Mehmet Akif’te Medeniyet Kavramı

Mehmet Akif’te Medeniyet Kavramı

Cilt/Sayı

2010 21. cilt – 3. sayı

Yazar

Doç.Dr. Abdulvahit İMAMOĞLUa

aFelsefe ve Din Bilimleri Bölümü Din Psikolojisi AD, Sakarya Üniversitesiİ İlahiyat Fakültesi, Sakarya

Öz

Mehmet Akif, Doğu ve Batı medeniyetlerini bilen ve her iki medeniyetin en elverişli yönlerinin insanlar tarafından benimsenip uygulanmasını isteyen bir şairdir. Akif, medeniyetin elde edilmesini, fertlerin gayretleri ve kendi olmalarıyla ifade eder. Ona göre bir ülkenin gelişmesinin sırrı, hiç şüphesiz fen ve teknikle olmaktadır. Fakat bu sırrı yakalarken fertlerin kendi kültür ve iç dinamiklerinden taviz vermemeleri gerekir. Mehmet Akif, Batı’nın, medeniyet adına Müslüman ülkeleri ya da gelişmekte olan ülkeleri sömürmesini bir türlü hazmedemez. Ancak, bu ülkelerin böyle bir sömürüye imkân hazırlamalarını; tembellik, cahillik ve vurdumduymazlık gibi olumsuz tutum ve davranışlarla izah etmeye çalışır.  Mehmet Akif’e göre ülkelerin gelişememe ve medeniyeti yakalayamama sebeplerinden biride, o ülkelerin aydınlarıyla halk arasındaki kopukluktur. Medeniyeti yakalamada etken olan bilgi kaynaklarından biri de şüphesiz âlimlerdir. Lakin onların halkın nazarında güvenilir olmaları şarttır. Müslümanların medeniyeti yakalayamamalarının bir başka sebebi, bazı Batılı bilim adamlarının ya da müsteşriklerin dediği gibi İslam değil, aksine Müslümanların dini yanlış anlamaları ve uygulamalarıdır.

Anahtar Kelimeler

Medeniyet; İslâm; çalışmak; Batıcılık; Kalkınma

Abstract

Mehmet Akif is a poet who knew Eastern and Western Civilizations and who wanted people to adopt and put into practice the most convenient points of both civilizations. Akif points out the acquiring of civilization with the endeavors of individuals and with their being themselves. According to him, the secret behind the development of a country, without a shadow of doubt, is science and technology. But, individuals should not compromise their culture and inner dynamics for the sake of achieving this secret. Mehmet Akif, does not acknowledge, by no means, the explotation of the West upon the Muslim and the developing countries. But, he tries to explain these countries’ giving opportunity to such an explotation with such negative attitudes and conducts as laziness, illiteracy and ignorance. According to Mehmet Akif, one of the reasons of undevelopment and of not catching up with the civilization is the gap between the folk and the enlightened of these countries. One of the effective sources of knowledge in catching up with the civilization is undoubtedly the scholars. Yet, it is necessary for them to be reliable among the folk. Another reason why the Muslims have not been able to catch up the civilization is not Islam, which is contrary to opinin of western sciencists and their orientalist but the fact of Muslims’ misunderstanding and appliance of the religion. 

Keywords

Civilization; Islam; working; Westernism; Development


Medeniyet kavramının kökü ‘medine’den gelmektedir. Medine şehir anlamında kullanılmış bir kavramdır. Kırsaldan ve gelişmemiş yapıdan sıyrılarak, sosyal ve kültürel olarak gelişmiş bir ortamı ve onu yönlendiren ve bilinçlendirmeyi amaç edinen oluşumu ifade etmektedir. Medeniyet, medine kavramının geliştiği sanayi toplumlarının ve aydınlanma devrinin etkin bir kavramı olarak karşımıza çıkmaktadır. Tanzimatçılar tarafından batıdaki ‘civilisation’ (sivilizasyon) tabirini karşılayan bir kelime olarak Türkçeye sokulmuştur.

Medeniyet kavramının bir çok tanımı yapılmış olup, bunların herbiri, birbirinden farklıdır. Bu tanımlardan bazıları kültürü de medeniyet kavramı içinde ele alır. Ancak kültür, bir milletin yaşamasını kolaylaştıracak olan bilgi birikimini, medeniyet de, bu kültürün maddî alanda ortaya çıkan gelişimini ifade eder. Toplumların, gayelerine ulaşmak için birer vasıta olarak kullandıkları sosyal kurallar, hukuki normlar ve ticarî kurallar da medeniyetin bir parçasıdır. Bir başka ifadeyle medeniyet, maddî kültür olarak da değerlendirilebilir.

Kültür kavramına gelince; bu kavram, insanoğlunun geçmişten bugüne taşıdığı bireysel özelliklerin yanında millete mal olmuş gelenek, görenek, adet vb. değerlerden oluşmuştur. Kavram olarak bakılınca Latince ‘Colere’ kökünden türetilmiş ve ‘Culture’ sözcüğünden dilimize girmiştir. Türkçe’de farklı anlamlarda kullanılagelmiştir. Üreme, artma anlamında tarım ürünleri için kullanılan kavram “agriculture”şeklinde Batıda yaygındır. Günümüzde bu sözcüğün anlam değerine bakıldığında ham olanı işleme, üretme, geliştirme, düzenli kılma, bilinçlilik ve birikim anlamlarına geldiğini görmekteyiz. Bu kavramın geçmişte benzerini Ziya Gökalp ‘hars’ olarak kullanmıştır. Bu kelimenin kökeni arapçadan gelmekte olup ekin ekme, tarla, ekin, mahsul anlamlarına gelmektedir. Gökalp’a göre harsı ortaya çıkaran iki kuvvetten biri ülküler, diğeriyse değerlerdir. Ona göre ülkü bir milletin yahut bir toplumun geleceğe dönük sosyal beklentilerini ifade eder. Değerlerde ise din ve dil gibi iki önemli olgu yatmaktadır.1

Kültüre öğrenilmiş davranışların paylaşılan kalıpları olarak bakanlar vardır. Ancak geçmişte kültürle ilgili en etkili tanımlardan birini E. B. Taylor yapmıştır. Ona göre: “Kültür kendi geniş etnografik anlamında ele alındığında; bilgi, inanç, sanat, ahlak, hukuk, gelenek ve insanın bir topumun üyesi olarak edindiği diğer her türlü yetenek ve alışkanlıkları içeren karmaşık bir bütündür.2 Kültürle ilgili bu kadar farklı tanımlar olmasına rağmen kültürü yaşayanlar ve bir kültür içinde olanlar bu tanımlara dikkat etmeden olduğu gibi yaşarlar. Bu konuda C.L. Strauss şöyle demektedir: “Kültür ne doğal ne de yapaydır. Ne genlerden ne de rasyonel düşünceden kaynaklanır. Zira kültür icat edilmemiş olan işlevler ve ona itaat edenlerce genellikle anlaşılmayan davranış kurallarından oluşur.3

Medeniyet ve onunla yakın ilişkili kültür kavramlarına değindikten sonra şimdi de M.Akif’in medeniyet kavramını nasıl algıladığına ve bu çerçevede medeniyeti nasıl değerlendirdiğine bakalım.

M.AKİF’İN MEDENİYET ANLAYIŞI

Akif medeniyet kavramını değerlendirirken insanların medeni olmasını ön planda tutar ve burada iki yönlü bir tahlil yapar. Bunlardan birincisi fertlerin asli değerlerini yani iç dinamiklerini kaybetmemeleridir. Kastettiği; din, dil, kültür ve gelenektir. Dolayısıyla bunlar insan için asli değerlerdir. İkinci olarak üzerinde durduğu husus asrın gerektirdiği tekniği fenni ve gelişmeyi yakalamaktır. Esasen Ziya Gökalp de, medeni olmayı ferdin iç dinamiklerine yada bir milletin asli unsurlarına bağlamaktadır. O, medeniyetin bir beynelmilel bir de milli kültür (hars) yönünün olduğunu ifade etmektedir. Medeniyeti hazırlayan ilim ve tekniktir. Kültür ise o milletin asli özelliklerini koruyan, yaygınlaştıran vasfıyla ön plana çıkar. Akif de medeniyetin ilim ve teknik yönünü benimsemiş, bunun her halükârda alınmasını ifade etmiş ancak kutsal olana, manevi değerlere saygıyı da ihmal etmemek gerektiğini vurgulamıştır. Bunu ifade ederken;

“Evet, ulumunu asrın şebaba öğretelim;

Mukaddesata, fakat çokça ihtiram edelim”4 demektedir.

Zira kutsal olan özelliklere karşı Müslümanlardaki saygı zayıflar ya da yok olursa, Müslümanlar arasındaki bağlar da o derece zayıflayacak yada yok olacaktır.

Mehmet Akif ülkenin sosyal, iktisadi ve kültürel gelişiminde doğu ve batı medeniyetlerinin en elverişli yönlerini alma taraftarıdır. M. Akif’in her iki medeniyetten faydalanma fikri yetiştiği çağlardan başlayarak hayatı boyunca hakim olan bir fikirdir.5 Her şeyden önce M. Akif iyinin iyi olduğu için alınıp kullanılmasını, kötünün de kötü olduğu için atılıp terk edilmesini isteyen bir görüşe sahiptir. Dolayısıyla o hiçbir olaya gelişigüzel ve körü körüne bir yaklaşım içinde olmamıştır. Akif medeniyetin elde edilmesini fertlerin gayretleriyle ve kendi olmalarıyla ifade eder. Ona göre körü körüne taklit en olumsuz davranışlardan biridir. O batı medeniyetinin olumlu yönlerinin alınmasına taraftardır. Bunu şöyle ifade etmektedir:

Bu cihetten , hani, hiç yılmasın, oğlum, gözünüz;

Sade Garb’ın, yalınız ilmine dönsün yüzünüz.

O çocuklarla beraber, gece gündüz, didinin;

Giden üç yüz senelik ilmi sık elden edinin!

Fen diyarında sızan na-mütenahi pınarı,

Hem için, hem getirin yurda o nafi suları,

Aynı menbaları ihya için artık burada,

Kafanız işlesin, oğlum, kanal olsun arada.6

Akif’in medeniyet görüşüyle ilgili üzerinde duracağımız bir başka husus, batı ve medeniyet ilişkisi ile ilgili tahlilidir. Ona göre; “Avrupalıların ilimleri irfanları, medeniyetteki, sanayideki terakkileri inkar olunur şey değildir. Ancak insaniyetlerini, insanlara karşı olan muamelelerini kendilerinin maddiyattaki bu terakkileri ile ölçmek katiyen doğru değildir. Heriflerin ilimlerini fenlerini almalı fakat kendilerine asla inanmamalı asla kapılmamalıdır.”7

Bir ülkenin kalkınması hiç şüphesiz fen ve teknikle olmaktadır. Gelişmenin ve yükselmenin sırrı buradadır. Ancak bu sırrı yakalarken fertlerin kendi kültürleri ve iç dinamiklerinden taviz vermeden ve körü körüne taklide kaçmadan bunu yapmaları gerekmektedir. Süleymaniye Kürsüsü’nde Akif bu durumu şöyle izah eder:

“Öyle maymun gibi, taklide özenmek bilmez;

Hiss-i milliyyeti sağlamdır onun eksilmez.

Garb’ın almışsa herif, ilmini almış yalnız,

Bakıyorsun: eli san’atlı, fakat, tırnaksız!”8

…………….

“Bir kanaat da şudur: Sırrı-ı terakkinizi siz,

Başka yerlerde taharriyle heveslenmeyiniz

Onu kendinde bulur yükselecek bir millet;

Çünkü her noktada taklit ile sökmez hareket”.9

Akif medeniyet kavramına yaklaşırken önce Müslüman milletlerin kendi eksikliklerini gidermesini, kendilerini yenilemelerini ve güçlenmelerini istemekte daha sonra diğer ülkelerle yarışacak seviyeye gelmelerini arzu etmektedir. Bu, Akife göre birden bire olacak bir faaliyet değildir. İslam alimlerinde bu konuda farklı iki görüş hakimdir. Bunlardan biri Cemalettin Afgani’nin görüşü olup; İnkılap yaparak ani bir değişiklikle eksiklikleri gidermektir ki; Akif bu görüşe taraftar değildir. Bir diğer yol ise Muhammed Abduh’un takip ettiği yoldur. Bu yol ise kademe kademe tedricen ilerlemedir ve ancak eğitimle gerçekleşebilir. Akif bu görüşe eğilimlidir ve bunu şöyle dile getirmektedir:

“Kıssadan hisse çıkarsak mı , ne dersin Asım!

Anlıyorsun ya, zarar yok, daha iyi anlaşalım ;

İnkılâp istiyorum ben de, fakat, Abduh gibi…”10

Nurettin Topçu’ya göre Akif’in inkılapçılığı muhafazakarlığa zıt bir eğilim göstermez aksine onu tamamlayıcı bir özellik taşır. N. Topçu’ya göre “Muhafazakarlık durmak değil tekamülün tabii doğumlarından faydalanmaktır. Ancak bu tekamülün bazen uzun süren duraksamalarının, uyuşukluklarının giderilmesi gerekir.” Yine N. Topçu’ya göre “Akif’in beklediği inkılap şekil ve madde inkılabı değil, ruh ve ahlakta ortaya konulması gereken bir inkılap”tır.11

Akif’in medeniyet konusunda en çok canını sıkan Avrupalının medeniyeti kendi inhisarında görmesi ve başkasını bu konuda fazla kaale almamasıdır. Bir diğer husus ise, elde ettiği bu medeniyeti özellikle Müslümanlar üzerinde baskı unsuru olarak kullanmasıdır. Bunu M. Akif şöyle dile getirmektedir;

“Medeniyet size çoktan beridir diş biliyor ;

Evvela parçalamak sonra yutmak diliyor.”12

Yine aynı konuda bir başka beytinde;

“Ah o yirminci asır yok mu, o mahluk-ı asil

Ne kadar gözdesi mevcud ise hakkıyla sefil,”13

diyerek, yirminci asrın en gözde noktalarının bile medeniyet adına olumsuz bir tablo çizdiğini belirtmiş olmaktadır.

Hatta Akif daha da ileri gider. Batının, Müslüman ülkeleri parçalayıp tamamen kendi menfaati doğrultusunda istismar etmek istediğini dile getirir ve akabinde Müslümanların uyanık olmalarını ve batının bu olumsuz yüzüne karşı kendi kimliğini ortaya koymalarını ister. Medeniyeti yanlış anlayan ve uygulayanlara karşı Müslümanları harekete geçirmeye çağırarak şöyle der:

“Medeniyet denilen maskara mahluku görün.

Tükürün maskeli vicdanına asrın tükürün!”14

Dolayısıyla Müslümanın karşısındaki güç maskelenmiş bir güçtür. Aslında dost görünmekte, yardım elini uzatıyor gibi hareket etmektedir. Ancak, hem maddi hem manevi değerleri tahrip edip kendine çıkar sağlamaya yönelmektedir. Her ne kadar Akif batının özenilecek tarafları olduğunu kabul etse de batı medeniyetinin menfaate dayalı ve insanlığı görmezlikten gelen yönünü vurgulamaktadır. “Medeniyet” maskesi altında gelişmemiş ya da gelişmekte olan ülkeleri sömüren bir batıdan söz ederken de şöyle demektedir:

“Maske yırtılmasa hala bize afetti o yüz…

Medeniyyet denilen kahpe hakikat yüzsüz.”15

Mehmet Akif bunları söylerken, batının; Müslüman ülkeleri ve gelişmemiş ülkeleri medeniyet götürme adına sadece sömürmesini asıl unsur olarak ele almaktadır. Müslümanların ve gelişmemiş ülkelerin de çalışmayarak ve yeterli bilgilerle donanmayarak onlara bu yolu açtıklarını, dolayısıyla batının emellerine bir bakıma yardım ettiklerini ifade etmektedir. Akif, batı ve uzak doğudan örnek verirken Japonya’yı örnek göstermekte, müslümanların yapamadığını Japonların başardığını söylemektedir. Zira Japonlar Avrupa’nın fenni ile ahlakını birbirinden ayırarak kendileri için faydalı olan fennini ve tekniğini almışlardır.

Akif’e göre medeniyeti yakalayamamanın bir diğer sebebi aydınların kendi arasında anlaşamayışı ve özellikle aydınlarla halk arasındaki kopukluktur. Bu kopukluk zaman zaman öyle bir hal almaktadır ki iki zümre birbirine düşman gibi bakmaktadır. Akif bunu ifade ederken ;

“Açılıp gitgide artık iki hizbin arası,

Pek tabii olarak geldi nizaın sırası.”16

Bu ayrılık ve ikilik nihayet karşılıklı husumete dönüşmekte ve aydın tabakanın söylediği her şey halk tarafından olumsuz karşılanmaktadır.

“Öyle müthiş ki husumet, mütefekkir tabaka

Her ne söylerse, fena gelmekte artık halka.”17

Bunun sonucunda ilim, toplumda gerçek gücünü gösterememektedir. Bir diğer önemli husus da aydınların bir kısmının halkın dini ve manevi değerlerini hiçe saymaları, zaman zaman onunla alay etmeleridir. Bundan dolayı halk bütün aydınlarda bu olumsuz tavırlar varmış gibi hareket etmekte ve faydalı olan tabii ilimlere bile karşı çıkabilmektedir. Bu durum medeniyeti zamanında yakalayamama ve gençleri bilimle buluşturamama açısından önemli bir eksikliktir. Aslında buradaki problem Akif’e göre aydınların bir kısmının İslamiyet’e uzak olmaları ve dinin ilim ile olan yakın ilişkisini ve teşvik edici yönünü algılayamamalarıdır. Bunu ifade ederken Akif şöyle demektedir ;

Mütefekkirleriniz dini de hiç anlamamış ;

Ruh-i İslam’ı telakkileri gayet yanlış.

Bilmiyorlar ki: Ulumun ezeli dayesidir,

Beşerin bir gün olup yükselecek payesidir.18

Akif’in medeniyeti yakalayamama konusunda ortaya koyduğu iki kavram, Müslümanlar’ın atalet ve cehaletidir. Yani hem tembellikleri, çalışmayışları hem de ilmi elde etmek için yeterince gayret göstermemeleridir. Akif’e göre ilim ve tekniğin milliyeti yoktur ve ilim olmadan yaşamanın imkanı da yoktur.

Akif yazılarında ve şiirlerinde batıyı iki yönüyle değerlendirmektedir. Bunlardan biri medeniyet diğeri siyasettir. Batının siyasi karakteristiği ona göre zorbalık ve sömürgeciliktir. Bunu medeniyet kisvesi altında yapmaya çalıştıklarından dolayı Akif bir bakıma medeniyete de karşıymış gibi görülür. Ancak bu konuyu M. Akif bir vaazında şöyle ifade eder: “Ey cemaat-i müslimin! Sakın bu sözlerimden benim ilim düşmanı, marifet düşmanı, terakki düşmanı olduğuma zahib olmayınız. Benim bütün insanlar hesabına, bilhassa dindaşlarım namına istediğim bir medeniyet varsa o da her mânâsıyle pak, yüksek, namuslu, vakarlı bir medeniyettir, yani bir medeniyet-i fazıladır. Garp medeniyeti maddiyattaki terakkisini mâneviyat sahasında gösteremedi.”19

Mehmet Akif, medeniyetin kaynağı konusunda batıyı değil doğuyu ön plana çıkarır. Her ne kadar zamanla şartlar değişse de asli özellik budur. Bu görüşünü şöyle ifade eder:

“Bir zamanlar biz de millet, hem nasıl milletmişiz:

Gelmişiz dünyaya; milliyet nedir öğretmişiz!

Kapkaranlıkken bütün afakı insaniyetin,

Nur olup fışkırmışız ta sinesinden zulmetin;”20

Artık şartlar değişmiştir. Müslümanlar kendi gücünün ve değerlerinin farkında olmadığı için medeni olma vasfını bir başka unsura devretmek zorunda kalmıştır. Dolayısıyla Batı bu konuda öne çıkmış, doğu ise onu takip etmek zorunda kalmıştır. Mehmet Akif gençlere bu durumu izah ederken şöyle demektedir;

“Bizler edvar-ı faziletleri cidden parlak,

Bir büyük milletin evladıyız, oğlum ancak:

O fazilet, son üç asrın yürüyen ilmiyle,

Birleşip gitmedi, battıkça da ümmet cehle.

Bünyevi kudret: günden güne mefluç olarak,

Bir düşüş düştü ki: davransa da sarsak sarsak,

Garb’ın emriyle yatıp kalkmaya artık mahkum.

Çünkü hakim yaşatan şevket-i fenden mahrum.”21

Buradan anlıyoruz ki Mehmet Akif batı medeniyetini överken, onların çalışkanlığını, birlik ve dayanışma içinde olmalarını, ilimde ilerlemelerini, modern silahlara sahip olmalarını, sanatkar ve zengin olmalarını öne çıkarmaktadır. Bunlar batının gıpta edilecek yönleri olarak görünmektedir.

Akif’in medeniyeti yakalamak için en etkin formülü çalışmaktır. Bunu şöyle ifade eder:

“Bekayı hak tanıyan sa’yi bir vazife bilir

Çalış çalış ki beka sa’y olursa hakkedilir”22

Yine Akif Müslümanların tembelliğine ve miskinliğine içerler, yazılarında daima bunu dile getirir ve Müslümanların sadece ahireti düşünmemelerini bu dünyayı da mamur etmelerini ister. Esasen İslam’ın istediği de budur; dünya ve ahiret birlikteliği vardır.

“Çalış dünyada insan ol, elindeyken henüz dünya

Öbür dünyada insanlık değilmiş yağma, gördün ya!”23

Batıcılık yada batı hayranlığı onun için medeniyetle eş anlamlı değildir. O, batı hayranı da değildir. O sadece asrın gereklerini yerine getirme, çağdaş olabilme adına batının olumlu yönlerini kabul eder ve Müslümanlara da bu şekilde yol gösterir. Esasen çağdaşlığı yakalamada din engel değil aksine motive edici bir güçtür. Tek eksiklik Müslümanların İslamiyet’i doğru anlayamamalarıdır. Bunu ifade etmek için de Akif;

“Çalış dedikçe şeriat, çalışmadan durdun

Onun hesabına birçok hurafe uydurdun!

Sonunda bir de “tevekkül” sokuşturup araya

Zavallı dini çevirdin onunla maskaraya”24

diyerek Müslümanların niçin geri kaldıklarını belgelemiş olmaktadır. Sırat-ı Müstakim’deki bir yazısında ise Akif; “Dünya bir meydan-ı heycadır (mücadele meydanı); burada saldıran elleri kolları bağlı durana daima galebe çalar; galib mağlubu kendine esir eder. Bütün hukuk-ı hayatiyesinden mahrum bırakır; kanun-ı tabiat umur-ı dünyayı ihmal edenleri akıbet mahveder.”25 diyerek çalışmanın dünya hayatındaki önemini belirtmektedir.

Ona göre gerçek çağdaşlık “insan” olabilmektir. Yani Allah’ın yarattığı değerin farkına varabilmektir. İnsanın değerinin farkına varabilmesinin şartı ise faziletli ve bilgili olmaktan geçmektedir. Bu ise Kuran’ı anlamak ve yaşamakla doğru orantılıdır. Akif bunu ifade ederken:

“Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı,

Asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı.”26

demekte ve bir bakıma asrı yakalayabilmek için İslam’ı da iyi bilmenin gerekliliğini vurgulamış olmaktadır.

M.Akif batıyı olduğu gibi kabul eden, her yönüyle onu benimseyenlere bizzat batılı devletlerin bir kısmının özelliklerini sunarak karşı çıkmakta ve şöyle demektedir:

“Fransız’ın nesi var? Fuhşu bir de ilhadı;

Kapıştı bunları “yirminci asrın evladı!”

Ya Alman’ın nesi var zevki okşayan? Birası;

Unuttu ayranı, ma’tuha döndü kahrolası!

Heriflerin, hani, dünya kadar bedayi’i var:

Ulumu var, edebiyyatı var, sanayi’i var.

Giden birer avuç olsun getirse memlekete;

Döner muhitimiz elbet muhit-i ma’rifete.

Kucak kucak taşıyor olmadık mesaviyi;

Beğenmesek, “medeniyyet!” diyor; inandık, iyi!

“Ne var, biraz da ma’arif getirmiş olsa…” desek;

Emin olun size “hamallık etmedim?” diyecek.”27

Akif o günün gençliğine batıyı anlatırken, batının önde gelen devletlerinin özelliklerini de sunmaktadır. Ona göre Fransız gençliğinde en yaygın olan özellikler fuhuş ve dinden dönmedir. Alman gençliği ise su yerine, insanı sarhoş eden “bira” içmektedir. İşte bizim gençlerimizin bir kısmı da ülkelerine döndüklerinde getirmiş oldukları bu olumsuz tutum ve davranışlar hususunda ikaz edildiklerinde, yaptıklarının “medeniyet”in bir parçası olduğunu söylemekte ve halka sanki olumlu bir iş yapıyormuş görünümü vermekteydiler. Takdir edilmelidir ki bu özelliklerin medeniyetle uzaktan yakından ilgisi yoktur. O halde batılılara özenmenin, onlar gibi olmanın gençliğimize, insanımıza ve ülkemize medeniyet namına getireceği hiçbir katkı olamazdı.

Akif bir başka yazısında “Bir zamandan beridir, dillerde “karakter” sözü dolaşıp gidiyor. Azim, sebat, seciye, metanet gibi elfaz ile tercüme edilen bu kelimenin tam mukabili ‘sabır’dır. Öyle ise artık bu ümmete Alman, İngiliz, Fransız milletlerinin ahlakıyla mütehallik olmayı tavsiyeden vazgeçelim de ona meani-i İslamiyeyi öğretmeye çalışalım…”28 diyerek bu konuyu dile getirmiştir. Dolayısıyla batılı ülkelere giden gençlerin, o ülkelerde yaşanan kötülükler yerine; bilgi, fen ve teknikle ilgili hususları getirmesini istemekte ve bu hali medeniyete atılan ilk adım olarak görmekte ve göstermektedir.

Akif’in İstiklal Marşı’na aldığı “Medeniyyet dediğin tek dişi kalmış canavar” ifadesi aslında batının emperyalist ve sömürgeci olduğunu ortaya koyan bir ifadedir. Her ne kadar Akif medeniyetin asli anlamını çağı yakalama ve ilerleme olarak görse de buradaki karşılığı teknik ve fen de ileri olan, ancak “medeni” olamayan bir batıyı tasvir etmektedir. Ayrıca bu tasvirde batı medeniyetinin zaman zaman iman gücü karşısında canavarlığının gücünü kaybedip tek dişle kalan yorgun, bitkin ve isteğini yerine getiremeyen bir sömürgeci güce dönüştüğünü söylemektedir.

Buradan çıkarılacak sonuç Akif’e göre şu olabilir; Müslümanların medeniyeti yakalayamayışında aktif olan din değil, dini yanlış anlamaları ve çalışmaktan geri durmalarıdır. Medeniyeti yakalamak ve daha ileri gitmek için yapılması gereken; fertlerin kendi değerlerini bırakmamaları, kendi mahiyetinin farkına varmaları ve ilmi nerede olursa olsun elde etmeye çalışmalarıdır. Bunları ifade ederken de Akif şöyle demektedir:

Alınız ilmini Garb’ın, alınız sanatını

Veriniz hem de mesainize son sür’atini.

Çünkü kabil değil artık yaşamak bunlarsız,

Çünkü milliyeti yok san’atın, ilmin , yalnız,

İyi hatırda tutun ettiğim ihtarı demin:

Bütün edvar-ı terakkiyi yarıp geçmek için,

Kendi mahiyet-i ruhiyyeniz olsun kılavuz

Çünkü beyhudedir ümmid-i selâmet onsuz.29

SONUÇ

Buraya kadar M.Akif’in şiirleri ve diğer yazılarından verdiğimiz örneklerde medeniyeti yakalamanın gerekli olduğunu ve bunun için mücadelenin şart olduğunu görüyoruz. Ancak Akif’in medeniyete ulaşamamış olanları Müslümanlar arasından seçmesi mânidardır. Kıyaslamayı Batıyla yapması ise Müslümanlardaki eksik yönleri giderme yada düzeltme amacını taşımaktadır.

Gördüğümüz kadarıyla Akif medeniyet kavramı üzerinde yalın olarak durmamıştır. Mutlaka bir konuya, bir olaya yada söylenen bir söze mukabil medeniyetten söz etmiştir. Özellikle Medeniyeti fennin ve tekniğin üstünlüğü olarak algılayıp diğer ülkeler üzerinde baskı unsuru olarak kullanma alışkanlığı geliştiren ülkelerden söz etmektedir. Esasen aynı durum bugün için de geçerlidir.

Onun medeniyetten anladığını iki şekilde özetlemek mümkündür. Bunlardan biri insanı yüceltecek ve ona kendi değerini hatırlatacak bir kültür ve medeniyet zihniyeti aşılamak, diğeri ise ülkeleri müreffeh kılacak teknik ve teknolojik gelişmeleri yakalayabilmektir. İşte M. Akif, Sırat’ı Müstakim ve Sebilu’r Reşad dergilerindeki yazılarında, vaazlarında, bütün Safahat’ında ve özellikle Safahat’ın altıncı kitabı olan ‘Asım’da gençlerle konuşurken yada onlar adına konuşurken medeniyet kavramıyla ilgili bu iki ülküyü öne çıkarmaktadır. M. Akif’e göre insanoğlu kendi değerinin farkında olarak elde ettikleriyle yeni bir şeyler üretebilmeli, bilgide, teknikte ve teknolojideki kazanımlarını öncelikle kendi çevresiyle, sonra da tüm insanlarla paylaşarak medeniyete katkı sağlamalıdır.


KAYNAKÇA

1 Gökalp, Ziya, Hars ve Medeniyet, Toker Yayınları, İstanbul 1995, s.46.

2 Monakhan, J., Just, P., Sosyal ve Kültürel Antropoloji, Çev. Hakan Gür, Dost Yayınları, Ankara 2007,s.53.

3 Monakhan, 2007, s.60.

4 Safahat, Fatih Kürsüsünde, s.228.

5 Tansel, Fevziye Abdullah, Mehmed Akif Ersoy, İkinci Baskı, İrfan Yayınevi, İstanbul 1973,s.198.

6 Mehmed Akif (Ersoy), Safahat Edisyon Kritik, Haz. M. Ertuğrul Düzdağ, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay., İstanbul 1987, Asım, s.370,37.

7 Sebilürreşad, C.XVIII, s.464.

8 Safahat/ S. Kürsüsünde, s.146.

9 Safahat/ S. Kürsüsünde, s. 146, 160.

10. Safahat / Asım s.369

11 Topçu, Nurettin, Mehmet Akif, Hareket Yayınları, İstanbul 1970.

12 Safahat/ S.Kürsüsünde, s.174.

13 Safahat, Asım, s.354

14 Safahat / S. Kürsüsünde, s.170.

15 Safahat, Asım, s.355.

16 Safahat/ S.Kürsüsünde, s.156.

17 Safahat/ S.Kürsüsünde s.156.

18 Safahat/ S. Kürsüsünde, s.158.

19 Sebilürreşad C:XVIII s.464.

20 Safahat / Hakkın Sesleri, s.181.

21 Safahat/ Asım, s.370.

22 Safahat/ Fatih Kürsüsünde, s.208

23 Safahat/ Fatih Kürsüsünde, s.208

24 Safahat /Fatih Kürsüsünde, s.215

25 Sırat-ı Müstakim C:1 S:11 s.170

26 Safahat, Asım, s.349

27 Safahat/ Fatih Kürsüsünde, s.234-235.

28 Sebilü’r Reşad, C.9, Matbaayı Ahmed İhsan, İstanbul 1328 (1912),s.261.

29 Safahat/ S. Kürsüsünde, s.160.