Müslümanlıktan Hıristiyanlığa Geçişin Sebepleri Üzerine Sosyo-Psikolojik Bir İnceleme

Müslümanlıktan Hıristiyanlığa Geçişin Sebepleri Üzerine Sosyo-Psikolojik Bir İnceleme

Cilt/Sayı

2007 20. cilt – 2. sayı

Yazar

Doç.Dr. Asım YAPICIa

aÇukurova Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, Din Psikolojisi ABD, ADANA

Öz

Bu çalışmanın konusu, din değiştirmenin sebeplerini araştırmaktan ibarettir. Bu bağlamda günümüzde aktüel bir konu olan Müslümanlıktan Hıristiyanlığa geçişin sebepleri araştırılmıştır. İç gözleme dayalı 33 otobiyografik öykü incelenmiştir. Öyküler içerik analizi yöntemiyle çözümlenmiş, sosyal kimlik teorisiyle yorumlanmıştır. Ulaşılan sonuçlara göre; din değiştirmenin yeterli sebebi, dinî kimlikle özdeşleşme düzeyinin zayıflığı ve dini kimliğin kişiye saygın bir benlik algısı vermemesidir. Bunun dışında kalan dinsel, sosyal, psikolojik ve ekonomik gerekçeler gerekli sebepler arasındadır.

Anahtar Kelimeler

Din değiştirme, İslam, hıristiyanlık, misyonerlik, sosyal kimlik teorisi

Abstract

This study’s subject consist of studying the causes of conversion. In this context, the causes of the conversion from Islam to Christianity, an actual problem, is dealt with. In this study, 33 autobiographical stories based on introspection, are investigated. The stories are analysed by the method of content analysis and interpreted with the theory of social identity. According to the results, sufficient causes of conversion are weakness of the level of identifying with religious identity and insufficiency of religious identity to give a respected ego perception to the person. The rest like social, psychological and economical reasons are the necessary causes.

Keywords

Conversion, Islam, christianity, missionary, theory of social identity


Bilindiği gibi din değiştirme olgusu ve bunu besleyen sebepler, din psikolojisi ve din sosyolojisi başta olmak üzere pek çok sosyal bilim dalının araştırma konuları arasında yer almaktadır. Özellikle din psikologları arasında bu meselenin neredeyse 100 yılı aşkın bir süredir cazibesini devam ettirdiğini söylemek gerekir. Çünkü pek sık vuku bulmasa da, zaman zaman çok çeşitli sebeplerin etkisiyle inancını ve kimliğini değiştirenlere rastlanmaktadır (Beit-Hallahmi, 1989: 106). Bundan dolayı, bu hadisenin nasıl ve niçin gerçekleştiği meselesi araştırmacıların sürekli dikkatini çekmiştir. Neredeyse “imkânsız gibi görünenin mümkün hale gelmesi” (Yavuz, 1982: 92) gibi gerçekleşmesi çok zor olan bu hadise bireyin dinî-sosyal kimliğinde ve şahsiyetinde köklü değişimlerin yaşanmasına sebep olmaktadır. Esasen araştırmacıların bu konuya ilgi duymasının arkasında da onun bu özelliği yatmaktadır.

Bu çalışmanın amacı; Müslüman kültür çevresinde doğup büyüyen, ancak hayatın akışı içerisinde Hıristiyanlık dinini benimseyenlerin niçin böyle bir tercihte bulunduklarını, onları buna götüren sebeplerin neler olduğunu sosyo-psikolojik bir bakışla incelemekten ibarettir. Başka bir deyişle “din değiştirenler niçin böyle bir tavır içerisine girmektedir?” sorusuna, günümüzde aktüel bir konu olan Hıristiyanlığa geçiş öyküleri çerçevesinde cevap bulmayı hedeflemekteyiz.

KURAMSAL ÇERÇEVE

1- DİN DEĞİŞTİRME OLGUSU VE ARKASINDAKİ SEBEPLER

Bilindiği üzere “din değiştirme” Batılı dillerde “conversion” deyimiyle ifade edilmekte ve bununla “dinî açıdan bir halden bir başka hale dönüş”, daha net bir ifadeyle “bir dinden başka bir dine geçiş” anlamı kastedilmektedir. Bu kapsamda o, deskriptif bir kelimedir. Yani hem bir dine girişi hem de o dinden vazgeçip bir başka dine geçişi tanımlamada kullanılmaktadır (Hökelekli, 2005; James, 1931; Köse, 1997; Peker, 2003; Vergote, 1966). İslam kültüründe din değiştirme normatif bir anlam içermekte, bu sebeple İslam’a giriş doğru yola kılavuzlanma anlamında “ihtida” kelimesiyle ifade edilmektedir. Doğru yolu reddederek yanlış bir yolu tercih etmeye de “irtidat” denmektedir. Aslında bunu doğal karşılamak gerekir. Çünkü her din kendisine döneni “mühtedi”, yani “hidayete eren”, “doğru yolu bulan” ve “hakikate erişen” şeklinde tanımlarken, kendisinden çıkanı ise “mürted”, yani “kurtuluşa erdirici olandan vazgeçen, doğru yolu reddeden, bu sebeple inkâra ve sapıklığa düşen” olarak nitelendirmektedir. Burada iç grup ile dış grubun aynı hadiseyi kendi bakış açılarından hareketle farklı algıladıkları görülmektedir (Deschamps, 1997; Hewstone & Jaspars, 1990; Yapıcı, 2006). Bu sebeple iç grup kendisine katılanları çoğu kere hayranlıkla ve övgüyle bağrına basarken, kendi inanç ve kimliğinden sıyrılarak başka bir dinî benimseyenleri ihanet, cahillik ve sapıklıkla suçlamaktadır.

Gerek ihtida, gerekse irtidat hadisesi sosyal bilimlerde din değiştirme (conversion) kavramı içerisinde ele alınsa da söz konusu kavramın muhtevası sadece bunlarla sınırlı değildir. Zira o, “dinden uzaklaşma” ve “din içi dindarlaşma” anlamlarını da içermektedir (Kayıklık, 2005; Kim, 2003; Köse, 1997). Ancak biz çalışmamızda bu kavramı bir dine mensup olan bir kişinin mevcut dinî grup kimliğinden, inanç ve değerler sisteminden vazgeçerek bir başka dinî grup kimliğine, inanç ve değerler sitemine geçiş yapma anlamında kullanıyoruz.

Din değiştirme ile ilişkili teorik tartışmalara uzun uzadıya girmek, dahası zaten literatürde var olan kuramsal yaklaşımları tekrarlamak niyetinde değiliz.1 Bu çerçevede hareket noktamızı şu şekilde ifade edebiliriz: Din değiştirmenin gerekli sebepleri ile yeterli sebebi birbirinden farklıdır. Anlaşılan o ki, literatürde gerekli ve yeterli sebep ayrımı pek fazla yapılmamakta, öngörülen nedenler çeşitli kuramcıların yaklaşımıyla ya da eklektik bir bakış açısıyla sıralanmaktadır.

Kuşkusuz Köse’nin de (2004: 410) belirttiği gibi, din değiştirme olayı çoğu durumlarda bir tek sebebe indirgenemeyecek bir olgudur. Çünkü onun hem gerçekleşme şartları hem de sonuçları çok farklı biçimlerde olabilmektedir. Her din değiştirmenin kendine özgü şartlardan beslenen biricik bir hadise olduğu düşünülecek olursa, din değiştirmenin sebepleri diye sıralanan maddelerin benzerliklere dayalı genelleştirmeler olduğu rahatlıkla söylenebilir. Ancak bu sebepler içerisinde “acaba aslî olanlar ile tâli olanlar birbirinden ayrılabilir mi?” Bir araştırmacı, kendi bakış açısına göre bu soruya olumlu ya da olumsuz cevap verebilir. Hatta her din değiştirenin etkilendiği birincil sebeplerle ikincil sebeplerin ayrı ayrı dökümü yapılabilir. Buradan hareketle ortak sebepler belirlenmeye çalışılabilir. Esasen genelde tercih edilen yöntem de bu şekildedir. Mesela, “mahrumiyet-telafi kuramı” ve “sosyal ağ teorisi” din değiştirme sürecindeki başat faktörleri belirlemeye yöneliktir (bk. Köse, 1997; 2004; Kim, 2003; Sevinç, 2006). Ancak biz sosyal kimlik kuramına dayanarak daha farklı bir yaklaşım önermek istiyoruz. Bu bağlamda din değiştirme hadisesinin ardında yatan nedenleri “yeterli sebep” ve “gerekli sebepler” şeklinde ikiye ayırarak yürümenin anlamlı ve faydalı olacağını düşünüyoruz. Dikkat edilecek olursa burada söz konusu edilen “yeterli sebep” tekil, “gerekli sebepler” ise çoğul bir kullanımdır. Bu, şu anlama gelmektedir: Bir insanın din değiştirmesini az ya da çok etkileyen çok sayıda gerekli sebepten bahsedilebilir. Ancak yeterli sebep bir tanedir. Eğer bu yeterli sebep devreye girmezse, gerekli sebepler dönüşüm için yeterli değildir. Yani gerekli sebepler dinsel dönüşümü hızlandırıp kolaylaştırabilir. Ancak bunların mutlaka yeterli sebeple birlikte devreye girmesi gerekir.

Yeterli sebep-gerekli sebepler ayrımı ister bireysel ister sosyal nitelikli olsun beşerî hadiselerin arkasındayatan “asıl” neden ile bunu besleyen “tâli/ikincil” gerekçeleri birbirinden ayırmanın işlevsel olacağı fikrine dayanmaktadır. Özellikle sosyal kimlik kuramcıları tarafından ön planda tutulan bu ayrıma göre yeterli sebep bir olayın kaynağını oluştururken; onun yönünü, süresini, yoğunluğunu ve şiddetini belirleyen unsurlar gerekli sebepler arasındadır (Deschamps & Devos, 1999; Capozza & Volpato, 1994).

2- SOSYAL KİMLİK KURAMI VE DİN DEĞİŞTİRME

Sosyal kimlik kuramına göre her insanın birisi bireysel diğeri sosyal olmak üzere iki temel kimliği vardır. Bireysel kimlik kişiyi diğer insanlardan farklılaştırırken, grup aidiyetlerine vurgu yapan sosyal kimlik onun mensup olduğu grup üyeleriyle ortak yönlerini ön plana çıkarmaktadır (Krş. Leyens, Yzerbyt & Schadron, 1996: 89; Azzi & Klein, 1998: 75).

Sosyal kimlikler birisi sosyal gruplandırma (kategorizasyon), diğeri sosyal kıyaslama olmak üzere iki temel süreçten beslenerek şekillenmektedir. Dolayısıyla sosyal kimliğin bir ayağının bilişsel (kognitif), diğer ayağının ise güdüsel faktörlerle biçimlendiğini söylemek mümkündür (Tajfel, 1972; Tajfel & Turner, 1986; Yapıcı, 2004). Sosyal gruplandırma insanın dış dünyayı “biz” ve “onlar/ötekiler” kategorik ayrımına dayalı olarak algılamasıyla ilişkilidir. Buna kimliğin kognitif temeli denmektedir. Burada geçen “biz” ve “onlar/ötekiler” ayrımı bir değer yargısı, anlamlandırma ve yargılama içerdiği için sadece zihinsel bir tasarımdan ibaret değildir (BarTal, 1999: 45). İşte bu noktada sosyal kimliğin sürekliliğini sağlayan güdüsel faktörler devreye girmektedir. Bu da kişinin mensup olduğu grubu öteki gruplarla karşılaştırması, bu süreçte iç grup yanlılığı/tarafgirliği göstererek kendi grubunu yüceltmesi dış grupları ise olumsuzlamasıdır. Eğer süreç bu şekilde işlerse iç grupdış grup ayrımı ve iç grubun olumlu dış grubun olumsuz olarak algılanması kişiye saygın ve prestijli bir benlik algısı kazandırır. Kişi ait olduğu grubundan ve kimliğinden memnun olduğu sürece grubuyla özdeşleşme düzeyi artar (Tajfel, 1972; Tajfel & Turner, 1986; De La Haye, 1998). Eğer kişi yaptığı kıyaslamalarda kimliğinin ve grubunun kendisine öz saygı sağlamadığı, prestijli bir benlik algısı vermediğini hissederse iki farklı tavır izleyebilir. Birincisi, kendi grubunu ve kimliğini ötekine karşı yüceltebilmek için kıyaslama ölçütlerini değiştirir. Mesela, gelişmişlik ve modernlikte kendi grubunu geri kalmış kabul eden bir Müslüman ahlak ve namus açısından Hıristiyanlardan daha iyi olduklarını ileri sürerek ötekine karşı duygusal ve zihinsel üstünlük sağlamaya çalışır. İkincisi, kişi eğer kıyaslama kriterleri açısından kimliğini ve iç grubunu olumlu algılayamaz ve değerlendiremezse, bu durumda diğer bir gruba geçiş imkânı aramaya başlar. Çünkü insan sosyal kimliği açısından kendisini ve grubunu olumlu görme ve algılama arzusu ile motive bir haldedir. O, bu arzusunu gerçekleştirmezse, kimliğini prestijli olarak algılayamayacağı için öz saygısında ciddi bir düşüş yaşayacaktır. Bu da onun kimliğiyle özdeşleşme düzeyini zayıflatacak, dolayısıyla bu durumda kalan kişi kendisine öz saygı sağlayacak saygın ve itibarlı bir kimlik edinme çabası içerine girecektir. Sosyal kimlik kuramcılarına göre, bu süreç mevcut grup ve kimlikten uzaklaşarak yeni gruplara girme ve yeni bir kimlik edinme sürecinin asıl sorumlusudur (Deschamps & Devos, 1999; Lorenzi-Cioldi & Doise, 1994; Tajfel & Turner, 1986; Serino, 1999; Yzerbyt & Schadron, 1996).

Sosyal kimlik teorisinin öngörülerine dayanarak söyleyecek olursak, din değiştirmenin yeterli sebebi ile gerekli sebeplerini birbirinden ayırmak gerekir. Yeterli sebep dinî kimlikle özdeşleşme, dolayısıyla dinî kimlikten memnuniyet düzeyinin zayıf ya da kuvvetli olmasıdır. Eğer mensup olduğu gruba bağlı olarak kazandığı dinî-sosyal kimlik bireye prestijli bir benlik algısı ve öz saygı sağlıyorsa, ya da her halükarda kişi kendi dinî grubunu ve kimliğini öteki dinî grup ve kimliklerle karşılaştırdığında olumlu ve arzu edilebilir buluyorsa bir başka gruba ve kimliğe geçmeyi düşünmez. Aksine, eğer birey mevcut grubundan ve kimliğinden rahatsızlık duyuyorsa, aidiyetleri ona saygın bir benlik algısı sağlamıyorsa, bu durumda bir başka gruba geçiş arayışları gösterebilir. Çünkü olumlu sosyal kimlik algısı ait olunan grupla özdeşleşme düzeyini kuvvetlendirirken olumsuz sosyal kimlik algısı kişiyi grubundan duygusal ve düşünsel açıdan uzaklaşmaya götürebilir.

Şu halde din değiştirmenin ardında yatan yeterli sebep bireyin sosyal kimliğinden memnun olmamasıdır (Yapıcı & Yıldırım, 2003). Bunun dışında yer alan; “çocukluk dönemi aile içi ilişkiler”, “ebeveynin dinî yaşantısı ve bunun çocuk üzerindeki etkileri”, “suçluluk ve günahkârlık duygusu”, “anlam isteği ve zihinsel tatmin”, “var oluşsal kaygılar”, “boşluk hissi”, “dramatik tecrübeler”, “dinî olgunlaşma ve arayışlar”, “mistik yönelimler”, “mevcut dinî inanca yönelik eleştiriler”, “dindarlara ve din adamlarına yönelik tenkitler”, “dinî tecrübeler”,”rüyalar ve vizyonlar”, “dinî ikna”, “sosyal etkileşim”, “evlenme”, “maddî çıkar sağlama çabaları” vb. faktörler (bkn. Hökelekli, 2005; Peker, 1979; 2003; Köse, 1997; 2004; Setta, 1999) din değiştirme sürecini etkileyen gerekli sebeplerdir. Başka bir deyişle bu sebepler gereklidir, fakat yeterli değildir. Çünkü suçluluk ve günahkârlık hisseden, var oluşsal kaygılardan mustarip olan, dinî bir tecrübe yaşayan ya da alternatif inançları inceleyen herkes din değiştirmemektedir. Ancak dinî kimliğinden memnun olmayan, dinî kimliği kendisine saygın bir benlik algısı vermeyen, dolayısıyla yeni bir dinî kimlik arayışında olanlar din değiştirme sürecini yaşamaktadırlar. Esasen gerekli sebepler bu noktada devreye girmekte ve kimliğinden hoşnut olmayan, dinî grubu ve kimliğiyle özdeşleşmesi çok zayıf olan ya da mensup olduğu dinî kimliği kendisine olumsuz bir benlik algısı veren kişiler farklı farklı sebeplerle din değiştirme sürecine girebilirler. Öyleyse din değiştirme hadisesinin asıl sorumlusunun olumsuz sosyal kimlik algısı olduğunu söylemek mümkündür. Bununla birlikte diğer tâli sebepler dönüşüm sürecini hızlandıran, kolaylaştıran, meşrulaştıran ve aklîleştiren gerekçeler olarak değerlendirilebilir.

Din değiştirmelerde yeterli sebep olarak ileri sürülen “dinî kimlikle özdeşleşme düzeyinin zayıflığı”, “mevcut dinî kimliğin kişiye saygın bir benlik algısı sunmaması”, “dinî kimliğin yeterince içselleştirilememesi”, “dinî kimlikten memnuniyetsizlik” vb. hususlar, muhteva itibariyle farklı noktalara atıf yapsalar da, bunların hepsi dinî kimliğin fert üzerindeki etkinliğinin zayıf ve kırılgan bir hal almasını ön plana çıkaran açıklamalardır. Tarihsel süreçte yaşanan din değiştirme hadiseleri burada bahsi geçen yeter sebeple izah edilebilir. Mesela; ilk Müslümanlardan Ubeydullah b. Cahş’ın Habeşistan’a hicret ettikten sonra; “Önceleri din konusunu uzun uzun düşünmüştüm. Hıristiyanlıktan daha hayırlı bir din görmeyip Hıristiyan olmuştum. Sonra Muhammed’in dinine girdim ve şimdi tekrar Hıristiyanlığa döndüm.” diyerek din değiştirmesi (bk. Kazıcı, 1997: 295; Öztürk, 2001: 83) Müslüman kimliğinin onda yeterince içselleşmediği ya da süreç içerisinde onun Müslüman kimliğini kendisine öz saygı sağlayan prestijli bir kimlik olarak algılamadığını göstermektedir. Bu durum başka sebeplerle de birleşince din değiştirme hadisesi tezahür etmiştir. Hz. Peygamberin vefatından sonra gerçekleşen ridde ve irtidat hareketlerine bakılacak olursa bu hareketlere katılanlarda İslam’ın inanç esaslarının ve dünya görüşünün yeterince içselleşmediği (krş. Ecer, 2000: 84; Fayda, 1998: 327), dolayısıyla Müslüman kimliğinin verdiği memnuniyetin yeterince hissedilmediği rahatlıkla görülebilir. Daha yakın bir tarihte Yunan isyanı sırasında Girit’te yaşanan irtidat olayları da bu kapsamda değerlendirilebilir. Çünkü dinî ve millî kimlikleriyle bütünleşme düzeyleri zayıf olan Giritli Müslümanlardan bir kısmı asıl isimlerinin önlerine ya da arkalarına Rum isimleri eklemekte ve günlük hayatlarını Hıristiyanlar gibi yaşamaya çalışmaktadırlar. Onlar, Yunan isyanı sırasında zaten yeterince özdeşleşemedikleri Müslüman kimliklerini rahatlıkla terk ederek Hıristiyan olmuşlar, dahası söz konusu isyanda Osmanlı Devletine karşı Yunanlarla birlikte hareket etmişlerdir (Adıyeke & Adıyeke, http://).

Kanaatimizce günümüzde meydana gelen Müslümanlıktan dönme ve Hıristiyanlığı kabul etme hadiselerinin asıl sorumlusu da, dinî kimlikle özdeşleşme düzeyinin düşük olması, dinî kimlikten memnuniyet duyulmaması, kısaca kimlik bunalımı yaşanmasıdır. Köse’- nin (2004: 407) “Din değiştirme eylemi sadece teolojik bir tercihten ibaret değildir. Hıristiyanlığı geçen bir kişi Hıristiyan olmayı seçmekten öte Batlı olmayı tercih etmektedir.” şeklindeki ifadesini bu bağlamda değerlendirmek mümkündür. Şu halde Doğulu Müslüman kimliği ile Batılı Hıristiyan kimliği karşılaştırıldığı ve Hıristiyan olmak kişiye öz saygı kazandıran saygın bir kimliğe sahip olmak anlamı taşıdığı zaman din değiştirme süreci başlamış demektir.

ARAŞTIRMADA YÖNTEM VE CEVAP ARANAN SORULAR

Sosyal bilimler perspektifinden bakılacak olursa, Müslümanlıktan vazgeçerek Hıristiyanlığı kabul etme hadisesinin anket, mülakat, katılımlı gözlem, biyografik ve otobiyografik eserlerin tahlil edilmesi vs. başta olmak üzere farklı şekillerde incelenebileceğini söylemek mümkündür. Bu çalışmada ise iç gözleme dayalı otobiyografik malzemeler kategorisinde değerlendirilebilecek öyküler üzerinde yoğunlaşılmıştır. Başka bir deyişle bu araştırmanın verileri, yaşanmış olduğu söylenen Hıristiyanlığa geçiş öykülerinden alınmıştır. Bu bağlamda Davut Muratoğlu’nun (2002) “Neden Hıristiyan Oldular?” ismiyle yayınladığı kitaptaki 17 öykü2 ile “www.incilturk.com” adresinde yer alan 16 öykü3 incelenmiştir. Buna göre çözümlemeler toplam 33 öykü üzerinden yapılmıştır4 Her öykü içerisinde yer alan sebepler öncelikle yüzdelerle ifade edilmiş, bu kapsamda genel sebepler ile kişiye özgü nedenler belirlenmeye çalışılmıştır. Bunun da ötesinde öyküler içerik analizi5 yöntemiyle çözümlenerek, satır aralarına sıkışan nedenler yakalanmaya gayret edilmiştir6 .

Hıristiyanlığa geçiş öyküleri analiz edilirken; (a) ailenin dinî yapısı, (b) bireysel inanç ve dinsel hayat, (c) dinî bilgi seviyesi, (d) mevcut dinî kimlikten memnuniyet duyma ve özdeşleşme düzeyi, (e) çocukluk dönemi aile içi ilişkilerin mahiyeti, (f) ruhsal durum, psikolojik tatminsizlikler ve arayışlar, (g) sosyo-psikolojik faktörler, (h) misyonerlerle temas şekilleri ve (i) Hıristiyanlığın etkileyici taraflarının neler olduğu meselesi ön planda tutulmuştur.

Metodolojik açıdan şu hususu özellikle vurgulamak gerekir: Kendi ifadeleriyle bu öyküler bizzat yaşayanların aktardığı öykülerdir. Yani temelde iç gözleme dayanmaktadır. Ancak iç gözleme yapılan eleştiriler burada daha önemli hale gelmektedir7 . Acaba bu kişiler hayatlarını ve bu arada yaşadıkları duygu ve düşünceleri nesnel bir şekilde aktarmışlar mıdır? Yoksa bu öyküler, aklîleştirilme kaygısıyla yeniden inşa mı edilmiştir? Hepsinden de önemlisi bu hadiseler gerçekten yaşanmış mıdır, yoksa hayalî kurgular mıdır? Kuşkusuz bu sorulara tatmin edici cevaplar bulmak oldukça zordur. Bu sebeple biz bu öyküleri yaşanmış varsayarak analizlerimizi yapmak istiyoruz. Ancak iç gözleme dayalı söz konusu otobiyografik malzemenin din değiştirme sürecini aynıyla yansıttığı konusunda ciddi kuşkular taşıdığımızı da belirtmek durumundayız.

ÖYKÜLERİN ANALİZİ

İnancın oluşması ve çocuğun içinde büyüdüğü kültürün ürünü haline gelmesinde, aile başta olmak üzere sosyal çevrenin önemi inkâr edilemez. Çünkü Beit-Hallahmi’- nin de (1989: 65) belirttiği üzere, dinî inanç ve tutumların nasıl oluştuğu hususunda hâlâ en yetkili kuram sosyal öğrenme teorisidir. Çocuk, neye nasıl inanacağını ve ibadet edeceğini öncelikle model aldığı şahsı, yani anne ve baba başta olmak üzere aile fertlerini gözlemleyerek öğrenir (Argyle & Beit-Hallahmi, 1975; Vergote, 1966). Bu ise çocuğun inanç dünyasının sınırlarının, sosyalleşme sürecinde aile ve kültür tarafından belirlendiğini göstermektedir. Bu sebeple din değiştirme hadiselerinde ailenin dinî inancını ve dinî yaşantı biçimini dikkate almak gerekir.

Tablo 1’de Müslümanlıktan Hıristiyanlığa geçiş yapanların ailelerinin dinî inanç ve yaşayış durumu izlenebilir. Buna göre ailesinin dindar olduğunu söyleyenlerin oranı % 27.27’dir (f= 9). Kuşkusuz buradaki dindarlık ifadesine dayalı tanımlamanın nesnellik düzeyi tartışılabilir. Bununla birlikte ailelerinin dindar olduğunu söyleyenlerin, genellikle namaz kılma, oruç tutma, kurban kesme, Kuran okuma, hatim indirme vb. ibadetlere atıf yaptıkları görülmektedir. Onların bir kısmı ise bu durumu: “Ailem İslamî kurallara göre yaşamaktadır.” tarzında genel ifadelerle dile getirilmektedir. Ailesinde dine ilgisizlik bulunanlar % 18.18 (f= 6) civarındadır. Bunların hem dinî yaşantıları hem de Müslüman kimliğiyle özdeşleşme düzeyleri oldukça zayıftır. Başka bir deyişle İslam Dini onların günlük hayatlarını etkileyen ve yönlendiren bir güç konumunda değildir. Dolayısıyla çocuk yetiştirme davranışlarında da dinî terbiyeye pek fazla müracaat etmemektedirler. Ailesinde inançsızlık eğilimi bulunanlar % 9.09’dur (f= 3). Doğal olarak bu tip ailelerde çocukların hem sağlıklı ve yeterli bir din eğitimi almadığı hem de onların Müslüman kimliğini benimseme ve onunla özdeşleşme düzeylerinin zayıf kaldığı görülmektedir. Ailesinin Alevî olduğunu, dolayısıyla Alevî bir kültür içerisinde büyüdüklerini ifade edenler %9.09 (f= 3) oranındadır. Bunlar, hem kendilerinin hem de ailelerinin yeterli dinî bilgilerinin olmadığını; namaz, oruç vb. ibadetleri yapmadıkları, bunun da ötesinde sosyal çevreleri tarafından Müslüman olmamakla itham edilip dışlandıklarını söylemektedirler. İfadelerinden de anlaşıldığı kadarıyla, onlar Müslüman kimliğiyle barışık değillerdir. Hıristiyanlığa geçiş yapanlardan bir kişinin (% 3.33) ailesi köken itibariyle Hıristiyan olup sonradan Müslüman olmuştur. Bu kişi ailesinin dindar olduğunu ifade etse de sosyal çevre tarafından “dönme” olarak algılandıkları için dışlandığını söylemektedir. Yine bir kişi (% 3.33), annesi ve kız kardeşinin Kilisede yapılan çeşitli etkinliklere katıldığını ifade etmektedir. Esasen bu kişi annesinin dini hakkında bilgi vermemekte ve “Babam Müslüman olduğu için ben de Müslüman olarak büyüdüm.” demektedir. Bu da onun annesinin Müslüman olmayabileceği düşüncesini akla getirmektedir. Hıristiyanlığa geçiş yapanların % 30.30’u (f=10) ailesinin dini yaşantısı hakkında net bir bilgi vermemektedir. Bununla birlikte genel eğilim “Müslüman bir çevrede, Müslüman bir aile içerisinde büyüdüm.” şeklindedir.

Görüleceği üzere, ailenin İslam Dinine ve onun gereklerine karşı ilgisiz tavır takınması Hıristiyanlığı benimsemede belirli bir etkiye sahiptir. Ancak bu etki Hıristiyanlığın tercih edilmesini izahta tek başına yeterli değildir. Çünkü öykülerden anlaşıldığı kadarıyla ailesi dindar olduğu halde din değiştirerek Hıristiyan olanlar, hatta bu sebeple ebeveynleriyle ilişkileri bozulanlar mevcuttur. Bu ise, sadece aile faktörünün İslam’- dan vazgeçerek Hıristiyanlığa geçişi izahta yeterli olmadığı anlamına gelmektedir. Ancak ailenin dine ilgisizliği, din değiştirme sürecini şu ya da bu şekilde etkileyen gerekli faktörler arasındadır. Nitekim Hökelekli ve Çayır’ın (2006) Müslüman iken Hıristiyanlığa geçiş yapanlar üzerinde yürüttükleri anket çalışmasından elde dilen tespitler de bu yöndedir. Onlara göre din değiştirenlerin ailelerinin % 8’i “ateist”, % 28’i “dine ilgisiz”, % 20’si “dine ilgili”, % 24’ü ise “dine bağlı, fakat ibadet etmeyen” bir görüntü arz etmektedir, yani onların önemli bir bölümünün (% 80) hayatında din görünen bir etki ve muhtevaya sahip değildir. Bununla birlikte Sevinç’in (2006) tespitleri biraz daha farklı ve karışıktır. Ailede İslam’ın yaşanması ve dindarlık ile Hıristiyanlığa geçiş arasındaki ilişki belirgin değildir. Zira ebeveynlerinden birisini ya da her ikisini “dine ilgisiz” ve “ateist” olarak tanımlayanların oranı oldukça düşük, “dindar” ve “oldukça dindar” olarak tanımlayanların oranı ise oldukça yüksektir. Bu da ailenin dini yapısının din değiştirmede yeterli sebep olmadığını, ancak sürece katkıda bulunan gerekli sebepler içerisinde yer alabileceğini ortaya koymaktadır.

Ailenin dinî yaşantısı çocuğun dinî inançlarının ve ibadet davranışlarının oluşmasında çok önemli bir hisseye sahiptir. Ancak çocuk sadece pasif bir alıcı konumunda değildir. O, yakın veya uzak çevresinden öğrendik lerini zihinsel yapısıyla harmanlayarak kendine has bir inanç dünyası oluşturur(Yavuz, 1983). Özellikle okul döneminin sonlarında somut düşünce aşamasından soyut düşünebilme aşamasına doğru geçişin olması (Piaget, 2004) ve ergenlik dönemiyle birlikte inanç alanında yaşanan şüphe ve krizlerin sağlıklı bir şekilde çözülüp çözül(e)memesi, gencin dinî hayatını derinden etkileyebilir (Allport, 2004; Vergote, 1966). Bu da onun yetişkinlik döneminde dine ne kadar önem vereceğini, dini ne oranda yaşamaya çalışacağını etkileyen hususlardandır. Bu noktada Hıristiyanlığa geçiş yapanların böyle bir dönüşüm yaşamadan önceki dinî hayatlarını incelemenin, süreci besleyen faktörleri anlama açısından işlevsel olacağını düşünüyoruz.

Tablo 2’deki verilere göre, Hıristiyanlığa geçiş yapanların % 6.06’sı (f= 2) önceki hayatlarında inançsızdır. İnançsız olanların içlerindeki inanma ihtiyaçlarını şu ya da bu şekilde doldurmaya çalışmaları doğaldır. Bunlar Müslüman kimliğini ve İslam Dini’ni önemsemedikleri için, bir başka dinî inancı tercihe yöneldiklerinde kendilerini zihinsel, duygusal ve sosyal olarak engelleyen faktörlerle karşılaşmamaktadırlar.

Hıristiyanlığa geçiş yapmadan önce inançlı olan, yani Allah’a inanan, Müslümanlığı sadece inanç olarak benimsemiş bulunan, fakat dine ilgisiz olanlar % 55.55 (f= 18) oranındadır. Bunlar; hayatlarında dine yer vermeyenler, günlük yaşamlarında dinin etkisini hissetmeyenler, özellikle ibadetlere ilgi duymayanlardır. Dinin gündelik hayatta etkisini hissetmeme durumu dinî kimlikle özdeşleşmenin zayıflamasıyla, yani mevcut dinî kimliği besleyen kaynakların gücünün ve etkinliğinin azalmasıyla yakından ilişkilidir. Bu da bir başka inanca geçişin normal olarak algılanmasını ve din değiştirmeyi kolaylaştırıcı bir etkiye sahiptir. İnançlı olan, fakat ibadetlerini ailesini memnun etmek için yapanlar % 6.06’dır (f= 2). Anlaşıldığı kadarıyla bu kişilerde ibadet davranışı içselleşmiş ve özümsenmiş değildir. Dahası, ibadet etme arzusuyla değil, ibadet ediyormuş gibi görünme ihtiyacıyla güdülenmişlerdir. Dolayısıyla normatif dışsal baskılarla yaşanmaya çalışılan din şahsiyetin bir parçası haline gelmediği için içselleşip kökleşmemiştir. Dinî kimliği besleyen içsel kaynakların zayıf kalmasına sebep olan bu durumun din değiştirme sürecine aktif bir şekilde katılması da doğal bir hale gelmektedir.

Kendi ifadeleriyle Müslümanlığın gereklerini yapmaya çalışanların, yani dindarların oranı % 15.15’te (f= 5) kalmaktadır. Ancak bunların hangi ibadetleri nasıl ve ne düzeyde ifa ettikleri belirgin değildir. Genel anlamda “namazımı kılardım”, “oruç tutardım”, “Kur’an okurdum” ve “dua ederdim” tarzında ifadelerle karşılaşılmakta ya da “İslamî kurallara göre yaşamaya gayret ederdim.” vb. içeriğinin nasıl doldurulduğu belli olmayan söylemler ön plana çıkmaktadır. Her halükârda bunlar dini duygusal, düşünsel ve davranışsal boyutta yaşamaya çalışan kişiler olarak algılanıp “dindar” olarak nitelendirilebilir. Bununla birlikte mevcut 33 kişiden sadece 5’inin, yani oldukça düşük bir oranın bu kategoride yer aldığı unutulmamalıdır. Kanaatimizce, farklı nedenlerden dolayı dinî-sosyal kimlikleriyle özdeşleşmeleri kırılgan bir yapı arz eden bu tür kişiler, son tahlilde mevcut inanç ve grup kimliklerini eleştirmeye, sosyal kıyaslama ortamında Hıristiyanlığı İslam’dan daha üstün görmeye başlamışlardır. Bu durum, mensup olunan grubun sunduğu öz saygı düzeyini iyice azaltmakta, böylece dinî kimlikler arası bariyerler yok olmakta, neticede din değiştirme hadisesi mümkün hale gelmektedir.

Hıristiyanlığa geçiş yapanların % 6.06’sının (f= 2) dinî ruhsal ihtiyaçlarını gidermek için din dışı ya da yarı dinî maneviyatı önceledikleri, bu kapsamda ezoterizm, okültizm ve spiritüalizmle ilgilendikleri görülmektedir. Bunlar müesses bir dinî hayatı yaşamadıklarından içlerindeki manevî boşluğu dinle değil, din dışı ya da yarı dinî uygulamalarla doldurmaya çalışmaktadırlar.

Tablo 2’de Hıristiyanlığa geçiş yapmadan önce ister inançlı olsun ister olmasın, ister dindar olsun ister olmasın, kültürel anlamda Müslüman olan gençlerin dinî bilgi ve dinî kimlikleriyle özdeşleşme düzeyleri verilmiştir. Oradaki veriler göstermektedir ki, kökende Müslüman oldukları halde daha sonra Hıristiyanlığı tercih edenlerin % 87.88’inin (f= 29) dinî bilgi düzeyi oldukça zayıftır. Esasen bu durum onların sağlıklı bir din eğitimi al(a)mamasından kaynaklanmaktadır. İncelenen öyküler içerisinde açıkça tespit edilebilir ki, Hıristiyanlığa geçiş yapanların büyük bir kısmı İslam’ı bilmediğini, sağlıklı ve yeterli bir din eğitimi almadığını itiraf etmektedir. Bir kısmının ise İslam hakkında konuşurken ciddi bilgi eksiklikleri, hatta bilgi yanlışlıkları içerisinde olduğu görülmüş, buradan hareketle din eğitimi düzeylerinin oldukça zayıf ve yetersiz olduğu sonucuna varılmıştır. Hökelekli ve Çayır’ın (2006) tespitlerine göre din değiştirenlerin % 88’inin dinî bilgi düzeyi ibadetlerini yapacak kadardır. Örneklemin sadece % 12’si ileri seviyede dinî bilgiye sahip olduğunu söylemiştir. Yazarlara göre ilköğretim ve lisede okunan DKAB dersleri onlara az da olsa belli oranda bir bilgi sunmaktadır. Fakat bu bilgi oldukça yetersizdir. Ayrıca Hökelekli ve Çayır- ’ın (2006) bulguları ortaya koymaktadır ki, dinî bilgilerini okuldan alanlar % 32; anne-babadan alanlar % 20; aile büyüklerinden alanlar % 16; mahalle camisinden alanlar % 16; kitle iletişim araçlarından alanlar % 8; hiç dini bilgi almadım diyenler de % 8 oranındadır. Sevinç- ’in (2006) araştırmasında ise Kur’an Kursu’na gidenler (% 50) ve gitmeyenler (% 50) eşit oranda çıkmıştır. Bizim çalışmamızda din değiştirenlerin dinî bilgilerini hangi kaynaklardan aldıkları değil, yeterli ve sağlıklı bir din eğitimi alıp almadıkları sorgulanmıştır. Öyküler analiz edildiğinde din değiştirenlerin İslamî bilgi düzeylerinin yeterli olmadığı belirgin bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Eğitim ve bilginin kimliği besleyen en önemli faktörler arasında yer aldığı düşünülecek olursa, yetersiz ve niteliksiz dinî bilginin değil, fakat bunun beraberinde getirdiği kimlik zaafının din değiştirmelerde etkili olduğu düşünülebilir.

Öykülerinin tamamında Hıristiyanlığa geçiş yapan bireylerin ya Müslüman kimliğiyle özdeşleşme düzeylerinin çok düşük olduğu ya da daha önce kısmen Müslüman kimliğini benimsemiş olsalar da süreç içerisinde Müslüman kimliğinin onlara saygın ve onurlu bir kimlik algısı vermediği görülmektedir. İslam inançlarına ve öğretilerine, özellikle Kuran’a ve Hz. Muhammed’e yönelik eleştiriler, Müslümanlara yönelik tenkitler, bu bağlamda her iki din arasında yapılan kıyaslamalarda Hıristiyanlığı İslam’dan daha üstün görme çabaları, onların mevcut dinî kimlikleriyle özdeşleşme düzeylerinin son derece zayıf olduğu anlamına gelmektedir. Onların zihinlerinde “biz” ve “onlar” kategorisi varlığını devam ettirmekte, fakat bu ayrım iç grup tarafgirliğini tetiklememekte, bilakis dış grup olarak kabul edilen Hıristiyanlık lehine çıkarımlar yapılmaktadır. Bu durum Hıristiyanlık öykülerinde bazen çok net bir biçimde bazen de örtük bir şekilde varlığını hissettirmektedir.

Tablo 3’teki verilere bakılacak olursa, Hıristiyanlığa geçiş yapanların İslam Dinine ve Müslümanlara yönelik eleştirilerde bulundukları görülecektir. Bu eleştirilerin % 55.55’i (f= 18) mevcut dinî inançların sorgulanmasına, bu bağlamda özellikle çeşitli konulardaki Kuran ayetlerinin, zaman zaman da Hz. Muhammed’in sözleri ve yaşayışının eleştirilmesine yöneliktir. Kuran- ’a yönelik eleştiriler, genellikle İncil ve Tevrat’ın tahrifi, kadının statüsü, had cezaları, cihat vb. konularda yoğunlaşmaktadır. Hz. Muhammed’e yönelik tenkitlerde, onun İslam Dini’ni kılıçla yaymaya çalışması, çok evlilik yapması, günahsız olmaması vb. hususlar ön plana çıkarılmaktadır. Din değiştirenlerin % 15.15’i (f= 5) Müslümanlığın sürekli yasaklar üstüne kurulu olduğunu söyleyerek memnuniyetsizliklerini dile getirmektedirler. Onlara göre bu haliyle İslam yaşanması çok zor olan bir dindir. Buna bir de cezalandırıcı Tanrı anlayışı eklenecek olursa (% 24.24; f= 8) emir ve yasaklar ihlal edildiği zaman cezadan kurtulmanın mümkün olmadığı duygusu oluşmakta, bu da eleştiri konusu edilmektedir. Dikkat edilecek olursa, bu tür tenkitler “algılanan din” üzerinden yapılmaktadır. Kuşkusuz eleştiriler bunlarla sınırlı değildir. Hıristiyanlığa geçiş yapanların % 24.24’ü (f= 8) tarafından Müslüman kimliği taşıyanların söylemleri ile eylemlerinin birbirinden farklı olduğu, Müslümanlığı yaşam biçimi olarak benimseyenlerin inançları ile davranışları arasında ciddi tutarsızlıklar bulunduğu, onların sevgi ve bilgi eksikliği sebebiyle dış dünyaya olumsuz bir imaj verdikleri, hatta itici olabildikleri söylenmektedir. Buradaki eleştiriler ise dinden ziyade dindarlara, İslam’dan ziyade Müslümanlara yönelmiş durumdadır. Başka araştırmalarda da benzer tenkitlerin tespit edildiği görülmektedir (Hökelekli & Çayır, 2006; Çayır, 2005; Sevinç, 2006). Şahin’in (2005: 347) çalışmasında başka bir dine geçmeyi düşünenlere “neden” diye sorulduğunda cevap olarak “din adamlarının ve dindarların olumsuz tutum ve davranışlarının” gösterilmesi bu bağlamda oldukça dikkat çekicidir.

Kişinin inanç, ibadet, ahlakî tavırlar ve sosyal ilişkiler açısından iç grup üyelerini şiddetli bir şekilde eleştirmeye başlaması, üstelik bunu dış gruplarla kıyaslayarak yapması kimliğiyle özdeşleşme düzeyini olumsuz etkilemektedir. Kuşkusuz iç grup eleştirisi her zaman yapılabilir. Ancak kimliğinden memnun olan, dahası kimliği kendisine saygın bir kimlik algısı ve öz saygı veren kişilerin eleştirileri “kol kırılır yen içinde kalır” anlayışıyla grup içinde yapılır. Burada gaye iç grubun eksik ve olumsuz taraflarını tespit etmek ve düzeltmektir (Yapıcı, 2006). Ancak iç grup ve kimlik öteki grup ve kimliklerle kıyaslanarak eleştirilir ve olumsuzlanırsa, kişiyi mensup olduğu gruba bağlayan zihinsel ve duygusal referanslar zayıflamaya başlar. Bu da kimlik hatlarındaki farklılıkların buharlaşmasına, yeni kimlik arayışlarının devreye girmesine sebep olabilir. Çünkü kimlik açısından bireysel öz saygı kolektif öz saygıdan beslenmektedir. Hıristiyanlığa geçiş yapanların İslam’a ve Müslümanlara yönelik olumsuz eleştirileri, üstelik bunu Hıristiyanlıkla kıyaslayarak yapmaları, hatta bu kıyas sonunda Hıristiyanlığı din ve toplum olarak Müslümanlıktan belirgin bir şekilde üstün görmeye başlamaları, onların neden din değiştirdiklerini anlamada önemli bir anahtar kabul edilebilir. Burada şu hususu özellikle vurgulamakta fayda vardır: Bazen dinî kimlikle özdeşleşme düzeyinin zayıflığı İslam Dinine ve Müslümanlara yönelik eleştirileri beraberinde getirirken, bazen de söz konusu eleştiriler dinî kimlikle özdeşleşme düzeyini zayıflatıcı bir işlev üstlenebilir. Dolayısıyla sadece dinî kimliğiyle özdeşleşme düzeyi zayıf olanlar İslam’ı ve Müslümanlığı eleştirmemektedir. Bununla birlikte İslam ve Müslümanlık tek yönlü eleştirildikçe mevcut dinî kimlikle özdeşleşme düzeyi de zayıflamaya başlamaktadır.

Tablo 4’den de izleneceği üzere, Hıristiyanlaşma öykülerinde en çok dikkat çeken hususların başında din ve maneviyat vasıtasıyla huzur arayışı gelmektedir. Çünkü din değiştirenlerin % 51.52’sinin (f= 17) dinî ve manevî bir sarsıntı geçirdiği, bunun da onları dinî bir arayışa yönlendirdiği görülmektedir. Bu durum bireysel hayatta yaşanan suçluluk ve günahkârlık duygularından kurtulma arzusuyla da yakından ilişkilidir. Vurgulanma frekansı açısından değerlendirilecek olursa Hıristiyanlığa geçiş yapanların % 42.42’si (f= 14) ağır bir suçluluk ve günahkârlık duygusu yaşamakta ve bundan kurtulma arzusu taşımaktadır. Din değiştirmede bu arzunun etkinliği Hökelekli ve Çayır’ın (2006) tespitlerine göre % 12 iken Sevinç’in (2006) araştırmasında % 50 oranındadır.

Gerek dinle huzur arayışı, gerekse günahkârlık hissinden arınma arzusu bireyleri harekete geçirici bir işlev üstlenmekte ve onların bir kısmı öncelikle İslamiyet’i öğrenme arzusuyla araştırmalar yapmaya başlamaktadır (% 30.30; f= 10). Bir kısmı ise İslam’ın gereklerini gündelik hayatlarında uygulamaya, yani İslam’ı yaşamaya çalışmakta (% 18.18; f= 6), hatta bir tarikat organizasyonuna katılanlara bile rastlanmaktadır (% 6.06; f= 2). Bu arada, arayış sürecinde tarikata giren iki kişiden birisinin içsel huzur bulma arzusuyla, diğerinin ise tamamen sosyo-ekonomik gerekçelerle, yani pragmatik sebeplerle güdülendiğini söylemek durumundayız.

Burada dikkati çeken hususlardan birisi de bireylerin Hıristiyanlığa geçişten önce, bir dönem ateist, sosyalist ve materyalist düşünceleri benimseme ve bu çerçevede bir yaşam felsefesi geliştirme çabası içine girmeleridir (% 27.27; f= 9). Öykülerden anlaşıldığı kadarıyla ateizme ve materyalist düşüncelere yönelişin arkasındaki belli başlı sebepler; “yüksek öğretim süreci”, “bilimsel gelişmelerden etkilenme”, “arkadaş çevresi”, “teodise problemi” ve “ilgisiz, sevgisiz, otoriter aile ortamında yaşanan dramatik tecrübelerdir”. Tablo 2’de, bireysel hayatlarında inançsızlığı tercih edenler 2 kişi iken, Hıristiyanlığa geçişten önce bir dönem inançsızlığa yakın duranların sayısı 9’a çıkmaktadır. Sevinç’in (2006: 211) tespitleri de bu hususu teyit etmektedir. Zira onun bulgularına göre din değiştirenler içerisinde bir dönem ateistik düşüncelere meyilli olanlar % 60 oranındadır. Albayrak (2005: 384-385) benzer bir sonuca ulaşmakta ve “Konuştuğumuz hemen herkes Protestanlaşma sürecinden önce uzun veya kısa bir dönem ateist olarak yaşadıklarını ifade etmişlerdir” demektedir. Bunu şu şekilde değerlendirmek mümkündür: Bazı kişiler için Hıristiyanlığa geçiş sürecinde ateizm ara bir yol haline dönüşebilmektedir. Zira ateist, sosyalist ve materyalist fikirler tüm dinleri eleştiriye tabi tuttuğu gibi İslam’ı da eleştiriye tabii tutmaktadır. Böylece mevcut dinî kimlikle var olan kısmî bağlantılar zihinsel ve duygusal anlamda zayıflamakta, hatta tamamen kopmaktadır. Bu da kişileri yeni bir dini kabule hazır hale getirmektedir.

Anlaşıldığı kadarıyla, henüz din değiştirmeye karar vermeden önce, insanların bir kısmı mevcut dinlerini, yani İslam’ı araştırmaya koyulurken, bir kısmı da din ile huzur bulma arzusuyla hareket etmektedir. Nitekim onların bazıları günahkârlık hissinden arınma duygusuyla çeşitli arayışlar içerisine girerken, bazıları da tüm bu sebeplerden tamamen bağımsız olarak dinleri, özellikle de Hıristiyanlığı araştırmaya gayret etmektedir. Bu son grup % 51.52 (f= 17) gibi büyük bir orana sahiptir. Hepsinden önemlisi bireylerin İslam’ı yetersiz görerek Hıristiyanlığı araştırma çabası içine girmesi ya da söz konusu çaba sonucunda İslam’ı yetersiz görmeye başlaması, onların Müslüman kimliğinden memnun olmadığı sonucunu ortaya çıkarmaktadır. Bununla birlikte; “Önce İslam’ı araştırmaya başladım.” tarzındaki ifadeler dikkate alınacak olursa, dinî kimliğiyle özdeşleşme düzeyi düşük yoğunluklu olanların araştırmalarına, Hıristiyanlık başta olmak üzere diğer dinlerden başlamadıkları görülmektedir. Kanaatimizce bunlar, gerek ailelerinin İslam’a ilgisizliği, gerek kendi bireysel hayatlarında dine ve Müslüman kimliğine kısmen ya da tamamen kayıtsız oluşları, gerekse İslamî bilgilerinin yetersizliği sebebiyle Hıristiyanlığı kabule yatkın bir okuma ve araştırma içerisine girmektedirler.

Tablo 5’teki veriler takip edilecek olursa, Hıristiyanlığa geçiş yapanların % 27.27’sinin (f= 9) çocukluk döneminde mutsuz bir aile yaşantısı içinde büyüdükleri; % 21.21’inin ebeveynlerini ilgisizlik, otoriter davranma, şiddete eğilimli olma vb. hususlarda açıkça eleştirdikleri, parçalanmış aile yapısından şikâyet ettikleri, hatta onların arasında babadan nefret edenlerin ve annesini hiç sevmeyenlerin bile olduğu görülmektedir. Ayrıca mevcut öykülerde belirgin bir şekilde babaya özlem duyanlar (% 9.09; f= 3) olduğu gibi, anne-babasından birisi vefat ettiği için (% 9.09; f= 3) ebeveyn hasreti çekenler ya da üvey anne-babadan kaynaklanan sıkıntılardan mustarip olanlar da vardır. Sadece bir kişi (% 3.03) daha sonra bir türlü yakalayamadığı mutlu geçen çocukluk dönemini özlemle anarken, bir kişi de (% 3.03) demokratik bir aile ortamında büyüdüğünü söylemektedir. Gerçi mutlu yaşanan çocukluk yıllarını özleyen kişi bir yönüyle gençlik dönemlerinde bir türlü aradığı huzuru bulamadığını itiraf etmiş olmaktadır. Anlaşıldığı kadarıyla onun çocukluk dönemi mutlu olsa da gençlik dönemi sıkıntılı yaşanmıştır. Aile yapısının demokratik olduğunu söyleyen kişi ise öncelikle anne-babasının kendisine hiçbir konuda baskı yapmadığını ifade etmektedir. Her halükârda, söz konusu iki kişi istisna tutulsa bile, geri kalanların şu ya da bu şekilde aile içinde ruhen örselendikleri, yıpratıldıkları ve mutsuzluklarla yüzleşmek zorunda kaldıkları açıkça bellidir. Bu arada belirtmek gerekir ki, aile içinde yaşanan sıkıntılar ve mutsuzluklar bazen tüm aile üyelerini kapsarken bazen sadece aile fertlerinden birisiyle (anne, baba, nine, dede vb.) sınırlı kalmaktadır.

Çocukluk dönemi aile içi ilişkiler konusunda bilgi vermeyenlerin sayısı oldukça yüksektir (% 48. 48; f= 16). Dolayısıyla onların bahsi geçen dönemde ebeveynleriyle nasıl bir iletişim ve etkileşim içerisinde oldukları bilinmemektedir. Bu konuda açıklama yapanlar (f= 17) dikkate alınarak bir değerlendirmede yapılacak olursa, Hıristiyanlığa geçiş yapanların büyük bir çoğunluğunun çocukluk döneminde mutsuz olduğu söylenebilir. Öyküler analiz edilince ortaya çıkmaktadır ki, bir kısım bireyler sadece mutsuz bir aile ortamında yaşadıklarını söylerken bir kısmı mutsuzluklarının sebepleri üzerinde de durmaktadır. İnancın ilk öğrenildiği, dinî kimliğin ilk önce edinildiği yer olması sebebiyle aile, çocuğun belli bir dinî gruba mensubiyetini sağlaması açısından oldukça önemli bir kurumdur. Anlaşıldığı kadarıyla çoğunluğu inançlı, fakat dine ilgisiz aile ortamında büyüyen çocuklar gerek sağlıklı bir inanç gelişimi yaşayamadıkları, gerekse Müslüman olan ebeveynleriyle sağlıklı bir iletişim kuramadıkları için İslam Dinine karşı ilgisiz bir duruş sergilemektedirler. Onlardan bir kısmının ebeveynlerine yönelik öfkelerinin yer ve yön değiştirerek İslam’a ve Müslümanlara yansımış olması da muhtemeldir.

Kuşkusuz din değiştirme sürecinde etkili olan faktörler sayılırken bireyin çocukluk dönemi yaşantısı ve aile içi ilişkilerin mahiyetinin onun zihinsel ve ruhsal dünyasını nasıl ve ne yönde etkilediği üzerinde önemle durulmaktadır (Köse, 1997; 2004). Hökelekli ve Çayır’ın (2006: 39) tespitlerine göre ebeveynleriyle ilişkileri sağlıklı olmayan ve mutsuz bir aile yaşantısı içerisinde büyüyenlerden din değiştirenler % 16 iken; Sevinç’in (2006: 215) çalışmasında bu oran % 60’a ulaşmaktadır. Tablo 5’teki öykülerin analizinden elde edilen bulgular da bu yöndedir. Bu da din değiştirmelerde çocuğun aile içerisinde yaşadığı mutsuzlukların etkili bir faktör olabileceğini göstermektedir. Hatta, Kirkpatrick’in (2006) bağlanma teorisi çerçevesinde söylenecek olursa, gerek bireylerdeki inanç zayıflığının gerekse din değiştirmelerin arkasında, sevgisiz ve ilgisiz anne-baba ilişkilerinden mülhem güvensiz ve kaygılı bağlanma stilleri yatmaktadır. Bununla birlikte, her ne kadar psikanalitik yaklaşıma dayalı çalışmalar din değiştirme sürecinde çocuğun ebeveyni ile olan ilişkilerini ön plana çıkarsa da, kanaatimizce bu durum din değiştirmelerin yeterli sebebi değil, gerekli sebeplerden birisi olarak mütalaa edilebilir. Çünkü mutsuz çocukluk dönemi yaşayanların hepsi dinlerini değiştirmemektedir. Bununla birlikte, dinî inançların ve kimliğin biçimlenmesinde ilk ve en önemli katkıyı sağlayan aile yapısı, eğer ferdin mevcut dinî kimliğiyle özdeşleşme düzeyini olumsuz etkilerse, bu durumda kişi farklı dinî arayışlar içerisine girebilir. Özellikle kimlik hatlarında gözlenen gevşekliğin beraberinde getirdiği psiko-sosyal bunalımın din değiştirmelerde etkin bir rol oynadığı düşünülebilir.

Tablo 6’ya göre Hıristiyanlığa geçiş yapanların % 66.67’si (f= 22) böyle bir tercihte bulunmadan önce, yani önceki hayatlarında boşluk, anlamsızlık, var oluşsal yalnızlık ve hayatı sorgulama içerisindedirler. İncelenen öykülerde bu durum çoğu kere; “İçimde bir boşluk var, bir türlü dolduramıyorum.” “Kendimi bir boşlukta hissediyorum.” “Kocaman bir boşluk.” “Yaşamın bir anlamı var mı?” “Niçin varız?” vb. ifadelerle dile getirilmekte, böylece hayatı anlamlandırmada zihinsel ve duygusal bir açlık çekildiği ileri sürülmektedir. Üstelik bu durumdan kurtulmak için İslamı öğrenme ve yaşama yönünde bir takım çabalara girişildiği görülmektedir. Gerçi bu tür çabaların bir kısmı bireyin içinden geldiği halde bir kısmı sosyal çevrenin yönlendirmesiyle gerçekleşmektedir. Onların dinî ve manevî bir yaşam ile huzur bulma arayışı içerisinde oldukları da dikkate alınacak olursa (bk. Tablo 4), yaşadıkları boşluk ve anlamsızlık duygusunun üstesinden gelebilmek için bir şeylere inanma, sığınma ve bağlanma arzusuyla hareket ettikleri söylenebilir. Kuşkusuz bu tür duygular başka ruhî sıkıntıları da beraberinde getirmektedir. Bu kapsamda Hıristiyanlığa geçiş yapmadan önce onların % 9.09’unun (f= 3) yoğun öz saygı düşüklüğü ve aşağılık kompleksiyle olumsuz bir benlik tasavvuru geliştirdikleri tespit edilmiştir. Bunun da ötesinde, gerek boşluk ve anlamsızlık hissinin, gerekse öz saygı düşüklüğüne bağlı aşağılık kompleksinin ruhsal çatışmaları tahrik ettiği, mutsuzluk, huzursuzluk ve depresyon gibi duygulanımları beslediği, hatta intihar teşebbüslerini tetiklediği görülmektedir (% 15.15; f= 5). Esasen içlerindeki boşluğu dolduramayan, hayata anlam bulamayan, öz saygısı düşük olan, mutsuzluk ve huzursuzluk yaşayan, hatta depresyona girerek intihar teşebbüsü yapan bu bireyler Hıristiyanlığa geçişten önce bir dönem alkol ve uyuşturucu kullanmaya, dahası tamamen hazza dayalı bir yaşam felsefesini benimseyerek kayıtsız şartsız cinsellik yaşamaya başlamışlardır (%21.21; f= 7).

Bu noktada dikkat çeken hususlardan birisi de din değiştirenlerin % 39.39’unun (f= 13) sevgi ve güven(lik) ihtiyacı ile motive bir halde bulunmalarıdır. Kanaatimizce bu durum; öncelikle ebeveynlerinin onlara benliklerini kuşatacak sıcak bir sevgi ve ilgi göstermemesinden kaynaklanmaktadır. Bununla birlikte yaşanan sosyal çevrenin arzulanan ve beklenen düzeyde kendilerine emniyet ve güven(lik) hissi sun(a)maması da süreci besleyen faktörler arasındadır. Esasen onların din ile huzur arayışı içerisinde olmaları, bu bağlamda mevcut inançlarını (İslam’ı) öğrenmeye ve yaşamaya çalışmaları ya da Hıristiyanlığı araştırmaları, kendilerine sevgi ve güven dolu bir dünya kurmak ve orada yaşamak istemelerinin doğal bir yansımasıdır. Zira din değiştirmeden önce İslam’ın, diğer dinlerin, bu arada özellikle Hıristiyanlığın araştırılması bireysel kurtuluşun dinde arandığını ortaya koymaktadır. Bunun da ötesinde onların içki, uyuşturucu ve sınırsız cinsellik gibi hazza dayalı bir yaşamı tercih etmeleri, sevgi ve güven ihtiyaçlarını bir türlü karşılayamamalarından kaynaklanan alternatif arayışlar olarak değerlendirilebilir.

Özellikle sevginin başarıya bağlı olduğuna inananlar, yaşadıkları en küçük başarısızlıklarda ya da kendilerini başarısız olarak algıladıklarında ebeveynlerinin sevgisini kaybettiklerini düşünmektedirler (% 6.06; f= 2). Anlaşıldığı kadarıyla, kırılgan bir kişilik yapısı oluşturan bu durum, kişiyi gerek ebeveyniyle gerekse sosyal çevresiyle sorunlar yaşamaya götürmektedir. Anlamsızlık ve boşluk duygularını da tahrik edebilecek olan bu ruhsal hal, bireyi sevgi ve güven temasının işlendiği grup ve oluşumlara yönlendirebilir.

Yapılan araştırmalara göre; kalabalık içinde yalnızlık çekmek, amaçsızlık ve anlamsızlık içinde bocalamak, yoğun stres altında kalmak, kaygı bozukluğu ve depresyon yaşamak, umutsuzluk kıskacında boğulmak, nihayet yaşanan psişik acıya son verebilmek için intihar etmek modern dünyanın ya da modernitenin insanlığa sunduğu bunalımlardır (Yapıcı, 2007). İnsan, hayatına bir anlam, hedef ve gaye arayan bir varlık olduğu için ekzistansiyel kaygılarına çözüm bulmak ister. Bu sebeple o, yaşadığı var oluşsal boşluğu geçici-maddî anlamlarla gidermeye çabalayabileceği gibi dinî ve manevî anlamlarla doldurmaya da çalışabilir (Frankl, 1988). Bu süreç bireyi hem dinden uzaklaşmaya, hem dindarlaşmaya, hem de din değiştirmeye götürebilir. Geçici anlamların verdiği huzur kısmî kalacağı ve bunlar asıl ekzistansiyel kaygılara cevap veremeyeceği için, kişi ne kadar hazza dayalı bir yaşam sürürse sürsün, günün birinde dine ve maneviyata dönüş arayışı içine girebilir. Bu süreçte din içi dindarlaşma da, bir başka dine geçiş çabaları da vuku bulabilir. Eğer kişi, içinde yaşadığı toplumun dinî inançlarını, manevî havasını ve grup kimliğini yetersiz görürse din değiştirmesi daha kolay bir hal alabilir. Nitekim gerek öykülerin analizinden elde ettiğimiz bulgular, gerekse Albayrak (2005) ve Sevinç’in (2006) yaptığı tespitler ilan etmektedir ki, yaşanan anlamsızlık ve boşluk hissi Hıristiyanlığa geçiş öncesi arayışları başlatan temel faktörler arasındadır.

Tablo 7’deki veriler üzerinden konuşacak olursak, Hıristiyanlığa geçişi hızlandıran sosyo-psikolojik etkenlerin başında % 90.91 (f= 30) ile sosyo-kültürel çevrenin ve arkadaş grubunun değişmesi gelmektedir. Hıristiyanlaşma öyküleri incelendiği zaman açıkça görülmektedir ki, söz konusu çevre değişimi bazen yavaş yavaş bazen de oldukça hızlı bir şekilde gerçekleşmektedir. Hıristiyanlarla, özellikle misyonerlerle etkileşimi hızlandıran bu süreç dinî-sosyal kimliğiyle özdeşleşmesi zayıf olanlarda ve dinin etkisini üzerlerinde pek fazla hissetmeyenlerde Hıristiyanlığı kabulü kolaylaştırıcı bir faktör olarak ortaya çıkmaktadır. Bu da Hıristiyanlığa geçişlerin sadece öznel arayışlar ve araştırmalarla gerçekleşmediği, sosyo-kültürel çevre değişiminin bu hususta etkin bir şekilde devreye girdiği anlamına gelmektedir. Eşlerin birbirini etkilemesi de bu kapsamda değerlendirilebilir. Esasen din değiştirmelerde önemli bir motif olan bu durum, burada da karşımıza çıkmakta ve Hıristiyanlığa geçiş yapanların % 12.12’sinde (f= 4) eşlerin karşılıklı olarak birbirlerini etkilediği görülmektedir. Dahası, Hıristiyanlaşma öykülerinde açıkça izlenmektedir ki, eşlerin birbirlerini etkilemesi sosyo-kültürel çevre ve arkadaş grubunun değişmesiyle tamamlanmaktadır. Hökelekli ve Çayır’ın (2006) çalışmasında aşk ve evlilikten dolayı din değiştirenlerin oranı % 16 çıkmıştır. Özellikle Müslüman kimliğiyle özdeşleşmesi zayıf olan ve dinin günlük hayata ve beşerî ilişkilere etkisini pek hissetmeyen kızlar farklı dinlerden erkeklerle evlenebilmektedirler. Erkekler için gayrimüslim bir kızla evlenmek dinî bir sakınca içermemekle birlikte dindar ailelerde bu tür evliliklere pek rağbet edilmemektedir. Yine de, Müslüman erkeklerin gayrimüslim kızlarla evlenme oranının Müslüman kızların gayrimüslim erkeklerle evlenme oranından daha yüksek olduğunu günlük hayat içerisinde gözlemlemek mümkündür. Ancak asıl sıkıntı evlendikten sonra eşlerden birisi din değiştirdiği zaman ortaya çıkmaktadır. Bu noktada diğer eşin bunu nasıl algıladığı ve anlamlandırdığı daha önemli bir hale gelmektedir. Zira eşlerden birinin din değiştirip Hıristiyan olmasının diğeri tarafından doğal karşılanıp karşılanmaması, onların birbirlerine karşı nasıl bir tavır takınacağının belirlenmesinde oldukça etkilidir. Özellikle mevcut dinî kimlikle özdeşleşmesi çok zayıf olan ve hayatlarında dine pek yer ayırmayan eşler arasında karşılıklı sevgi devam ediyorsa ve onlar ailenin ve çocuklarının geleceğine yönelik kaygılar taşıyorlarsa din değiştirmeye pek fazla direnç göstermeyebilirler.

Hıristiyanlığa geçişi hızlandıran faktörlerden birisi de yurt içi ve yurt dışı göç ve buna bağlı olarak tezahür eden uyum-uyumsuzluk sürecinin sancılarıdır. İncelenen öykülerin % 21.21’inde (f= 7) bu durum rahatlıkla fark edilebilmektedir. Kuşkusuz göç hadisesi bireyler için ruhsal ve sosyal anlamda bir dengesizlik hali yaratmaktadır. İnsan psikolojik olarak yeniden dengesini kurmayı arzulamakta, bu yönde çaba sarf etmekte, ancak bunda bazen başarılı olurken bazen de başarısız olabilmektedir. Özellikle dinî kimliği ile bütünleşme düzeyi zayıf olanlar, göç ile birlikte yaşadıkları dengesizlik halinden kurtulmak ve yeni bir denge oluşturabilmek için alternatif arayışlara girişebilirler. Ayrıca göç neticesinde çıkan yeni fırsatlar ve imkânlar da bu sürecin hızlı ya da yavaş bir seyir izlemesine destek sağlayabilir. Her halükarda dinî kimliğiyle yeteri kadar özdeşleşemeyen ve dinî-sosyal çevrelerinden yeterli desteği görmeyenler göç sorunuyla karşı karşıya kaldıklarında yeni bir sosyal gruba katılmaya daha elverişli hale gelebilirler. Burada da benzer bir durum görülmekte ve göç ile ortaya çıkan dengesizlik durumunda Hıristiyanlık, mevcut dinî kimliği ile özdeşleşmesi zayıf olan göçmenlerin denge arayışına cevap veren bir inanç sistemi olarak kabul görebilmektedir. Göç hadisesi kırsaldan kente, bir kentten bir başka kente ya da bir ülkeden bir başka ülkeye gerçekleşebilir. Kuşkusuz yurt dışı göçlerin bireyleri etkilemesi hem muhteva hem de şiddet açısından daha farklıdır. Ancak ister yurt içi ister yurt dışı olsun göçmende oluşan dengesizlik hali ve denge arayışında benzer psikolojik süreçler yaşanmaktadır. Bu anlamda Hıristiyanlığa geçiş hadiselerinin hemen tamamının şehirde gerçekleşmesi oldukça dikkat çekicidir (Atalay, 2005; Sevinç, 2006). Bunu iki sebeple izaha çalışmak mümkündür: Birincisi, şehir hayatında organik dayanışmanın azalması, sıcak komşuluk ilişkilerinin gittikçe kaybolması ve aile hayatının ağır bir sarsıntı geçirmesi, bireyi hem içsel (manevî) hem de dışsal (sosyo-kültürel) desteğini kaybetme riskiyle karşı karşıya bırakmaktadır. Bu da onun farklı dinî arayışlara ve organizasyonlara yönlenmesine sebep olabilmektedir. İkincisi, şehirli nüfusun artışında kırsaldan kente göçler önemli bir faktördür. Ancak göç, bir yandan gelenek ile modernite arasında sıkışmışlık durumu oluştururken bir yandan da bireyi psiko-sosyal açıdan dengesiz ve kırılgan bir hale getirmektedir. Eğer kişi çocukluk yıllarından itibaren dinî açıdan sağlıklı bir sosyalleşme yaşamamışsa, özellikle ergenlik yıllarında yaşadığı dinî krizleri sağlıklı bir biçimde çözümleyememişse Müslüman kimliğine karşı yeterli hassasiyeti göstermeyebilir. Bununla birlikte kişi, bir de içindeki manevi boşluktan rahatsızsa bu durumda -kolaylaştırıcı ve süreci hızlandırıcı başka sebeplerin de devreye girmesiyle- din değiştirmeyi deneyebilir.

Hıristiyanlığa geçişi kolaylaştıran faktörlerden birisi de gerek bireysel gerekse ulusal düzeyde yaşanan ekonomik krizler ve maddî sıkıntılara bağlı yaşanan işsizlik ve iş bulabilme kaygısıdır (% 6.06; f= 2). Ekonomik sıkıntı çekenler yaşadıkları yoksunluk ve yoksulluğa din ile anlam arama ve bulma eğilimindedirler. Ancak bir kısım insanlar “Niçin Ben?” diyerek olumsuz başa çıkma stratejileri kullanarak dinden uzaklaşabilirler. Bu tür sıkıntılı anlar inanca sıkıca bağlanıldığı ya da inancın ciddi biçimde sorgulandığı zamanlardır. Maddî sıkıntılara bağlı gerilim durumlarında özellikle Allah’ı cezalandırıcı ve bir türlü memnun olmayan, Hz. İsa’yı ise seven ve merhametli olarak algılama durumu dinî kimliğiyle bütünleşme düzeyi zayıf ve dine ilgisiz olanların Hıristiyanlaşma süreçlerini hızlandırıcı bir faktör olarak karşımıza çıkmaktadır. Esasen bu tür kişiler, gerek öznel gerekse nesnel anlamda yaşadıkları yoksunluk ve maddî bunalımdan kurtulabilmek için yurt dışına gitme, orada yeni bir iş edinme, yeni bir hayat kurabilme, böylece çeşitli ekonomik imkânlar elde edebilme arzusuyla Hıristiyanlarla (misyonerlerle) temasa geçebilirler. Belirli maksatlarla, yeni ve farklı bir sosyo-kültürel çevreye açılmanın alt yapısını hazırlayan bu durum Hıristiyanlığa geçişi kolaylaştırmaktadır. Başka bir deyişle dine ilgisiz bir hayat yaşayan, ruhsal sıkıntıları olan ve dinî kimliklerinin kendilerine sunduğu öz saygıdan memnun olmayanlar daha ziyade pragmatik gerekçelerle Hıristiyanlığa olumlu bakmaya, neticede mevcut inançlarından vazgeçerek yeni bir inancı kabule hazır hale gelmektedirler. Başka çalışmalarda hem genel anlamda ailenin hem de bireysel açıdan ferdin gelir düzeyinin din değiştirmelerde etkili olduğu tespit edilmiştir. Sevinç (2006: 205) din değiştirenlerin ekonomik durumlarının üst seviyede olmadığını ifade etmektedir. Hökelekli ve Çayır (2006: 22-23) yaptıkları araştırmada, din değiştirenlerin aile itibariyle % 60’ının “düşük”; % 15’inin ise “orta” gelir düzeyine sahip olduklarını söylemektedirler. Bununla birlikte söz konusu iki araştırmacı gelir düzeyi “yüksek” (%12) ve “çok yüksek” (%16) olanların da din değiştirdiklerini bulmuşlardır. Onlara göre bu durum ruhi ve manevi tatminsizlerinin beraberinde getirdiği arayışlardan kaynaklanmaktadır. Albayrak (2005: 383) Adana’da Protestanlaşan bireylerle gerçekleştirdiği mülakatlar neticesinde, “din değiştirmelerin tek değil, ama birinci sebebinin ekonomik gerekçeler olduğunu, din değiştirenlerin büyük çoğunluğunun işsiz, işten atılan ve iş arayan yoksul insanlardan oluştuğunu” belirtmektedir. Bununla birlikte o, din değiştirenler arasında ekonomik durumu “iyi” ve “yüksek” kabul edilebilecek kişilerin -özellikle Arap Alevilerinin- olduğunu da ifade etmektedir. Burada ise ekonomik farklılıklardan ziyade etnik ve mezhebî farklılıkların güdülediği başka faktörler ön plana çıkmaktadır.

Tablo 8’de Hıristiyanlıkla temasa geçme biçimlerine ait veriler bulunmaktadır. Buna göre; din değiştirenlerin % 27.27’si (f= 9) internet üzerinden, % 27.27’si (f= 9) arkadaş vasıtasıyla, %18.18’i gazete veya dergilerden edindiği adresten İncil talep ederek, %3.03’ü (f= 1) tesadüfen bir Hıristiyan’la tanışarak, %3.03’ü (f= 1) yabancı dil öğretmeni aracılığıyla, %12.12’si (f= 4) tesadüfen ya da merakla kiliseye veya Pavlos Kültür Merkezi’ne giderek, nihayet %18.18’i (f= 6) ise tesadüfen veya isteyerek bir İncil edinmek suretiyle Hıristiyanlıkla ve Hıristiyanlarla ilk temaslarını kurmuşlardır8 . Gerçi din değiştirenlerin bazılarında, söz konusu temas şekillerinden bir kaçının birlikte görüldüğü durumlar da vardır. Mesela, gazete ilanıyla İncil isteyen bir kişi aynı zamanda arkadaşının kılavuzluğu ile Hıristiyanlarla tanışabilmekte ya da yabancı dil öğretmeni vasıtasıyla yönlendirilen birisi misyonerlerle temasa geçmekte ve İncil edinmektedir. Keza tesadüfen edindiği incili okuduktan sonra isteyerek kiliseye giden veya tesadüfen kiliseye gittikten sonra İncil edinerek okuyanlar da mevcuttur. Ayrıca şu ya da bu şekilde edindiği İncili okuduktan sonra internette Hıristiyanlık tartışması yapanlara rastlandığı gibi, ilk defa internette karşılaştığı Hıristiyanlarla sonradan temas kurarak İncil edinenlere de rastlanmaktadır. Bu şu anlama gelmektedir: Hıristiyanlıkla temas sadece tek tip ve belli usullerle olmamakta, bunun da ötesinde bu temas şekillerinden bir kaçı birbirine yakın ya da uzak zaman aralığında (eş zamanlı olarak ya da değil) devreye girerek bireyin Hıristiyanlaşma sürecini başlatmaktadır. Başka bir deyişle çeşitli vesilelerle kurulan ilk diyalogdan sonra misyonerlerle yakın temasa geçilmektedir. Özellikle İslam’a ve Müslüman kimliğine karşı ilgisiz olanlar, misyonerlerle kurdukları tek yönlü iletişim sonucunda, inanç alanında değişim yaşamaya ve yeni inancı benimsemeye hazır hale gelmektedirler. Burada üzerinde durulması gereken hususlardan birisi de şudur: Yaşadıkları çeşitli sosyo-psikolojik ve ekonomik problemlerin üstesinden gelebilmek için çeşitli arayışlara girişenler, misyonerlerle yüz yüze temas kurdukları zaman daha kolay ikna olabilmektedir (Çayır, 2005: 285-286). Çünkü iletişim yüz yüze olduğu zaman sosyal etkiyi artırıcı bir güce sahiptir (Kağıtçıbaşı, 1999: 81-83). Hökelekli’nin de (2004: 434-435) belirttiği gibi, gençlere, duygu ve düşünceleri etkileyici nitelikte iltifat dolu sözlerle sevgi ve ilgi gösterilmesi, çeşitli vaatlerin yanı sıra yalnızlık, çaresizlik ve suçluluk hislerinin ön plana çıkarılması, neticede günahlardan arınma ve mutlu olmaya atıf yapılması, dinî ve millî hassasiyetleri zayıf olanları etkilemektedir. Başka bir deyişle, psiko-sosyal ihtiyaçların karşılanmasına yönelik tavır ve davranışlar dinî ve millî kimliğiyle özdeşleşme düzeyleri düşük olanları ikna edebilmede belirgin bir etkiye sahiptir.

Öyküler analiz edildiği zaman misyonerlerin çalışma biçimleri de açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Buna göre gazete ve dergilerde “Hiç İncil okudunuz mu?” şeklinde verilen ilanlar ve İncil talep etme adresleri misyonerlerin klasik usulleri arasındadır. Yolda yürürken bir misyonerle karşılaşma ve konuşma, misyonerlerin Hıristiyanlıkla ilgili broşür veya İncil dağıtması vs. de yine bilinen misyonerlik şekilleri içerisinde yer almaktadır. Tesadüfen ya da isteyerek kiliseye gidenlere yakın ilgi gösterilmesi ve onlarla sıcak bir diyalog kurulması da bu kapsamda değerlendirilebilir. Ancak internette, özellikle chat/sohbet odaları vasıtasıyla kurulan temas ve iletişim, misyonerlerin teknolojiden ziyadesiyle faydalandıkları daha modern yöntemler olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu arada yüksek öğretimde aldığı derslerin bir gereği olarak kitabı mukaddesle, dolayısıyla İncil’le ilk kez tanışma fırsatı bulanlara da (% 3.03; f= 1) rastlanmaktadır. Bu kişi daha sonra misyonerlerle temas kurmakta ve değişen sosyal çevresiyle birlikte Hıristiyanlaşmaya başlamaktadırlar. Dine ilgisi ve dinî kimlikle bütünleşme düzeyi zayıf bir görüntü çizen bu kişi Alevi olduğunu söylemektedir.

Yine, öykülerden anlaşıldığı kadarıyla, din değiştirme sürecine girmeden önce, Hıristiyanlık ve Hıristiyanlar genelde olumlu algılamaktadır. Esasen Hıristiyanlığa bakışı pozitif olanların Hıristiyanlarla temas kurma isteğiyle hareket etmesi doğal sayılabilir. Bununla birlikte, dinî-sosyal kıyaslama ortamında eğer öteki grup ya da gruplar, olumsuz algılan(a)mıyorsa, bireylerin iç grupla özdeşleşme düzeylerinin zayıf olduğu söylenebilir. Dahası dinî kimliği besleyen etnosantrik duyguların körelmesi söz konusudur. Bu ise, diğer grupların “öteki” olarak algılanma biçiminin buharlaştığı, dinî kimlik hatlarındaki ayırıcı vasıfların göz ardı edilmeye başlandığı anlamına gelmektedir. Esasen burada da böyle bir durumla karşılaşıldığını söylemek mümkündür. Başka bir deyişle diğer dinî grup ya da gruplara karşı olumlu bir bakış açısına sahip olmak, bu sebeple onları daha yakından tanıma arzusu içerisinde bulunmak, öteki gruplara geçişin imkân ve şartlarını araştırma sürecini tetikleyebilir.

Sayıları az olmakla birlikte, din değiştirmeden önce Hıristiyanlığı ve Hıristiyanları olumsuz algılayanlar da mevcuttur. Bazen gerekçeli bazen de gerekçesiz olarak dillendirilen bu algılama, onların ilk planda Müslüman kimliğinden kısmen memnun oldukları şeklinde değerlendirilebilir. Haçlı seferleri, engizisyonlar, emperyalizm ve Hz. İsa’nın Tanrı ya da Tanrı’nın biricik oğlu olduğu inancı Hıristiyanlığa olumsuz bakışı besleyen faktörler arasındadır. Ancak bu olumsuz yaklaşım Hıristiyanlarla temas kurulmaya ve onları tanımaya başladıktan sonra bazen hızlıca, bazen de yavaş yavaş değişmektedir. İşte bu süreç zaten İslam Dinine ilgisi zayıf, dinî bilgisi yetersiz, dinî kimliğiyle özdeşleşmesi sorunlu olanları yeni dinî arayışlara sevk etmektedir. Başka türlü söylersek; a) içsel arayışlar, ruhsal bunalımlar ve yaşanan suçluluk duyguları, b) sosyal çevre ve arkadaş gruplarında meydana gelen değişimler, c) algı, yargı ve değerlendirmelere referans oluşturacak yeni bilgi kaynaklarının edinilmesi, dinî kimlikleriyle özdeşleşme düzeyleri zayıf ve kırılgan olanların olumsuz Hıristiyanlık algılarını olumluya doğru dönüştürmektedir.

Misyonerleri deşifre etmek, İncil’deki hataları göstermek, ona inananlarla alay etmek için Hıristiyanlarla temasa geçenlere de rastlanmaktadır. Bunların da ilk planda, dinî sosyal kimlikleriyle özdeşleşme düzeylerinin yüksek olduğu düşünülebilir. Ancak onların dinî bilgi eksiklikleri ve İslamî yaşantıya pek fazla ilgi göstermemeleri, Müslüman kimliğinin bilişsel, duygusal ve davranışsal temellerinin sağlam bir yapı ve muhteva kazanmasını engellemiş gibi görünmektedir. Bununla birlikte, psikolojik ve sosyal psikolojik etkenler de devreye girince İncil’deki hataları göstermek ve adeta; “Siz buna nasıl inanırsınız?” tarzında alaylı bir yaklaşımla Hıristiyanları sıkıştırmak istediklerken, sonuçta Hıristiyanlığı benimsemişlerdir. Burada misyonerlerin, kendileriyle temas geçenleri, Kur’an’ın İncil’e bakışıyla etkilemeye çalıştıkları, neticede “İncil’i onaylayan Kur- ’an’ın daha sonra onu tahrif edilmiş gibi göstererek tezada düştüğü” fikrini işleyerek ikna ettikleri görülmektedir. Kuşkusuz bir dine içeriden veya dışarıdan bakış onu anlama ve anlamlandırmada son derece önemlidir. İç grubun verdiği kimlikle yapılan değerlendirmeler etnosantrik bir karakter arz ettiği için öteki grupları dışlayıcıdır. Dinî-sosyal kimliğin tek başına oluşmadığı, onun mutlaka farklı kimliklere göre tanımlandığı (Tajfel, 1972;Turner, 1979; Yapıcı, 2004; 2006) öngörüsünden hareket edilecek olursa, bu durumu doğal karşılamak gerekir. Ancak iç grup kimliğinin dış grup kimliklerine göre tanımlanması ve sınırlarının buna göre belirlenmesi iç grup özdeşleşmesi azaldığı zaman kaybolmaya başlayabilir (Deschamps & Devos, 1999; Lorenzi-Cioldi & Doise, 1994; Tajfel & Turner, 1986; Yzerbyt & Schadron, 1996). Esasen iç dinî grubun inanç, ibadet ve ahlak açısından kendini değerlendirme süreci duygusal, bilgisel ve davranışsal açıdan kuvvetli değilse ya da bunlardan birisi belirgin bir şekilde zayıflık gösteriyorsa, dahası mevcut inanç ve uygulamalara yönelik dışsal enformasyon tek yönlü ve baskın bir şekilde geliyorsa, bu durumda bilişsel bir çelişki yaşanması ve bunun çözümü için yeni arayışların devreye girmesi kaçınılmazdır.

Tablo 9’daki verilere göre Hıristiyanlığı tercih edenlerin % 72.73’ü (f= 24) ya genel anlamda İncil’den ya da orada yer alan bazı ayetlerden etkilenmiştir. İncil’- de anlatıldığı şekliyle Hz. İsa’nın kişiliği, çektiği çileler, İnsanlığı kurtarmak için onun kendisini feda etmesi, sürekli umut ve yaşam üzerinde yapılan vurgular, insanların ırk, dil ve cinsiyet ayırmaksızın değerlendirmesi vb. hususlar Hıristiyanlığı araştırma sürecine giren bireyleri etkileyen hususların başında gelmektedir. Öykülerden anlaşıldığı kadarıyla farklı kişiler İncil’deki farklı ayetlerden etkilemektedirler. Bununla birlikte; “Dileyin size verilecek, arayın bulacaksınız. Kapıyı çalın, size açılacaktır. Çünkü her dileyen alır, arayan bulur, kapı çalana açılır.” (Matta 7: 7-8; Luka 11: 9-10) ayeti Hıristiyanlığa geçiş sürecinde daha farklı bir öneme sahiptir. Zira bazıları bu ayetin kendilerine umut ve kurtuluş hissi verdiğini, bazıları arınma arzularını harekete geçirdiğini, bazıları İncil’i anlamayı ve Hıristiyanlığı kabulü kolaylaştırdığını söylerken, bazıları da söz konusu ayetin dualarının karşılıksız kalmayacağı inancını kuvvetlendirdiğini ifade etmektedir. Benzer muhtevaya sahip ayetler Kur- ’an’da da olduğu halde (bk. K. 2/186; 39/53; 40/60), onların İncil’deki ayetlerden etkilenmesi İslamî bilgi düzeylerinin zayıflığıyla ve mevcut dinî kimlikleriyle özdeşleşme düzeylerinin yetersizliğiyle ilişkilendirilebilir. Bunun da ötesinde din değiştirme sürecine girenlerin ruhsal yapılarına uygun İncil ayetlerinden etkilenmeye başladığı görülmektedir. Esasen algıda seçicilik denilen hadise devreye girdiği için belirli ayetler daha çok dikkat çekmektedir.

Örneklemin % 60.61’i (f= 20) Hıristiyanlığın sevgi üstüne kurulu olması ve Hıristiyanların kendilerine sevgi ve şefkatle yaklaşmasından etkilendiklerini belirtmektedirler. Bu husus öykülerde oldukça belirgin bir şekilde ve sıklıkla geçmektedir. Hıristiyanlığın sevgi üstüne kurulu olduğu inancı, özellikle İncil ayetleriyle ve Hz. İsa’nın yaşamıyla desteklenmektedir. Dahası, sevgi temasının sadece kutsal metinlerde saklı kalan bir durum olmadığı, bizzat Hıristiyanların insanî ilişkilerde sevgiyi ön plana çıkardıkları ısrarla söylenmektedir. Özellikle mutsuz bir çocukluk dönemi yaşayanlar, otoriter bir aile yapısı içinde büyüyenler ya da parçalanmış bir aile yapısının beraberinde getirdiği sorunların altında ezilenler, -ister öz olsun ister üvey- ebeveynleriyle ilişkilerinde benlikleri örselenenler, bu sebeple sevgi ve güven ihtiyacı içerisinde olanlar, yaşadıkları dünyanın sevgi ve güvenden yoksun olduğunu düşünenler, mutsuzluk ve umutsuzluk gibi ruhsal dengeyi bozan duygulanımlarla boğuşanlar, bunun da ötesinde yoğun günahkârlık hissinden arınma arzusuyla motive bir halde bulunanlar, Hıristiyanlığın sevgi üzerine kurulu olduğu düşüncesinden ve Hıristiyanların (bu arada misyonerlerin) kendilerine müşfik bir edayla yaklaşmasından olumlu etkilenmektedirler. Başka çalışmalarda da sevgi temasının Hıristiyanlığı kabul sürecinde öncelikli bir etkiye sahip olduğu tespit edilmiştir (Bk. Hökelekli & Çayır, 2006; Albayrak, 2005; Atalay, 2005; Sevinç, 2005)

Kurtarıcının günahsız olması gerektiği düşüncesi ve insanların günahlarından arınması için kurtarıcının kendisini feda ettiği inancı da bireyleri etkileyen faktörler arasındadır (%12.12; f= 4). Bu düşünce ve inanç, özellikle çeşitli günahları işlediklerini söyleyenler ve yaşadıkları yoğun pişmanlık duygusundan arınma arzusunda olanlara cazip gelmektedir. Belki de onların İslam’ı yasaklar üstüne kurulu bir din, Allah’ı da sadece günahkârları cezalandırıcı olarak algılamaları “kurtarıcının kendisini feda ettiği” inancını rahatlıkla benimseyebilmeyi temin etmektedir. Özellikle yoğun suçluluk duygusundan kurtulma arzuları Tanrı’yı adeta “günah keçisi” olarak değerlendirmelerine sebep olmuş olabilir.

Tutku, Amistad vb. filmler ve Hıristiyanlığı anlatan görsel yayınlardan (video, CD vs.) etkilenme hadisesine de zaman zaman rastlanmaktadır (%12.12; f= 4). Yine burada da Hz. İsa’nın çektiği çileler ve onun insanlık için kendini feda ettiği düşüncesi ön plana çıkmaktadır. Mevcut dini kimliğiyle bütünleşme düzeyi zayıf olan ve arayış içinde bulunan insanları etkileyen bu durum hem film ve görsel yayınların bireyleri etkileme gücünü göstermekte, hem de modern teknoloji ve sinemanın sunduğu imkânlarla Hıristiyanlığın mesajlarının şaşırtıcı ve yönlendirici biçimde iletildiği anlamına gelmektedir. Başka çalışmalarda da gerek “Tutku” filminin, gerekse Hıristiyanlığı anlatan diğer görsel malzemelerin insanlar üzerinde etkili olduğu sonucuna varılmıştır (Şahin, 2005; Has, 2005).

Hıristiyanlıktan etkilenme ve bu dini benimseme sürecinde görülen rüyalar ve vizyonlar önemli bir yer tutmaktadır (%27.27; f= 9). Genellikle henüz Hıristiyanlığı kabule tam karar vermeden veya karar verme aşamasında bazı sıkıntılar yaşarken Hz. İsa’nın ya da Hıristiyanlık figürü ağır basan bir rüya ya da vizyonun görülmesi değişim ve dönüşüm sürecini hızlandırıcı ya da tamamlayıcı bir fonksiyon üstlenmektedir. Hıristiyanlığa geçiş yapanların bir kısmı söz konusu rüya ve vizyonların kişisel sorunlarının çözümünü ve rahatlamayı beraberinde getirdiğini söylerken bir kısmı da gördüklerinden etkilenerek içsel rahatlama ve huzur bulduklarını, böylece görülen rüya ve vizyonların dinî ruhsal arayışlarına kılavuzluk ettiğini belirtmektedirler. Albayrak’ın (2005) çalışmasında da görülen rüya ve vizyonların Hıristiyanlaşma sürecini beslediği tespit edilmiştir.

Hıristiyanlıktan bir başka etkilenme biçimi de kilise ortamında yapılan ibadetler ve dualardır (%9.09; f= 3). Anlaşıldığı kadarıyla bazen ilk kez, bazen daha sonraki gidişlerde Kilise ortamında hissedilen havanın samimi ve manevî olarak algılanması kutsal metinden okunan pasajlar ve söylenen ilahilerin birey üzerindeki cazibesini artırmakta, bu da Hıristiyanlıktan etkilenme sürecini beslemektedir. Özellikle mevcut dinî kimliğinden rahatsız olan ve dinî arayış içerisinde bulunanlar ilk defa katıldıkları bu tür ortamlardan ziyadesiyle etkilenmektedirler.

SONUÇ

Bu çalışmada, Müslüman-Türk kültürü içinde doğup büyüyen ancak zamanla İslam’dan vazgeçerek Hıristiyanlığı kabul eden bireylerin niçin böyle bir tavır içerisinde girdikleri meselesi Hıristiyanlılaşma öyküleri üzerinden çözümlenmeye çalışılmıştır. Bu kapsamda otuz üç otobiyografik öykü sosyo-psikolojik bir perspektiften hareketle ve içerik analizi yöntemiyle incelenmiştir. Sosyal kimlik teorisinin öngörülerinden hareket edilmiş, din değiştirmenin yeterli sebebi ile gerekli sebepleri ayrı ayrı ele alınmıştır. Buna göre;

1- Hıristiyanlığa geçişin ye ter li se be bi Müslüman dinî kimliği ile özdeşleşme düzeyinin zayıflığıdır. Zira yapılan analizler göstermiştir ki, Hıristiyan olan bireyler ya önceden ya da din değiştirme sürecinde Müslüman kimliğini (inanç, ibadet, ahlak, dünya görüşü ve cemaat açısından) prestijli bir kimlik olarak değerlendirmemektedirler. Diğer bir ifadeyle Hıristiyanlıkla kıyaslama sürecinde mevcut dinî kimlikleri onlara saygın bir benlik algısı vermemektedir. Öz saygının düşüş göstermesine sebep olan bu durum, yeni grup ve kimlik arayışlarını gündeme getirmektedir.

2- Hıristiyanlığa geçiş yapanların gerek ebeveynlerinin gerekse kendilerinin genellikle dine ilgisiz olması, aile içi ilişkilerden kaynaklanan sevgisizlik ve güvensizlik duygusu, yaşanan mutsuzluklar, huzursuzluklar ve benlikte hissedilen örselenmişlikler; bireysel dinî ve manevî arayışlar, din eğitiminin yetersizliği ya da sağlıklı bir din eğitimi almamış olmak, günahkârlık hissi ve bundan kurtulma arzusu, yoğun olarak hissedilen anlamsızlık ve boşluk duygusu… gençlerin Hıristiyanlığa geçişini kolaylaştıran ve hızlandıran ge rek li seb ep ler arasındadır.

3- Hıristiyanlığa geçişi hazırlayan gerekli sebepler yeterli sebeple birleşince din değiştirme hadisesi gerçekleşmektedir.

4- Birey dinî kimliğinden memnun olduğu sürece yeterli ve sağlıklı bir din eğitimi almasa, ailesi ve kendisi dinî hayata ilgisiz olsa, mutsuz bir çocukluk dönemi geçirse, hatta ekonomik mahrumiyetler yaşasa da dinini değiştirmeyi düşünmeyebilir. Esasen bu tür olumsuzluklar neticesinde kişi ateist düşüncelere kayabileceği gibi din içi dindarlaşma da yaşayabilir. Onu din değiştirmeye iten asıl faktör dinî kimliğinden memnuniyet düzeyidir. Şayet birey dinî kimliğinden memnun değilse, yani yeterli sebep devreye girerse, gerekli sebepler sürecin alt yapısını hazırlamaya hizmet eder.


KAYNAKÇA

1 Literatürde; din değiştirmeyi etkileyen faktörler, din değiştirmede bireyin aktif ya da pasif oluşu, din değiştirmenin yavaş ya da hızlı bir şekilde gerçekleşmesi, din değiştirme hadisesinin yaşanma süreci, din değiştirmeden sonra yaşananlar, din değiştirme motifleri vb. konular üzerinde yoğun bir şekilde durulmaktadır. Daha fazla bilgi için bk. James (1931), Vergote (1966), Godin (1986), Rambo (1999), Köse (1997; 2004), Kim (2003), Kayıklık (2005), Mehmedoğlu ve Kim (2001), Hökelekli (2005), Peker (1979; 2003), Sevinç (2006), Daynes (1999), Setta (1999).

2 Bu öyküler şunlardır: 1- M. Çakır, “Aranan Gerçek-Arayan Gerçek”; 2- T. Topal, “Rab İsa Beni Çok Değiştirdi”; 3- C. Şıvga, “Yaşamımı Tümden Değiştiren Anahtar”; 4- M. Efe, “Neden Hıristiyan Oldum?”; 5- Y. Kaya, “Gerçek”; 6- T. Şengezer, “Ben Yeniden Doğdum”; 7- Kerem G., “Allah- ’ın Önünde Utanmaya Başladım”; 8- H. Hun, “Sabah Yıldızı”; 9- A. Güvener, “Beni Karanlıkta Bırakmadı”, 10- M. Şükri, “Uygarlar’a İlk Tanıklık”; 11- H. Taylan, “İsa’yı Gördüm”, 12- Ö. İçel, “Düşüncelerimdeki Tüm Çelişkiler Çözüldü”; 13- İ. Kulakçıoğlu, “İsa Mesih’i Tanımak İstiyorum”; 14- T. Boran, “İsa’yı Çağırmaya Karar Verdim”, 15- F. Bir, “Gökten Gelen İman”, 16- Z. Turan, “Reddetmeme Rağmen, O Beni Seçti”; 17- Y. Çakar, “Hayat Buldum”.

3 Bu öyküler şunlardır: 1- G. Kaya, “Huzur’u Aramak”; 2- Barış, “Kuran’ın Bana Öğrettikleri”, 3- Figen, “Acılar İçinde Rab’bi Aramak ve Bulmak”; 4- Duygu, “Yıkılan Sahte Kumdan Kale, Yapılan Ebedi Dünya”; 5- G. Taşçı, “Abdest, Namaz Değil Beni Tanrı Lütfu Kurtardı”; 6- U. Taşçı, “Ben Kim Olduğumun Farkında Değilmişim”; 7- G. Bulut, “Ben de Tanrının Bir Çocuğuyum”, 8- S. Tomris, “Tanrı’nın Benden İsteği”; 9- A. Özdemir, “Beni Duyan Biri Var”; 10- S. Akgün, “Kim Demiş Ölüler Dirilmez Diye”; 11- Soner, “İman-Umut-Sevgi”; 12- R. Arıkan, “Ateistlikten Pastörlüğe”; 13-S. Burkan, “Tanrı Nerede?”; 14- E. Kaçan, “Yeni Yaşam / Tanrı Nedir?”; 15- Sevinç, “Aradığım Gerçek”; 16- M. Yazar, “Yüreğimdeki Boşluk”.

4 Esasen bu öykülerin Sevinç (2006) tarafından da incelenmiş olduğunu söylemek durumundayız. Fakat biz dikkatimizi yeterli sebep-gerekli sebepler ayrımına yönettiğimiz ve onun analizlerinden daha farklı analizler yapmaya çalıştığımız için aynı öyküler üzerinde çalışmayı tercih ettik.

5 İçerik analizi, bunun nasıl uygulandığı ve çeşitleri konusunda Tavşancıl ve Aslan’a (2001) bakılabilir.

6 Bu arada şu hususu belirtmekte fayda vardır ki bazı tablolarla gösterilen rakamsal değerler toplandığı zaman bunların toplam öykü sayısıyla (n= 33) uyuşmadığı görülecektir. Bunun sebebi her öyküde sadece belirli hususların değil, iç içe girmiş bir şekilde çok farklı sebeplerin dile getirilmesidir. Dolayısıyla oradaki değerler ilgili sebebin metinlerde vurgulanma frekansını göstermektedir.

7 Metodik açıdan iç gözleme yönelik eleştiriler için Yavuz’a (1986) bakılabilir.