Medeniyet: Kayıp Cennetin Peşinde

Medeniyet: Kayıp Cennetin Peşinde

Cilt/Sayı

2007 20. cilt – 3. sayı

Yazar

Doç.Dr. Bilal SAMBURa

aSüleyman Demirel Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi, ISPARTA

Öz

Medeniyet kavramı günlük hayatta çok kullanılmasına rağmen çok kişi onun gerçek anlamının farkında değildir. İnsanlar medeniyet kelimesini kendi spesifik amaç ve niyetlerini ifade etmek için kullanmalarına rağmen, medeniyetin insanlık için ifade ettiği önemsememektedirler. Medeniyetin değerinde meydana gelen gerilemeden dolayı terim yanlış bir şekilde birçok olumsuz olguyu maskelemek için kullanılmaktadır. Bu yazı, insanlığın medeniyetle bağdaşmayan durumunu medeniyetin gerçek anlamını keşfetmeyi amaçlayan bir denemedir.

Anahtar Kelimeler

Medeniyet, özgürlük, adalet, insanlık, din ve birey

Abstract

Although the term civilisation is so pupular ın everyday use, most people are not aware of the true meaning of civilisation. People use the word civilisation in order to express their particular intention and purposes, but they do not care the value of the civilisation for humanity. As a result of this decadence in the value of civilisation, the term itself has often been misused and abused ın order to cover and mask people’s injustices, oppressions, aggressions and so on. This paper tries to emphasize uncivilized and dehumanized  aspects of modern situation of humanity so that we could rediscover the true nature civilisation.

Keywords

Civilisation, freedom, justice, humanity, religion, individual


Medeniyet kavramı, zihnimizde sıradan anlamlar çağrıştıran sıradan herhangi bir kavram değildir. Arka planında derin ve köklü bir anlam birikimini kendisiyle beraber taşıyan medeniyet kavramı, insana, hayata, tarihe, topluma ve dünyaya dair en derin ideallerimizi ve anlam şemalarımızı sembolize etme gücüne sahiptir. Medeniyetin böyle bir güce sahip olması abartı değildir, çünkü insanlığın bütün oluş süreci en rafine ifadesini bu kavramda bulmaktadır. Medeniyet kavramıyla ifade edilmek istenen periferide bir konu değildir.

Medeniyet kavramıyla, çok merkezi olan bir şeyi yani insana dair en temel özü ifade ediyoruz. Başka bir ifade ile, medeniyet kavramıyla insanın insanlaşma hikayesini kastediyoruz. Yani medeniyet insanın merkezine olan seyahat etmek anlamına gelmektedir. Biyolojik özelliklerinin ötesinde, bireyin insani nitelikler kazanması, onları geliştirmesi, farklılaştır ması, olgunlaştırması ve özgünleştirmesi için sarf ettiği bütün psiko-sosyo-kültürel çabalar medeniyet kavramının şemsiyesi altında toplanmaktadır. İnsanın insan olmak için sarf ettiği bütün ahlaki, manevi, dini, sosyal, ekonomik, siyasi, psikolojik ve teknolojik faaliyetleri, medeniyet içerisinde değerlendirmek isabetli bir tutumdur. Medeniyet kavramının muhtevasını maksimum düzeyde geniş tutmak, insana dair olan hiçbir şeyin onun muhtevasının dışında kalmamasına özen göstermek gerekmektedir, çünkü medeniyetin muhtevasını tek boyuta indirmek, onun anlamını dejenere etmek ve onu sığlaştırmaktan başka bir işe yaramamaktadır.

Ancak modern dönemde insanlığın medeniyete yabancılaştığını, anlamını daralttığını ve ona yapay anlamlar yüklediğine şahit olmaktayız. Medeniyet kavramının içinin ciddi ve tehlikeli bir biçimde boşaltılmış olması maalesef modern dönemin belirgin karakteristiklerinden birisi olarak karşımıza çıkmaktadır. İnsanlık tarihinin en medeni dönemi olarak kabul edilen modern çağda medeniyetin form ve muhteva olarak zayıflaması, yoksullaşması ve dejenere olması, insanlık tarihindeki en büyük kazadır.

Medeniyetin muhtevasının yoksullaştığının en önemli göstergelerinden biri, ona yüklenilen tek yönlü ve dar anlamlardır. Bugün, medeniyet insanın derin arka planını tezahür eden kapsamlı boyutlar ve çerçeveler manzumesi olarak anlaşılmak yerine, teknolojik gelişmişliği ifade eden insan dışı bir sürece indirgenmiş bulunmaktadır. Medeniyetin teknolojiyle özdeşleştirilmesi, medeniyetten insanın sürgün edilmesine ve medeniyetin makinalaşmasına neden olmuştur.İnsansızlaşan fakat makineleşen medeniyette, insandan özerk birey yani eşref-i mahlukat olarak artık söz edilmemektedir. Eşref-i mahlukat olmaktan çıkarılan bireye, teknolojik gelişmeleri gerçekleştiren bir topluluğun üyesi olduğu sürece kendisine değer verilmektedir. İnsana, öznel ve özerk birey kimliği yerine kolektif grup kimliğiyle değer verilmeye başlanması ve medeniyetin grup kimliğine indirgenmesi, medeniyet adına insanın modern dönemdeki mağlubiyetini temsil etmektedir.

İnsanın medeniyetten dışlanmasının bir sonucu olarak, medeniyet kavramı insan için ifade ettiği asli öneminden çok şeyi kaybetmiş bulunmak tadır. Günlük hayatta medeniyet kavramı defalarca kullanılmaya devam edilmesine rağmen, medeniyet idealinin nasıl olması gerektiği üzerinde derinliğine entelektüel faaliyette bulunmayı modern insan artık gereksiz görmektedir. Çoğu zaman medeniyet kavramından çok hoş bir masaldan söz edilircesine bahsedilmektedir. Oysa medeniyet, bundan daha fazlasını ifade etmektedir. Medeniyet hakkında konuşmayı, insanın asli kimliği ve özü hakkında konuşma olarak anladığımız takdirde, medeniyet konusundaki anlayışımızın derinleşmesi, farklılaşması ve kendimizi yeniden keşfetmeye doğru zengin bir olanaklar alanının açılması imkanı vardır. Medeniyet üzerinde modern insanın, bu doğrultuda yeniden düşünmeye acil ihtiyacı bulunmaktadır.

MEDENİYET: KÖLELİK YOLU MU? ÖZGÜRLÜK YOLU MU?

Bütün insan toplulukları kendilerini medeni görmekten, öyle görülmekten ve öyle sunulmaktan çok hoşlanırlar, çünkü onlara göre medeni olmak, mükemmel ve ileri olmak anlamına gelmektedir. Topluluklar, kendilerine ait pozitif olarak gördükleri niteliklerin diğer insanlar tarafından medeniyet olarak kabul görmesi için çok çaba sarf ederler. Milletler, ahlak, din, siyaset, sanat, felsefe, bilim, ekonomi ve sosyal alanlardaki başarılarını çok özel medeni başarılar olarak takdim ederler. Günümüzde Arapların, İranlıların, İngilizlerin, Malayların, Çinlerin ve diğer ulusların medeniyet ve kültüre katkıları adı altında gerçekleştirilen faaliyetleri, sırf medeni olmayı ispat etmek için yapılan çalışmalar olarak görmek mümkündür.Felsefi birikimleri, siyasi sistemleri, mistik yaşantıları, ekonomik modelleri, tarihsel mirasları ve medeni gördükleri diğer özelliklerini öne çıkarmak suretiyle insan toplulukları medeni olmanın kendilerinin hakkı ve doğal karakteri olduğu iddiasına meşruluk kazandırtmak isterler.

Ancak medeni olmayı istemek çok doğal bir talep ve arzu olmasına rağmen, bu arzunun bir medenilik propagandasıyla tatminine çalışmak bir anormallik ve yapaylıktan başka bir şey değildir. Maalesef günümüzde gerçeğin yerine propaganda ikame edilmiş bulunmaktadır. Medeniyet, propaganda faaliyetinde en çok kullanılan ve en çok istismar edilen kelimelerin başında gelmektedir. Medeniyet kavramının kullanılmasıyla sahte gerçekler sahici kılınmaya çalışılmaktadır. Medeniyetin sahtelikleri meşrulaştıran bir araca dönüşmesi çok tehlikeli bir durumdur. Propagandanın gerçeğin yerine ikame edilmesi sayesinde, günümüzde barbarlık ve medeniyet birbirine karışmış bulunmakta hatta barbarlığın medeniyetle maskelenmesi bile sağlanabilmektedir.

Kolonyal dönemden itibaren yapılan barbarlıklar, medeniyet adı altında meşrulaştırılmaya çalışılmıştır. Afrika, Asya ve Amerika’da yapılan kolonizasyon faaliyeti, yerli halklara medeniyet getirme ve onları medenileştirme gerekçeleriyle meşrulaştırılmaya ve içselleştirilmeye çalışılmıştır. Kendilerini medeni, yerli halkları ilkel olarak gören Avrupalılar, medeniyete sahip olmalarından dolayı başkalarını sömürgeleştirme hakkını Tanrı’dan aldıklarını dahi iddia etmişlerdir.Kolonyal dönemde yapılan bütün baskı, hırsızlık, kıyım, cinayet, köleleştirme ve yağma faaliyetleri, medenileştirme misyonunun doğal bir maliyeti olarak lanse edilmesine özen gösterilmiştir. Medeniyet yüksek değerde bir şeydi ve onun insani maliyetleri kaçınılmaz bir şekilde yüksek olacaktı. Günümüzde de Irak’ta, Ortadoğu’da ve Afganistan’da yüz binlerce insanın kanının akmasından sorumlu güçler, ağızlarından medeniyet ve özgürlük lafını hiç düşürmemektedirler. Geçmişte ve günümüzde yapılan bütün barbarlık faaliyetlerini meşrulaştırmada medeniyet kavramının bir propaganda aracı olarak kullanılması, insanların zihninde medeniyet kavramına karşı derin bir güvensizliğin oluşmasına neden olmuştur.Medeniyetin bir köleleştirme yolu olup olmadığı sorusu ciddi bir şekilde insan beynini kemirmeye devam etmektedir.

Medeniyetten şüphe ya da güvensizlik duyulması, derin bir ahlaki krize neden olmaktadır. Toplumlar, devletlerinin yaptığı her türlü vahşeti ve adaletsizliğe medeniyet adı altında gerekçeler uydurarak onları meşrulaştıracak kadar körleşebilmektedirler. Örneğin Irak’ı işgal eden ve bir milyondan fazla insanın ölmesine neden olan Amerika’nın medeni vatandaşlarının, ülkelerinin vahşetleri konusunda sayısız mazeret ürettiğini görmek, gerçekten çok acıdır. Medeniyet barbarlığa maske olarak kullanıldığında, neredeyse her şeyin meşru olduğuna dair bir kanaatin insan zihninde kendiliğinden belirdiği şeklinde bir durum meydana gelmektedir.

Medeniyetin öz anlamından kopartılıp zıddı olan barbarizme maske yapılması, modern insanın medeniyet adı altında bir kölelik yoluna gönüllüce yol almasını çok kolaylaştırmakta ve hızlandırtmaktadır. Bu karanlık süreçte birey, özgür değildir, doğrular değil propagandalar ona yol göstermektedir. O, özgün bir bireysellikle düşünmek yerine dışarıdan kendisine söylenilenleri kendi görüşüymüş gibi içselleştirme zorunda kalmaktadır.Günümüzde kaydedilen teknolojik, ekonomik ve sosyal gelişmeler, insanı, gerçek medeniyete yaklaştır maktan ziyade uzaklaşmasına neden olmaktadır.

Medeniyetten şüphe edildiği ya da güven duyulmadığı günümüzde, medeniyet kavramının gerçekten neyi ifade ettiği sorusunu yeniden gündeme getirmeye çok acil ihtiyaç vardır.Medeniyetten bahsedenler, zaten ona doğal olarak sahip olduklarını vehmetmelerinden ve kendilerini zaten medeni olarak görmelerinden dolayı, genellikle medeniyet nedir sorusuyla ilgilenmeyi gereksiz ve saçma bulmaktadırlar. Medeniyet kavramının böylesine sorgulamasız ve problematize edilmeden kullanılması da, ayrıca onun istismarını çok elverişli hale getirmektedir. Medeniyet ve barbarlığın iç içe karıştığı günümüzde medeniyetin gerçek doğasını anlamak için medeniyet nedir sorusunu sormak, çok önemli ve değerlidir.

Her şeyden önce medeniyet, bir toplumun tekelinde olan kolektif bir olgu değildir. Belirli bir ulusun, dinin ya da ideolojinin medeniyeti kendi tekeline alması, kendisini medeni, diğerlerini barbar olarak görmesi medeniyetin özüyle bağdaşmamaktadır. Sadece bir ulusun, dinin ya da ideolojinin medeni olduğunu söylemek, medeniyeti onlara özgülemek anlamına gelmektedir. Sadece Batının medeni olduğu şeklindeki sav, medeniyeti batıya özgülediğinden dolayı medeniyete en büyük tehdit niteliğindedir. Medeniyetin özgülenmesi, medeniyet adına emperyalizmi ve barbarizmi meşru kılmaktan başka bir sonuç doğurmamaktadır.

Her şeyden önce medeniyetin hiçbir grup, inanç ve ideolojiye özgülenmeyeceği anlayışı geliştirilmelidir. Medeni ve barbar şeklinde biz ve ötekiler ayırımı yapmaya hiç kimsenin hakkı yoktur, çünkü medeniyette, medeniler ve barbarlar yoktur, medeniyet söz konusu olunca söz konusu edilen bütün insanlıktır, sadece belirli bir insan grubu değil. Kimin medeni olup olmayacağını belirlemeye yarayan objektif bir kritere sahip bulunmamaktayız. Kimin medeni olup olmadığı sorusuna verilen cevaplar son derece değişkenlik göstermektedir. Medeniyet adına kendimizi yüceltip, diğerlerini gayr-i medeni diye sunup ötekileştirme ve insan dışı gösterme tutumunun bizzat kendisi bir medeniyet karşıtlığını göstermektedir. Medeniyet, başkasını ötekileştirme ve sterotip üretmek için kullanıldığında etkili fakat çok tehlikeli bir araca dönüşmektedir.

Hiç kimse doğası gereği diğerlerinden daha fazla medeni olma yeteneğine sahiptir şeklinde bir görüş geliştirilemez. Örneğin Batılıların doğaları gereği çok medeni, doğuluların da doğalarının zorunlu bir sonucu olarak barbar oldukları ve hiçbir zaman medeni özellikler göstermeyecekleri iddiası bir propaganda yalanından başka bir şey değildir.Beyazlar siyahlardan, Batılılar doğululardan, Hristiyanlar Müslümanlardan, erkekler kadınlardan daha çok medeni bir doğaya sahip değildirler. Bütün insanlar, cinsiyet, din, ideoloji, coğrafya, renk ve milliyet ayırımı yapılmaksızın, medenidirler ve medeniyet, bütün insanların evrensel eseridir. Bütün insanlar, şu ya da bu şekilde medeniyete katkıda bulunmalarından dolayı medeniyet üzerinde tek hak sahibi olarak değil ama pay sahibi olarak hakları vardır.Medeniyeti, tekil bir mülkiyet konusu olmaktan çok, bütün insanlığın katkısıyla ortaya konan evrensel bir ürün olarak görmek lazımdır.

Demokrasi, özgürlük ve hukuk gibi medeniyetle özdeş tutulan değerleri, sadece belirli coğrafyalara ve toplumlara özgü kılma gibi bir eğilim görülmektedir. Mesela Doğunun iflah olmaz bir despotizme sahip olduğu, özgürlükçü demokrasi için en uygun atmosferin ise batıda olduğu söylenmektedir. Başka bir ifade ile bu eğilim sahipleri, özgürlükçü demokrasi başta olmak üzere bütün medeniyet değerlerinin realize edilmesinin ancak batı medeniyeti içinde mümkün olduğunu, bu değerlerin başka bir kültür içerisinde tekrarının ve taklidinin mümkün olmadığını söylemek istemektedirler.Demokratik hükümetin ileri bir medeniyet seviyesi gerektirdiğini söyleyen J.S.Mill, Batılı olmayan ülkelerin kendi kendini yönetemeyeceğine ve onları yönetmek için tercihen Batı tarafından idare edilen iyiliksever bir despotizme ihtiyaçları olduğunu çok zaman önce iddia etmişti. Bu iddia, medeniyet emperyalizmi ve tekelciliğini ifade etmekten başka bir anlama gelmemektedir. Hiçbir medeni değer, sadece belirli bir kültür bölgesinin tekelinde olamaz ve sadece onun, o değeri realize etme gibi bir ayrıcalığa sahip olduğu düşünülemez.

İnsan doğasının medeni değerler yönünde daha baskın bir eğilime sahip olduğunu söylememize imkan vardır. İnsanların, doğaları gereği demokrasiyi otoriteryanizme, özgürlükçülüğü totaliteryanizme, refahı sefalete, hukuku adaletsizliğe tercih ettiğini ve bu tercihlerin normal olduğunu söyleyebiliriz. Bazı insan topluluklarının medeni değerleri tercih etme yeteneklerinin olmadığını ve bir kısım insanların bu değerlere doğal olarak sahip olduğunu savunmak, insanları normal medeni doğaya sahip olanlar ve olmayanlar şeklinde temelsiz ve hayali bir kategorizasyon yapmaya götürmektedir. Bu kategorizasyon, doğal olarak normal medeni doğaya sahip olanların, normal doğada olmayanları yönetmesi gerektiği düşüncesini de beraberinde getirmektedir. Medeniyet, tek bir insan grubuyla sınırlanmayacak kadar derin, bütün insanlığı kapsayacak kadar geniş bir olgudur.

Medeniyet tekelciliği yapmak, medeniyete katkı yapmaya yetmemektedir. Medeniyet, maddi ve manevi alanlarda pozitif, yapıcı ve yaratıcı nitelikteki farklılaşmayı, olgunlaşmayı ve gelişmişliği ifade etmektedir. Medeni gelişmişlikten kasıt, niceliksel değil, niteliksel gelişimdir.Niteliksel gelişim, medeniyette neyin asıl olup olmadığının da göstergesidir. Medeni gelişmişlikte asıl olan, bireyin manevi, ruhsal, ahlaki ve insani olgunlaşmasına katkı sunan gelişmelerdir ve medeni sıfatını da bunlar hak etmektedir. Medeniyette asıl olan ahlaki, manevi ve insani gelişmişliğe hizmet ettikleri sürece diğer niceliksel gelişmelerin de anlamlı ve önemli olduğunun altı çizilmelidir. Başka bir ifadeyle medeniyet, bireyin varmış olduğu en yüksek ahlaki ve maddi standartların bileşiminden oluşan çok özel bir durumdur.

Toplumların, dinlerin ve kültürlerin önündeki en büyük meydan okuma, maddi olanla manevi-ahlaki olanı beraber geliştirecek bir medeniyet gelişimini gerçekleştirebilmeleridir. Günümüzde maddi açıdan çok gelişmiş olmamıza rağmen, manevi-ahlak boyutumuzun atalete düşmesi, medeniyet konusunda çok ciddi bir başarısızlık gösterdiğimizi ortaya koymaktadır.İçinde bulunduğumuz bu medeni başarısızlık, bize medeniyet konusunda çok iyi bir ders vermektedir: Medeniyeti öncelikle bilimsel ve teknik başarılardan ibaret zannederek ahlak ve maneviyat olmadan medeni ideallere ulaşılabileceği düşüncesi, bir mitten başka bir şey değildir. Maddi ve manevi gelişmişliği birlikte ele alan medeniyet anlayışı sadece saf gerçeğin peşindedir. Maddi kazanımlar elde etmekten başka bir amacı olmadığından dolayı medeniyeti barbarizme maske olarak kullananlar ise, sadece propagandayla ilgilenmektedirler. Birinci medeniyet anlayışı, özgürlük yolu olmasına rağmen, ikincisinin ise kölelik yolu olduğundan hiç şüphe yoktur.

MEDENİYETİN ASLİ BOYUTU: AHLAKİLİK VE MANEVİYAT

Medeniyet hakkında konuşurken, genelde hayatın maddi boyutlarına vurgu yapılmaktadır. Maddi alandaki gelişmişlik, medeniyetin kendisi olarak algılanmaktadır. Örneğin araba sahip olmayı, birçok insan medeniyette bir ilerleme ve sınıf atlama olarak değerlendirmektedir. Başka bir örnek olarak modayı da verebiliriz. Birçok insan, modada günün gelişen trentlerini takip etmeyi medeniyetin olmazsa olmazı olarak kabul etmektedir.

İnsan hayatının mekanik ve fiziki boyutlarıyla ilgilenmek ve onların ihtiyaçlarını karşılamak önemli olmasına rağmen, yeterli değildir. Maddiyat ve fizikilik, bizi medeniyetin özüne götürmede yeterli olmamaktadır. Aksine maddiliğin ve fizikselliğin ön plana çıkarılması, medeniyetin merkezine seyahatimizde en büyük engel olarak ortaya çıkmaktadır. Medeniyet adına maddiyata ve görselliğe verdiğimiz aşırı ve abartılı önemin, bizim medeniyetten yabancılaşmamız gibi hiç istenmeyen bir sonucu doğurması her an muhtemeldir.

Maddiyatı öne çıkarmakla, sözde medeni bir görüntü verebiliriz ve değişik medeni rolleri oynayabiliriz. Ancak sözde değil özde medeni olmak için, medeniyetin ruhuna derinliğine nüfuz etmek için, medeniyet etrafında örülen kalın kabuğun aşılarak öze doğru yol almak lazımdır. Modern insan, kabuğu aşıp öze inemediği için, medeniyeti tecrübe etmek yerine bir medeniyet oyununu oynamaktadır.

Medeniyet oyununu oynamak yerine, medeniyeti otantik olarak tecrübe etmek için yapmamız gereken şey, medeniyetin asli boyutunu keşfetmektir. Keşfetmemiz gereken asli boyut, medeniyetin ahlakilik ve maneviyat boyutudur. Medeniyeti, maddiyata indirgeyip manevi ve ahlaki boyutunu ihmal etmek medeniyetin intiharı anlamına gelmektedir.Sadece maddiyata dayanan bir medeniyet anlayışının hakim olduğu bir yerde, hiçbir şey artık emin ellerde sağlam temeller üzerinde değildir. Böyle bir durumda bütün değerler ve kurumların altındaki kaygan zeminin her an çökmesi ve insanlığın elinde var olan her şeyi kaybetmesi an meselesidir.

Ahlakilik ve maneviyat, medeni değerleri ve kurumları sağlam ve köklü temellere dayandırmakla, onların altındaki zeminin kayganlığını dayanıklı hale gelmektedir. Günümüzde bu zemin dayanıklı ve köklü olmadığı için temeller sarsılmakta, kurumlar işlevsizleşmekte ve değerler kolaylıkla alt üst olmaktadır. Medeniyetin koruyucuları olan maneviyat ve ahlaktan vazgeçmek mümkün değildir. Ahlaktan ve maneviyattan vazgeçme, barbarlaşma sürecini beslemekten başka bir şey değildir.

Akıl ve duyguyu, ideal ve gerçekliği, maddiyat ve maneviyatı birbirinden ayırmak medeniyetin ahlakilik ve ruhaniyetini zayıflatmaktadır. Medeniyetin sağlam temellere dayanması için insan hayatını oluşturan bütün unsurların parçalanmasına değil onları bir arada ele alan bir anlayışa ihtiyaç vardır. İnsanın değişik boyutları arasındaki farkları derinleştirip çatışmaya dönüştürmek, onları birbiriyle ilişkisiz parçalar haline getirmek medeniyeti buharlaştırmaktadır. İnsanın ahlaki ve manevi ideallerini, bilimle, teknolojiyle, siyasetle, dinle, sanatla, iletişimle, diplomasiyle, ekonomiyle anlamlı bir şekilde ilişkilendirmek, medeniyetin asli temelleri üzerinde köklü bir şekilde oturmasına olanak verecektir.

Modern dönemdeki bilim anlayışı, büyük ölçüde maneviyatı ve ahlakı gerçeklikten kopartıp onları fantezi ve spekülasyon durumuna indirgemiştir. Pozitivizm, natüralizm ve materyalizm, sadece görünen ve somut olanı realite olarak benimsemek suretiyle ahlak ve maneviyatın önemsizleşmesine büyük katkı sağlamışlardır. Bilgisi parçalanmak suretiyle ruhu ve bedeni, kafa ve kalbi, bireyseli ve toplumsalı, maddi ve manevi olan arasında çatışma ve parçalanmaların olduğu bir zihniyet dünyasında yetişen modern insanın manevi ve ahlaki kavrayışının psikolojik gelişimi trajik olmuştur. Ahlaki ve manevi ideallerin gerçeklikle ilişkileri kesilmek yerine onların gerçeklikle olan ilişkileri yeniden ihya edilmelidir. Medeniyet, insanın hayat, tarih, toplum, birey, Tanrı ve gelecek konusundaki değer yargılarına göre şekillenmektedir. Bu değer yargılarının gerçeklikle olan ilişkisini kesmek, medeniyetin bizzat kendisinin gerçeklikle olan ilgisini kesmekte ve onun bir fanteziye indirgenmesine yol açmakta olduğu unutulmamalıdır.

MEDENİYETİN ÖLÜMÜ: İNSANIN İNSANSIZLAŞMASI

Modern dünyada insanın üzerinde tefekkür edilmesi gereken asli problem olmaktan çıkmasıyla birlikte bireylerin, zihinsel gelişim kapasitelerini ve hayata bütünüyle katılma güçlerini kaybettiklerine şahit olmaktayız. Bu alarm verici gelişmeler, çanların artık bizzat insan kimliği için çaldığını göstermektedir. Günümüz dünyasının en büyük probleminin ‘insanın insansızlaşması’ olgusu olduğunu söyleyebiliriz. Küresel ölçekte yaşanan insanın insansızlaştırılması fenomeni, insanlık tarihinde bir ilktir.

Kişiler arası ilişkilerin, insan-insan arasında gerçekleşen bir Ben-Sen ilişkisinden çıktığı görülmektedir. Hayatımız, insan kalabalıklarıyla dolu caddelerde, mağazalarda, marketlerde, apartmanlarda ve işyerlerinde geçmesine rağmen, birbirimizle olan ilişkilerimiz, aynı cinsten olan yakın kişiler olmak yerine birbirine yabancı kişiler konumlanmasına göre kurgulanan bir ilişkiler ağıyla kuşatılmış bulunmaktayız. İlişkilerimize, kendimize özgü kişilik özelliklerinin damgasını vuramamaktayız. O insan kişiliğinin dinamik, sıcak, yaratıcı, huzur verici, heyecan verici renkleri yerine, birbirlerine katlanmak zorunda olan, birbirleriyle zoraki konuşan kişiler durumuna düşürülmüş bulunmaktayız. Bu insansızlık durumunu, en özel kişisel ilişki olarak değerlendirilen kadın-erkek arasında daha net olarak gözlemlemek mümkündür. Erkek ve kadın, birbirlerine yabancı kimseler olarak aynı evlerde yaşamaktadırlar. Ekonomik sorunlar ve çocukların ihtiyaçları dışında çiftler, birbirleriyle konuşacak ve paylaşacak pek bir konu bulmamaktadırlar. Çocukların, babalarını artık ATM babası olarak nitelemesi, insansızlaşmanın çok popüler bir ifadesi olarak karşımıza çıkmaktadır.Aile içi duygusal ilişkiler bile mekanik bir hale gelmiş bulunmaktadır.Aile içi ilişkilerde insani niteliğin kaybolması, bütün toplumun zihniyetinin insansızlaştırılmasına yol açmaktadır.

Yabancılar olarak birbirimizle yaşamaya başlamamız, insansızlık olarak ifade ettiğimiz durumla bizi baş başa bırakmaktadır. İnsansızlaşma durumunun en belirgin karakteristiği, diğer insanların, önem verdiğimiz, değer verdiğimiz, ilgi gösterdiğimiz, şefkat ve sevgi duyduğumuz varlık olma konumunu kaybedip duygu ve düşünce dünyamızdan çıkmış olmalarıdır. Aslında son derece gelişmiş kitle iletişim araçları ve internet yoluyla, birçok insana çok rahat ulaşma şansına sahip bulunmaktayız. Ancak bu araçlar, yeryüzündeki diğer insanlarla insani nitelikte bir ilişki kurmamıza olanak sağlamıyor ve top yekun insanlık dediğimiz bir kütlenin üyesi olduğumuz bilincini bizde uyandırmaya yetmiyor. Her gün televizyonlarda dünyanın her tarafında meydana gelen gelişmeleri anında izliyoruz. Irak’ta her gün ölenleri ya da Darfur bölgesinde açlıktan kırılanları biliyoruz. Savaşları, artık bir futbol maçı ya da bir bilgisayar oyunu gibi an be an takip edebiliyoruz. Ancak bu seyretme hali, kendimizle onlar arasında insani bir bağ inşa ettiğimiz anlamına gelmemektedir. Örneğin Amerikalı birinin, Irak ya da Darfur petrollerinin asıl sahiplerinin o yerel halklar değil, kendileri olduğuna dair çok tehlikeli bir kolektif bilinç düzeyinin tezahürlerine şahit olmak çok da şaşırtıcı değildir. Evet, bugün çok gelişmiş bir teknolojiyle beraber çok gelişmiş bir insansızlığı bir arada tecrübe ediyoruz. İnsanın medeni, ahlaki ve insani temellerinin sarsılmasının ürünü işte bu gelişmiş insansızlık durumudur.

Gelişmiş insansızlığımız, kendisi gibi korkunç düşünceler ve yıkımlara neden olmaktadır. Geçen yüzyılda yaşadığımız iki dünya savaşı, atom bombası ve diğer kitle imha silahlarıyla yapılan katliamlar ve soykırımlar, gelişmiş insansızlığımızın sofistikasyonunu göstermektedir. Korkunç yıkımlara neden olan gelişmiş insansızlığımız, en gelişmiş insansız düşünceleri de bu dönemde üretmiştir. Nasyonalizm, Faşizm ve Sosyalizm bu dönemde üretilen insanlık ve medeniyet karşıtı ideolojiler olarak dünyanın insansızlaşmasına çok büyük katkılarda bulunmuşlardır. Bu ideolojiler ortaya koydukları özde çekici sözde bomboş doktrinlerle bireyin içindeki insani özü yok etmişlerdir ve önemsizleştir mişlerdir. Bütün dünyayı kaplayan savaş ve şiddet haberlerinde, insanlardan sadece rakamlar ve çarpışan taraflar olarak söz edilmektedir. Bu söylem biçimi, insanın değerinin ve insan olmaktan dolayı sahip olduğumuz onurun artık söz konusu edilmeye bile değer görülmediğini ortaya koyması açısından çok acıdır. İnsanın kurban edilmesinden başka bir işe yaramayan şiddet, savaş ve terörden bu kadar çok söz edilmesine rağmen, insanı kurban vermemek için çoğulculuk, barış, adalet, refah ve özgürlük değerlerinden hiç söz edilmemesi gelişmiş insansızlık durumumuzun bir sonucudur.

DİYALOGSUZ MEDENİYET

Modern dönemde bireyin hayatının mekanize olduğu görülmektedir. İş yaşamı içinde boğulan modern insan, akşam eve döndüğünde vaktinin çoğunu televizyon başında ya da internet üzerinde geçirmektedir. Kendi eşiyle ve çocuklarıyla ilgilenmemektedir. Modern evler birbirine yabancılaşmış anneler, babalar ve çocuklarla doludur. Ailenin birbirine yabancı insanlardan oluşması, modern bir fenomendir. Bu durum ailenin varlık nedenine aykırıdır, çünkü kadın ve erkek, birbirlerine huzur, sükunet, sevgi ve şefkat kaynağı olmak için bir araya gelip aile denilen müesseseyi kurmaktadırlar.

Modern insan sadece ailesine değil bizzat kendisine yabancılaşmış bulunmakta ve kendisini ihmal etmektedir. Kendisi üzerinde tefekkür etmeye vakit bulamayan, kendisini kendisine problem olarak görmeyen bireyin, zihinsel tefekkür ve öz kontrol mekanizmaları işlevsizleşmiş gibidir. Tamamen bir atalet ve gaflet hali ve insanlardan izole olmuşluk, manevi dünyanın ihmaline neden olmuştur. Tefekkür ve kendini geliştirme yoluyla manevi dünyasını besleyip genişletme yerine, günümüzde insanların çoğunun fiziksel nitelikli eğlencelere ve aktivitelere yöneldikleri görülmektedir. Günümüzde ortaya çıkan spor ve fitness salonları, zayıflama teknikleri, bedensel ihtiyaçları karşılamaya yönelik tatil paketleri, bedensel zevkleri tatmin eden eğlence tarzları, insanların ruhsal olandan ziyade bedensel ve maddi olanı ön plana çıkardıklarını göstermektedir. Ruhunu ihmal ve yok farz eden modern insan, bedenine her türlü ihtimamı göstermekten kaçınmamaktadır.

Kendisi üzerinde tefekkür etme yeteneğini kaybetmiş modern insan, kitle ve kolektif kimlikler içinde eriyerek kendisine sahte bir manevi ve ruhsal dünya inşa etmenin peşine düşmüştür. Bundan çok değil elli yıl önce, Avrupa’nın ortasında Nasyonal Sosyalizmin yarattığı kitle gösterileri içerisinde bir ulusun sahte bir manevi tatmin arayışına girmesi, bu durumun trajik bir yansımasıdır. Modern insanın bedenseli ve ruhsalı, manevi ve maddi olanı arasındaki diyalogsuzluk, insanın medeniyetle olan ilişkisini sağlıksız hale getirmiştir. Farklılıklara saygı en önemli medeni prensip olmasına rağmen, günümüzde farklı olanla manevi bir ilişki kurma yerine ondan nefret ve ona düşmanlık etme, bizzat medeniyetin temsil ettiği ideallerin hedef tahtasına konulduğunu göstermektedir. Kısacası yaşamın diyalog suzluğu, çanların medeniyet için çalması sonucunu doğurmuştur.

Yaşamımızdaki diyalogsuzluk, sosyal ilişkilerimizi sunileştirmekte ve sığlaştırmaktadır. Çevremizde bir araya gelen iki insanın konuşmalarına dikkat edelim. İnsanlar, karşılıklı konuşmalarında genel ve yüzeysel birtakım şeylerin ötesine çoğunlukla geçememekte, fikirlerin gerçek paylaşımı ve alışverişi dediğimiz şeyin gerçekleşmediği görülmektedir. Taraflar kendilerine ait orijinal görüşleri diğeriyle paylaşmak yerine, sanki diğerinin asıl ne düşündüğünü öğrenme gibi bir düşünce avcılığının peşine düşmüş gibidirler. Gerçek fikir paylaşımından ve diyalogdan yoksun olması sebebiyle, modern sosyalizasyon süreçlerinin, kişilerin insanın ne olduğuna dair kavrayışlarını zenginleştirmekten ziyade fakirleştirmeye yaradığını söyleyebiliriz.

Günümüz dünyasının kişilik tasavvuru, maddi ve bedensel özellikler etrafında ele alınan bir kişilik algılaması etrafında yoğunlaşmaktadır. Medeniyetin esas merkez fikri olmasına rağmen, insanın ne olduğu kadar nasıl olması gerektiği sorusu üzerinde artık önemle durulmamaktadır. Medeniyetin gerçekten gelişmiş ve gelişmekte olan olgun bir manevi kişilik modelini gerekli kıldığı unutulmuş gözükmektedir. Medeniyetin tekrar asli temellerinde gelişerek geleceğe doğru gelişmesi için, bugünün ve geleceğin medeni insanının maddi ve manevi, ruhsal ve bedensel, psikolojik ve sosyal yönleri arasında diyalog ve ilişki kurabilen olgun kişiliğinin ne olması gerektiği problemi, önemli bir meydan okuma olarak karşımızda durmaktadır.

İnsan bilgisi ve gücünün çok geliştiği bir çağda olmamıza rağmen, bu bilgi gücü, insanı kompartmanlara ayırarak ele almaktadır. Ortaya çıkan kompartmanlaşma, bireyin bir bütün olarak medeniyete katkı yapmasını zorlaştırmaktadır. Başka bir ifade ile, parçalanmış modern bilgi, bireyi medeniyetin öznesi değil nesnesi olmaya mahkum etmiştir. İnsanın bütünlüğüne vurgu yapan ve bilgi türleri arasında diyalogu esas alan yeni bir bilgi anlayışına ihtiyaç vardır. İnsanın sadece bir boyutunu uzmanlık konusu yapmakla yetinmeyen, onu bütün olarak ele alan, onun çok boyutlu oluşunu kabul eden yeni bir medeni çağrı acilen yapılmalıdır.

Bu yeni çağrı, bireyin, medeniyete sadece mekanik bir eğitim sonucunda öğrendiklerini robot bir şekilde yaparak katılımı şeklindeki mevcut durumun aşılıp bireye yaptığı işe hem bedenini hem ruhunu, hem duygularını hem düşüncesini, hem kişiliğini hem hayal gücünü katmasını öngörmelidir.

ÖZGÜRLÜK, BİREY VE MEDENİYET

Medeniyet, özgür bireyin varlığını zorunlu kılmaktadır, çünkü birey, ancak özgür ve özerk olduğunda medeniyete katkıda bulunabilir ve medeni hayat içerisinde kendisini gerçekleştirebilir. Kendi kişiliğinin ve mülkiyetinin sahibi ve mimarı olan birey, medeniyet sürecinin aktif yaratıcısı durumundadır. Kendisine ait özgü bir kişiliğe ve üzerinde tasarrufta bulunacağı özel mülkiyete sahip olan birey, yüksek bir motivasyonla çalışacak ve üretecektir.

Kişinin özgür olması, kendisine özgü bir yaşam alanının olmasını gerekli kılmaktadır. Kendi özel yaşam alanında birey, özgürce diğer özel ve toplumsal alanlarla diyalog kurabilir, yeni ilişki ağları geliştirebilir ve kendisine özgü bir yaşam tarzı ve idealler dünyası oluşturabilir. Özgürlüğün kaybı, bu özel yaşam ve barınma alanının yitirilmesi anlamına gelecektir. Bireyin özgür ve özel yaşam alanını yitirmesi, kişiliğinde giderilmez psikolojik yaralara doğurmaktadır.Günümüzde bireye ait özel bir alanın olmayışı, özel hayat kavramının nerdeyse ortadan kalkması, günümüzdeki birçok problemin kaynağını oluşturmaktadır.

Bireyin tek başına ya da kendisiyle aynı idealleri taşıyan diğer insanlarla bir araya gelip kendisine özgü maddi ya da manevi çevre yaratması, evrensel medeniyet ideallerine ya da diğer bireylerin ya da grupların çıkarlarına bir tehdit değildir. Bireysel ya da grupsal çıkarlar arasındaki farklılıklar, medeniyet olgusu içerisinde birbirini tehdit etme yerine birbiriyle yarışma ve rekabet etme olanağına kavuşabilmelidirler.

Ancak bireyler ve gruplar arası doğal bir yarışma ortamı yerine, hayatı planlama adına bütün bireysel ve sosyal ilişkilerin cemaatler, kurumlar ve organizasyonlar tarafından düzenlendiği görülmektedir. Sosyal hayatın işlemesi için belirli ölçülerde organizasyonlara ihtiyaç vardır. Ancak günümüzde modern organizasyon ve cemaatlerin, bu ihtiyacın ötesine geçtiği görülmektedir. Modern dünyada organizasyon ve cemaatlerin asıl, birey ve fikirlerin ikincil plana itilmesi normal bir durum değildir. Normal durum, bunun tersi yönde olmalıydı.

Politik, dini ve ekonomik organizasyonlar ve cemaatler, amaçlarına ulaşmak için kurumsallık, disiplin ve fedakarlık gibi ilkeleri öne sürerek bireylerden kendilerini bütünüyle kurum ve toplulukla özdeşleştirme talebinde bulunmaktadırlar. Modern kurum ve cemaatler istedikleri hedeflere ulaşabilirler, ancak bunu bireysel özgünlük ve farklılığı yok etme pahasına gerçekleştirmektedirler. Kolektif olanın asıl olduğu kurumsal ve cemaatçi anlayışta bireyin değeri ikincil plana düşmüş bulunmaktadır. Bireyler, sadece o organizasyon ve cemaatin amaçlarına belirlenen doğrultuda hizmet ettikleri ölçüde kendilerine değer verilen kimseler durumuna düşürülmüşlerdir.

Bireyin zihni ömrü boyunca organizasyon, disiplin ve çalışma fikirleriyle dolu bulunmaktadır. Birey, her şeyi grup, cemaat ve organizasyon bağlamında düşünmeye başlamış bulunmaktadır. Bir fikri diğer bir fikirle karşılaştırmak ya da bir fikri diğer bir başka insanla tartışmak ve paylaşmak günümüzde pek yapılan bir şey değildir. Normal ve sağlıklı olan bütün fikirlerin bireysel muhakeme ve akıl terazisine vurulmasıdır. Ancak günümüzde bireysel muhakeme gereksizleştirilerek cemaate, gruba ve organizasyona hakim olan düşünsel eğilim çerçevesinde diğer fikirler değerlendirilmeye başlanmıştır. Bu durumda bireyler, bağlı oldukları milliyet, sınıf, siyasi parti, mezhep ve diğer aidiyetler çerçevesinde hazır buldukları fikirleri kutsal bir tabu olarak benimsemek zorunda kalmaktadırlar, çünkü kolektivizmin ağırlığı altında ezilen bireyler, bu kabulleri üzerlerinde tartışılıp konuşulması gereken fikirler olarak algılamamaktadırlar. Modern kolektivizm, bireyi, düşünen bir varlık olarak değişik eğilim ve fikirler tartışarak kendisine özgü kanaatlere sahip olmak yerine, kendisini mutlak kabulleri olan biri durumuna düşürmektedir.

Kendisine özgü kanaatlere sahip olmayan birey, günümüzde kimliğini kitleler, cemaatler, organizasyonlar içinde kaybetme durumuna gelmiştir. Özgür bireysel kimlikler yerine kolektif kabilevi kimlikler ön plana çıkmış gözükmektedir. Kolektif unsurların bir parçası haline gelmiş kişilerin hayat ve toplum hakkındaki görüşleri, özgün tefekkür faaliyeti sonucu üretilmiş olmadıklarından dolayı her tarafta yaygın olarak kabul edilen ve benimsenen hazır formüllerden başka şeyler değildirler. Kabileciliğin ön plana çıktığı bu durumda, neredeyse birey düşünsel bir varlık olma pozisyonunu neredeyse kaybetmiş gözükmektedir. O, dışarıya düşünce, fikir ve değer üreten birisi değil, dışarıdan kendisine verilen ulusal, siyasal, dini ve kültürel her türlü fikri pasif bir şekilde alan kitleler içinde kaybolmuş bir objeye dönüşmüş bulunmaktadır.

Orta Çağda insanları kendisine bağımlı kılan kilise diye bir kurum vardı. Günümüzde ise bireyi kendisine bağımlı bir obje kılmaya çalışan sayısız kurum, cemaat ve dernek vardır.Bireyin günümüz kiliselerinden bağımsızlaştırılması Ortaçağ’dakinden daha zor gözükmektedir.Ortaya çıkan organizasyonlar, cemaatler ve ideolojiler, bireylerin hangi fikirleri seslendirdiğini bilmemizi imkansızlık derecesinde zorlaştırmaktadır. Orta çağda kilise vardı ve onun fikirleri belliydi. Günümüzde ise sayısız kilise var, ancak bunların ne söylediğiyle bireyin ne söylediği birbirine karışmış bulunmaktadır.

Kolektif olanın bireysel olanın üstüne çıkması ve insanın düşünen varlık olma özelliğinin büyük ölçüde erozyona uğramış olması medeniyet için büyük tehlike oluşturmaktadır, çünkü medeniyetin yaratıcısı bireydir. Medeniyet, bireyin idealleri üzerinde düşünmesi ve somut olarak onları üretmesi sonucu meydana gelmektedir.Birey, düşüncelerini belirli bir çerçevede somuta dökmek suretiyle zamanının şartlarını etkilemeye ve değiştirmeye çalışır. Bireyin idealleri için düşünmesi ve çalışması medeniyeti ataletten kurtarmakta, ona dinamizm ve gelişim sağlamaktadır.

Medeni hayatın gelişimi için bireyin iki niteliğinin sürekli olarak var olması gerekmektedir. Birincisi, birey düşünen bir varlık olma özelliğini hep korumalıdır. İkincisi birey, özgür bir varlık olmalıdır. Düşünme ve özgürlük, birbirinden ayrı düşünülemeyecek ve kopartılamayacak niteliklerdir. Bireyin ideallerini ve düşüncelerini genel hayatın içine sokması için, onun özgür olması gerekmektedir. Birey, düşüncelerini özgür olarak ifade ettikçe, kendi varlığını ideallerinde tam olarak keşfedecek ve onları geliştirecektir.

Günümüzde insanın düşünen ve tefekkür eden varlık olma özelliği yanında özgür olma niteliği de büyük ölçüde zayıflatılmıştır. Birey, özgürce düşünen ve yaratan bir varlık olmaktan çıkarılarak, hep başkaları tarafından üretilen düşünceleri tüketen bir obje durumuna düşürülmüştür. Başkalarının düşüncelerini kendi düşünceleri gibi kopyalamak, hep kendilerine düşünce önderi denilen otoriteleri takip etmek modern insanın bir açmazıdır. Medeniyetin tıkanmasına yol açan bu çıkmazın aşılması için, bireyin yeniden kendisine özel bir alan meydana getirmesi, özgürlüğünü keşfetmesi ve düşünmeye başlaması gerekmektedir.

MEDENİYET, TOPLUM VE ÖZGÜRLÜK

Uygar toplum, sivil niteliğine sözde değil özde sahip olan toplumdur. Sivil toplum, özgür bireylerin kentte oluşturduğu medeniyeti temsil etmektedir. Köydeki tek biçimli ve dar cemaat yapılarını aşan uygar toplum anlayışı, farklılık, çeşitlilik ve çoğulculuk ilkelerini esas almaktadır.Medeniyetin devamı ve gelişimi için, bireysel hak ve hürriyetlerin güvence altına alınması, sosyal plüralizmin ve farklılıkların barışçıl bir şekilde bir arada yaşatılması gerekmektedir. Kişiliklerini farklılaştırarak geliştirmiş ve çeşitlendirmiş özgür bireyler, toplumun medenileşmesine ve sivilleşmesine büyük katkılarda bulunabilirler. Özgür bireyler olmadan medeni toplum, medeni toplum olmadan demokratik hukuk devletinin olması mümkün değildir. Üçü birbirine varlık vermektedir. Özgür birey, medeni toplum ve hukuk devleti üçgeninde kurulan medeni gelişme sürecinin temel özelliği, benzeşmeyi değil farklılaşmanın, homojenliği değil heterojenliğin, aynılığı değil aykırılığın özgürce gelişimine imkan veren hürriyetçi bir anlayıştan beslenmesidir.

Medeniyet, bireylerin, tatmin edici buldukları ideal ve değerler çerçevesinde kendilerini gerçekleştirmeleri ve geliştirmeleri sonucunda oluşmaktadır. Bireysel gelişim, medeni ve sosyal gelişmenin ana dinamiğidir.Yalnız burada esas olan nokta şudur: Bireysel ve toplumsal farklılıklar korunabildiği sürece, medeniyet ivmesinden bir şey kaybetmemektedir.Medeni gelişme, ancak bireysel ve toplumsal çoğulculuk sayesinde mümkün olmaktadır. Günümüzde tek tip insan ve toplum yaratma iddiasında bulunan entegrist ideolojiler, toplumu farklılıklardan tehlikeli bir şekilde arındırmaya kalkmaktadırlar. Aslında Sosyalizm ve Faşizm gibi ideolojilerin yaptığı bu toplum mühendisliği, medeniyetin insani ve dinamik özünün ortadan kaldırılmasından başka bir şey değildir.Medeniyetin normal bir şekilde gelişmesi için bireysel-toplumsal çoğulculuğun, bireysel özgünlüklerin ve değişkenliğin korunması, özendirilmesi ve güvence altına alınması gerekmektedir.

Toplum, dışarıdan müdahalelerle şekillendirilecek ya da medenileştirilecek bir yapı değildir. Değişik toplumsal var oluşlar, hiçbir yapay müdahaleyle karşılaşmadan doğal olarak gelişmelidirler. Toplum, dış müdahaleler olmadan kendi doğal akışına bırakıldığında daha çok gelişmekte ve çeşitlenmektedir. Devlet ve diğer güçleri kullanarak topluma yapılan müdahale, medeniyete yapılan müdahaledir. Güç kullanarak toplumu şekillendirmeye kalkışmak medeniyetin en büyük düşmanıdır. Birbirinin zıddı olan özgürlük ve müdahalenin bir arada olması mümkün değildir. Bireysel hak ve özgürlüklere yapılan müdahaleler, farklı kimlikleri, kültürleri ve söylemleri bastırma teşebbüsler, ve toplumsal plüralizmi homojenleştirme projeleri, medeniyeti yok etmeyi hedefleyen zorbalık ve dayatmalardan başka bir şey değildirler. tek biçim etrafında şekil vermeye kalkarsa bu medeniyete yapılan zorba bir müdahaledir.

MEDENİYET, DEVLET VE HUKUK

Bireysel hak ve özgürlüklerimizi güvence altına almak için hukuk kurallarıyla sınırlı olmak şartıyla devleti önemli yetki ve güçlerle donatmış bulunuyoruz. Ancak devlet, birey ve toplumdan aldığı güç ve yetkileri, her zaman birey ve toplum yararına kullanmamaktadır.Çoğu zaman devletin kendisine verilen yetkileri kötüye kullandığı ve bir Leviathana dönüştüğü görülmektedir.Devletin en büyük insan hakları ihlalcisi olduğunu tarih bize söylemektedir.Devletin gücünün kaynağı halk, yani özgür birey ve sivil toplumdur. Halktan alınan yetkilerin, halk yararına kullanılması şarttır. Ancak topluma iyilikler yapma yerine kötülükler yapmayı, devletler daha çok tercih etmektedir. Devle tin topluma zarar vermesi, onun bireysel hak ve özgürlükleri koruma şartıyla almış olduğu yetki ve gücü, kötüye kullandığı anlamına gelmektedir.

İnsanlar, iç ve dış güvenlik, adalet mekanizmasının kurulması ve sınırların savunulması gibi üç temel hizmeti yerine getirmek için devlet denilen en büyük bürokratik yapıyı meydana getirmişlerdir. Hiçbir bürokratik kurum, devlet kadar büyük bir güce sahip değildir. Bireysel hak ve özgürlüklerin başkalarına zarar vermeden kullanılmasını güvence altına almak için devlet denilen aygıtı kuran insan toplumları, böyle yapmakla medeniyetin devamı ve gelişimini de güvence altına almak istemişlerdir. Ancak büyük devlet gücünün ve iktidarının medeniyeti korumaktan ziyade onu yıkmak için kullanıldığı da acı bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır.

Devleti kuranlar, insanlardır. İnsanlar, birbirlerine baskı uygulamamak, zulüm görmemek ve güvenliklerini temin etmek için suni bir yapılanma olarak devleti kurmuşlardır. Devlet organizasyonunu kurmakla insanlar, hayat, mülkiyet ve özgürlük haklarını güvence altına almayı amaçlamışlardır.Bireysel hak ve özgürlüklerin korunması için devlet vardır. Devleti kutsal görmek, medeniyet dışı bir anlayıştır. Kutsal olan devlet değil, insandır ve insanın hak ve özgürlükleridir. Özgürlüğün ve bireyin merkezde olduğu, siyasi otoritenin sadece onları korumakla yükümlü olduğu bir devlet anlayışı medeni olarak nitelenmeyi hak etmektedir.Devlet, hukuka dayandığı ve bireysel özgürlükler alanını koruduğu sürece meşru ve medeni olan bir yapıdır.Bireylerin temel hak ve özgürlüklerini güvence altına alamayan ve onları etkin olarak koruyamayan devlet, meşruluğunu ve medeniliğini yitirme tehlikesiyle karşı karşıyadır.

Devlet, bir toplumda bireylerin hukuk içerisinde yaşamaları için gerekli olan bir kurumdur. Toplumsal hayatta devletin ne kadar gerekli olduğu sorusu, medeniyet için hayati öneme haiz bulunmaktadır. En büyük güce sahip olan devletin müdahale alanını genişletmek, medeniyet için tehlike oluşturmaktadır. Devlet gücünün sınırsız bir şekilde kullanılması, rüşvet, adam kayırmacılık, yolsuzluk, nepotizm, siyasal çürüme, iktidarın tekelleşmesi gibi çok ciddi yozlaşmalara ve çürümelere neden olabilmektedir. Her güç kötüye kullanıldığı gibi devlet gücü de kötüye kullanılabilmekte ve yozlaşabilmektedir. Bireyler sahip oldukları gücü kötüye kullanabilirler, ancak bireylerin güç istismarının etkileri sınırlıdır ve bireysel güç istismarlarını engelleme imkanı vardır. Ancak devlet gücü, bireysel güç gibi değildir.

Çok büyük olan devlet gücünün kullanılmasından bütün bireyler ve toplum etkilenmektedir. Devlet gücü aracılığıyla bireysel hak ve özgürlükler bir anda ortadan kaldırılabilmektedir. Devlet gücünü kimin elinde tuttuğuna bakılmaksızın, bu gücün yozlaşması olasılığına karşı toplumun çok duyarlı olması gerekmektedir. Bireyin sınırsız devlet gücüne karşı korunması için, devletin hukuk kuralları sınırlandırılması gereklidir. Başka bir ifade ile devletin zorba devlet değil hukuk devleti olması gerekmektedir.Medeni devlet, güç ve yetkileri hukuk kuralları ile etkin bir şekilde sınırlanmış devlettir. Hukukla sınırlanmış devlet, medeniyetin olmazsa olmazıdır. Medeniyetin korunması için devletin hukuk süzgecinden sürekli olarak geçirilmesi gerekmektedir. Bireylerin temel hak ve hürriyetlerini koruyan devlet, halkın tercih ve seçimiyle işbaşına gelen temsilciler tarafından yönetilmelidir. Çağdaş uygarlığın temelleri olan hukuk ve demokrasi, devletin temel nitelikleri olmalıdırlar.

Hukuk ve demokrasi içerisinde devletin iktidar alanı minimum düzeyde ve kontrol altında tutulmalıdır. Devletin, belirli bir ideoloji doğrultu sunda toplumu dizayn etme diye bir görevi yoktur. Toplum, spontane olarak gelişmelidir. Devlet gücünü, ideolojik toplum projelerini hayata geçirmek için kullanmak meşru değildir. Devlet, insanlar arasında cinsiyet, din, dil, etnik köken ve ideolojik görüş farkı gözetemez. Bir toplumun bir çok farklı din, dil, ırk ve kültürden oluştuğu gerçeği göz ardı edilmemelidir. Devlet, müdahale ederek toplumu tekilleştirmeye çalışmamalı, bilakis toplumdaki plüralizmin varlığına saygı duymalı ve onları korumalıdır. Devletin topluma müdahalesi, çözüm değil sorunun bizzat kendisidir.

Devletin dışarıdan yaptığı bir müdahale, toplumu doğal gelişim seyrinden çıkarmakta ve toplumsal işlerin hiç umulmadık sonuçlara yol açmasına neden olmaktadır.Beşeri gelişmelerin ürünü olan medeniyet kurucu rasyonalizmin ürünü olan projelerle değil, kendiliğinden, çok yönlü ve etkin olarak işeyen sosyal süreçler sonunda ortaya çıkmaktadır.Müdahaleci devlet anlayışı, kendi iç dinamikleriyle medeniyet ideallerini gerçekleştirmeye çalışan bir toplumun önündeki en büyük engeldir.Müdahaleci devletin, sosyal ve medeniyet açısından çok ağır bir maliyeti vardır.

Geçen yüzyılda ‘tek kral, tek yasa, tek inanç’ formülünün ifade ettiği devlet anlayışı, devleti dizginlenmez bir vahşi hayvana dönüştürmüş haline gelmiş ve devlet milyonlarca insana kıymaktan çekinmemiştir.Devletin müdahale alanının büyük ve geniş olması, birey ve toplumsal alanın bir o kadar küçülüp büzülmesi anlamına gelmektedir. Başka bir ifadeyle devlet devleşirken, birey ve toplum cüceleşmektedir.

Devletin yetkilerini kötüye kullanması, insan temel hak hürriyetleri için büyük tehlikedir.Çoğu zaman idareci ve hükümetlerin, hukukla sınırlanmayı içlerine sindirmedikleri, hukuku ihlal ettikleri ve yetkilerini sorumsuzca kullandıkları görülmektedir. Devletlerin hukuk dışına çıkmaları ve iktidar yetkilerini keyfi bir şekilde kullanmaları, medeniyetin asli değeri olan özgürlük için en büyük tehdit durumundadır.

Devletin, bireye ve topluma egemen olması, onlara dışarıdan müdahale etmesi medeniyetin önündeki en büyük engellerden birini oluşturmaktadır. Devlet ve diğer bürokratik kurumlar aracılığıyla bireye ve topluma yapılan müdahaleler, bireyin özgürce iç dinamiklerinden doğan manevi-ahlaki oluşumunun önünde engel olmakta ve dışarıdan belirlenen formları ona empoze etmektedir. Devlet bürokrasisinin hayatımızın her alanına girdiği günümüzde, her şey bürokratik süreçler ve işlemlerden sonra gerçekleşmektedir. Devlet başta olmak üzere bütün kurumların, bireye, topluma ve medeniyete hizmet edecek şekilde reforme edilmeleri gerekmektedir.

MEDENİYET, FİKİRLER VE DİN

Medeniyet hakkında konuşmak, aslında fikirler hakkında konuşmaktır. Medeniyeti şekillendirmede ve ona değer katmada, fikirler büyük bir güce sahiptirler. Ancak günümüzde fikirlerin gücünün pek farkında olmadığımız görülmektedir. Spekülatif ve soyut kurgular düzeyine indirgenen fikirlerden ziyade somut objeler, medeniyetin asıl güç ve dinamiği olarak değerlendirilmektedir. Gerçekte durum bunun tam tersidir, çünkü fikirler, tecrübeyle oluşturduğumuz medeniyetin evrensel değeri ve geçerliliği konusunda açık ve berrak bir bilincin ürünü olan kabuller, düşünceler ve değerlendirmelerden meydana gelmektedir. Mesela özel mülkiyet fikri, medeniyetin olmazsa olmaz fikirlerindendir. Medeniyete varlık veren, medeni bir varlık olarak medeniyete katkıda bulunmamızı sağlayan özel mülkiyet fikri, medeniyete evrensel değer ve geçerlilik katan güçlü bir hükümdür. Medeniyet hakkında konuşurken medeniyete ruh veren evrensel değerdeki fikirlerden söz etmemiz gerekmektedir.

Medeniyeti, fikirlerden arındırdığımız zaman sadece silahların ve diğer teknolojik objelerin icat edildiği bir medeniyet tarihinden başka bir şey elimizde kalmamaktadır. Oysa medeniyet, objelerin birbirleriyle olan ilişkilerinden değil, insanın diğer insanlarla ve objelerle olan ilişkisinden doğup gelişmiştir.Medeniyet tarihi adını taşıyan birçok kitabın, fikirler yerine objelerin gelişimi tarihinden başka bir şey sunmadıkları görülmektedir.

İnsanlar, medeniyet hakkındaki tasavvurlarını fikir şeklinde kavramsallaştırırlar. Derin olan fikirlerin, yalın, sistematik, tutarlı ve rafine bir şekilde ifadeye dönüşmeleri gerekmektedir. Fikirlerin, medeniyeti yaratıcı ve dinamik bir şekilde besleyebilmesi için hiçbir dış kısıtlamaya tabi tutulmadan özgürce ifade edilmeleri gerekmektedir.

Medeniyetin arkasında o medeniyete şekil veren dünya görüşleri ve fikirler vardır.Medeniyetlerin oluşumunda fikirler önemli olmalarına rağmen, saf düşüncenin tek başına medeniyetin kurucu ilke ve ideallerini inşa edecek dünya görüşünü oluşturmada yeterli olduğunu söylemek mümkün değildir.Medeniyet ideallerinin oluşmasında devreye daha kapsamlı dünya görüşleri ve düşünce çerçeveleri girmektedir. Dinler, medeniyete ahlaki ve manevi karakter kazandıran, medeniyetin kurucu ideallerini üreten en geniş dünya çerçevelerini oluşturan inanç, ahlak ve davranış sistemleridirler.

Medeniyet ideallerinin oluşmasına kuruculuk düzeyinde katkıda bulunan dinin medeniyetle olan ilişkisi günümüzde çok zayıflamış ya da zayıflatılmıştır. Dinin gerçek hayatla olan bağlarının kopartılması ve zayıflatılması, medeniyetle olan ilişkilerinin zayıflatılmasına neden olmuştur. Günümüzdeki medeniyetin ahlaki ve insani boyutunun zayıflığı, dinle olan ilişkisinin cılızlaşmasından ve yoksullaşmasından kaynaklanmaktadır.

Medeniyet ideallerinin kurucusu olarak medeniyetle ilişkisi zayıflatılan din, günümüzde çok negatif bir şekilde medeniyetle ilişkili ve özdeş hale getirilmektedir. Medeniyet ve dini yıkıcı yönde özdeşleştiren tuhaf bir yaklaşım, dini, medeniyetler arası çatışmanın muharrik gücü olarak gündeme getirmektedir. Dinin medeniyetin kurucusu olmak yerine yıkıcısı olarak düşünülmesi, medeniyet-din ilişkisinin ne kadar dejenere edildiğini ortaya koymaktadır. Medeniyetin kurucu ideallerini ortaya koyan dinin hedefi, medeniyeti, bir çatışma ortamına dönüştürmeyi değil, bir insanın kendi kendini geliştirdiği, özgürleştiği ve olgunlaştığı bir süreç haline getirmektir.Bu süreçte, medeniyetlerin çatışmasından söz edilemez. Herhangi bir çatışmanın varlığı, medeniyetin bir çürüme sürecini yani bir barbarlaşma sürecini ifade etmektedir. Sözde medeniyetler çatışması olarak ileri sürülen tez özde bir barbarlıklar çatışması senaryosundan başka bir şey değildir.

Her ne kadar din, sözde bir medeniyetler arası çatışmanın, özde ise bir barbarlıklar çatışmasının kaynağı haline getirilmek isteniyorsa da din olmadan insanlığın bugününü ve yarınını medeni bir şekilde inşa etmesi mümkün değildir. Din olmadan medeniyetin inşa edilmeyeceği gerçeği bilinmesine rağmen, günümüzde dünyada meydana gelen bütün olumsuzluklardan din sorumlu tutulmaktadır. Bu bağlamda özellikle İslam, medeniyet olgusunun dışında değerlendirilmeye, değerleri medeniyetle uzlaşması mümkün olmayan bir barbar din, terör üretmekten başka bir işe yaramayan bir inanç durumuna kasıtlı olarak düşürülmeye çalışılmaktadır. Burada da gerçekler değil, propagandanın gene iş başında olduğu görülmektedir. Biz bu propagandaya cevap vererek İslam’ı savunan apolojik bir görüntü verme niyetinde değiliz. Bütün bu İslam karşıtı propagandanın tahrip ediciliğine rağmen, şunu ifade etmek istiyoruz: Erken dönemlerinden itibaren hızla yayılan İslam’ın dünya medeniyetine olgun katkıları olmuştur.Verdiği ilk meyveleri olgun olan İslam, bugün olgun bir ağaç gibi yeni meyveler vermeye hazır durumdadır. İslam’a karşı medeniyet kavramını kullanarak sistematik olarak yıkıcı bir propaganda faaliyetini yürütmenin, medeniyete hiçbir katkısı bulunmamaktadır.Evrensellik, insancıllık ve barış değerlerine otantik olarak sahip olan İslam’la medeniyeti karşı karşıya getirmenin hiçbir anlamı ve verimliliği bulunmaktadır. İnsan ile Tanrı, toplum ve tabiat arasında uyumlu bir ilişkiler ağının geliştirilmesini esas alan İslam ve insanlık medeniyeti arasındaki bağlar propaganda ile zayıflatılmak yerine diyalogla güçlendirilmelidir. İnsanlık medeniyetiyle kurulacak diyalojik ilişki, İslam’ın, medeniyetin bugününe ve yarınına tekrar olgun katkılarda bulunmasının önünü açacaktır.

SONUÇ

İnsanlığın, medeniyetle, derin bir oluşsüreci çerçevesi içerinde ilişki kurmak yerine onunla yapay ve sahte bir ilişki kurduğu görülmektedir. Bütün tecrübemizi medeniyetle yoğurmak yerine, ona, iyi gördüğümüz davranışlarımızı onaylatmaya kalktık. Karanlık ve ilkel yönümüzü medeniyet süzgecinden geçirmeye hiç yanaşmadık. Daha da ileri gidip medeniyeti karanlık ve barbar yönlerimizi meşrulaştıran bir propaganda aracına indirgedik.

İnsanlık, medeniyeti istismar etmeyi kendisi için kaçınılmaz bir ihtiyaç olarak gördü, çünkü barbar ve karanlık taraflarını başka türlü rasyonelleştirmesi mümkün değildi. Karanlık ve barbar eğilimleriyle yüzleşme dürüstlüğünden kaçınan modern insan, karanlık taraflarını medeniyet idealleri haline getirmiş bulunmaktadır. Bu, medeniyete duyulan saygının artık buharlaştığını gösteren bir tutum olarak karşımızda bulunmaktadır. Medeniyete duyulan saygının buharlaşmasının insanlığa bedeli çok ağır olmuştur, çünkü artık insanlık, neyin medeniyet neyin barbarlık olduğunu bilemeyecek kadar ilkelleşmiş ve cahilleşmiş bulunmaktadır.

Medeniyetin bugünkü durumunu, sıradan bir objenin durumunu analiz eder gibi yapamayız, çünkü medeniyet hakkında ileri süreceğimiz düşünceler, insanlığın ve gezegenimizin geleceğine dair umutlarımız ve hayal kırıklıklarımız ifadesini bulacaktır. Medeniyetin mevcut durumu, iyimser olmamızı sağlamamaktadır. Ancak mevcut durumun pesimistliği, medeniyetin tekrar ihya edilebileceğine dair umut beslememize ve vizyon geliştirmemize engel olmamalıdır. Bilakis mevcut durumun pesimistliği, medeniyete dair daha insani, ahlaki ve manevi bir vizyon geliştirmeye bizi yöneltmelidir. Ancak bu optimist vizyon, ortaya yeni bir gezegenin çıkacağı ve yeni bir türün medeniyeti yeniden ihya edeceği şeklinde olursa bu büyük bir yanılgı ve boş bir fantezi olacaktır. Ne yeni bir gezegen oluşacak ne de yeni bir tür ortaya çıkacaktır. Sadece insanlık, gene bu gezegen üzerinde yeniden medeniyeti ihya edip etmemeye karar verecektir.İnsanlığa güven duymadığımız takdirde Medeniyetin tekrar ihyası konusunda insanlığa güvenmekten başka bir yol bulunmaktadır.

İnsanlık medeniyetin yeniden ihyası için medeni idealleri yeniden keşfetmeyecek ya da aramayacaktır. Biz medeniyet ideallerine, çok eski zamanlardan beri sahip bulunmaktayız. Özgür birey, çoğulcu ve sivil toplum, hukukla sınırla devlet, manevi ve maddi olanın bütünlüğü, ahlak ve maneviyatın vazgeçilmezliği ve dinin medenileştirici fonksiyonu, insanlığın zaten sahip olduğu değer ve bilgilerdir. Medeniyet ideallerini yeniden aramaktan çok, insanlığın manevi açıdan yeni bir ruh yenilemesine ihtiyacı bulunmaktadır. Ruhen yenilenen insanlık, maddi ve manevi gelişmişliği bir arada götürmeyi esas alan barış, adalet ve özgürlük idealleri temelinde yeniden medeniyeti ihya etme gücüne kavuşabilir. Medeniyetin bu idealleri bugün çok tahrip edilmiş durumdadır, ancak medeniyeti gene bu temeller üzerinde inşa etmek mümkündür.Bu, büyük bir gökdelenin tahrip olan temellerini yeniden inşa etmek kadar tehlikelidir, çünkü o koca gökdelen her an çökebilir ve altında kalabiliriz, ama bu riski almaktan başka, o gökdeleni ayakta tutmanın başka bir yolu bulunmamaktadır.