmin ve keyiflerine göre hükümler verir, yalanla hareket ederler ve yanlış kararlar verirler. Cenab-ı Hakk’a ortaklar isnad ederler, haklı kimseleri haksız, haksız olanları da haklı gösterebilirler, helalı haram, haramı da helal kabul edebilirler.[132] O halde hak ve hakîkat arayışı içinde olan bir şahsın, insanların pek çoğunun hangi yolu izlediklerine bakması doğru değil, çünkü insanların pek çoğu işlerine öyle geldiği için bilgiyi değil zannı tercih edebilirler. Onların inandıkları değerler, kabul ettikleri teoriler, benimsedikleri felsefe, hayat prensipleri ve kabul ettikleri kanunlar, kendi zanlarının sonucu olup dolayısıyla saptırıcı olabilmektedir. Oysa Cenab-ı Hakk’ın rıza gösterdiği yaşam şekli, O’nun bizatihi kendi bildirimleriyle ve peygamberler aracılığıyla bildirdiği hakîkat yoludur. Bu sebeple hakîkat arayışı içinde olan kişinin, insanların ne yaptıkları ve ne dediklerine bakmaksı yerine, Yüce Allah’ın yolunda yalnız dahi kalsa azametle ve kararlılıkla devam etmelidir.[133] Çünkü Yüce Allah’ın hidâyetine inanan, O’na teslîmiyetle bağlanan bir şahıs, bundan öte hâkim ve hakem arayışlarına da gerek olmadığına inanır.

SONUÇ

“İslâm”; Yüce Allah’ın hüküm verdiği ve takdîr buyurduğu her şeyde O’na boyun eğmek suretiyle teslîm olmak, barış ve selamette olmak, dini ve inancı sadece Allah’a has kılmaktır. Yüce Allah’a itaat etmek, gönülden bağlanarak O’na ibadete ve hizmete kendini adamak, ilave ve eksiltme yapmaksızın peygamberlerine bildirdiği hidâyeti rehber edinmektir. Böylelikle, zahirî ve batınî afetlerden, hak hususunda şüphelerden ve şirkten arınmış olmak, Allah’ın azabından emin olmaktır. Çünkü İslâm, Yüce Allah’a teslîmiyet göstermek ve ihlâslı olmak mânâlarının yanı sıra, bunlara dayanmak suretiyle esenliğe kavuşmak mânâsını da ifade etmektedir.

Kur’ân’ın tetkîki bizlere birincisi “İslâm” kavramının, mahlûkatın Hâlık’ına boyun eğip teslîm olması, ikincisi ilk peygamber Hz. Âdem’den (a.s.) son peygamber Hz. Muhammed’e (s.a.s.) kadarki Yüce Allah’ın tüm elçilerinin tebliğde bulundukları fıtrat dininin genel adı; üçüncüsü de Kur’ân’la zuhur bulan ve Resûlullah (sas) aracılığıyla teblîğ olunan son ilâhî dinin adı olmak üzere üç mânâya geldiğini göstermektedir.

Kur’ân âyetlerinde Yüce Allah’ın teslîmiyetinden sapmanın nedenleri olarak, kişinin hevâ ve hevesine uyarak nefsanî arzulara boyun eğmesi, toplumda yer edinmiş gelenekleri, alışkanlıkları, inançları, düşünce ve kuralları körü körüne taklit etmesi, onlara bağlanarak onları Yüce Allah’ın bildirimlerinden üstün tutması ve Allah’a itaat yerine diğer insanlara itaat etmesi gibi hususiyetler zikredilmiştir. O halde Müslüman olduğunu ifade eden her şahsiyetin, nefsânî arzularına değil Allah’a teslîm olması gerekir. İnanç, ibadet ve ahlâkî hususlarda; sorgulamadan, bilinçsiz bir şeklide ve kör taassupla içinde yaşadığı toplumu ve atalarını taklit etmek yerine bilinçli ve şuurlu bir yaşam sürdürmelidir. Ayrıca nasslar ışığında aklını kullanarak sorgulayan ve mutlak teslîmiyeti de sadece Allah’a, Resûlüne ve O’nun bildirimlerine göstermek suretiyle sağlıklı yaşayabileceğini söyleyebiliriz. İnsanı dünya ve ahirette mutlu edecek olan Cenab-ı Hakk’ın rıza gösterdiği yaşam şekli, O’nun bizatihi kendi bildirimleriyle ve peygamberler aracılığıyla bildirdiği teslîmiyet yoludur.

Cenâb-ı Hakk katında yegâne dinin İslâm olduğu ve tüm peygamberlerin tebliğ ettikleri dinin özünün Allah’a teslîmiyetten geçtiği anlaşılmaktadır. O halde İslâm dini dışında başka dinleri aramanın bir mânâsı ve geçerliliği yoktur.

Yüce Allah, kâinatı mükemmel bir düzen içinde yaratmış, kozmik âlemdeki tüm canlı ve cansız varlıkları kendisine boyun eğdirmiş; Selâm ismiyle de mahlûkatı selâmette kılmış, teslîmiyet gösterenlere sulh ve selâmet bahşetmiştir. Peygamberler de insanları selâmette kılmak, kâinatta barış ve esenliği sağlamak için onları Yüce Allah’a teslîmiyete davet etmişlerdir. Çünkü ilâhî hitap, toplumun sevgi, barış ve huzur içerisinde mutlu yaşamasını arzu etmektedir. Ancak ilâhî hitaba uymayarak Yüce Allah’a telîmiyet göstermeyenler, hem kendileri fesada uğramış hem de kozmik âlemdeki düzen ve âhengin bozulmasına sebebiyet vermişlerdir. Kâinattaki ve sosyal hayataki dengenin bozulmasındaki en büyük sebebin, Yüce Allah’a teslîmiyetin dışına çıkılması olduğunu söyleyebiliriz.

Vahye muhatap olan toplumların ilâhî bildirimlerdeki hakîkatlere uyarak sulh ve salâmet istikametinde ilerlemeleri mümkün iken, başka hesaplarla Yüce Allah’a teslîmiyeti dışlamalarının, bazı çıkar çatışmalarının sonucu olarak ayrılıklara düşmelerinin, tüm ilâhî dinlerin ortak adı olan “İslâm” kavramının hem mânâsına hem de ruhuna aykırı olduğunu ifade edebiliriz.


KAYNAKÇA

[1] Bkz. Âl-i İmrân, 3/83; Nahl, 16/68–69; Fussilet, 41/12.

[2] Bakara, 2/208. Âyetin “Ey iman edenler” şeklinde başlamasına bakılarak silm ifadesinin İslâm mânâsına geldiği yönündeki izahatın doğru olmadığı düşünül- se de, mü’min ve Müslüman olmanın sorumluluğunu yerine getirmeyenler dikkate alındığında âyetin, “Ey iman edenler! Hepiniz İslâm’a tam olarak girin, onun gereklerini eksiksiz yerine getirin ve bu suretle doğru dürüst Müslüman olun, Müslümanlığın gereklerinden biri olmak üzere dostluk ve barışa yönelin, Allah’a itaat edin…” şeklinde anlaşılabilir. Bkz. Hey’et, Kur’ân Yolu Türkçe Meâl ve Tefsir, DİB Yayınları, Ankara, 2012, 1/324-325.

[3] Saffat, 37/79, 109, 120, 130.

[4] Bkz. Mâide, 5/3.

[5] Bkz. Bakara, 2/131-132; Âl-i İmrân, 3/52, 67; Yûnus, 10/72; Hac, 22/78.

[6] Bkz. Mâide, 5/44.

[7] Bkz. Âl-i İmrân, 3/20.

[8] Âl-i İmrân, 3/19.

[9] Bkz. Âl-i İmrân, 3/83; Tevbe, 9/33; Zümer, 39/3.

[10] Bkz. Âl-i İmrân, 3/85; Ebû Câfer Muhammed b. Cerîr et-Tâberî, Câmîu’l-Beyân an Te’vîli Âyi’l-Kur’ân, Müessesetu’r-Risâle, Beyrut, 2000, 6/570; Fahreddîn Muhammed b. Ömer er-Râzî, et-Tefsîru’l-Kebîr, Dâru’l-Fikr, Dımaşk, 1981, 8/138.

[11] Bkz. Bakara, 2/285; En’âm, 6/90.

[12] Bkz. Mâide, 5/3.

[13] Âl-i İmrân, 3/19.

[14] Bkz. Bakara, 2/213; Beyyine, 98/4.

[15] Ebû’l-Fadl Cemâluddîn Muhammed İbn Manzûr, Lîsânu’l-Arâb, Dâru Sadr, Beyrut, 1994, 6/345; Ebû’l-Bekâ Eyyûb b. Mûsa el Kefevî, el-Külliyât Mu’cem Maslaha ve’l-Furûki’l-Luğaviyye, nşr. Adnan Dervîş-Muhammed el-Mısrî, Müessesetu’r-Risâle, Beyrut, 1993, s. 112; Ebû Lüveys Ma’lûfu’l Yesûî, el Muncîd, Mabaatu’l Kâsulîkiyye, Beyrut, 1937, s. 359.

[16] İbn Manzûr, Lîsânu’l-Arâb, VI/344; Ebû’l Bekâ, el-Külliyât, s. 507; el-Muncîd, s. 359; Râğıb Ebû’l-Kâsım Hüseyin b. Muhammed el-İsfahânî, el-Müfredât Garîbi’l-Kur’ân, Dâru’l-Mâarife, Beyrut, 1961, s. 240.

[17] Râzî, et-Tefsîru’l-Kebîr, 4/4; Ebû Hâmid Muhammed b. Muhammed el-Gazzâlî, İhyâu Ulûmi’d-Din, (çev.Ahmet Serdaroğlu), Bedir Yay., İstanbul, 1974, 1/300; Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, (sad. İsmail Karaçam ve diğerleri), Azim Dağıtım, İstanbul, 2014, 1/ 387.

[18] Ebû Abdillâh Muhammed b. İsmâîl b. İbrâhîm b. Muğîre el-Buhârî, el-Câmiu’l-Musnedu’s-Sahîhu’l-Muhtasar (nşr. Muhammed Zuheyr en-Nâsır), Dâru Tavki’n-Necât, Beyrut, 2001, Îmân, 1, 2, (1/10.); Ebû’l-Hüseyn Muslîm b. Haccâc el-Kuşeyrî en-Nîsâbûrî, el-Musnedu’s-Sahîhu’l-Muhtasar bi Nakli’l-‘Adl ‘ani’l-‘Adl ilâ Resûlillâh (nşr. Muhammed Fuâd Abdulbâkî), İhyâu’t-Turâsî’l-Ârâbî, Beyrut, ts. Îmân, 19-22. (1/45.).

[19] Ebû’l-Fadl Şihâbuddîn Mahmûd Âlûsî, Rûhu’l-Me’ânî Tefsîri’l-Kur’âni’l-Azîm, Dâru’l-Fikr, Beyrut, 1413/1993, 3/106; Saîd Havva, Ruh Terbiyemiz, (çev. İbrahim Sarmış, M. Sait Şimşek), Kayıhan Yay. İstanbul. 1995. s.38-39.

[20] Beğâvî, Ebû Muhammed el-Huseyn, Meâlimu’t-Tenzîl, (thk. Abdurrezzâk el-Mehdî), Dâr İhyâi’t-Tûrâsi’l-Arâbî, Beyrut, 1999, 2/18; Ebû’l ‘Alâ el-Mevdûdî, Tefhîmu’l-Kur’ân, (trc. Hey’et), İnsan Yay. İstanbul, 1991, 1/245.

[21] Râzî, et-Tefsîru’l-Kebîr, 7/ 225; Seyyîd Kutûb, Zilâl-il-Kur’ân, (çev. Heyet), Dünya Yay. İstanbul, 1991, 2/57; Elmalılı, Hak Dini, 1/387.

[22] Elmalılı, Hak Dini, 2/330-331.

[23] Muhammed Fuâd Abdulbâkî, Mu’cemu’l-Müfehres li Elfâzi’l-Kur’ân, Dâru’l-Mârife, Beyrut, 1994, 451-454; Yaşar Nuri Öztürk, Kur’ân’ın Temel Kavramla- , Yeni Boyut Yay. İstanbul, 1998, s. 251.

[24] Râğıb el-İsfahânî, el-Müfredât, s. 239.

[25] Şuârâ, 26/89.

[26] Tâberî, Câmîu’l-Beyân, 19/365.

[27] Râğıb el-İsfahânî, el-Müfredât, s. 239.

[28] Bakara, 2/71.

[29] Ebû’l-Fidâ İmâduddin İsmâil İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, Mektebetu Dâri’s-Selâm, Riyâd, 1994, I/300; Elmalılı, Hak Dini, l/321.

[30] Râğıb el-İsfahânî, el-Müfredât, s. 239.

[31] Enfâl, 8/43.

[32] Nâsıruddîn Ebû Saîd Abdullah b. Ömer el-Beydâvî, Envâru’t- Tenzîl ve Esrâru’t-Te’vîl, Dâr İhyâi’t-Turâsi’l-Ârâbî, Beyrut, 1419/1998, 3/61; Elmalılı, Hak Dini, 4/235.

[33] Hicr, 15/46.

[34] Tâberî, Câmîu’l-Beyân, 17/107; Beydâvî Kâdî, Envâru’t-Tenzîl, 3/212; Âlûsî, Rûhu’l-Me’ânî, 4/471.

[35] Hûd, 11/48.

[36] Ebû’l-Kâsım Cârullah Mahmûd b. Ömer ez-Zemahşerî, el-Keşşâf ‘an Hakâiki’t-Tenzîl ve Uyûni’l-Ekâvîl Vucûhi’t-Te’vîl, Dâru’l-Kitâbu’l-Ârâbî, Beyrut, 2006, 2/401; Râzî, Fahreddîn, et-Tefsîru’l-Kebîr, 18/7.

[37] En’âm, 6/127.

[38] Ebû’l-Hasan Ali b. Muhammed el-Mâverdî, en-Nuket ve’l-Uyûn Tefsîru’l-Mâverdî, thk. Seyyid b. Abdülmaksûd b. Abdurrahîm, Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut, ts. 2/167.

[39] Elmalılı, Hak Dini, 3/515.

[40] Yûnûs, 10/25.

[41] Râzî, Fahreddîn, et-Tefsîru’l-Kebîr, 17/78; Âlûsî, Rûhu’l-Me’ânî, 3/101.

[42] Mâide, 5/16.

[43] Âlûsî, Rûhu’l-Me’ânî, 2/369; Elmalılı, Hak Dini, 3/189.

[44] Haşr, 59/23.

[45] Ebû Abdillah Muhammed b. Ahmed b. Ebû Bekr el-Kurtûbî, el-Câmî’ li Ahkâmi’l-Kur’ân, Müessesetü’r-Risâle, Beyrut, 2006, 20/390; Elmalılı, Hak Dini,

7/524.

[46] Râğıb el-İsfahânî, el-Müfredât, s. 240.

[47] Bkz. Râ’d, 13/23-24.

[48] Râğıb el-İsfahânî, el-Müfredât, s. 240.

[49] Yâsîn, 36/58.

[50] Tâberî, Câmîu’l-Beyân, 20/537; Âlûsî, Rûhu’l-Me’ânî, 7/418.

[51] Râğıb el-İsfahânî, el-Müfredât, s. 240. Âyetler için bkz. Saffât, 37/79, 109, 120, 130.

[52] Râğıb el-İsfahânî, el-Müfredât, s. 240.

[53] Ebû’l-Bekâ, el-Külliyât, s. 507.

[54] Enfâl, 8/61.

[55] Bakara, 2/208.

[56] Elmalılı, Hak Dini, 2/66.

[57] Ebû’l-Bekâ, el-Külliyât, s. 295.

[58] Nîsâ, 4/65.

[59] Ahzâb, 33/22.

[60] Râzî, Fahreddîn, et-Tefsîru’l-Kebîr, 10/170, Elmalılı, Hak Dini, l/409.

[61] Bakara, 2/128.

[62] Bkz. Âl-i İmrân, 3/19, 85; Mâide, 5/3.

[63] Bkz. Öztürk, Kur’ân’ın Temel Kavramları, s. 251.

[64] Âl-i İmrân, 3/83.

[65] Bakara, 2/131.

[66] Âl-i İmrân, 3/20. Bkz. Âl-i İmrân, 3/52, 67.

[67] Yûsûf, 12/101.

[68] Âl-i İmrân. 3/19.

[69] Mâide, 5/3.

[70] Âl-i İmrân, 3/83.

[71] Mâverdî, en-Nuket, 1/407; Âlûsî, Rûhu’l-Me’ânî, II/57; Muhammed Reşîd Rızâ, Tefsîru’l-Menâr, Dâru’l-Mârîfe, Lübnan, 1990, 3/292.

[72] Râzî, Fahreddîn, et-Tefsîru’l-Kebîr, 8/134.

[73] Bkz. Râ’d, 13/15.

[74] Bkz. İsrâ, 17/44.

[75] Râzî, Fahreddîn, et-Tefsîru’l-Kebîr, 8/134-135; Ayrıca bkz. Ebû’l-Berekât Abdullah b. Ahmed b. Muhammed en-Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl ve Hakâiku’t- Te’vîl, Dâru’l-Kelimu’t-Tayyîb, Beyrut, 1998, 1/270.

[76] Âl-i İmrân, 3/64.

[77] Nîsâ, 4/65.

[78] Saîd Havva, İslâm, (trc. Mesut Tan), Tekin Kitapevi, Konya, 1992. 1/6-7.

[79] Bkz. Nahl, 16/36; Fâtır, 35/24; İbrâhîm, 14/4.

[80] En’âm, 6/ 56-57.

[81] Râzî, Fahreddîn, et-Tefsîru’l-Kebîr, 13/251-252.

[82] Bakara, 2/136.

[83] Bakara, 2/138.

[84] Râzî, Fahreddîn, et-Tefsîru’l-Kebîr, 4/95: Tâberî, Câmîu’l-Beyân, 3/117; Elmalılı, Hak Dini,1/426: Seyyîd Kutûb, Zilâl, l/185: Muhammed Ali es-Sâbûnî,

Safvetü’t Tefasîr, Dâru’s-Sâbûnî, Kahire, 1979, 1/96.

[85] Âl-i İmrân, 3/20.

[86] Bkz. En’âm, 6/71.

[87] Bkz. Nîsâ, 4/125.

[88] Hac, 22/34.

[89] Râzî, Fahreddîn, et-Tefsîru’l-Kebîr, 13/35.

[90] Nahl, 16/120.

[91] Bkz. En’âm, 6/75-79.

[92] Râzî, Fahreddîn, et-Tefsîru’l-Kebîr, 13/44-47.

[93] Seyyîd Kutûb, Zilâl, 2/525-526.

[94] Reşîd Rızâ, Tefsîru’l-Menâr, 7/478.

[95] En’âm, 6/80.

[96] Bkz. Şuârâ, 26/69-74.

[97] Enbiyâ, 21/68.

[98] Enbiyâ, 21/69.

[99] En’âm, 6/80.

[100] Saffât, 37/102.

[101] İbrâhîm, 14/39.

[102] Saffât, 37/102.

[103] Saffât, 37/103-107.

[104] Bakara, 2/127-128.

[105] Bakara, 2/130-131.

[106] Bakara, 2/132.

[107] Seyyîd Kutûb, Zilâl, 1/180.

[108] Bakara, 2/133.

[109] Seyyîd Kutûb, Zilâl, 1/181.

[110] Seyyîd Kutûb, Zilâl, 1/181.

[111] Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsîr, 1/200.

[112] Ebû Tâhîr Muhammed b. Ya’kûb Feyrûzâbâdî, Kâmûsu’l-Muhît, Dâru’l-Hadîs, Kahire, 2008, 419.

[113] Mevdûdî, Tefhîmu’l Kur’ân, 1/261.

[114] Râzî, Fahreddîn, et-Tefsîru’l-Kebîr, 8/69-70.

[115] Bkz. Âl-i İmrân, 3/42-51.

[116] Âl-i İmrân, 3/52; bkz. Sâf, 61/44.

[117] Tâberî, Câmîu’l-Beyân, 6/442: Râzî, Fahreddîn, et-Tefsîru’l-Kebîr, 8/71.

[118] Âl-i İmrân, 3/53.

[119] Mâide, 5/111.

[120] Kasâs, 28/50.

[121] Abdurrahman b. Nâsır b. Abdillah es-Sâdî, Teysîru’l-Kerîmi’r-Rahmân Tefsîri Kelâmi’l- Mennân (Tefsiru’s-Sâdî), Müessesetu’r-Risâle, Beyrut, 2000, 617.

[122] Furkân, 25/43-44.

[123] Sâdî, Tefsîru’s-Sâdî, 584.

[124] Bakara, 2/170. Bkz. Mâide, 5/104-105.

[125] Yûnûs, 10/78.

[126] Enbiyâ, 21/53.

[127] Zuhrûf, 43/23–24.

[128] Ebû Mansûr Muhammed b. Muhammed b. Mahmûd el-Mâturîdî, Te’vîlâtu Ehli’s-Sünne, (thk, Mecdî Baslum), Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut, 2005, 9/159.

[129] Lokmân, 31/21-22.

[130] En’âm, 6/116.

[131] Oysa Kur’ân’da: “Ey iman edenler! Zannın birçoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır…” (Hucûrât, 49/12) buyurularak, zannın hakâkat karşı- sında bir değerinin olmadığı ifade edilmiştir.

[132] Râzî, Fahreddîn, et-Tefsîru’l-Kebîr, 13/171-172; Elmalılı, Hak Dini, 3/503.

[133] Mevdûdî, Tefhîmu’l Kur’ân, 1/587.