Mezhepleri Yakınlaştırma (Takrîbü’l-Mezâhib) Çalışmalarının Değerlendirilmesi

Mezhepleri Yakınlaştırma (Takrîbü’l-Mezâhib) Çalışmalarının Değerlendirilmesi

Cilt/Sayı

2018 29. cilt – 2. sayı – Farklı İslam Yorumları Olarak Mezhepler

Yazar

Cemil HAKYEMEZa

aİslam Mezhepleri Tarihi AD, Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, Çorum

Öz

Bu makalede, Şiilik ile Sünnilik arasındaki yakınlaştırma çalışmaları ele alınmıştır. Bu çerçevede ilk olarak, bazı erken dönem âlimlerin yazdıkları kitaplara değinilmiştir. İkinci olarak Kübreviyye tarikatının yaşadığı deneyim üzerinde durulmuştur. Daha sonra Nadir Şah’ın Caferiliği Sünnî mezhep olarak kabul ettirme girişimi, ardından Osmanlı Devleti’nin “İslam Birliği” siyaseti tartışılmıştır. Daha sonra da “Dârü’d-Takrîb” müessesinin çalışmaları ayrıntılı olarak incelenmiştir. Son olarak ise konuyla ilgili yaklaşımlara yer verilmiş ve bu çerçevede değerlendirmeler yapılmıştır.

Anahtar Kelimeler

Takrîb; takrîbü’l-mezâhib; mezheplerin yakınlaştırılması; Sünni; Şiî

Abstract

In this article, the studies on the reconciliation between Shiism and Sunnism are discussed. In this frame, firstly, books written by some early scholars are mentioned. Secondly, the experience of the Kubraviyyah is emphasized. Later, the Nadir Shah attempted to impose the Jafarite as a Sunni sect, and then the politics of the “Islamic Union” of the Ottoman State were discussed. Later on, the studies of the “Dârü’d-Takrîb” institution were examined in detail. Finally, the approaches related to the subject are included and the evaluations are made in this framework.

Keywords

Taqrib; taqrib al-madhahib; sects reconciliation; Sunnite; Shi’ite


Sözlükte takrîb, “kurb” kökünden türemiş olup, “yaklaştırma” anlamına gelir. Istılahî olarak da, “takrîbu’l-mezâhib” kavramının kısaltılmış hali olup “mezheplerin birbirlerine yaklaştırılması” anlamındadır. Bu kavram günümüzde “Sünnîlik’le Şiîlik arasındaki temel problemlerin, düşmanlığa sebebiyet verecek derecede sorun teşkil etmesine engel olunması, hatta gerektiğinde ortak düşmana karşı da birlikte hareket edilmesi” şeklinde bir kavramsal çerçevede kullanılmaktadır.

Mezheplerin yakınlaştırılması (Takrîbu’l-mezâhib) meselesi kavramsal anlamda uzun bir geçmişe sahip değildir. Muhtemelen Müslümanların birliğe en fazla ihtiyaç duydukları yakın geçmişteki istilalar karşısında gündeme gelmeye başlamıştır. Bununla birlikte belli dönemlerdeki bazı Müslüman gruplar, zaman zaman da bu düşüncelerini, yeri ve konusuna göre “vahdet” ve “tevhid” kavramlarıyla da vurgulamaya çalışmışlardır.

Takrîb meselesini incelerken, Müslümanlar arasında “düşmana karşı birlik oluşturulması” anlamında ele alındığında, tarihin farklı dönemlerini, “birtakım Müslüman yönetimlerin kendi içerisinde siyasî birliği sağlama” amacıyla ele alındığında ise farklı dönemlerini söz konusu etmek gerekmektedir. Bu sorun, İslâm dünyasının işgal dönemleri, yani Haçlı Seferleri, ardından Moğol İstilası ve son olarak da 17. Yüzyılın sonunda başlayıp günümüze kadar devam eden Batı işgalleri ile akından ilgilidir. Çünkü mezhepleri yakınlaştırma meselesi, genelde fazlasıyla birliğe ihtiyaç duyulan zor zamanlarda gündeme gelen bir konudur.

Büyük işgal dönemlerinin dışında gayrimüslimler karşısında birtakım ufak tefek birlikteliklerden de bahsedilebilir. Örneğin tarihte, 5/11. Yüzyılda Bağdad’da Yahudilere karşı oluşan Sünnî-Şiî birlikteliği bunlardandır. İsnaaşerî Şiî âlim Ebû Cafer et-Tûsî’nin de yaşadığı bu dönemde, 442/1051’de Sünnîler ile Şiîler arasında Bağdad’da geçici bir yakınlaşma oluşmuştu.[1] Bunun esas nedeni, ortak düşmanları olarak gördükleri Bağdad’daki Yahudilerdi. Şiîler Sünnîlerin camilerinde namaz kılmış, Sünnîler de oradaki imamlara ait kabirleri ziyaret etmişlerdi.

Tarihte işgaller dışındaki bazı dönemler de vardır ki, bu zamanlarda farklı düşünce veya mezheplere ait mütefekkirler hem çok rahat yakın işbirliği imkânı bulabilmişler, hem de ürettikleri eserlerde ortak edebiyattan beslenmişlerdir. Söz konusu dönemlere baktığımızda mevcut merkezî iktidar ya çok güçlü olup, konumundan endişe edebileceği bir durum olmadığı için kendinden emindir, ya da hem güçlü olmakla birlikte hem de herhangi bir mezhebe bağlılığı kendi varlıkları açısından zorunlu görmemiştir. Örneğin, Abbasilerin gücünün zirvesini temsil eden Halife Me’mun’un hilafet döneminin (198-218/813-833), ortak bilimsel faaliyetler adına tarihin en parlak dönemlerinden biri olması böyledir.

Tarihçilere göre Me’mun’un hilafeti Sünnî-Şiî ilişkileri açısından önemli bir aşamayı temsil eder. Horasanlılar Iraklılara karşı, Farisîler Araplara karşı ve Şiîler de Sünnîlere karşı önemli fırsatlar elde etmişlerdir.[2] Bununla birlikte tüm bu kesimler, ortak tartışma meclisleri oluşturarak bilime ve dolayısıyla da İslam düşüncesinin gelişimine büyük katkılarda bulunmuşlardır.

Abbasîlerin zayıflamaya başlamasıyla ortaya çıkan ilk Şiî hilafet olan Fatımîlerin, güçlerini pekiştirdikten sonraki uygulamalarında da bu esnekliği görmek mümkündür. Şiî İsmailî imam Halife Hâkim bi Emrillah (996-1021), tecrübeli bir kadı olan Sünnî Hanbelî âlim İbn Ebî’l-Avvâm’ı başkadılığa atamış, dört İsmailî kadıyı da yardımcısı yapmıştır.[3]

Fatımîlerin yükselişi döneminde Abbasî iktidarını fiilen ele geçiren Büveyhîler döneminin (932/1062) ortaları ile Moğolların ilk Müslüman olmaya başladıkları dönemler de, yine mezheplerin ortak eserler ürettikleri zamanlardır. Zira söz konusu dönemlerdeki yeni yöneticiler Şiîliğe mütemayil gözükseler de, henüz kendilerini ispatlama ve kabul ettirme endişesiyle hareket ettikleri için herhangi bir mezhebe aşırı derecede bağımlı gözükmemişlerdir. Bu yüzden de Büveyhîlerin mezhebî kimliklerinin tam olarak ne olduğu veya Moğolların zaman zaman niçin mezhep değiştirdikleri hâlâ tartışılmaktadır.[4] İşte Şiî İsnaaşerî âlim Ebû Ca’fer et-Tûsî (ö. 460/1067), el-Hilâf isimli fıkıh kitabını böyle bir zamanda kaleme almıştır. Tûsî, bu çalışmasında mezheplere ait görüşlere delilleriyle birlikte yer vermiş ve sonunda da kendi kanaatini ifade etmiştir. Tûsî, bir başka eseri olan Tefsîrü’t-Tibyân’ında da ayetleri Sünnî ve Şiî rivayetler çerçevesinde yorumlamaya çalışmıştır.

Ebû Ca’fer et-Tûsî’nin yaşadığı dönem, aynı zamanda Şiîlerin, Büveyhîler vb. hanedanlar aracılığıyla yavaş yavaş siyasî yönetime alışmaya başladıkları zamana denk gelir. Dolayısıyla, özellikle İsnaaşerî Şiî âlimler, onlardan da aldıkları destekle kendi fıkıh edebiyatını geliştirmek adına geçmişteki Sünnî ulemanın da tecrübesinden istifade etmişlerdir. Hatta aralarında Sünnî âlimlerden ders alanlar da olduğu için ortak edebiyat oluşturabilmişlerdir. Tûsî dışında Ebu Mansur Ahmed b. Ali et-Tabersî (588/1192) ve Ebu Mansur Hasan b. Yusuf b. el-Mutahhar el-Hillî (726/1326) gibi âlimler de bu konuda sonraki önemli örneklerden sayılmaktadır. Ali et-Tabersî, Mecmau’l-Beyân isimli tefsirinde, Şia’nın dışında Ehl-i Sünnet ve Mutezile’nin itibar ettiği temel rivayetlere de yer verebilmiştir. Ayrıca söz konusu kesimler tarafından gulât görüşler olarak nitelendirilen rivayetleri eleştirmiştir. el-Hillî de, et-Tezkire isimli eserinde mezheplerin ortak fıkhî görüşlerini çarpıtmadan vermeyi başarmıştır.

Buraya kadar ifade ettiklerimizden de anlaşılacağı gibi; takrîb adına ele aldığımız meseleler, günümüz İslâm dünyasının büyük çoğunluğunu oluşturan ana grup Sünnîler ile ikinci büyük kesimi oluşturan Şiîleri kapsamaktadır. Zira İslam tarihinin büyük bölümündeki ve günümüzdeki çatışmaya doğru giden mezhep kutuplaşması daha ziyade bu iki ana fırkayı ilgilendirmektedir. Dolayısıyla sorunun çözümü bu iki tarafın katkısına bağlıdır. Bununla birlikte belli dönemlerde Sünnî ve Şiî grupların kendi aralarında da kavgalar yaşanmıştır. Hatta tarihte Sünnî gruplar içerisinde tam bir uzlaşmadan bahsetmek için epeyce bir zaman geçmesi gerekmiştir. Güçlü bir Şiî Fatımî hilafeti kurulana kadar bir Sünnî bloku oluşmamıştır. Ancak Fatımîlerden sonra, ortak rakip olan Fatımîlere karşı Sünnîlerde bir duygusal ve siyasi beraberlik yaşanmaya başladığını görüyoruz. Uzun süre sonra da olsa, uzlaşma adına özellikle Sünnîlerin en mutaassıp kesiminden olan Hanbelî cenahtan diğer gruplara barış eli uzatılmıştır. Mesela, İbn Kudame el-Hanbelî (620/1223)’nin el-Muğnî’si, Hanbelî mezhebinin fıkhî görüşlerini ele almak için yazılmış bir şerh olmasına karşın taassuba kaçmadan diğer Sünnî mezheplerin görüşlerini de nakletme cesareti gösterebilmiştir.

Mezhepler arası yakınlaşma adına geçmişteki birtakım örneklerden bahsettikten sonra, “Takrîbü’l-mezahib” konusu ele alınırken dikkat edilmesi gereken önemli bir husus daha vardır. O da; “mezheplerin yakınlaştırılması” mı? yoksa “mezhepler arası yakınlaşma” mı? meselesidir. Çünkü bu iki kavram çok farklı anlamlara gelmekle birlikte zaman zaman birbirinin yerine kullanılmaktadır.

Yukarıda da ifade edildiği gibi “takrîbü’l-mezahib” kavramının anlamı, “mezheplerin yaklaştırılması”dır. Bu anlamda kullanıldığında, mezheplerin kendi düşüncelerinden taviz vererek ortak bir görüş üzerinde uzlaşma sağlamaları gibi bir durum söz konusu olmaktadır. Dolayısıyla ister istemez bir dönüştürme ve benzeştirme kaçınılmaz olacaktır ki, uygulamada meseleyi bu şekilde ele alanların sayısı oldukça fazladır. Kurumsal faaliyetler de daha ziyade bu yöndedir.

“Mezhepler arası yakınlaşma” ise daha çok kültürel ve siyasî birliği çağrıştırmaktadır. Konuya daha bilimsel ve hatta sağduyulu yaklaşanlar genellikle meselenin bu yönü üzerinde durmaktadırlar. Böylece hem mezhepler arasındaki karşılıklı mesafe korunmakta, hem de herhangi bir görüşten taviz verme zorunluluğu aranmamaktadır. Kendine benzeştirme (asimilasyon) kaygısı olmadan menfaatlerin ortak bir noktaya taşınması ve aynı zamanda da uzlaşmaya dayalı politikalar üretilmesi amaçlanmaktadır. Yukarıda bahsettiğimiz âlimlerin eserleri bu kapsamda değerlendirilmelidir. Yine 3/9. yüzyıl Bağdad’ında Mutezile adı etrafında oluşturulan fikrî faaliyetler de, artısı ve eksisiyle meseleyi daha geniş kapsamda ele almak isteyenler için güzel bir örnek olarak düşünülebilir.[5]

Mutezile’nin, farklı düşüncelere mensup ilmî kaygı taşıyan âlimler için önemli bir buluşma noktası olduğunu ve ilişkilerin seyrinin tespitini içeren tüm tarihsel süreç, diğer çalışmalarımızda özetlenmeye çalışılmıştır. Makalemizin boyutlarını aşacağı için burada tekrar etmeyi gerekli bulmuyoruz.[6] Bu çalışmamızda sadece diğer birkaç hususa daha değinmekle yetinmek istiyoruz. Ayrıca, bu makalede “takrîb” adına üzerinde duracağımız olaylar da, daha ziyade Sünnî-Şiî ilişkileri kapsamıyla sınırlı olacaktır. Ele alacağımız birkaç meseleyi bu iki yönüyle ele alıp değerlendirmeye çalışacağız. Bunlardan bir kısmı, yukarıda ifade ettiğimiz birinci sınıf, diğer bir kısmı da ikinci sınıf takrib çalışmaları içerisinde ele alınmayı gerektirmektedir. Diğer bir kısmı ise her iki yönüyle de ele alınmak durumundadır.

    SÜNNÎLER VE ŞİÎLER

Sünnîler ile Şiîlerin iki büyük siyasî güç olarak karşı karşıya gelmeleri, 4/10. yüzyılda başlamıştır. Fatımîler ve Büveyhîler, bu dönemde İslâm dünyasının iki önemli Şiî devleti olarak ortaya çıkmıştı. Hatta bu yüzden tüm 10. yüzyıl Şiî asrı olarak tanımlanır. Zamanla Şiîlerin yükselişi durmuş, Haçlı seferleriyle birlikte de, özellikle Mısır ve Suriye Şiîliğinde hızlı bir düşüş yaşanmıştır. Türklerin siyasî hâkimiyet kurmasıyla birlikte ise Sünnîlik büyük bir üstünlük yakalayarak yükselişe geçmiştir.

Bu süreç içerisinde Sünnîler ile Şiîler arasındaki gerilimin, sadece dört farklı dönemde belirgin bir şekilde dikkat çektiği görülmektedir:

  1. Fatımîlerin Tunus’taki ilk yönetimleri döneminde Mâlikîlik ile İsmaililik arasındaki çekişme,
  2. Büveyhîlerin ilk dönemlerinde Bağdad’da Hanbelîler ile Şiîler arasındaki çatışmalar,
  3. 1514’te Çaldıran Savaşı’ndan sonra Osmanlılar ile Safevîler arasında başlayan nüfuz mücadelesi,
  4. Basra Körfezi’nin her iki yakasında 1979 İran İslam Devrimi’nden beri süregelen çekişme.”[7]

Sünnîlerle Şiîler arasında ilişkilerin gergin olduğu bu dönemlerin dışında başka ufak tefek sorunların yaşanmadığı da söylenemez. Ancak bunların kayda değer bir etkisi olmamıştır.

Sünnîlik, erken dönem İslâm tarihinin merkezî yapısını temsil etmiş ve aynı zamanda her zaman nüfusun büyük çoğunluğunu oluşturmuş ana akımdır. Günümüzde de tüm Müslümanların yaklaşık %85’ine tekabül etmektedir. Şiîlik ise, özellikle oluşum döneminde daha ziyade muhalif kesimleri temsil etmiş olup, iktidar olduğu 4/11. yüzyıldan itibaren bile nüfusun az bir kesimi üzerinde etkili olabilmiştir. Zaten İslâm tarihine bakıldığında; Şiî iktidarların siyasî nüfuz alanlarıyla iktidar yılları bir arada hesaplandığında, Şiî nüfusun, genelin içerisinde fazla bir yekûn oluşturamadığı kolaylıkla görülecektir. Günümüzde bile Müslümanların ancak %10 kadarını temsil edebilmektedirler. Bundan dolayı, Müslüman nüfustaki oranlarını artırmak için daha fazla gayret gösterenler genelde Şiîler olmuştur. Mezhepler arası yakınlaşma çalışmalarının genelde Şiî cenah tarafından başlatılmasında bunun da etkisi elbette olmuştur. Bununla birlikte özellikle Batı karşısında hızla toprak kaybeden Müslüman kesim içerisinde Sünnîler de olduğu için onların da bu faaliyetlere duyarsız kalması elbette beklenemezdi. Bu anlamda birlik çağrıları bazen de Sünnî cenahtan gelmiştir.

Tarihte mezhepler arası yakınlaşma adına yukarıda birtakım örneklere yer vermiş, fakat onların, her ne kadar siyasî şartların etkisiyle de olsa, bireysel ilmî faaliyetler olarak değerlendirilmesi gerektiğini de ifade etmiştik. Bunların dışında, her birinin farklı olarak ele alınmasını gerektiren belli başlı yakınlaşma tecrübeleri söz konusudur. Tarihi kayıtlardan elde ettiğimiz bilgiler çerçevesinde bunlar üzerinde sırasıyla durmaya çalışacağız. Bunlardan ilki, Kübrevîyye tarikatının girişimidir.

    KÜBREVÎYYE TARİKATININ FAALİYETLERİ

Kübrevîyye, Moğol istilası gibi İslâm dünyasının en karışık dönemlerinde halkın sığınağı olmuş tarikatlardan biridir. Onlar, Tasavvuftaki “velayet” düşüncesi ile Şiîlik arasındaki ortak bağdan dolayı, Sünnî-Şiî ayrımı olmadan halk kesiminden tüm gruplara hitap edebilmişlerdir. Kübrevîyye’nin kurucusu olarak kabul edilen Necmeddin-i Kübra’nın (ö. 618/1221) müridi Alaüddevle Semnanî (ö. 736/1336), her iki mezhebin de müspet kabul ettiği bazı yönleri öne çıkartarak bir Şiî-Sünnî sentezi oluşturmaya çalışmıştır. O, bir taraftan sahabenin kötülenmesinin yanlışlığını ileri sürerken, diğer taraftan da, Hz. Ali’nin halefliğinin ve imametinin belirlendiği iddia edilen Gadir-hum olayını tasdik etmiştir. Böylece Hz. Ali’nin hilâfete en layık kişi olduğunu ifade etmenin dışında, tüm Ehl-i Beyt fertlerine olan aşırı sevgisini de beyan etmiştir.

Necmeddin-i Kübra’nın Ali Hemedânî ve İshak Hotlani gibi pek çok müntesibinde de Hz. Ali yanlısı bir tutum öne çıkmaya başlamıştı. Yine tarikatın önde gelenlerinden Muhammed Nurbahş (ö. 869/1464), Kübrevîliği Şiîliğe doğru daha da yaklaştırmıştır. O, Şiîlikle Sünnîlik arasında bir denge kurmaya çalışmış ve bu faaliyetlerinden dolayı da Timur’un oğlu Şahruh tarafından hapsedilmiştir. Nurbahş, imamlığın şartlarıyla rükünlerini birbirinden ayrı tutarak imamet nazariyesinde bir ara çözüm geliştirmeye çalışmıştır. Sünnî teorisyenlerin ifade ettiği “erkek olma”, “Kureyşlilik”, “çoğunluk” vb. özellikleri imametin şartları olarak; Şiî imamlarda aranan “Hz. Fatıma’nın neslinden olma”, “ilim”, “takva”, “cömertlik” vb. vasıfları da rükünleri olarak zikretmiştir.

Nurbahş’la birlikte Kübrevîyye’nin Müslümanlar arasında birlik sağlama hayali, tarikatın Şiîliğe doğru kaymasıyla son bulmuştu.[8] Kısa bir süre sonra Safevî Devleti’nin ortaya çıkması ve ardından Şiîliği resmî mezhep olarak benimsemesi, ayrılıkçı eğilimlerin tekrar güç kazanmasına yol açmıştır. Kargaşadan beslenen mezhebî bağnazlık ve Safevîlerin Osmanlı Devletiyle olan savaşları, Sünnî-Şiî yakınlaşma hayallerini tamamen suya düşürmüştür. İki grup arasındaki gerginlikler had safhaya ulaşmıştır. Şiî-Sünnî uzlaşması yönünde arayışların, Safevîlerle birlikte tamamen çıkmaza girmesinden uzun bir süre sonra bu yönde ilk ciddî girişim, Safevîlerin yıkılmasının ardından Nadir Şah döneminde (1736-1747) başlatılmıştır.

    NADİR ŞAH’IN SÜNNÎ-ŞİÎ UZLAŞTIRMA GİRİŞİMLERİ

16 Mart 1736 tarihinde İran’ın yeni hâkimi olan Nadir Şah, Mugan Sahrası’nda şah olarak seçilirken, kendisini bu makamda isteyenlere; ilk dört halifenin hilâfetinin kendilerince de kabul edilmesi şartını ileri sürmüştü. Daha sonra bir teklif daha yaparak; Şah İsmail’le birlikte uygulamaya koyulan Şiî itikadının Müslümanlar arasında huzursuzluk oluşturduğunu, bunun yerine “Ehl-i Sünnet mezhebi olarak da kabul edilen Cafer Sadık mezhebinin” benimsenmesini önermiştir. 

Nadir Şah’ın bu teklifi, zoraki de olsa orada hazır bulunanlar tarafından kabul edilmiş ve bir vesikayla yazılı hale getirilmiştir. Ardından, Deşt-i Mugan’da alınan kararlara uyulması yönünde bir beyanname yayınlatmıştır. İlk dört halifeyi kabul ettiklerini onlara beyan ettirdikten sonra; Caferilik ile Hanefiliğin benzer mezhepler olduklarını, Sünnîlerle Şiîler arasında fitne çıkaracak davranışlardan kaçınılmasını, ilk üç halifeye sebbedilmeyip, adlarının saygıyla anılmasını istemiş ve ezana eklenen “Aliyyun veliyullah” ibaresinin okunmaması için ülkedeki din adamlarına emirnameler göndermiştir. Bunlara uymayanların da cezalandırılacağını ilan etmiştir.[9]

Ülkesindeki mezhep sorununu önlemek amacıyla bu şekilde kararlılığını ortaya koyan Nadir Şah, kangrene dönüşmüş Şiî-Sünnî çatışmasının artık iki toplum arasında problem oluşturmaktan çıkarılmasını istemekteydi. Neticede, Osmanlı Devletine bir heyet göndermiştir. Teklifinde ileri sürdüğü 4 şarttan biri şöyleydi: “Şiî itikadını terk eden İranlıların benimsediği ve Ehl-i Sünnet’ten olan Caferî mezhebinin, Osmanlı yönetimi tarafından tanınması. Caferîliğe Mekke’de bir rükn (ibadet mekânı/mihrab) tahsis edilmesi.”[10]

İki ülke heyetleri arasında diğer maddelerle birlikte bu konuyla ilgili tam sekiz ayrı görüşme yapılmıştır. Osmanlı hükümeti, diğer maddeleri kabul etmekle birlikte, Caferî mezhebinin beşinci mezhep olarak tanınması önerisini ise ulemaya danışacağını beyan etmiştir. Fakat sonuçta bu teklif, ulemadan aldıkları görüş üzerine; her ne kadar “kendi mezhepleridir” ibaresi kullanılmış olsa da, bazı şer’î mahsurlar taşıdığı gerekçesiyle Osmanlı yönetimi tarafından reddedilmiştir.[11]

Nadir Şah’ın çok fazla arzu ettiği Caferiliğin beşinci hak mezhep olarak tasdiki meselesi Osmanlı idarecilerince reddedilmesine rağmen, onun bu konudaki ısrarı artarak devam etmiştir. Teklifleri kabul görmeyince de konuyu tek taraflı halletmeyi düşünmüştür. Değişik bölgelerdeki Müslüman âlimlerini 1743 yılının sonlarında Necef’te bir araya getirip, meseleyi onlarla görüşmeye karar vermiştir.

Nadir Şah’ın Necef’te toplanmak üzere davet ettiği Afgan, Belh, Buhara, Turan, Necef, Hille ve Bağdadlı âlimler; Müslümanlar arası ihtilafların giderilmesi amacıyla yaptıkları müzakerelerin nihayetinde, tartıştıkları konular üzerinde belli bir uzlaşmaya varmışlardır. Bunun üzerine Nadir Şah, katılan tüm kesimlerin onayıyla uzun bir ferman yayınlatmıştır. Şiîlerin dışında, toplantıya katılan Sünnî âlimlerin de Caferiliği hak mezhep olarak kabul etmesi, bu toplantının en dikkate şayan yönünü oluşturur.

Nadir Şah’ın Necef Konferansı’nın sonunda yayınladığı tarihî fermanda, Ashab-ı Kiram’a sövme işinin ve Rafızîliğin (Şiîlik) artık terk edildiği, bunları ortaya atıp Müslümanlar arasında fitne fesada yol açan kişinin ise Şah İsmail olduğu açıkça ifade edilmiştir. Ona göre Müslümanlar, Şah İsmail ortaya çıkana kadar birlik içerisinde sağlam bir yolda yürüyüp aynı ibadetleri yapıyorlardı.[12]

Osmanlı heyetinde reisü’l-küttab sıfatıyla yer alan Râgıb Efendi, bu meseleyle ilgili kanaatlerinde; Osmanlı ulemasının konuyla ilgili kaygı ve tepkisinin gereksiz olduğunu, böyle bir fikrin kabulünün fiiliyatta fazla bir geçerliliği olmayacağını belirtmiştir. Ona göre; sırf kuru bir kabul sözünün söylenmemesinden dolayı 30 yıldan beri çıkan savaşlarda yüz binlerce nüfus telef olmuş ve devletin ekonomisi de dibe vurmuştu. Ayrıca Moskof ve Nemçe gibi düşmanların ortaya çıktığı o günlerde (1155/1742) sadece bir sözden dolayı İran’ın açtığı mezhep kavgası seferiyle uğraşmak çok gereksiz bir durumdu. Zaten Râgıb Efendi’ye göre Osmanlı’da hükümler, hak mezhepleri dört tane olarak kabul etmelerine rağmen, padişahın mensubu olduğu Hanefiliğe göre verilmekteydi. Diğerlerinin kabulünün ise sözden öte fazla bir geçerliliği yoktu. Dolayısıyla ona göre zarar-ı âmdan zarar-ı has evla olduğundan Caferiliğin beşinci mezhep olarak kabulü fiiliyatta fazla bir şeyi değiştirmeyecek, bununla birlikte çok olumlu sonuçlar doğurabilecekti.[13]

Tarihçilere göre Nadir Şah böyle bir girişimi başlatma konusunda samimiydi ve asıl amacı da ülkesinde birliği sağlamaktı. Ancak uygulamada siyasî ve itikadî boyutu fark edememiş ve Şiîliği basit bir fıkhî oluşum gibi düşünerek Sünnîlikle özdeşleştirmeye çalışmıştır. Zaten müzakerelerin genelde mut’a ve mesh gibi fıkhî konular çerçevesinde yapılması da buna işaret etmektedir. İran temsilcisi Mollabâşi Ali Ekber’in, kendi mezhepleri olan İmâmiyye’nin küfürle nitelendirilemeyeceğini, fıkhî bir ekol olan Hanefî mezhebine referansla söylemesi, mezhebin itikadî yönünün göz ardı edildiğinin bir başka örneğidir.[14] Bundan dolayı İran uleması, Şiîliği salt bir fıkıh manzumesine indirgeyen bu girişime doğal olarak karşı çıkmıştır. Onlara göre söz konusu yaklaşım, Şiîliğin yok edilmesi anlamına gelmekteydi.[15] Ayrıca Nadir Şah’ın zihnindeki beşinci mezhep fikrinin Şiîlik içerisinde bir önceliğinin olduğunu ve Şiî öğretide görünen bir temelinin bulunduğunu söylemek biraz zordur. Hatta o, Şiî fikirlerle zıt düştüğü yönünde sık sık itham edilmiştir. Geleneksel Şiî düşünceyle pek alakalı gözükmeyen düşüncelerinden de anlaşıldığı gibi bu toplantıyı, her ne pahasına olursa olsun uzlaşma sağlamak amacıyla yapmıştı.[16] Hâlbuki farklılıkları sadece fıkhî mezhepler açısından ele alıp, olgunun temelinde yer alan itikadî ve tarihsel boyutu görmezlikten gelmek, bu tür oluşumların başarısız kalmasına neden olmaktadır.[17]

Birlik olmak sadece Nadir Şah’ın değil, Osmanlıların da arzuladığı bir şeydi. Fakat söz konusu olan mezhep meselesi olunca Osmanlılar da Safevîler gibi düşünmekteydiler. Nadir Şah, Şiîlik gibi temel bir kaygısı olmadığı için daha rahat hareket edebilmekteydi. Oysa mezhebî bir kimliğe sahip Osmanlıların temel gayesi, ortak bir payda üzerinde uzlaşmak değil, Şiîleri Sünnî yapmaktı. Bu yüzden tüm mesailerini bu yönde harcamışlardır.[18] Hatta İranlıların rafz ve bidati terk edip Ehl-i Sünnet’e tâbi olmaları keyfiyeti, 1149/1736’daki muahede de görüldüğü gibi, Osmanlı-İran arasındaki antlaşmaların değişmez maddelerinden birisi olmaya devam etmiştir.[19] 1746’da imzalanan İkinci Kasr-ı Şirin Antlaşması’nda Osmanlı yönetimini asıl memnun eden şey ise, Caferiliğin de hak mezhep olarak benimsenmesi değil, “Şiîlerin ileri sürdüğü rafz ve ilhadın ortadan kaldırılması ve İran halkının Ehl-i Sünnet mezhebini benimsediği”[20] haberiydi. Dönemin Osmanlı ulemasından Ebu Sehl Nu’man Efendi (ö. 1166/1755’ten sonra), İsbâtü’l-Hukûk ve Mevâridü’l-Cemî’il-Mezahib isimli eserler yazarak, Nadir Şah’ın Caferiliğin beşinci mezhep olarak kabul edilemeyeceğini, sonradan ortaya çıkan bir mezhep olduğunu tüm yönleriyle ispatlamaya çalışmıştır.[21]

Anlatılagelen çekincelere rağmen Nadir Şah’ın bu gayretinin tamamen sonuçsuz kaldığını söylemek haksızlık olur. Zira Safevî Devleti sultanlarının Osmanlı’ya bakışı ile Nadir Şah’ın bu yaklaşımı karşılaştırıldığında, iki ülke arasındaki ilişkilerin eskisine nazaran çok daha olumlu bir seviyeye doğru gittiğini gösterir.[22] Nadir Şah, Safevî hükümdarlarından farklı olarak, antlaşmalara riayet etmesi ve verdiği sözlerde durmasından dolayı her tarafta büyük saygınlık kazanmıştır.[23] Onun bu uzlaştırma arayışları, karşılıklı iki kutup arasında meydana gelen kamplaşmaların yol açtığı toplumsal huzursuzluğu ortadan kaldırmaya yönelik önemli bir girişimdi.[24]

Nadir Şah’ın iktidarı fazla sürmemiş, bir suikast sonucu 1747’de öldürülmüştür. Bölge uzun süreli bir karışıklıktan sonra Zendlerin yönetimine (1750-1794)  geçmiştir. Onlardan sonra 1925 yılına kadar devam edecek Kaçar Hanedanlığı dönemi başlamıştır. Kaçarlar, İslâm dünyasının tam işgal edilmeye başlandığı dönemlerde iktidara gelmişlerdi. Özellikle 19. yüzyılın sonları onların ıslahat çabalarıyla geçmiştir. Kaçar hanedanları, Safevîler döneminde nüfusu önemli oranda Şiîleşmiş bu bölgede kimi zaman Şiî ulemayla çatışarak, kimi zaman da birlikte hareket ederek çok zor bir dönemde memleketlerini yönetmeye çalışmışlardır. Zira bu dönem, Müslümanların en fazla birliğe ihtiyaçları olan bir zamandı.

    İSLAM BİRLİĞİ SİYASETİ

İslâm birliği meselesi, sadece dönemin İranlı yöneticilerinin sorunu değildi. Müslümanların en büyük siyasi temsilcisi Osmanlı Devleti de, dağılmakta olan toplumu bir arada tutmak için bu meseleyi daha da ileri taşıyarak bir devlet politikası haline getirmiştir. 1876 yılında tahta çıkan Sultan II. Abdülhamid, din ve hanedana bağlılık yoluyla koskoca bir imparatorluğu yöneteceğini düşünerek “İttihad-ı İslâm” adı altında İslâmcılığın pratik uygulayıcılığına girişmiştir. Padişah, İngiliz ajanlarının Mısır Hidivi’ni halife yapma çabalarını da bu yolla engellemiş olmaktaydı.[25]

İslam birliği fikrinin II. Abdülhamid’in zihninde yer etmesini sağlayanlar, Şinasi (ö. 1871) ve Namık Kemal (ö. 1888) gibi Yeni Osmanlılardı. Söz konusu mütefekkirler, I. Meşrutiyet’in hemen öncesinde gündeme getirdikleri düşünceleriyle İslâm birliği fikrinin belli bir olgunluğa erişmesini sağlamışlardır. Bu konuda pek çok yazı kaleme alan Namık Kemal’in “Ehl-i İslâm suret-i ittihadını politika ağrâzında veya mezhep mücadelelerinde değil vaiz önlerinde, kitap sahifelerinde aramağa muhtaçtır” ifadesinden de anlaşılacağı gibi, İslâm birliğinin oluşabilmesi, politik faaliyetlerden ziyade, mezhep kavgalarını önleyecek bilimsel faaliyetlerle gerçekleşebilecektir.[26] Bazı düşünürler ise meseleyi kurumsal yolla çözmek istiyorlardı. Örneğin Esad Efendi, Osmanlı Devleti etrafında bir İslâm birliğinin kurulmasını önermek amacıyla 1873 yılında İttihad-ı İslâm isimli ilk risaleyi kaleme almıştır.[27]

Yeni Osmanlıların konuyla ilgili nazarî tartışmaları fazla sürmemişti. Zira onlar, II. Abdülhamid’in 1876’da iktidarında bazı uygulamalarına karşı çıkmışlar ve bu yüzden de yurtdışına sürgün edilmişlerdi. Bununla birlikte II. Abdülhamid, İslam birliği fikrini fiilen uygulamaya koymuştur. Padişah, politikalarına uygun bir şekilde yayınlar yaptırmış, hatta daha sonraları, 1892’de de Cemalleddin Afgani’yi İstanbul’a davet ederek Şiîlerle ilişkileri güçlendirmesi için çalışmalar yapmasını istemiştir.

1892’den çok daha önceleri İslâm dünyasını, hatta Rusya ve bazı Batı ülkelerini de dolaşarak İslam birliği fikrini işleyen Cemaleddin Afganî’nin de bu fikrin oluşumunda büyük katkısı olmuştu. Sünnî ve Şiî her iki kesimle olan diyaloğu ve yaptığı faaliyetleri dolayısıyla önemli bir yere sahiptir. Mezhepler arası yakınlaşma onun en fazla üzerinde durduğu hususların başında gelmekteydi.

Afganî’ye göre Cafer es-Sadık’ın taklit edilmesi, Ehl-i Beyt’i sevmede aşırı gitmek ve hilâfette Hz. Ali’yi öncelemek gibi konular kişinin İslâm’dan çıkmasına sebep değildir. O, aslında bu tür konuların büyütülmesinin ancak düşmanların işine yarayacağını, yaşadıkları dönemde Ali’nin tarafının tutulmasının yararlı olduğu farz edilse gerçekte Müslümanlara herhangi bir fayda sağlamadığı kanaatindeydi. Şiîler gibi Sünnîlerin de Hz. Ali’yi öncelemelerinin her iki tarafın durumlarını düzeltmelerine bir katkı sağlamayacağını düşünmekteydi.[28]

Afganî, İslâm birliğiyle ilgili düşüncesini; din bağı, hac ve hilâfet sacayağı üzerine oturtmuş ve bunun da ancak Osmanlı hilâfeti etrafında mümkün olacağını savunmuştur. Ancak ona göre Osmanlı Devleti’nin bunu başarabilmesi için yüzünü Balkanlar ve Avrupa yerine İslâm dünyasına çevirmesi, Hicaz’ı merkez, Arapçayı da resmî dil haline getirmesi gerekiyordu.[29]

Ahter gazetesi yazarı, 22 Zilhicce 1294 / 28 Kasım 1877 tarihinde İstanbul’da basılan Behçetü’l-fetava isimli bir kitapta, İran şapkası takmanın nikâh düşüreceğine dair bir fetvaya değinir.[30] Yazar, İran şapkasının Osmanlı fesi gibi çok doğal geleneksel bir kıyafet olduğunu, bunun nikâhla hiçbir alakasının olamayacağını söyleyerek bu fetvayı eleştirir. Yazının devamında da, Kızılbaş ve Acem ifadelerini aynı anlamda kullanan ve bu kesimleri gâvurdan beter olarak gören zihniyeti şiddetle kınar. O yazısının sonucunda da İran ve Türkiye arasındaki ilişkilerin düzelmesini ve İslâm birliğine gidilmesini önermektedir. Zira ona göre Osmanlı’ya Rusya tarafından verilecek bir zararın, bu ülke ile Orta Asya Müslümanları arasında kalan İran’ı da etkilememesi mümkün değildir.[31]

II. Abdülhamid’in İslam birliği siyasetinin İran ayağına destek verenlerden biri de, İranlı tarihçi İbrahim Safaî idi. Ona göre Mirza Hasan Han Şeyhu’r-Reîs, Padişah’ın talimatıyla düzenlenen bir toplantıya katılmış ve burada, Şiîlerle Sünnîler arasında birlik oluşturulmasının imkân ve şartları ele alınmıştı. Mirza Hasan Han, Osmanlı yöneticisi dostları olan Cevdat Paşa ve Rıza Paşa’nın da katıldığı bu toplantıda Osmanlı yönetimine yedi öneride bulunmuştu:

1-Osmanlı gazeteleri, İran hükümeti ve halkı hakkında dostça ifadeler kaleme almalıdır.

2-Osmanlı Sultanı, Şiî imamlara saygının bir ifadesi olarak imamların kabirlerinin bulunduğu Irak’taki kutsal Şiî şehirlere her yıl hediyeler göndermelidir.

3-Osmanlı hükümeti, Sultan’ın gerçek niyetini başta İranlılar olmak üzere tüm Müslümanlara anlatması için İttihad-ı İslâm isimli Arapça ve Farsça bir gazete yayınlamalıdır.

4-Osmanlı hükümeti, Güney Irak’taki Şiî ulemaya saygı göstermeli ve Sünnîlerle Şiîler arasındaki ayırımı ortadan kaldıracak düzenlemelere giderek onların Şiî meselelerdeki haklarını korumalıdır.

5-Osmanlı yönetimi, İran vatandaşlarıyla Osmanlı vatandaşları arasındaki evlilik yasağını kaldırmalıdır.

6-Osmanlı yöneticileri, Güney Irak’taki kutsal Şiî türbeleri ziyarete gelen Şiîlere dostça ve adaletli davranmalıdır.

7-Son olarak da Osmanlı Sultanı, Şiîler ve onların inançlarına yönelik yazılar kaleme alan kitap ve dergilerin basımının yasaklanması için yayınevlerine talimat vermelidir.

İranlı düşünürler arasında Batılı devletler karşı bir İslâm birliği oluşturulmasını en çok isteyen diğer bir mütefekkir de, İran meşrutiyet hareketinin öncülerinden Abdurrahim Talibof (1834-1911) idi. O, Siî Safevîlerle Sünnî Osmanlı’nın, kendi yayılmacı amaçlarına hizmet etmesi için Şiîlerle Sünnîler arasında yapay sorunlar oluşturduklarını düşünmekteydi. Ona göre iki kesim arasındaki anlaşmazlıkların çözümü için alfabe değişimi gerekmekteydi. Yani Arap alfabesinin değiştirilmesiyle birlikte, anlaşmazlığa yol açan eski kitaplarla irtibat koparılacak ve oluşturulacak yeni alfabe sayesinde Müslümanların birliğini savunan eserler kaleme alınacaktır.[32]

Mirza Hasan Han ve Talibof gibi burada birkaçından örnek verdiğimiz İranlı modernist aydınlar dışında, özellikle Şah karşıtlığı etrafında oluşturdukları ittifak çerçevesinde meşrutiyet hareketlerine katılan ulema da, bu doğrultuda İslâm birliği politikasına destek vermiştir. Osmanlı Padişah’ına çektikleri telgrafta onu; “Emîrü’l-Müminin”, “Allah’ın Yeryüzündeki Gölgesi” ve “İslâm Dünyasının Koruyucusu” sıfatlarıyla niteliyorlardı. Neticede aradan üç yıl geçmiş ve Ruslarla İngilizler İran’ı işgal etmişlerdi. Şartların eskisinden daha kötüye gitmesi Şiî ulemayı tekrar Osmanlı’ya yöneltmiştir. İran Meşrutiyet Hareketi’nin en önemli destekçilerinden olan Nâinî ve diğer Irak Şiî uleması, Sultan’a telgraf çekerek, Müslümanların halifesi olarak ondan tekrar yardım talep etmişlerdir. Ayrıca İngiliz ve Rusların dışında İtalyanlara karşı başarı sağlanması için de 1911 yılında İslâm birliğini destekleyici fetvalar yayınlamışlardır.[33]

Yukarıda da görüldüğü gibi, gerek kültürel olsun gerekse siyasî, Müslümanlar arasında birlik oluşturulması için gayret edenler, daha ziyade Batılı fikirlerden etkilenip yeni bir İslâm anlayışı koymaya çalışan kesimlerdi. Aynı şekilde Hint Müslümanları arasında Cemaat-i İslâmî, Araplar arasında da İhvan-ı Müslimin adıyla ortaya çıkan, hürriyet ve demokrasi söylemleriyle modernist bir görüntü arz eden sömürge karşıtı dinî hareketler; Kur’an’ın bölünmeyi yasaklayan, tevhit, adalet, eşitlik ve sulh gibi konulara vurgu yapan ayetlerini öne çıkartarak mezhep çatışmalarını engelleyici bir işlev üstlenmişlerdir. Onların dışında, İslam dünyasındaki milliyetçi hareketler de, ulus fikrini zedeleyen mezhepçi hareketleri engellemek için benzer görüşleri savunmuşlardır.[34] Başta İttihat Terakki ileri gelenleri olmak üzere Osmanlı yöneticileri, Kızılbaşlık kavramının halk nezdinde olumsuz birtakım çağrışımlara yol açmasından dolayı, bunun yerine Alevî kavramını kullanıma sokmuşlardır. Alevî olarak tanımladıkları bu grupların hepsi de Türk’tü. Bu şekilde, ülkenin çok ihtiyacı olduğu bir dönemde Türklük çatısı altına toplanarak birlik ve bütünlüğüne katkı sağlayacaklarını düşünüyorlardı.[35]

İttihat Terakki üyelerinden olup Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde şeyhülislamlık yapmış bir âlim olan “Musa Kazım Efendi (ö. 1920), Cemalettin Afgani’nin öncülük ettiği İslâmcılık düşüncesindeki İslâm birliğinin sağlanmasında sadece Sünnî mezhepleri arasındaki ihtilafların giderilmesinin yetmeyeceğini, Şiî düşmanlığının da ortadan kaldırılması gerektiğini düşünmekteydi. Ona göre; Şiî ve Sünnî âlimler bir araya gelerek ihtilaflı meseleler üzerinde tartışıp çözüm olabilecek öneriler sunmalıdır. Çünkü birlik için engel teşkil eden konuların çözüme kavuşturulması Müslüman milletleri güçlü kılacaktır. Güçlenen ümmet ise kendisini siyasî ve kültürel açıdan köleleştirmeye gelenlere karşı duruşunu dikleştirecektir.”[36]

İslam Birliği (İttihad-ı İslam) siyaseti, Osmanlı ve Kaçar hanedanlıklarının dağılmasından sonra önemini kaybetmiştir. Zira artık ortada bir arada tutulacak ne bir devlet kalmış ne de birlik. Bununla birlikte bu amaçla üretilen yayınların ve oluşturulmuş siyasî kurumların bir işe yaramadığını ifade etmek de doğru değildir. Her şeyden önce bu dönemde özellikle Sünnîler ile Şiîler arasındaki düşmanlığı azaltacak birtakım uygulamalar olmuştur. Bu çerçevede Osmanlı yönetiminin Şiîleri rahatlatacak birtakım düzenlemeler yapılmıştır. Aynı şekilde İran hükümeti de, İran sefirinin 17 Rebiülevvel 1296/11 Mart 1879’da bildirdiğine göre, Abdülhamit’in bazı isteklerine müspet karşılık vererek, iki kesim arasında nefret uyandırdığı gerekçesiyle 9 Rebiülevvel gününde kutladıkları Hz. Ömer’in ölüm yıldönümünde aleyhte gösterilerle kutlanması engellemiştir.[37] Bunun gibi başka örnekler de vardır. Daha da önemlisi, özellikle her iki kesimden meşrutiyetçi mütefekkirler arasında oluşan yakınlaşma ve birlik, iki kesimin birbirlerine karşı eski husumet yüklü söylemlerini yumuşatmalarına yardım etmiştir. Hatta söz konusu faaliyetlerin, ileride takrîble ilgili oluşturulan çalışmalara da etkisi olduğu düşünülebilir. Ancak 1930’lardan sonra “Takrîbü’l-Mezahib” vb. isimlerle oluşturulan kurumların sonraki yürütücülerinin çoğu aynı entelektüel düzeye sahip olmadıklarından dolayı yakınlaşma fikirleri zaman zaman mezhep taassubundan dolayı istismar da edilmiştir.

    TAKRİB ÇALIŞMALARI (DÂRÜ’D-TAKRÎB)

Birinci Cihan Harbi’nden sonra topraklarının çoğu işgal altında kalan bir kısım Müslümanlar, kurtuluş çaresi olarak İslam birliği düşüncesi üzerinde yoğunlaşmaya devam etmişlerdir. Yeni dünyada sömürgecilik ve sol karşıtlığı, artık İslamî hassasiyet taşıyan tüm kesimlerin üzerinde ittifak ettiği bir alandı. II. Abdülhamid ve dönemindeki ıslahatçı İslâm ulemasının İslam birliği arzuları ve mezhepler üstü İslam ortak paydası söylemlerinden[38] uzun bir süre sonra bu yöndeki ilk gelişmenin Mısır’da gerçekleştiğini görüyoruz.

Mısır’da 1937 yılında “Cemaatü’l-Uhuvveti’l-İslâmiyye”, 1947 yılında da “Dârü’l-İnsaf” isimli müesseseler oluşturulmuş, fakat istenen anlamda başarı sağlayamadıkları için faaliyetleri sonlandırılmıştır. Aynı dönemde, 1945 yılından itibaren Muhammed Takî el-Kummî isimli bir Şiî İsnaaşeri âlimin girişimleriyle yine Mısırda, kısa adı “Takrîbü’l-Mezahib” olan “Cemaatü’t-Takrîb Beyne’l-Mezahibi’l-İslâmiyye” adında bir kurum oluşturulmuştur. Bu çerçevede Sünnî Ezher ulemasından ve Yemen’deki bir kısım Zeydî âlimden destek alınmıştır.[39]

“Darü’t-Takrîb” müessesesinin oluşumunda; Şiî kesimden Muhammed Hüseyin Âl-i Kâşifülgıtâ, Hibetü’d-din eş-Şehristanî, Abdülhüseyin Şerefüddin, Muhammed Salih el-Mazenderanî, Muhammed Cevad Muğniye, Abdülhüseyin er-Reştî, Ayetüllah Sadreddin es-Sadr ve Ayetüllah el-Burucerdî gibi ileri gelen âlimler yer almaktaydı. Sünnî kesimden, Ezher Şeyhlerinden Abdülmecid Selim, Şeyh Mahmut Şeltût, yine Ezher ulemasından Muhammed Ebu Zehra, Muhammed el-Medenî ve Muhammed Ali Ulube gibi âlimler yer almaktaydı.

Bu oluşum, 1949 yılında yayın hayatına başlayıp 1972 yılına kadar devam eden Risaletü’l-İslâm adlı bir dergi de çıkartmıştır. İçerisinde Sünnî, Zeydî ve İsnaaşerî yazarların yazıları yer almakta ve üç ayda bir yayın yapmaktaydı.[40] Takî el-Kummî’nin kurmuş olduğu bu müessese, 1960’lardan itibaren önemini kaybetmeye başladı ve 1979 İran İslam Devrimi’nin ardından da, Mısır’la olan diplomatik ilişkilerin zayıflamasından dolayı etkisini tamamen yitirdi. Zaten Takî el-Kummî de Paris’e sürgüne gönderildi ve 1990 yılında orada vefat etti.[41]

Mısır ve çevresinde bir kısım Sünnî ve Şiî’nin başlatmış olduğu takrîb çalışmaları devam ederken meselenin politik yansımaları Lübnan’da kendini göstermeye başlamıştır. Lübnan’da 1975’te patlak veren iç savaş öncesinde Müslümanlarla Marunî Hıristiyanlar arasında gerginlik gittikçe yükselmekteydi. Bu durum oradaki Müslüman gruplar arasında bir yakınlaşma doğurmuştur. Musa Sadr’ın faaliyetleri bu anlamda en dikkat çekenidir.

Musa Sadr, Şia’nın merci-i taklitlerinden Ayetullah Seyyid Sadruddin es-Sadr’ın oğludur. Tahran Üniversitesinde okumuş, aynı zamanda da Allâme Tabatabaî ve Ayetullah Humeynî’den dersler almıştır. 1959’da Lübnan’a gitmiştir. Orada faaliyetlerine başlarken Sünnîlerle de iyi ilişkiler kurmak istemiş ve bu amaçla pek çok girişim başlatmıştır. Sünnî müftü Muhyiddin Hasan ile ortak dinî programlar düzenlemiştir. Zamanla faaliyetlerini daha da genişleterek 1963 yılından itibaren Kuzey Afrika ülkelerinde “vahdet” adı altında konferanslar vermiştir. 1969 yılında kurdukları Lübnan Şiî Konseyi’nin başkanlığına getirildiğinde bölgenin ileri gelenlerine yönelik birlik çağrısı içeren mesajlar vermiştir. Müslümanlar arasındaki ihtilafların çözümlenerek birlik oluşmasını ve bu amaçla da tüm dinî ve etnik gruplarla iletişime geçilmesini istemiştir. Bu doğrultuda Lübnan Sünnîlerinin müftüsü Şeyh Hasan Halit’e de bir mektup yazmıştır. Ağırlıklı olarak vahdetin vurgulandığı bu mektubunda, amaca ulaşılması için iki şartın olduğunu ifade etmiştir:

  1. Geçmişte Ebû Ca’fer et-Tûsî ile Hasan b. Yusuf b. el-Mutahhar el-Hillî’nin yaptıkları “fıkhın birleştirilmesi” ile ilgili çalışmalar.
  2. Ortak Çalışmalar: a) Ezan, dinî bayramlar ve namaz gibi ibadetlerin tekleştirilmesi amacı taşıyan şer’î hedefler, b) Mazlum ve yetimlerin korunması, yolsuzluklarla mücadele gibi sosyal hedefler, c) Lübnan’ın bir an önce siyasî birliğe kavuşturulması.[42]

Yukarıdaki maddelerde görüldüğü gibi Musa Sadr’ın “vahdet” için ileri sürdüğü şartlar arasında, ilmî, sosyokültürel ve siyasî pek çok konu yer almaktaydı. Onun bu faaliyetleri uzun sürmemiş, kendisi 1978’de Libya’da kaybolmuştur. Ancak bundan sonra “takrîb” meselesiyle ilgili çalışmalar, kısa bir süre sonra kurulan İran İslam Cumhuriyeti aracılığıyla devam etmiştir.

    “İRAN İSLAM DEVRİMİ” (1979) SONRASINDA TAKRÎB ÇALIŞMALARI

20. yüzyılın İslâm dünyasıyla ilgili en önemli gelişmelerden biri, hiç şüphesiz 1979 “İran İslam Devrimi”’dir. Devrimin lideri Humeyni’nin (ö. 1989), kurucu önder olarak en büyük hedeflerinden birisi, “İran İslâm Cumhuriyeti” adıyla kurduğu devleti İslâm dünyasına kabul ettirebilmekti. Bu amaçla tüm Müslüman gruplarla ilişkileri geliştirmeye çok önem vermiştir. Humeynî’nin bu faaliyetlerinde, onun meşhur hocası ve Darü’t-Takrîb müessesesinin kurucularından olan Merci-i taklid Ayetullah el-Burucerdi’nin (ö. 1961) de etkisi olduğu anlaşılmaktadır. O, 1945’te Necef’ten Kum’a taşınınca Şiî-Sünnî ilişkilerinin gelişmesi için burada ciddi bir gayret göstermişti. Takrîb müesseselerinin kurulması ve Mısır Şeyhülislamı Şeyh Mahmut Şaltut’un, Şiîliği hak mezhep olarak kabul ettiğine yönelik beyanı da tam bu döneme denk gelir.

Humeyni, koyu bir İslam birliği taraftarlığı söylemine sahipti. O, Müslümanların başına gelen musibetlerin esas sebebini, onların birbirlerinden habersiz olmalarına ve uyum sorununa bağlamaktaydı. Müslümanların kurtuluşunun da Batıcı iktidarlardan kurtulup kendi toplumlarının kontrolünde İslamî değerlere bağlı hükümetler kurulmasıyla ve kendi aralarında birlik sağlamalarıyla mümkün olacağını ifade etmiştir.[43]

Humeyni’nin, Müslümanları kucaklayıcı bu söylemi, Sünnîler ve İslam birliği taraftarı tüm kesimleri memnun etmekteydi. Cemaat-i İslâmî’nin lideri Mevdudî, İran Devrimi’yle ilgili kendisine sorulan bir soruya karşı kanaatlerini şu şekilde ifade etmişti: “Humeyni devrimi İslamî bir devrimdir. Bu devrimi gerçekleştirenler İslamî bir cemaat ve İslamî hareketler içerisinde eğitim almış gençlerdir. Genel olarak tüm Müslümanların, özel olarak da İslamî hareketlerin bu devrimi desteklemeleri ve her alanda bu devrimle dayanışma içinde olmaları gerekir.”[44]

İslam birliği söylemleriyle oldukça fazla takdir toplayan Ayetullah Humeyni, bu düşünceleri doğrultusunda birtakım düzenlemeler de yapmıştır. Ramazan’ın son Cuma gününü “Dünya Kudüs Günü”, Hz. Peygamber’in doğum gününü de “Vahdet Günü” ilan etmiştir. Oluşturulan İran İslam Cumhuriyeti anayasasının 11. Maddesini de, söz konusu birliği vurgulayacak şekilde tasarlamıştır. Humeyni’nin halefi ve şu anki rehber Ali Hamanei, meseleyi kurumsal boyuta taşıyarak 1991 yılında direkt kendine bağlı el-Mecmau’l-Âlemî li’t-Takrîb beyne’l-Mezahibi’l-İslâmiyye (Uluslararası İslâm Mezheplerini Yakınlaştırma Kurumu) adıyla Tahran merkezli bir teşkilat oluşturmuştur. Bu kurum, Müslümanlar arası yakınlaşma ve birlik konusunda değişik İslam ülkelerinde toplantı, sempozyum ve kongreler düzenlemiş, yine bu amaçla 1992 yılında Camiatü’l-Mezahibi’l-İslâmiyye/Dânişgâh-ı Mezahib-i İslâmî isimli bir üniversite kurulmuştur. Müslümanlar arasında ortak konularda birliği sağlamak, farklı mezhepleri tekfir etmekten kaçınmak, mezhepler arası şüpheleri izale etmek ve hoşgörüyü artırmak, Müslümanlara yönelik saldırılara ortak tepkiler vermek gibi amaçlar belirlenmiştir.[45]

Takrîble ilgili söz konusu kurumun çalışmaları devam etmiş ve daha kapsamlı bir toplantı, Tahran’daki Mecmûu’t-Takrîb Kurumu ile Katar Üniversitesi’nin ortak girişimleriyle Doha’da 20-22 Ocak 2007’de, farklı İslam ülkelerinden 173 katılımcıyla gerçekleştirilmiştir. Bu çerçevede Ehli’s-Sünnet, İmâmiyye, Zeydiyye ve İbadiyye gibi mezheplerin içerisinde yer alacağı daha geniş bir teşkilatın kurulması önerilmiştir. 27-28 Nisan 2013’te Bağdad’da bu amaçla başka bir toplantı düzenlenmiştir. Fakat bu toplantı, özellikle Irak’ta Sünnîlere yönelik birtakım olumsuz tavırlardan dolayı Ezher Üniversitesi ile Suudi Arabistan ve Katar yönetimleri tarafından boykot edilmiştir. Tüm İslam ülkelerinin ortak olduğu ISESCO öncülüğünde de mezhepler arası takrîb için birkaç toplantı yapılmıştır.[46]

İran devletinin öncülüğünü yaptığı bu faaliyetlerinin ülke içinde ve dışında pek çok yansıması olmaktadır. İran’da konuyla ilgili yapılan çalışmalar Türkiye dâhil diğer İslam ülkelerinin dillerine çevrilerek yayınlanmaktadır. Örneğin, Cafer el-Hadi tarafından el-Hakîkatü Kemâ hiye adıyla yazılan risale, Kevser Yayınları tarafından 2006 yılında Caferî Şiîleri Tanıyalım ismiyle Türkçe’ye çevrilmiştir. Eserin yazarı, risalesine “Diyaloğun Gerekliliği” başlığında bir önsöz yazmıştır. Önsözde kitabın yazılış amacıyla ilgili şöyle bir ifadesi yer almaktadır: “Her ekol ve mezhebin özgür bir ortamda görüşlerini, fıkhî ve fikrî konumlarını hiç çekinmeden net bir şekilde ifade etmeleri kadar doğal ve makul bir şey olamaz; bununla birçok şüphe ve ithamın asılsız olduğu ortaya çıkacak, mezhep ve fırkaların birbiriyle diyalog kurma imkânı doğacak, farklılıklardan ziyade daha çok ortak yönlerin paylaşıldığı anlaşılacaktır. Sonuçta Müslümanlar arasındaki anlaşmazlık tamamen ortadan kalkacaktır. İşte elinizdeki kitapçık bu amaç doğrultusunda atılan küçük bir adımdır. Gerçeğin ortaya çıkması ve olduğu gibi bilinmesi umuduyla…”[47]

Cafer el-Hadi’nin el-Hakîkatü Kemâ hiye isimli risalesinin ilk başlığı olan “Caferî Mezhebi”nde; Caferî Şiîlerin Müslümanların yaklaşık dörtte birine tekabül ettiğini ifade etmesi[48] manidardır. Buna göre 1,7 milyar Müslüman nüfus içerisinde 425 milyon Şiî nüfus olması gerekir. Hâlbuki bu sayı en az iki kat fazla gösterilmektedir. 

İran’ın resmi takrîb faaliyetleriyle ilgili yayınlarını Türkiye dışında Azerbaycan gibi ülkelerde de görmek mümkündür. Mesela, Tahran’daki takrîb merkezinin amaç, yöntem ve hedeflerini ele alan tanıtıcı bir yazı, Emil Rahimov tarafından 10 Eylül 2008’de Bakü Devlet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi’nde kaleme alınmıştır.[49]

Sünnî ve Şiî mezhep mensupları arasında son yıllarda yaşananlara baktığımızda, söz konusu kurumlarla bağlantılı diğer birtakım yakınlaşma arayışlarının da olduğu görülmektedir. Örneğin İran’ın resmî bir üniversitesi olan Câmîatü’l-Mustafa (Mustafa Üniversitesi)’nın rektör yardımcısı olan Hüccetü’l-İslâm Dr. Zemanî ile İran’da 8 Haziran 2013 tarihinde yaptığımız görüşmede, 30 yıldan beri takrîb konusunda çalıştığını, bu çerçevede 20 farklı ülkede oturum düzenleyip çalışmalar yaptıklarını, Ezher Şeyhi Tantavî ile birlikte de faaliyetlerde bulunduklarını ifade etmiştir.

Dr. Zemanî, takrîbin oluşabilmesinin temel esaslarını şu şekilde maddeler halinde ortaya koymuştur:

1-İslamın özü olan şahadeti kabul etmek tüm Müslümanların ortak noktasıdır. Kendisinin Müslüman olduğunu söyleyeni Müslüman kabul etmeliyiz. Hem Hanefileri hem de Caferileri kâfirlikle suçlayan Selefilerle elbette takrîb olmaz.

2-Usûlde tüm İslam mezhepleri birdir. Furuda ise farklılıkların olması normaldir.

3-İhtilaflar bazen vehimden kaynaklanır. Fıkhî farklılıklardan, yani şekilden kaynaklanan değişiklikler ihtilaf olarak kabul edilmemelidir. Mesela iki fıkıh anlayışında toprağa veya taşa secde edilmesi fazilet olarak kabul edilir.

4-Ehl-i Beyt’in sevilmesi gerekir. Diğer dinlerle de diyalog kurmak için önce kendi ilişkilerimizi geliştirmemiz lazım.

5-Kur’an ayetleri kardeşliği emretmiş, tefrikayı ise yasaklamıştır.

6-Akıl ve tüm akıl sahipleri, küçük ihtilafları bir kenara bırakıp düşmana karşı ortak hareket etmemiz gerektiğini söylüyor.

Takrîbin dört merhalesi vardır:

1-Savaşı ve dövüşü bir kenara bırakıp birlikte yaşamak.

2-İşbirliğine başlamak ve ortak çalışmalar yapmak.

3-Âlimlerin bir araya gelmeleri, kendilerini tanıtmalı ve birbirlerini anlamaları.

4-Tüm mezhep âlimlerinin kendi delillerini karşılıklı ortaya koymaları, en güçlü ve doğru delilin ortaya çıkmasını sağlamaları ve neticede tüm Müslümanların ona uymaları. Hz. Peygamber dönemindeki birliğe ancak bu şekilde dönülebilir.[50]

Lübnan’dan başlayıp İran’da devam eden çalışmalara bu şekilde değindikten sonra Sünnî cenahta da neler oluyor görmek lazım. 

Sünnî dünyaya bakıldığında, bu konuyla ilgili birtakım iyi niyetli mesajlar verilmekle birlikte çok fazla resmî faaliyet göze çarpmaz. Örneğin, İran haber ajansının bildirdiğine göre, Sünnî Ezher Üniversitesi’nden ve önde gelen şahsiyetlerden birisi olan Ahmad et-Tayyib; İran, Türkiye ve Mısır’dan oluşan İslamî bir üçgenin, Sünnîler ile Şiîler arasında ayrım yapmayan politikalar izlediği takdirde Müslüman dünyanın menfaatine olacağını dile getirmiştir.[51] Bir başka habere göre ise; Uluslararası İslam Fıkıh Akademisi sekreteri Dr. Ahmet Halid de, İslamî Mezhepler Arasında Yakınlaşma Danışma Kurulu’nun açılışında, İslam dünyasının acilen mezhepler arasında bir yakınlaşma için çalışmalara başlaması gerektiğini vurgulamıştır.[52]

Takrible ilgili Sünnîler arasındaki resmî faaliyetler, daha ziyade Şiî resmî faaliyetlere bir cevap niteliğindedir. Özellikle İran’la mücadele içerisinde olan bazı ülkelerin sahayı tamamen onlara bırakmama gibi bir telaş içerisinde oldukları görülmektedir. Suudi Kral Abdullah, 14-15 Ağustos 2012’de Mekke’de düzenlenen İslâm İşbirliği Teşkilatı toplantısında, İslâm mezhepleri arasında ortak bir anlayış oluşturmak için, merkezi Riyad’da olacak bir Diyalog Merkezi (Merkez li’l-Hıvâr) kurulmasını önermiş ve onun bu önerisi üye ülke temsilcileri tarafından kabul edilmiştir. Aslında Suudi Arabistan’ın meşhur Selefî âlimlerinden olup resmî görevlerde de bulunmuş bir kişi olan Abdullah b. Bâz (ö. 1999), farklı itikada sahip olan Sünnîler ile Şiîler arasında bir takribin mümkün olmayacağını düşünmekteydi. Öğrencisi Abdurrahman el-Berrâk da, 17.12.2016’da İsnaaşeriyye’yi tekfir eden bir fetva yayınlayarak onlarla bir takribin mümkün olamayacağını ifade etmişti. Tüm bu fetvalara rağmen böyle bir merkezin kurulması Suud kralı tarafından önerilmiş ve bu merkez,  Katif’te meskûn İsnaaşerî âlimler ile Necran’daki Süleymanî İsmailîler tarafından da desteklenmiştir.[53] İslam Birliği Sekreteri Prof. Dr. Ekmelüddin İhsanoğlu’un çabaları sonucunda, Suud Kralı Abdullah’ın da oluruyla Sünnî ve Şiî ulemadan bir kesim 27-28 Ekim 2006’da Mekke’de bir araya gelip birbirlerinin inanç ve görüşlerine saygı duyacakları yönünde bir vesika imzalamışlardır.[54]

Suûd ulemasının pek tasvip etmeyeceği bu tür faaliyetlerin kendi devletleri tarafından yapılmasının, vatandaşları olan Şiîlere yönelik bir mesaj olarak da algılanması mümkündür.

Türkiye-İran arasında takrîb çerçevesinde son yıllarda diğer farklı etkinlikler de yapılmaktadır. Örneğin  19 Temmuz 2017’de Tebriz Üniversitesi ve Atatürk Üniversitesi arasında yapılan işbirliği protokolü çerçevesinde Tebriz Üniversitesi İlahiyat Fakültesi dekanı ile öğretim üyeleri, Atatürk Üniversitesi’ni ziyaret etmişlerdir. Ziyarette üniversitelerin ve ilahiyat fakültelerinin tanıtımları yapılarak, her iki üniversitenin ilahiyat fakülteleri tarafından “Din Eğitimi” ve “İslam Medeniyetinin Problemleri ve Çözüm Önerileri” konularında ortak uluslararası sempozyum ve konferanslar düzenlenmesi kararını almışlardır. Bu çerçevede son iki yıldır paneller yapılmaktadır. Panel dizisinin sonuncusu 17 Kasım 2017’de “Birlikte Dini Yaşam Paneli” isminde iki fakülte öğretim üyelerinin katılımıyla gerçekleştirilmiştir.

    YAKLAŞIM BİÇİMLERİ

Mezhepler arası takrîbin, son derece hassas ve duygusal bir boyutu olup kolay kolay bir Müslüman’ın doğrudan reddedebileceği bir mesele olmadığını ifade etmemiz gerekir. Yani hiçbir Müslüman, Kur’an ve Sünnet’te birliğe yönelik pek çok açık nas bulunurken, vahdeti kabul etmediğini kolaylıkla ifade etmez. Ancak bu meselelerin daha ziyade resmî devlet kurumlarının öncülüğünde gerçekleştiriliyor olması insanların zihinlerinde birtakım soruların oluşmasına neden olmaktadır. Bu çekincelerden hareketle kimilerine göre takrîb hareketleri faydasız, hatta tehlikeli bir durum olup şiddetle kaçınılması gerekmektedir. Kimilerine göre ise, her şeye rağmen faydası bulunmakta ve birtakım hususlara dikkat edildiği sürece devam ettirilmesinde fayda bulunmaktadır.

a. MÜSPET YAKLAŞIMLAR

Takrîble ilgili kurumsal faaliyet içerisinde yer alanlar zaten müspet kanaatlere sahiptir. Burada dikkate alacağımız kesim, takrîb adına kurumsal faaliyetlerde bulunanlardan ziyade konuyla ilgili bireysel görüş ileri sürenlerdir.

Darü’t-Takrîb müessesesinin varlık amacı şöyle ifade edilmişti: 1-Temel itikadî konulardan ziyade füru farklılıklara dayanan Müslüman grupların bir araya getirilmesi. 2-İslâm’ın temel esaslarının farklı dillere çevrilerek tüm Müslümanlara anlatılması. 3-Müslüman gruplar arası ayrılıkların izale edilmeye çalışılması.[55]

Burada ifade etmeye çalıştığımız Sünnî-Şiî yakınlaştırma faaliyetlerinin tümünde benzer maddeleri görmek mümkündür. Söz konusu şartlardan, hatta takrîb faaliyetleri çerçevesinde oluşan yakınlaşmadan ve birlik ifade eden mesajlardan pek fazla rahatsızlık duyan olmamıştır. Örneğin, Dârü’t-Takrîb oluşumu çerçevesinde Şia’ya yönelik bir fetvanın, Şubat 1959’da Ezher Üniversitesi rektörü Mahmut Şeltût tarafından verilmesi çok önemli görülür. Mahmut Şeltût, kurumun dergisinde yer alan fetvasında, İmâmiyye ya da İsnaaşeriyye mezhebinin hükümlerine göre amel etmenin caiz olduğunu, mezhepsel taassuptan kaçınılması gerektiğini ifade etmiştir.[56]

Konuyla ilgili olarak ifade edilebilecek; 2010 yılında Hz. Aişe’ye ağza alınmayacak hakaretlerde bulunan Kuveytli Şiî şeyh Yasir Habib’in hem Lübnan Hizbullahı hem de İran’ın dini lideri Ali Hamanei tarafından ağır şekilde eleştirilmesi, Hz. Aişe’nin ölüm yıldönümü kutlamalarının yine İran yönetimi tarafından yasaklanması ve Hz. Ömer’in katili Ebû Lu’lue ait olduğu iddia edilen kabrin ziyaretinin yasaklanması gibi önemli adımlar, bu yöndeki diğer örnek uygulamalar[57] olarak değerlendirilmiştir.

İslâm’ın temel esaslarını kabul eden kişi ve grupların bu şekilde “Müslüman” çatısı altında birleşmeleri, başta takrîb çalışmalarına müspet bakanlar açısından oldukça faydalı bulunmasından daha doğal bir durum olamaz. Ancak, amaç ve temel konularda hemfikir olmakla birlikte ayrıntı ve uygulamalarda onların da birtakım çekinceler taşıdıkları görülmektedir. Bunlar da şu şekilde ifade edilebilir:

a.Takrîb çalışmalarının İtikadî-Siyasî, hatta fıkhî mezhepler bazında ele alınması ve bunun için de öncelikle insanların bu amaçla örgün eğitimin yanında, yaygın eğitime de tabi tutulmaları gerekmektedir.[58]

b.Takrîb çalışmalarında, Sünnî ve Şiî her iki mezhebin geçmişten günümüze icma ile kabul ettiği kendine özgü itikatları mevcut olduğuna, bunların yok farz edilemeyeceğine dikkat edilmesi gerekmektedir. Hâlbuki Müslüman olan her iki kesimin “Ehl-i Kıble tekfir edilemez” prensibi üzerinde ortak bir paydada buluşmasının daha makul olduğu zemininden hareket edilmesi gerekmektedir. Sünnîler açısından sahabenin kötülenmemesi gerektiği, Şiîler açısından da imam kabirlerinin kutsiyeti gibi konulara saygı gösterilmesi ise bir sonraki aşamada dikkat edilmesi gereken hususlardır.[59]

Takrîb çalışmalarından yer alan önemli bir Şiî âlim olan Muhammed Hüseyin Âl-i Kâşifülgıtâ’ya (ö. 1954) göre, İslâm mezhepleri arasındaki farklılıkları ortadan kaldırmak veya onları Sünnîlik veya Şiîlik altında tek bir grupta toplamak, insan tabiatına aykırı olup mantıken mümkün değildir. Bununla birlikte farklılıkların bir düşmanlık sebebi olarak da düşünülmesi doğru değildir. Amaç düşmanlığın yerine kardeşliği getirmektir. Zira tüm Müslümanlar, Allah’a ve peygamberine inanma konusunda hemfikirdirler. O, Müslümanlardan Kur’an’ı İslâmî birliğin temeli olarak görmelerini, mezhepsel tartışmalardan kaçınmalarını ve herkesin kendi mezhebine uymakta serbest bırakılmasını istemekteydi.[60] 

Kâşifülgıtâ, Şiîlerle Sünnîler arasındaki temel ayrılığın, Şia’nın temel esaslarından olan imamet inancından kaynaklandığını, bununla birlikte Şia’nın, imamete inanmayanları gayrimüslim olarak görmediğini ifade etmiştir.[61] Benzer şekilde, Şiî âlim Muhammed Cevad Muğniye de tevhid, nübüvvet ve ahirete inanan bir insanın mümin olduğunu, fakat Şia’nın bunlara imamet ve adl şartını eklediğini ifade eder. Dolayısıyla ona göre imamet ve adl, mümin olmanın değil Şiî olmanın şartıdır.[62]

b. MENFİ YAKLAŞIMLAR

Takrîb çalışmalarına menfi yaklaşanları iki kısımda ele alabiliriz: Birincisi ağırlıklı olarak Selefilerden oluşmaktadır. Bunlar asla Şia’yla yan yana gelmek istemezler. Onlara göre takrîb çalışmalarının Şiî âlimler üzerinde hiçbir etkisi olmamış, onlar, mezhepleri birbirlerine yakınlaştırma yerine, Ehl-i Sünnet’i Şia’ya yakınlaştırmaya çalışmışlardır.[63] Örneğin Mustafa Sibâî’ye göre; Şiîlerin takrîb çalışmalarıyla ulaşmak istedikleri hedefin Sünnîler ile Şiîleri yaklaştırmak değil, Sünnîleri Şiîlere yaklaştırmaktır. O, bu şekilde Şiî mercilerin, Ezher ulemasının gözlerini boyayıp kandırdıklarını düşünmektedir. Benzer kaygılar Muhammed Zahid el-Kevserî tarafından dile getirilmiştir.[64]

Bazıları, yayınlarında Şia’ya yönelik çok ağır ifadeler kullanırlar.[65] Muhammed Surur Zeynelabidin, İranlıları ve onların kurmuş oldukları devletleri İslâm’a karşı bilinçli bir şekilde oluşturulmuş yapılar olarak göstermek için,isminden de anlaşılacağı üzere Mecûsilerin Geri Dönüşü: İran Devriminin Tarihi, Akidevi ve Politik Boyutları isimli bir kitap yazmıştır. Bu çerçevede Büveyhîlerin, Karmatilerin ve Ubeydîlerin Farisî kökenli olmalarının ve inançlarının Mazdek, Mani ve Zerdüşt’ün inançlarıyla aynı olmasının, aynı dönemlerde ortaya çıkmalarının, Şiî kökenli olmalarının, Sünnîlere karşı olmalarının ve İslam dünyasını bölüşmelerinin tesadüf olamayacağını vurgulamaktadır. Söz konusu yazara göre; İran’da et-Tebliğ Yayınevi tarafından çıkartılan el-Hâdî isimli derginin sürekli takrîbu’l-mezâhib çağrısı yapması, bu amaçla Cemaziyülevvel 1394/Haziran 1974’te bir konferans düzenlenmiş olması ve ardından Lübnan Müftüsü Şeyh Hasan Halid’i ziyaret etmeleri tamamen bir sahtekârlıktır. Hatta ona göre bazı Sünnîler, onların bu sahte çağrılarına kanmışlardır. Bir yazısında “katışıksız/saf bir akideye, sağlam bir temele dayalı olmayan birlik olmaz olsun!” der.[66]

Yukarıda birkaç örnekte görüşleri verilen aşırıların dışında, diğer bir grup, aslında bu çalışmaları faydalı bulmakla birlikte uygulamadaki istismarı görünce karşı çıkmışlardır. Özellikle Suriye iç savaşı bu konuda algıları bir hayli etkilemiş gözükmektedir.

Takrîb çalışmalarıyla ilgili çekinceli davrananlar, çok daha önceleri oluşturulan Takrîbü’l-Mezaâhib’in devam etmemesini yanlış uygulamalara bağlamışlardır. Bu düşüncede olanlara göre; kuruluş amacı Ehl-i Sünnet ile Şia’yı yakınlaştırmak olarak belirtilen bu takrîb hareketi, özellikle Şiî âlimlerin, kendi mezhebî görüşlerini yayma gayreti içerisinde oldukları gerekçesiyle dağılmaya başlamış ve yaklaşık 30 yıllık bir faaliyetten sonra yıkılmıştır.[67] Yine bu hedefe yönelik çıkartılan Risâletü’l-İslâm dergisindeki yazılara bakıldığında amaçlanan sonuçlar elde edilememiştir. Genel itibariyle yazılar, muhteva ve disiplin açısından akademik yeterliliğe sahip olmamanın yanında hamasî bir üslupla ele alınmıştır. Temel kaynakların tanıtılması kararına binaen tanıtılan eserler genelde Necmeddin el-Hillî’nin (ö. 676/1278) el-Muhtasarü’n-Nâf, Hasan b. Yusuf el-Hillî’nin (ö. 726/1326) Tezkiretü’l-Fukâhâ ve Fadl b. Hasan et-Tabersî’nin (548/1154) Mecmau’l-Beyân gibi Şiî kitaplar olmuştur.[68] Farklılıkları sadece fıkhî mezhepler açısından ele almaları, olgunun temelinde yer alan itikadî ve tarihsel boyutu görmezlikten gelmeleri, bu oluşumun başarısız kalmasına yol açmıştır. Temel mesele olan imamet sorununa Kuran ve Sünnet çerçevesinde makul bir çözüm bulunmadan bir sonuca varılamayacağı anlaşılmaktadır. Şia’nın imamet iddialarına Kur’an’dan delil bulmak oldukça zordur. Onların tevil ettiği ayetlerin hiç birinde imamlarının imametine dair bir işaret yoktur.[69]

Takrîb çalışmalarında uzun süre yer alan meşhur Suriyeli âlimYusuf el-Kardavî, 7 Nisan 2013’teki bir röportajında, bu faaliyetlerden kazançlı çıkanların Şiîlerin olduğunu, Sünnîler açısından bir fayda elde edilemediğini ifade etmiştir. Ona göre Şiîler, “takrîb” meselesinden istifade ederek Sünnîler arasında faaliyetlerini yürütmüşlerdir. Suriye’deki savaşta Şiîlerin takındığı tutumun da, takrîbin bir fayda sağlamadığının göstergesi olduğunu ileri sürmüştür. Kardavî’nin takrîble ilgili kanaatinin menfiye dönüşmesinde Hizbullah’ın Suriye’ye müdahalesinin etkisi olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim Hizbullah için “hizbu’ş-Şeytan” ve “hizbu’t-tâğût” ifadelerini kullanmıştır. Geçmişte onları savunduğu için kendisini eleştiren Suud ulemasının da haklı olduğunu ifade etmiştir.[70]

ISESCO öncülüğünde de mezhepler arası takrîb toplantılarına Türkiye adına katılan Faruk Beşer’in kanaatleri de oldukça menfi yönde olmuştur. Ona göre bu toplantıların amacı, Şiî-Sünnî fark etmez İslâm dünyasındaki mevcut diktatörlüklerin düzenlerini devam ettirmelerine destek sağlamaktan ibarettir.[71]

    DEĞERLENDİRME VE SONUÇ

Tarihî tecrübeler gösteriyor ki; geçmişteki yakınlaşma çabalarında ortak noktalar olmakla birlikte her birinin kendine mahsus şartları vardır. Ortak ilmî faaliyetler veya karşılıklı menfaatlerin sağlandığı birlikteliklerde, arzu edilen şekilde olmasa bile birtakım faydalı neticeler elde edilebilmiştir. Ancak Kübrevîyye vb. deneyimlerde de görüldüğü gibi, görüşlerden karşılıklı taviz verilerek gerçekleştirilmeye çalışılan birliktelikler ise istenenin dışında sonuçlara neden olmaktadır. Aynı şekilde karşılıklı fayda üzerinde kurulmakla birlikte sonraları kendine alan kazanmaya çalışılan birliktelikler ise karşılıklı güvensizliği daha da artırmıştır. Son zamanlarda Suriye konusunda takınılan tutum bunu daha net olarak ortaya koymuştur. Yakınlaşma çabaları unutulmuş, taraflar, fırsat buldukları anda mezhepçiliğe bürünerek diğerine yok etmeye çalışmıştır. Bilimle desteklenmeyen ve “köylü kurnazlığı” diye tabir edilen yöntemlerle yola çıkılan birliktelik arayışları bu şekilde kısa vadeli olmaktadır.

Müslümanların, mezhepler arası yakınlaşmadan ziyade fikir özgürlüğüne ve ciddî bilimsel araştırmalara ihtiyaçları vardır. Farklı fikirlerin bir arada rahatça konuşulabildiği ortamlarda yakınlaşma zaten kendiliğinden oluşmaktadır. Geçmişte Mutezile örneği buna misaldir.

Şabkıtî, mezhepler arası ittihad konusunun önündeki en büyük engelin mezhepçilik olduğunu tespit etmekte ve öncelikle bununla mücadele edilmesi gerektiği üzerinde durmaktadır: “Mezhepçilik ancak nefret dolu mezhepçi mantığı tamamen geçersiz kılmakla alt edilebilir, bir mezhebe karşı diğerini desteklemekle değil, kapalı cemaate karşı özgür bireyin desteklenmesiyle mağlup edilebilir.”[72] Bu amaçla kurulan resmî müesseseler ise, sanki bu ifade ettiklerimizin olmamasından kaynaklanan eksikliklerin gizlenmesi için oluşturulmuş izlenimini vermektedir. Söz konusu faaliyetlerin önemli bir kısmının, karşılıklı olarak mezhepçi söylemleriyle öne çıkan İran ve Suudi Arabistan tarafından gelmesi ise bir tesadüf olmasa gerekir. Takrîb çalışmalarının özellikle Şiî cenahtan başlatılıyor olmasında, onların tutunabilme ve kendini ispat etme amaçlarının da etkili olduğunu ifade etmek mümkündür.

Mezhepsel kimlikler, ulus bilincine dayalı modern milliyetçi kimliklerden daha köklü oldukları için farklı ülkelerde yaşayan aynı mezhebe mensup kişilerin mezhep aidiyetleri ulusal aidiyetten daha üstün gelmektedir. Caferilik ve Nusayriliğin, mensupları tarafından ortak vatandaşlıktan daha fazla öncelenmesi gibi.[73] Bununla birlikte düşünen bir varlık olan insan için doğrunun tek olduğunu iddia etmek ve tek doğruda birleşmek asla düşünülemez. Sünnîliğin gerçek İslam’ı, Şiîliğin ise İslam’ın tahrif edilmiş yönünü temsil ettiği düşüncesi, aslında mezhep taassubunun çözümlemeyi zorlaştıran bir önyargıdan başka bir şey değildir. İhvân-ı Safâ Risâleleri’inde geçen bir ifade meseleyi çok güzel izah etmektedir. “Mezheplerin yalnızca dinin detay kısımlarını oluşturmalarından ve yasa koyucuların onları dinin aslından türetmelerinden dolayıdır ki, her ne kadar mezhepleri farklı olsa da bu millet yine de tek bir vücut sayılır.”[74]

Bazı âlimlerin, Allah’a ve peygamberine inanma konusunda hemfikir olan tüm İslâm ümmetinin, birliğin temeli olarak Kur’an’ı görmeleri, mezhepsel tartışmalardan kaçınmaları ve herkesin kendi mezhebine uymakta serbest bırakılmasını istemesi, bizlerin de ortak kanaatidir. Ancak amaç “birbirini değiştirmek, dönüştürmek, kendine benzetmek veya  kendine yakınlaştırmak olmamalıdır.”[75] Ayrıca, hem diyalog yapıyorum demek, hem de kendi mezhebinin nüfusunu fazla göstermeye çalışmak sağlıklı bir tutum değildir. Bunun yerine gerçekçi olup güven ve inandırıcılığı muhafaza etmek lazımdır.

Onat’a göre bir çözüm bulunmak isteniyorsa, öncelikle gelenek sorgulanarak büyük bir yükün atılması gerekir.[76] Nitekim tekfirciler, ithamlarında gelenekten ve gelenekteki yanlış okumalardan beslenmektedirler. Atay, İslam’ın geleceği düzenlemek için geldiğini, dünle ilgilenmeyi ve onu yüceltmeyi yasakladığını, yarınla ilgilenilmesi gerektiğini[77] vurgular. Akbulut ise,  geçmiş Müslüman kuşakların ürettiği bilgileri yüceltmenin ve ürettikleri kavramlarla düşünmenin Müslümanlar arasında akıl tutulmasına sebep olduğuna dikkat çeker.[78] Bütün bu değerlendirmeler geçmiş nesillerin yapıp ettiklerinin eleştirel bir süzgeçten geçirilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır.

Mezhep mutaassıpları, Gazalî (ö. 505/1111) ve İbn Teymiyye (ö. 728/1328) gibilerin eserlerini örnek aldıklarını düşünürler. Hâlbuki İbn Teymiyye, muhaliflerine ciddî anlamda eleştiriler getirse de, özellikle son günlerinde hiçbir Müslüman’ı tekfir etmediği ifade edilir.[79] Gazalî’ye göre; “La ilâhe illallah Muhammedü’r-resulüllah düsturuna samimi bir şekilde bağlı kaldıkları müddetçe; yolları ne kadar farklı olursa olsun ehl-i İslâm’a dil uzatmaktan ve çeşitli mezhep mensuplarına kâfir demekten kaçınılmalıdır. Gazalî şöyle devam eder: “Küfür; Hz. Peygamber’i, Allah Teâlâ’dan getirdiği şeyleri tekzîp etmektir… Hz. Ali’nin halifeliğe en lâyık sahabe olduğuna inananlar bu konuda hata ederek muhaliflerini tekfir ediyorlar diye bunların küfrüne hükmedilmez. Zira Hz. Ali’nin hilâfete evlâ olduğuna inanmak ve buna inanmayanları tekfir etmek, şer’î bir meselede düşülen hatadan ibarettir.”[80]

Söz konusu âlimlerin görüşlerine yer vermiş olsak da, geçmiş ulemanın düşünceleri kendi dönemlerine aittir. Gerçekçi olan birlik, ortak temeller üzerinde ve günün şartlarını dikkate alarak menfaatleri bir araya getirmekle mümkün olur. Bu da ancak şeffaf bilimsel çalışmalar ve karşılıklı güvene dayalı ilişkilerle sağlanabilir.


KAYNAKÇA

[1] Bu konuyla ilgi bkz. Nasır b. Abdullah Ali el-Gıfarî, Mes’eletü’t-Takrîb, Riyad 1413/1992, c. 2, ss. 148-151.

[2] Adem Apak, “Selefîlik ve Sünnî-Şiî İlişkilerine Etkileri”, İslam’ın Hakikati ve Mezhep Sorunu, ed. Mehmet Evkuran, Anadolu İlahiyat Akademisi Yay., Ankara 2016, s. 23.

[3] Fatımîlerin politikaları için bkz. Muzaffer Tan, Haşşaşiliğin Tarihsel Arka Planı: İsmailî Davet Yapılanması, Maarif Mektepleri Yay., Ankara 2015, s. 180.

[4] Muharrem Akoğlu, “Büveyhîlerin Mezhebî Eğilimleri/Politikaları Üzerine”, Bilimname, 2009, ss. 123-138.

[5] Konuyla ilgili bkz. Osman Aydınlı, “Bağdat Mu’tezilesi’nin İslam Bilim ve Düşüncesine Katkıları”, İslam Medeniyetinde Bağdad Sempozyumu, İstanbul 2008, ss. 188-200.

[6] Sünnî-Şiî İlişkileriyle ilgili geniş bilgi için bkz. Cemil Hakyemez, Osmanlı-İran İlişkileri ve Şiî-Sünnî İttifakı, Kitap Yayınevi, İstanbul 2014; Cemil Hakyemez, “Ehl-i Sünnet’in Şiîlik Algısı ve Temel Etkenler”, Ortadoğu’nun Geleceği Açısından Şiî-Sünnî İlişkileri, editörler: Cemil Hakyemez, Mesut Okumuş, Çorum Belediyesi Kültür Yayınları, Çorum 2014, ss. 105-119; Cemil Hakyemez, “Sünni-Şii İlişkilerinde Temel Sorunlar ve Çözüm Önerileri”, İç Tehdit ve Riskler Işığında İslam Dünyasının Geleceği, hazırlayan: Ahmet Emin Dağ, İnsamer, İstanbul 2016, ss. 89-124; Cemil Hakyemez, “Şiî-Sünnî İlişkileri ve Selefîlik”, İlahiyat Akademi, c. 1, sayı. 1-2, 2015; Cemil Hakyemez, “Şiî-Sünnî İlişkileri Üzerine”, İslam’ın Hakikati ve Mezhep Sorunu, ed. Mehmet Evkuran, Anadolu İlahiyat Akademisi Eğitim Yayıncılık, Ankara 2016, ss. 223-229; Cemil Hakyemez, “Sünnî-Şiî İlişkilerinin Aktüel Durumu”, Gerilim ve Çatışma Arasında Mezhep, ed. Mustafa Tekin, EskiYeni, Ankara 2017, ss. 217-239.

[7] Muhammed b. el-Muhtar eş-Şankıti, Haçlı Savaşlarının Etkisi Altında Şiî-Sünnî İlişkileri, çev. İdris Çakmak, Mana Yayınları, s. 18; eş-Şankıti, http://www.aljazeera.com.tr/gorus/baglanti-ile-kopukluk-arasinda-sunnilik-ve-siilik

[8] Hamid İnayet, Çağdaş İslami Siyasi Düşünce, çev. Yusuf Ziya keskin, Yöneliş Yay., İstanbul 1995, ss. 75-77.

[9] Geniş bilgi için bkz. Cemil Hakyemez, Osmanlı-İran İlişkileri ve Şiî-Sünnî İttifakı, ss. 61-62.

[10] Koca Râgıb Mehmed Paşa, Tahkik ve Tevfik, –Osmanlı-İran Diplomatik Münasebetlerinde Mezhep Tartışmaları-, haz.: Ahmet Zeki İzgöer, Kitabevi, İstanbul 2003, vr. 184-b, 185-a.

[11] Koca Râgıb Mehmed Paşa, age, vr. 197-a/b, 198-a ile 217-a arası, 244-b ile 247-b arası, 251-b ile 252-b arası, 256-a/b, ss. 47-137; İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, Ankara 1988, c. 4/1, ss. 230-234.

[12] Abdullah b. Hüseyin es-Süveydî, “Hucec-i Kat’iyye”, Hak Yolun Vesikaları, çev. Yusuf Süveydî, İhlas Matbaacılık, İstanbul 1984. ss. 45-47.

[13] Şemdânîzâde Süleyman Efendi, Müri’t-tevarih, nşr.: Münir Aktepe, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi 1976, c. I, s. 123.

[14] Mollabâşi Ali Ekber’in, kendi mezhepleri olan İmâmiyye’nin küfre düşmemiş olduğunu, Zira Ebu Hanife’nin Fıkhu’l-Ekber’ine göre kıbleye karşı namaz kılanlara kâfir denemeyeceğini ifade etmiştir. Abdullah b. Hüseyin es-Süveydî, “Hucec-i Kat’iyye”, s. 42.

[15] İnayet, Çağdaş İslâmi Siyasi Düşünce, s. 79.

[16] Devin J. Stewart, Islamic Legal Orthodoxy, The University of Utah Press, 1988 s. 244.

[17] İlyas Üzüm, “Sünnî-Şiî Yakınlaşması: Dârü’t-Takrîb Tecrübesi”, İslâm Araştırmaları Dergisi, 1998, sayı. 2, ss. 181-183.

[18] Hasan Onat, “XVIII. Asırda Sünnî-Şiî İttifak Arayışları Üzerine”, 2023 (İkibinyirmiüç), sayı: 47, 15 Mart 2005, s. 64.

[19] Ahmet Zeki İzgöer, Koca Râgıb Mehmed Paşa’nın Tahkik ve Tevfik –Osmanlı-İran Diplomatik Münasebetlerinde Mezhep Tartışmaları- isimli eseri, Kitabevi, İstanbul 2003, ss. LV-LVI.

[20] Bk. Fındıklılı Şemdânîzâde Süleyman Efendi, Müri’t-tevarih, nşr. Münir Aktepe, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi 1976, c. 1, ss. 127-128.

[21] Ebu Sehl Nu’man Efendi’nin konuyla ilgili görüşleri için bkz. Mehmet Kalaycı-İsmail Alper Kumsar, Ebû Sehl Nu’mân Efendi, Hitabevi Yay., 2017, ss. 35-40.

[22] Halaçoğlu, Avşarlı Nadir Şah ve Döneminde Osmanlı-İran Mücadeleleri, s. 154.

[23] Mehmet Saray, Türk-İran İlişkileri, Ankara 1999,s. 72

[24] Onat, “XVIII. Asırda Sünnî-Şiî İttifak Arayışları Üzerine”, s. 63.

[25] Cevdet Küçük, “Abdülhamid II”, TDV İslam Ansiklopedisi, İstanbul 1988, c. 1, s. 220.

[26] Namık Kemal, “İttihad-ı İslâm”, İbret Gazetesi, 27 Haziran 1872.

Ayrıca bk.: Mustafa Nihat Özön, Namık Kemal ve İbret Gazetesi, İstanbul 1997, ss. 85-89.

[27] Esad Efendi (Mahkeme-i Ticaret zabıt kâtibi), İttihad-ı İslâm, İstanbul 1290/1873.

Esad Efendi’nin bu risalesiyle ilgili geniş bilgi için bk. Mümtaz’er Türköne, Siyasî İdeoloji Olarak İslâmcılığın Doğuşu, Etkileşim Yay., İstanbul 2011, ss. 234-237.

[28] Muhammed Paşa el-Mahzûmî, Hatırâtü Cemaleddîn el-Efganî el-Hüseynî, Beyrut 1980, ss. 168-170.

[29]  el-Mahzûmî, age, ss. 222-225.

[30] Bkz.: Ahter Gazetesi, 22 Zilhicce 1294 / 28 Kasım 1877, yıl: 3, sayı: 64, s. 477.

[31] Farzaneh Doulatabadi, Ahter Gazetesi Çerçevesinde İran-Türkiye Fikrî ve Edebî İlişkileri, Ege Ün. Sos. Bil. Enstitüsü Basılmamış Doktora Tezi, İzmir 2005, ss. 155-157.

[32] Talibof’un görüşleri için bkz. Abdurrahim Talibof Tebrizî, Messaliku’l-Muhsinîn, Tahran ts., ss. 52-53.

[33] Mazlum Uyar, İran’da Modernleşme ve Din Adamları, Emre Yayınları, İstanbul 2008, ss. 181-182, 247.

[34] Mehmet Ali Büyükkara, “Mezhepsel Uzlaşma ve Barış: Modern ve Postmodern Yaklaşımlar”, Divan, 2013, c. 18, sayı: 35, s. 112.

[35] Hasan Onat, “Kızılbaşlık Farklılaşması Üzerine”, İslamiyat, 2003, c. 6, sayı. 3, ss. 123-124.

[36] Ferhat Koca, Musa Kazım Efendi”, TDV İslam Ansiklopedisi, İstanbul 2006, c. 31, ss. 222.

Mûsâ Kazım Efendi, bir yazısında şöyle der: “Sonra bir Şiî mezhebi var. Şiîlerle Sünniler arasındaki husumet, adeta düşmanlık derecesine varmıştır. Hele bugün, bu husumeti kaldırmalı. Bugün bütün İslamların birleşmesi lazım gelir. Çünkü bu birliği oluşturamazsak, daha bir asır geçmeden Avrupalılar bizi yok edecek, bütün Müslümanlar mahvolacaktır. Şiî ulemasını davet etmeliyiz. Bir meclis teşkil ederek ihtilafları halletmeliyiz. İkimiz de Kurân okuruz. İkimiz de Allah’ın bir, peygamberin hak olduğuna inanıyoruz. Sonra onlara göre biz batıl, bize göre onlar batıl; ne hayattır, ne tefrikadır bu?” Şeyhülislam Mûsâ Kazım Efendi (1858-1920), “Kelam Kitaplarının Asrın İhtiyaçlarına Göre Düzeltilmesi ve Yazımı”, Yazıya Döken: Eşref Edip, Sadeleştiren: Hulusi Arslan, Hikmet Yurdu, 2010, sayı: 5,  ss. 399-400.

[37] Başbakanlık Osmanlı Arşivleri, Yıldız Hususi Maruzat, no: 161/7.

[38] Örneğin Abduh ekolünden olan M. Ferid Vecdi, Müslümanların mezhep taassubuyla oluşan inançlardan kurtulmadıkça itikadî ve içtimaî problemlerini çözemeyeceklerinin üzerinde ısrarla durmuştur. Müslümanların içine düştüğü sosyal ve siyasi zayıflığın sebebi olarak bilimden uzaklaşmayı, geçmişten gelen kültürel mirası aynen taklit etmeyi ve nasları mezhebi yaklaşımlarla tevile tabi tutmayı görmektedir. İsmail Bulut, Nübüvvete Farklı Bir Yaklaşım, Berikan Yay., Ankara, 2016, s. 37-38.

[39] İlyas Üzüm, ““Takrîbü’l-Mezâhib”, TDV İslam Ansiklopedisi, İstanbul 2010, c. 39, ss. 468.

[40] Geniş bilgi için bkz. İlyas Üzüm, “Sünnî-Şiî Yakınlaşması: Dârü’t-Takrîb Tecrübesi”, ss. 171-185.

[41] Rainer Brunner, Islamic Ecumenism in the 20th Century: The Azhar and Shiism Between Rapprochement and Restraint, Brill, Leiden 2004, s. 383.

[42] Geniş bilgi için bkz. Abdurrahim Ebuzeri, Lübnan’da Direniş’in Mimarı İmam Musa Sadr, çev. Sedat Baran, Fetat Yayınları, İstanbul 2012, ss. 73-83.

[43] Hamid Algar, Islam and Revolution; Writings and Declarations of Imam Khomeini, London 1981, s. 49.

[44] ed-Da’ve Dergisi, sayı: 39, Ağustos 1979; Muhammed Surur Zeynelabidin, Mecûsilerin Geri Dönüşü: İran Devriminin Tarihi, Akidevi ve Politik Boyutları, çev. Hüsrev Subaşı, Guraba Yay., İstanbul 2014, ss. 10-11.

[45] Geniş bilgi için bkz. Doğan Kaplan, “İran’da Şiî-Sünnî Yakınlaştırma Çalışmaları”, Ortadoğu’nun Geleceği Açısından Şiî-Sünnî İlişkileri, ed.: Mesut Okumuş – Cemil Hakyemez, Çorum Belediyesi Kültür Yayınları, Çorum 2014,  ss. 165-176.

[46] Geniş bilgi için bkz. Adem Arıkan, “Şiîlerin Takrîbi ve Suûdîlerin Teklifi”, Ortadoğu’nun Geleceği Açısından Şiî-Sünnî İlişkileri, Çorum Belediyesi Kültür Yayınları, Çorum 2014, ss. 184-185

[47] Cafer el-Hadi, Caferî Şiileri Tanıyalım, çev. Cafer Bendiderya, Kevser Yayınları, İstanbul 2011, ss. 9-10.

[48] el-Hadi, age, s. 11.

[49] Emil Rahimov, Бакы Дювлят Университети Илащиййат Факцлтясинин Elmи Мяъмуяси, no: 10, Sentyabr (Eylül) 2008, ss. 340-348.

[50] Habip Demir, “31 Mayıs-10 Haziran 2013 Tarihleri Arasında İran’da Düzenlenen “Şii-Sünnî İlişkileri” Çalıştayı ve İran Gezisi’ne Ait Notlar, e-makâlât Mezhep Araştırmaları, 2013, c. 6, sayı: 1, ss. 191-192.

[51]  http://irananders.de/nachrichten/news/article/rektor-der-al-azhar-schlaegt-partnerschaft-zwischen-iran-tuerkei-und-aegypten-vor.html

(17.08.2011)

[52] Toplantıda, İslami Mezhepler arası Yakınlaşma Danışma Kurulu başkanlığına, Dünya Müslüman Âlimler Birliği Genel Sekreteri Prof. Dr. Ali Muhyiddin Al-Qura Daghi seçildi. http://iina.me/wp_ar/?p=1009225 (15.09.2011)

[53] Merkez lil-Hıvâr beyne’l-Mezâhibi’l-İslâmiyye. “el-Beyânü’l-Hıtâmî”, s. 2, madde 2, http://www.oic-oci.org/arabic/conf/is/ex-4/is_ex4_fc_ar_02.pdf, 04.10.2013; Adem Arıkan, agm, ss. 177-182.

[54] Geniş bilgi için bkz. Arıkan, agm, ss. 184-185

[55] Üzüm, “Sünnî-Şiî Yakınlaşması: Dârü’t-Takrîb Tecrübesi”, s. 173.

[56] İnayet, Çağdaş İslami Siyasi Düşünce, ss. 92-93.

[57] Büyükkara, agm, ss. 133-134.

[58] A. Bülent Ünal, “İtikadi ve Siyasi Mezheplerin Yakınlaştırılmasına Dair Bazı Mülahazalar”, Dokuz Eylül İFD, 2007, sayı: 25, 2007, s. 34.

[59] Büyükkara, agm, ss. 133-134.

[60] Muhammed Hüseyin Âl-i Kâşifu’l-Ğıtâ (ö. 1373-1954), Kadıyyât-ı Filistîni’l-Kübrâ, Necef 1389, ss. 76, 166; Hasan Ali Turki Abbas, Imam Kashif al-Ghita, The Reformist Marji’ in The Shi’ah School of Najaf, Basılmamış Doktora Tezi, The University of Arizona, 1997, ss. 247-248.

[61] Âl-i Kâşifu’l-Ğıtâ, age, ss. 44-45.

[62] M. Cevâd el-Muğniye, “Zarûrâtü’t-dîn ve’l-mezhep”, Risaletü’l-İslâm, c. 2, (1369/1950), s. 387-390.

[63] Örneğin bkz. es-Sibâî, es-Sünne ve Mekânetühâ fî’t-Teşrî’, Mektebetü Dâru’l-‘Urûbe, s. 18: Zeynelabidin, age, s. 160.

[64] Mustafa Sibâî, es-Sünne ve Mekânetüha fi’t-Teşrii’l-İslamî, el-Mektebü’l İslami, Beyrut 1978, s. 10; Mustafa Özcan, http://www.yeniakit. com.tr/yazarlar/mustafa-ozcan/mustafa-sibai-ve-faris-huri-67.html

[65] Misal: “Yahudilik ve Şia kanalizasyon suyu gibidir, bir bardağı bir havuz temiz suyu kirletir, aynı zamanda da kirletme özelliğine sahiptir.” “Yahudilik de Şia da dini tahrif etmiştir. İkisi de âlim müsveddelerini rab edinmiştir.” (İbrahim Sancak, Şia ve İran’ın İhaneti, Fikir Teknesi Yayınları, 2014, s. 133, 134.

[66] Zeynelabidin, age, s. 93, 145, 167. Surur Zeynelabidin; Nasıruddin et-Tusî, İbnu’l-Alkamî ve İbn Ebî’l-Hadîd’in, Müslüman kanı döken Moğol Hükümdarı Hulagu’ya yardım ettiklerini, aslında İsmailî mülhitlerden olan Nasıruddin et-Tusî’nin, Müslümanları katlettiği için Humeyni tarafından lider kabul edildiğini ileri sürmüştür. (Bkz. Zeynelabidin, age, s. 149)

[67] Geniş bilgi için bkz. Üzüm, “Sünnî-Şiî Yakınlaşması: Dârü’t-Takrîb Tecrübesi”, ss. 171-185.

[68] Üzüm, “Sünnî-Şiî Yakınlaşması: Dârü’t-Takrîb Tecrübesi”, ss. 175-176.

[69] Üzüm, agm, ss. 181-183.

[70] Geniş bilgi için bkz. Arıkan, agm, ss. 182-183.

[71] https://www.yenisafak.com/yazarlar/farukbeser/i-sunn-yakinlamasi-mumkun-mu-39459

[72] M. Muhtar Şankıtî, http://www.aljazeera.com.tr/gorus/baglanti-ile-kopukluk-arasinda-sunnilik-ve-siilik

[73] Büyükkara, agm, s. 114.

[74]  İhvân-ı Safâ Risâleleri, ed. Burhan Sönmez, İdea Ayrıntı Dizisi, İstanbul 2014, c. III, s. 391.

[75] Sönmez Kutlu, “Ehl-i Sünnet Üzerine Soruşturma”, Marife, yıl: 5, sayı: 3, 2005, s. 438.

[76] “Her mezhep, her zihniyet, kendisi ile birlikte kendi tarihini ve geleceğini inşa eder. Bu doğrultuda tarihin geriye doğru işletildiğini, tarihle birlikte geçmişle ilgili algının da yeniden kurgulandığını unutmamakta fayda vardır.” (Hasan Onat, “İslâm Ortak Paydasını Kaybetmiş Müslümanların Açmazı: Şi’î-Selefî Kutuplaşması”, Tarihte ve Günümüzde Selefîlik, İSAV, İstanbul 2014, s. 532.)

[77] Hüseyin Atay, “Geçmiş Bitmiştir”, İslam’ın Hakikati ve Mezhep Sorunu, ed. Mehmet Evkuran, Anadolu İlahiyat Akademisi, Ankara 2016, s. 16.

[78] “İlk neslin peşine takılmak, dinsel bir trajedidir. Üstelik bu yanlışlığı ‘Hulefa-i Raşidin’, ‘Aşere-i Mübeşşere’, ‘Hadis ve Sünnet’, ‘Vahy-i Gayri Metluv’, ‘Fırka-i Naciye’ gibi kavramlarla süslemek, Müslümanlarda akıl tutulmasına sebep olmuştur.” (Ahmet Akbulut, “Müslüman Geleneğinde Siyasi Çekişmeden Teolojik Ayrışmaya”, İslam’ın Hakikati ve Mezhep Sorunu, ed. Mehmet Evkuran, Anadolu İlahiyat Akademisi, Ankara 2016, s. 48)

[79] Geniş bilgi için bkz.: Zübeyir Bulut, “Selefîliğin Kelâm İlmi’ne Getirdiği Eleştiriler: İbn Teymiyye Örneği”, Tarihte ve Günümüzde Selefîlik, İSAV, İstanbul 2014, s. 314.

[80] İmâm Gazzali, (İslâm’da Müsamaha) Faysalü’t-tefrika beyne’l-İslâm ve’z-zendeka, Dergâh Yayınları İstanbul 2016, ss. 27, 69.