Nâsıruddin El-Beyzâvî ve Osmanlı Kelâm Geleneğindeki Yeri

Nâsıruddin El-Beyzâvî ve Osmanlı Kelâm Geleneğindeki Yeri

Cilt/Sayı

2016 27. cilt – 3. sayı – Kelam Özel Sayısı

Yazar

Mustafa AYKAÇa

aMEB Taşköprü Anadolu İmam Hatip Lisesi, Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretmeni, Kastamonu

Öz

İslâmî ilim dallarının tamamına yakını hakkında eserler yazan el-Beyzâvî güçlü bir ilmî şahsiyettir. Özellikle Tefsir ve kelâm alanlarında verdiği eserler İslâm coğrafyasında çok etkili olmuş, yüzyıllarca kendinden söz ettirmiştir. Osmanlı padişahlarının el-Beyzâvî Tefsiri okumak için “huzur dersleri” adı verilen ve üst düzey devlet adamlarının katıldığı dînî sohbetler düzenlediğini yine onun kelâm kitaplarının uzun yıllar Osmanlı medreselerinde okutulduğunu biliyoruz. Biz de bu çalışmamızda, kelâm kitapları Tavâli’u’l-Envâr ve Misbâhu’l-Ervâh çerçevesinde el-Beyzâvî’nin eserlerinin Osmanlı kelâm geleneğindeki yerini araştıracağız.

Anahtar Kelimeler

el-Beyzâvî; Tavâli’u’l-Envâr; Medrese; Osmanlı

Abstract

al-Baidawi who made reviews about all of the Islamic branches, is a strong scientific personality. His studies that about commantary and Islamic theology have been effected on Islamic geography. We know that The Ottoman sultans had organized religious conversations which based on his commantary book and are called as “Peace lessons” and important state men participated in these lessons. And we also know his theological books had been studied in Ottoman madrasahs for long years. In this study we have tried to examine place of his theological books, Tavâli’u’l-Envâr and Misbâhu’l-Ervâh on the Ottoman theology tradition.

Keywords

al-Baidawi; Tavâli’ al-Anvâr; Madrasah; Ottoman


1. EL-BEYZÂVÎ’NIN HAYATI VE YAŞADIĞI DÖNEMDE SIYASÎ DURUM

Tâceddin es-Sübkî’nin, künyesini Abdullah bin Muhammed bin Ali Ebû’l-Hayr el-Kâdî Nâsıruddin el-Beyzâvî[1] şeklinde zikrettiği el-Beyzâvî’nin, doğum tarihi bilinmemektedir. Vefat tarihi hakkında ise farklı bilgiler mevcuttur. Ancak bunlardan H.685 senesi genel kabul görmüş, el-Beyzâvî’nin üzerinde yapılan çalışmalarda genellikle bu tarih benimsenmiştir. Ölüm tarihi olarak H.685 yılı kabul edilerek, 100 yıl yaşadığı düşünülse, el-Beyzâvî’nin H. 585-685 yılları arasında yaşadığını söylenebilir. Bu zaman aralığının milâdî karşılığının, 1186-1286 yıllarıdır.

el-Beyzâvî’nin yaşadığı bu yıllar siyasi açıdan İslâm ülkelerinde büyük karışıklıkların yaşandığı bir dönemdir. Bu devirde İslâm’ın kültür merkezi durumunda bulunan önemli yerleşim bölgeleri Moğolların işgaline uğramıştır. el-Beyzâvî’nin yaşadığı Fars ülkesinin Şiraz şehri, Oğuzların Üçoklar boyuna mensup Salgur veya Salur boyu tarafından kurulan bir devletin hâkimiyetinde idi. Miladi 1147-1284 yılları arasında hüküm süren Salgurluların başta bulunan hükümdarı için “atabeg” ünvanı kullanıldığı için tarihte “Salgur Atabegleri” olarak anılmışlardır. Moğol istilasının İslâm coğrafyasını yakıp yıktığı bir dönemde, Salgurlu Atabeglerinin Moğollarla iyi geçinmesinden dolayı, İran bölgesinin korunaklı bir yer olması Şiraz ve civarını âlimlerce tercih edilen bir yer haline getirmiştir.[2] Bu şartlarda el-Beyzâvî, birçok Ehl-i Sünnet âliminden ders alarak kendini geliştirmiş, anayurdundan ayrılmadan kendini yetiştirme imkânı bulmuştur.

Bölgeye Salgur atabeglerinin hâkim olduğu yıllarda doğmuş ve ölmüş olan el-Beyzâvî’nin hayatının çoğunun geçtiği yer olan Şiraz, Salgurluların başkentliğini yapmış bir şehirdir. İran’ın Fars bölgesine Salgurlu Atabeyliği kurarak hâkim olan Üçoklar, zaman zaman Moğolların ve Harezmşahların güdümünde olmuşlardır. Salgurlulardan İkinci Sa’d’ın kızı Abiş Hâtun’un H.685/M.1286 senesinde (el-Beyzâvî ile aynı yıl) ölmesiyle Salgurlular bu bölgede hâkimiyeti kaybetmiş ve bölge, resmen Moğol idaresi altına girmiştir. Salgurlu Fars Atabegliği, doğrudan Moğol hâkimiyeti altına girdiği bu tarihe kadar 138 yıl hâkimiyetlerini sürdürmüşlerdir. Bu durumda, el-Beyzâvî’nin 100 yıl yaşadığı varsayılsa bile, hayatının tamamının bölgeye Salgurluların hâkim olduğu bir dönemde geçtiğini söyleyebilir.

Çocukluğu Şiraz’ın Beyzâ kasabasında geçen el-Beyzâvî’nin babası, o zamanki Şiraz atabegi Ebubekir bin Sa’d’a yakın kimselerden olup, kendisini Şiraz kadı’l-kudâtı yapmıştı. el-Beyzâvî’nin dedesi Muhammed de aynı şekilde bu makamda görev yapmıştır. İlerleyen yıllarda ataları gibi aynı görevi ifa edecek olan el-Beyzâvî, kendisine bir akîde kitabı yazdığını dedesinin, ilk öğretmeni olduğunu bildirmektedir.[3] İlk derslerini dedesinden alsa da, Ğâyetü’l-Kusvâ adlı eserinin mukaddimesinden zamanın önemli âlimlerinden olan babası Ömer b. Muhammed’den çeşitli fen bilimlerini, fıkhı, fıkıh usulünü, mantık ve felsefeyi öğrendiğini biliyoruz. Şeyh Muhammed bin Muhammed el-Kütahtâî de onun ikinci hocası olarak zikredilir. Doğum ve ölüm tarihleri bilinmeyen Muhammed bin Muhammed el-Kütahtâî’nin, zamanın Moğol sultanı Hülâgü’nün oğlu Ahmet Ağâ’ya yakın isimlerden olduğu, Sultan Ahmet Ağa’nın kendisinden etkilendiği ve cuma geceleri zikir ve ziyaret için yanına geldiği el-Beyzâvî tarafından zikredilmektedir.[4] Müellifimiz Muhammed el-Kütahtâî’den çok etkilenecek ve ünlü tefsiri Envâru’t-Tenzil ve Esrâru’t-Te’vîl’ini bu hocasının isteği üzerine yazacaktır. el-Beyzâvî vefat ettiğinde de bu hocasının kabrinin yanına defnedilmiştir.[5]

    2. İLMÎ ŞAHSİYETİ

İbadete düşkün, salih, zâhid ve şafiî bir ilim adamı olan el-Beyzâvî, İslâmî ilim dallarında yetkin bir şahsiyetti. Kemaleddin el-Meraği[6], Abdurrahman b. Ahmed el-İsfehanî[7], Ahmed b. Abdurrahmân el-Mevsılî[8], Ahmed b. Hasan Fahruddin el-Cârberdî[9], Ebû Abdullah Muhammed b. İsmail ez-Zencânî[10], Zeynuddin el-Henkî[11], tanınmış öğrencilerindendir. Bu öğrencilerden el-Cârberdî ve el-Henkî meşhur Eş’arî kelâmcısı el-Îcî’nin hocalarıdır.[12] el-Beyzâvî, yetkin bir âlim olup tefsir usulü, tefsir, fıkıh usulü, fıkıh, Arapça, mantık konularında eserler vermiştir.[13]  Eserlerini şu şekilde sıralayabiliriz:

1- Envâru’t-Tenzil ve Esrâru’t-Te’vîl: Bu eser onun en meşhur eseri olan tefsiridir. Râgıb
el-İsfehânî’nin el-Müfredât isimli eseri, ez-Zemahşerî’nin el-Keşşaf isimli eseri ve Fahreddin er-Râzî’nin Mefâtihu’l-Ğayb isimli eseri onun bu tefsirini hazırlarken faydalandığı eserlerdir. el-Beyzâvî’nin yazdığı bu tefsir, mezkur eserlerin önemli yanlarını içerdiği için değer kazanmış, İslâm ilim hayatında kabul görmüş, yıllarca medreselerde okutulmuştur. Osmanlı Devleti zamanında da devlet adamlarının katıldığı meclislerde bu tefsiri okuma esasına dayanan ve “huzur dersleri” denilen toplantılar düzenlenmiştir.[14]

2- Tavâli’u’l-Envâr min Matâli’i’l-Enzâr: el-Beyzâvî’nin ikinci önemli eseri olup kelâm ilmine dairdir. Eser bir mukaddime ile üç bölümden meydana gelmektedir. Eserin mukaddimesinde kelâma ait temel prensipler, ele alınmıştır. Birinci bölümde mümkinât, ikinci bölümde ilâhiyat ve üçüncü bölümde de nübüvvet ve meâd ile ilgili konular ele alınmıştır.

 3- Misbâhu’l-Ervâh fî Usûli’d-Dîn: el-Beyzâvî’nin kelâm ilmine dair yazdığı Tavâli’u’l-Envâr min Matâli’i’l-Enzâr isimli eserinin özeti şeklinde olan bir kelam kitabıdır. Medrese öğrencilerine yönelik olarak hazırlanmıştır.

4- Ğâyetu’l-Kusvâ fî Dirâyet’’l-Fetva: el-Gazâlî’ye ait olan el-Vasîtu’l-Muhît bi Aktâri’l-Basit isimli eserinin özeti şeklindeki Şâfiî fıkhına dair bir eserdir.[15]

5- Minhâcu’l-Vusul ilâ İlmi’l-Usul: el-Beyzâvî’nin bir mukaddime ile yedi bölümden müteşekkil olan fıkıh usulü kitabıdır. Üzerine birçok şerh yazılmıştır.[16]

6- Nizamu’t-Tevârîh: el-Beyzâvî’nin tarih kitabıdır. İlk insandan M.1275 yılına kadar olan sürede yaşayan peygamberleri ve halifeleri, Emevî, Abbasi, Samanoğulları, Saffarîler, Gazneliler, Selçuklular, Salgurlu Atabegliği ve Moğollar dönemleri ile ilgili önemli olayları anlattığı bir eserdir.[17]

7- Lübbü’l-Elbâb fî İlmi’l-İ’rab: Bu eser,Osman bin Ömer bin Ebû Bekr İbni Hacib’in (H.Ö. 646) nahiv konusunda yazdığı el-Kâfiye’sinin özeti mahiyetindedir.

8. Risale fî Ta’rifati’l-Ulûm ve Mevzûcâtihâ: İlimlerin tariflerinin yapıldığı ve bazı ilmî konularının açıklandığı risale şeklinde bir eserdir.

9. Müntehe’l-Münâ bi Şerhi Esmâillahi’l-Hüsnâ: Giriş ve iki bölümden müteşekkil olan ve içinde Allah’ın zât ve sıfatlarının açıklandığı bir eserdir.

10. Tuhfetu’l-Ebrâr Şerhu Mesâbîhi’s-Sünne: Müellifimizin, Ferra el-Begavî‘nin (H.Ö.516) Mesâbihu’s-Sünne adlı hadis kitabının şerhi niteliğinde olan eseridir.

11. Havâssu’l-Kur’an: Bu eser, el-Beyzâvî’ye nispet edilen, ancak eserlerini zikreden kaynaklarda adına rastlanmayan bir eserdir.[18]

Kaynaklarda el-Beyzâvî’ye nispet edildiği halde günümüze kadar ulaşmayan eserleri de mevcut olup bu eserleri şöyle sıralayabiliriz: el-Îzah fî Usûliddin[19], Şerhu Matâli’i’l-Envâr[20], Mirsâdu’l-Efham ila Mebâdi’i’l-Ahkâm[21], Şerhu’l-Minhâc[22], Şerhu Mukaddimeti İbni Hâcib[23], Ta’lîk alâ Muhtasarı İbni Hâcib, Şerhu’l-Mahsul min İlmi’l-Usûl[24], Şerhu Müntehâbi’l-Mahsul fi’l-Usûl[25], Muhtasar fi’l-Hey’e, Şerhu’l-Fusul li’t-Tûsî, Şerhu’l-Kâfiye[26], Şerhu’t-Tenbîh[27] ve et-Tezhib ve’l-Ahlâk.[28]

    3. OSMANLI ÖNCESİ EĞİTİM-ÖĞRETİM FAALİYETLERİ

Müslümanların Medine’ye gelir gelmez bir mescit bina ederek bu mescidin uygun yerlerine eğitim amaçlı odalar açmaları, İslâm’ın eğitim adına attıkları ilk adım sayılabilir. İslâm dünyasında eğitim mekânları suffe diye isimlendirilen bu dersliklerin kurulmasından itibaren eğitim mekânları gelişerek kendine ait müfredatı, belli hocaları olan eğitim kurumları haline gelecektir. Müfredat bakımından önceki dönemlerde naklî ilimler eğitimi ön plana çıkarken, Abbasiler zamanında yapılan tercüme faaliyetleri neticesinde felsefî metinler, Müslüman düşünce dünyasına giriş yapmış, böylece aklî ilimler de, bu müfredat içinde kendine yer bulmuştur.

İslam dünyasında ilk sistemli ilmî atılım, Beytü’l-Hikme’nin kurulmasıdır. Beytü’l-Hikme’nin Abbasi halifelerinden Me’mun döneminde H.215-M.830 tarihinde Bağdat’ta kurulduğu kabul edilmektedir. İslâm’ın farklı bölgelere yayılarak Antik Yunan, İran, Hint ve diğer kültürlerle temasa geçilmesi sonucu farklı fikirlerle karşılaşılması Beytü’l-Hikme’nin kuruluş sebebini teşkil etmiştir. Yabancı kültürler karşısında, Müslümanların kendi inançlarını savunma ve İslâm’ın üstünlüğünü göstermenin yanı sıra, farklı kültürleri tanıma gayesiyle bir merkezin kurulmasına gerek görülmüştür. Bu sebeplere bağlı olarak Antik Yunan ilmî ve felsefî eserleri Arapça’ya çevrilmeye başlanmıştır.[29] Sonraları Beytü’l-Hikme yerine kurulan Tercüme ve Telif Okulu ise, onuncu asrın başlarına kadar faaliyette bulunmuş, yerine kurulan Dâru’l-İlimlerse beklenen etkiyi gösterememiştir. Selçuklular devrinde medreselerin kurulması, eğitim alanında yapılan en büyük yenilik olmuştur.[30]

Selçuklulardan önce Karahanlı hükümdarı Buğra Hân’ın Buhâra’da, Tamgâç Buğra Karahan İbrahim’in Semerkand’da, Gazneli Mahmud’un Gazne’de, kardeşi Sebüktekîn’in de Nişâbur’da birer medrese inşa ettirdiği bilinmektedir. Onuncu asırda Ebu Ali Hüseynî’nin Nişâbur’da kurduğu ve bin öğrencinin hadis eğitimi aldığı “el-Medresetü’l-Ehliyye” denilen hususî medrese gibi, farklı devletlerde devlet adamları ve zengin ilim adamları tarafından birçok medrese kurulduğu bilinmektedir. Selçuklular devri medreselerinin diğerlerinden farkı ise, devlet eliyle kurulmaları, bir sisteme sahip olmaları, öğrenci ve hocalarının geniş imkânlara sahip olmalarıdır.[31]

M.1066 yılında Kündürî’nin yerine Selçuklu veziri olan Nizamülmülk tarafından, başta Bağdat olmak üzere birçok yerde medreseler açılmış, bunlar Nizamiye Medreseleri olarak anılmıştır. Devlet ve hükümdarlar tarafından maddi manevi her alanda desteklenen Nizâmiye Medreselerinin, gerek eğitim, gerek teşkilat bakımından çağdaşı olduğu diğer eğitim kurumlarından çok ileride olduğu bilinmektedir. Nizamiye Medreselerinin ders programlarında, İslâmi ilimlerle birlikte, müspet ilimler de vardı. Felsefe, tarih, astronomi, tıp ve matematik gibi pozitif ilimler, burada dînî ilimlerle beraber öğretiliyordu. Medreselerin gelir kaynağı olması için adanan vakıflar, Selçuklular zamanındaki bu eğitim birimlerinin sağlıklı işlemesinin başlıca sebepleri olmuştur. Selçuklu medreselerinde kurulan vakıf sistemi sayesinde öğrenciler ve hocalar maddi bir sıkıntı yaşamamıştır.[32] Nizamiye Medreselerinin orjinalliği de sahip olduğu bu vakıflar sebebiyledir. Vakıflar sayesinde devamlı bir maddi gelire sahip olan bu medreseler, ilmî ve idarî özerklikleriyle birlikte, bir de maddî özerkliğe sahip olmuş oluyordu. Nizamiye Medreseleri bu özellikleri sebebiyle, İslâm dünyasının ilk medresesi olmasa bile, getirdikleri bu muhteşem sistemle, gerçek anlamda ilk medrese olarak kendini kabul ettirmiştir.[33]

Akîde bakımından Hanefî/Mâturîdî geleneğe bağlı olan Selçukluların, sadece Şâfiî/Eş’arî geleneğe bağlı olan Nizamiye Medresesi açmadığını da belirtmemiz gerekir. Bağdat Nizamiye Medresesinden önce, Tuğrul Bey tarafından Nişabur’da açılan ve ilk Selçuklu medresesi olarak kabul edilen medrese, bir Hanefî medresesi idi. Sultan Alparslan tarafından Nişabur’da bir hanefî medresesi açıldığı bilinmektedir. Sultan Alparslan’ın vezirlerinden olan Ebu Sa’d el-Müstevfî’nin Ebu Hanife’nin türbesini yenileyerek, hemen yanına hanefî eğitim veren ve Ebu Hanife Medresesi olarak bilinen bir medrese yaptırdığı bilinmektedir. Melikşah tarafından İsfehan’da yaptırılan medrese, Bağdat’ta Melikşah’ın veziri Tâcülmülk tarafından yaptırılan medrese, Suriye Selçuklu Hükümdarı Tutuş tarafından Bağdat’ta yaptırılan medrese, Kûfe’de hac emiri Kutlug b. Beytekin tarafından yaptırılan medrese, Ebu Amr en-Nesevî’nin, Harezm’de yaptırdığı medrese hanefî geleneğe uygun eğitim veren medreseler arasında sayılabilir.[34]

    4. OSMANLI DÖNEMİ EĞİTİM-ÖĞRETİM FAALİYETLERİ

Nizâmiye Medreseleri ile başlayan eğitim öğretim faaliyetlerinin, Osmanlı medreselerinde zirve noktasına ulaştığını söyleyebiliriz. İlk dönem Osmanlı medreselerinin vakfiyelerinin yazılış üslup ve formatlarına bakıldığında, Selçuklu ve İlhanlı medrese vakfiyelerine benzediği görülmektedir. Bu da Osmanlı medreselerinin, İslâm medrese geleneğinin bir devamı olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla, Osmanlı medrese geleneği, Nizâmiye Medrese geleneğine dayanmaktadır. Osmanlı medreselerinin ilk müderrisleri de, bu geleneklere bağlı ilmî ortamda yetişen ilim adamlarıdır.[35] Osmanlılar döneminde de temel eğitim yuvaları medreseler olup Medreseler geçirdikleri evrelere göre dört aşamada ele alınır:

1. Kuruluşundan Semâniye Medreselerine Kadar Olan Dönem (M.1331-1471): İlk Osmanlı medresesi H.731-M.1330 yılında Orhan Bey tarafından, İznik’te yaptırılmıştır. İlk müderrisi ise Dâvud-u Kayserî olmuştur. Orhan Bey, Bursa’yı ele geçirince, bir medrese de buraya inşa edilmiştir. Daha sonraki yıllarda İznik, Bursa ve Edirne’de yeni medreseler kurulmuştur.[36] Bu dönemde Çandarlı Hayrettin Paşa tarafından ilk defa hadis öğrenimini sağlamak için, İznik’te Dâru’l-Hadis Medresesi açılmıştır.[37] Böylece, ilmî seyahatlerle yapılan hadis öğrenimi faaliyetleri, devlet eliyle bir kurum bünyesinde toplanarak sistemleştirilmiş olmaktadır.

2. Fatih Dönemi Semâniye Medreselerinden, Kânûnî Dönemi Süleymaniye Medreselerine Kadar Olan Dönem (M.1471-1557): Fatih, eski medrese sistemine Semâniye ve Tetimme medreselerini ekleyerek, eğitim kalitesini artırmıştır. İstanbul’daki sekiz kilise fetihten sonra Fatih tarafından medreseye çevirmiş ve başına ellişer akçe yevmiye ile çalışan müderrisler atamıştır. Bu medreseler medreseye dönüştürülen sekiz kiliseye nispetle “Sahn-ı Semân veya Semâniye Medreseleri” şeklinde isimlendirilmiştir. Fatih dönemi medreselerinin en yüksek eğitimin verildiği medreseler bu medreseler olmuştur. Semâniye medreselerinin arka tarafında ve bunlara nispeten daha küçük olan medreseler kurulmuştur. “Mûsıla-i Sahn” veya “Tetimme” adı verilen bu medreseler derece bakımından orta derecedeki öğrencilerin eğitim aldığı ve Sahn-ı Semân medreselerine öğrenci yetiştiren medreseler olmuştur.

Fatih dönemi medreselerini Sahn-ı Seman ve Tetimme medreselerinin kurulması sonrasında düşükten yükseğe Hâşiye-i Tecrîd Medreseleri, Miftah Medreseleri, Telvîh Medreseleri, Hâriç Medreseleri, Mûsıla-i Sahn Medreseleri, Sahn-ı Semân Medreseleri[38] şeklinde sıralayabiliriz

3. Kânûnî Dönemi Süleymâniye Medreselerinden, Medreselerde Yapılan Islahatlara Kadar Olan Dönem (M.1557-1913: Fâtih tarafından kurulan Semâniye Medreselerinde tıp ve matematik gibi pozitif ilimlerin eğitimini verecek medreseler yoktu. Bu ihtiyaçtan dolayı, Kânûnî tarafından mevcut medreselere ilaveten tıp ve matematik eğitimi veren medreseler kurulmuş, bunlarla birlikte bir tane de Dârü’l-Hadis Medresesi açılmıştır.  Kânûnî döneminde Süleymâniye Medreselerinin yapılmasıyla, Osmanlı Medreseleri düşük olandan yüksek olana Hâşiye-i Tecrîd Medreseleri, Miftah Medreseleri, Telvîh Medreseleri, Hâriç Medreseleri, Dâhil Medreseleri, Sahn-ı Semân Medreseleri, Süleymaniye Medreseleri, Altmışlı Medreseler, Süleymâniye Dârü’l-Hadisi[39] şekilde sıralanmaktaydı.

XVII. ve XIX. yüzyıllarda medreseler, çeşitlenerek, on iki çeşide ulaşmıştır.[40]

4. Medreselerin Islahatından, Kaldırılışına Kadar Olan Dönem (M.1913-1924): XVIII. yüzyılda Osmanlı Devleti’nde yapılan ıslahat hareketleri askeri karakterli olup, devletin yeni mektepler açmasıyla medreseler kendi kaderine terk edilmiştir.[41] Yapılan ıslahat faaliyetleri sonucu Dârü’l-Hilâfetil’l-Âliye ismiyle kurulan medreselerin müderrislik sistemi, idare şekli, müfredâtı ve öğrencilerinin nitelikleri ile ilgili yenilikler getirilmiştir. Bu dönemde Dârü’l-Hilâfetil’l-Âliye ismiyle anılan İstanbul’daki Medreselerin tahsil süresi 12 yıl olarak düzenlenmiş olup hazırlık kısmı haricinde Tâlî Kısm-ı Evvel,  Tâlî Kısm-ı Sânî,  Âlî Kısım olmak üzere üç bölümden oluşmaktaydı.[42]

Uzun yıllar İslâm dünyasına eğitim öğretim vererek hizmet eden medreseler, Osmanlı Medreselerini kapatan 3 Mart 1924 tarihli Tevhîd-i Tedrîsat Kanunu ile eğitim hayatından çekilmiştir.

    5. OSMANLI DÖNEMI KELÂM ÖĞRETİMİNDE EL-BEYZÂVÎ’NIN YERİ

Nizamiye Medreseleri, Anadolu medreseleri için bir örnek olmuş, bu medreselerin eğitim sistemi Osmanlı medreselerine de aktarılmıştır. Hanefi-Mâturîdî îtikad anlayışını benimseyen Osmanlı ilim geleneğinin rey taraftarı olması, medreselerin kelâm ilmine çok yoğun yer vermesini sağlamıştır. En yoğun kelâm eğitimi ise Fatih dönemi medreselerinde verilmiştir. Medreselerin ilk sınıflarında akâid dersleri şerhleriyle birlikte okutulmuştur. Osmanlı hükümdarı Fatih Sultan Mehmed Han, İslâm tarihinde bir ilk olarak, bir nizamname yayınlayarak medreselerde okutulacak kelâm kitaplarını dahi belirlemiştir. Bu nizamnameye giren kelâm, Osmanlı medreselerinin en temel derslerinden biri olmuştur. Ders kitabı olarak da, felsefe ile birleştirilmiş olan Müteahhirûn dönemi Eş’ârî kelâm kitapları tercih edilmiştir. Osmanlı medreselerinde kelâm, en son Hariç Elli Akçeli medreseler programında bulunmuş daha üst medreselerde ise, kelâm ders programına alınmamıştır.[43] Devletin ve toplumun devamı, rey taraftarı Sünnî İslâm düşüncesinin korunmasıyla ilişkili görülmüş, bu sebeple kelâm, Osmanlı medreselerinin en temel dersi olarak kabul edilmiştir.

Osmanlı Medreselerinin kelâmî geleneğini, Eş’arî kelâm âlimleri olan Fahreddin er-Râzî (H.Ö.606-M.Ö.1210), Sadeddin et-Teftazâni (H.Ö.793-M.Ö.1390) ve Seyyid Şerif el-Cürcânî (H.Ö.815-M.Ö.1413) belirlemiştir. Daha çok müteahhirûn dönemi Eş’arî kelâm kitapları medreselerde okutulmuş, el-Gazzâlî, başta ilimlerin tasnifi olmak üzere Osmanlı âlimlerini birçok açıdan etkilemiştir. Seyyid Şerif el-Cürcânî ve et-Teftazânî medreseye yön veren en önemli müteahhirûn dönemi kelâmcıları olup, bu iki âlime ait birçok eser, medresede ders kitabı olarak okutulmuştur. Müteahhirûn dönemi kelâm anlayışı, kelâmın meşrûiyetinin sorgulanmasına yol açarak, felsefi yönü olmayan bir kelâm ilmi talep edilerek, felsefe öğrenmenin gereksiz olduğu da söylenecektir.[44]

Öncelikle el-Beyzâvî’nin, Osmanlı’nın tüm zamanlarında üzerinde en çok durulan belki de en önemli eserinin, Kâdı Tefsiri diye meşhur olan Envâru’t-Tenzil olduğunu söylememiz gerekir. Öyle ki, padişah ve ileri gelen devlet adamlarının katıldığı “huzur dersleri” denilen münazaralı sohbetlerin amacı, sırf el-Beyzâvî’nin Envâru’t-Tenzil’ini okumaktı.[45] Birçok kelâmî meseleyi tefsirinde açık açık tartışsa da, bu eseri üzerine doyurucu çalışmalar yapılması sebebiyle çalışmamızın konusu müellifimizin kelâmî görüşlerini, kelâm kitapları çerçevesinde araştırmak olduğundan tefsiri ile ilgili konulara girmiyoruz. Dolayısı ile müellifimizin Osmanlı kelâm geleneği üzerindeki etkileri önemli bir kelâm kitabı olan Tavâli’u’l-Envâr ve onun özeti olan Misbâhu’l-Ervâh etrafında araştırılacaktır. Bu eserlerden Misbâhu’l-Ervâh, el-Beyzâvî tarafından eğitime yeni başlayan öğrenciler için hazırlanmış bir eser olup hangi medreselerde hangi şartlarda okutulduğuna dair bir bilgi tespit edemedik. Ancak Tavâli’u’l-Envâr’ın medreselerde okutulduğuna dair kesin bilgilere sahibiz.

İlk dönem medreselerinde hadis alanında el-Buhari’nin Sahih’i, tefsir alanında ez-Zemahşeri’nin Keşşaf’ı, el-Beyzâvî’nin Envaru’t-Tenzil adlı eseri okutulmuştur. Fıkıh alanında Kudûrî’nin Muhtasar’ı, Siraceddin Muhammed Secavend’in Ferâiz’i, Ali b. Ebubekir el-Mergınânî’nin el-Hidâye’si, Burhânü’ş-Şerîa Mahmud’un el-Vikâye’si, okutulmuştur. Akâid alnında el-Îcî ve Ömer en-Nesefî’nin Akâid’i, Ahmed b. Cafer el-Hanefî’nin Akâidü’t-Tahâvî’si, fıkıh usûlü alanında et-Teftazâni’nin Telvih’i, Celaleddin Ömer bin Ahmed el-Habbâzî’nin Muğnî’si, İbni Hacib’in Müntehâ’sı, Abdullah b. Ahmed el-Hasefî’nin Menâru’l-Envâr’ı okutulmuştur. Kelâm alanında ise bir Şii kelâm eseri olan et-Tûsî’nin Tecrîdu’l-Kelâm’ı,[46] Eş’arî ekolü kelâmî eserleri olan el-Beyzâvî’nin Tavâli’u’l-Envâr’ı ve el-Îcî’nin el-Mevâkıf’ı okutulmuştur.[47]

Kelâm öğretimi açısından Fatih döneminde açılan Tetimme ve Semâniye Medreselerinin ulaştığı ilmî seviyeye sonraki dönemlerde ulaşılamamıştır. Fatih Sultan Mehmed’in felsefî ve aklî ilimlere olan merakı, medreselerin müfredatına da yansımıştır. Bu dönemde medrese tarihinde ilk defa kelâm kitaplarının okutulması kanunla belirlenmiştir. Buna göre kelâm, Dâhil Medreselere kadar her seviyedeki medreselerde farklı kitaplardan okunacaktır. Bu dönemde kelâm eğitimi o kadar yayılmıştır ki, Yirmili Medreseler Seyid Şerf el-Cürcânî’nin Hâşiye-i Tecrîd kitabının ismine izafeten “Tecrid Medreseleri” diye anılır olmuştur. Taşköprizâde’nin otobiyografisinden edindiğimiz bilgiye göre, yine bu medreselerde, el-İsfehânî’nin Tavâli’ şerhi, Nasîruddin et-Tûsî’nin Tecridu’l-Kelâm’ı Seyid Şerif’in bu eserlere yaptığı hâşiyeleri ile beraber okutulmuş, bu kitapların okutulmasına Otuzlu Medreselerde de devam edilmiştir. Taşköprizâde, müderrislik yaparken Yirmi akçeli medreselerde kelâm derslerinde Hâşiye-i Tecrid’in baştan “umûr-u âmme”ye kadar olan bölümünü okuttuğunu, Miftah Medresesinde yine Haşiye-i Tecrid’in “umûr-u âmme” bahsinden “vücûbu’l-imkân” bahsine kadar olan kısmını okuttuğunu, kırk akçeli medresede Şerh-i Mevâkıf’ın “vücûbu’l-imkân” konusundan “araz” konusuna kadar olan bölümünü okuttuğunu, Elli Akçeli Hariç Medresesinde yine Şerh-i Mevâkıf’ın “İlahiyat” bahsini okuttuğunu, Atmış Akçeli Medresede de yine şerh-i Mevâkıf’ı okuttuğunu söylemektedir.[48]

Bu bilgiler bize, bir taraftan dönemin medrese eğitiminde kelâm eğitiminin ağırlığına dair ipuçları verirken diğer taraftan mezhep taassubunun olmadığını göstermektedir. Çünkü, Osmanlılar her ne kadar Hanefî-Mâturîdî geleneği benimsese de bu dönemde yukarıda da görüldüğü üzere, Eş’arî, hatta Şiî kelâm kitapları medreselerde yaygın olarak okutulmuştur.

Tetimme Medreselerinde el-Beyzâvî’nin Tavâli’u’l-Envâr’ı,el-İsfehânî’nin şerhiyle birlikte okutulmuş Kırklı Medreselerde et-Teftazânî’nin Şerhu’l-Akâid’i yine Kırklı ve Hariç Ellili Medreselerde Şerhu’l-Mevâkıf okutulmuştur. Bu kitaplara ek olarak Şerhu’l-Mevâkıf kadar olmasa da, et-Teftazânî’nin Şerhu’l-Makâsıd’ı ile II. Bayezıd döneminden itibaren Celâleddin ed-Devvânî’nin İsbât-ı Vâcib’i de okutulmaya başlanmıştır.[49]

Osmanlı medreselerinde okutulan kelâm kitapları Kânûnî sonrası dönemde herhangi bir kanuna dayanmaksızın, medrese müfredatının dışında kalmıştır. Tam olarak hangi medresede okutulduğu tespit edilemeyen et-Teftazânî’nin Şerhu’l-Akâid’i, Celâleddin ed-Devvânî’nin “Celâl” olarak bilinen Şerhu’l-Akâidi’l-Adûdiyye’si ve Hayâlî Ahmed Efendi’nin “Hayâlî” diye bilinen Hayâlî Hâşiyesi medreselerde okutulmuştur.[50]

Osmanlı medreselerinde okutulan kelâm kitapları, Kânûnî’den önce ve Kânûnî’den sonra okutulanlar şeklinde temelde ikiye ayrılabilir. Klasik dönem medreseleri olarak isimlendirilebilecek Kânûnî’den önceki medreselerde, müteahhirûn dönemi Eş’arî kelâmcılarının eserleri olan Tavâl’iu’l-Envâr, el-Mevâkıf, Şerhu’l-Mevâkıf, Şerhu’l-Makâsıd gibi eserlerin yanı sıra, Şiî olan et-Tûsî’nin Tecrîdu’l-Kelâm’ı, Seyyid Şerif el-Cürcânî’nin bu eser üzerine yazdığı Hâşiye-i Tecrîd’i gibi kitaplar okutulmuştur. Kânûnî sonrası Osmanlı medreselerinde okutulmaya devam eden kelâm kitapları ise daha kısa, basit ve felsefî konulardan mümkün olduğunca uzak duran Molla Celâl, Şerhu’l-Akâid, Hayâlî gibi eserler olmuştur. Bu eserlerin okutulmasında da belli bir standart bulunmamaktadır.

26 Şubat 1910 yılında yayınlanan Medâris-i İlmiye Nizamnamesi ile düzenlenen programda kelâm öğretimi, ancak medreselerin yedinci ve sekizinci yıllarında kendine yer bulabilmiştir. Buna göre, medresenin yedinci yılında sadece Şerhu’l-Akâid, sekizinci yılında da yine Şerhu’l-Akâid bu sefer Hayâlî şerhiyle okutulacaktır. 1 Ekim 1914 yılında yayınlanan “Islah-ı Medâris Nizâmnâmesi” ile de bütün medreseler “Darü’l-Hilafetü’l-Âliye Medresesi” adı altında birleştirilmiştir. Her birinin öğretim süresi dörder yıl olan Tâli Kısm-ı Evvel, Tâli Kısm-ı Sâni, Kısm-ı Âli olarak üç kısma ayrılmıştır. Tâli Kısm-ı Evvel ve Tâli Kısm-ı Sâni’nin müfredatına kelâm dersi girememiştir. Ancak, dört senelik Kısm-ı Âli öğretiminin her senesine kelâm dersi konularak, kelâm hak ettiği değeri yeniden kazanmıştır.[51]

Medreselerin ıslahı meselesi, gerçek anlamda II. Meşrûtiyet ile beraber gündeme gelmiştir. Bu dönemde medreseler üzerine birçok yazılar yazılarak, medreselerin ıslahına yönelik önerilerde bulunulmuştur. Yeni müfredatta, kelâm öğretimine öncelik verilmiş, bilim ve felsefeye uyumlu yeni kelâm kitaplarının yazılması tavsiye edilmiştir. Ayrıca şartların değişmesiyle klasik kelâm kitaplarının dayandığı ilmî dinamiklerin değiştiği düşünülerek, kelâm kitaplarının yeni bir tarz ile yazılmasının gerekliliği dile getirilmiştir. Bunun paralelinde de “Yeni İlm-i Kelâm” düşüncesi gelişmiştir. Abdullatif el-Harpûtî ve İzmirli İsmail Hakkı tarafından yazılan “Yeni İlm-i Kelâm” konulu kelâm kitapları bu düşünce etkisiyle yazılmış eserlerdir.

Osmanlılar döneminde, birer kelâm eseri olarak Mâturîdî akâid metinleri de revaçtadır. Bir Mâturîdî kelâmcısı olan Ebû Hafs Necmeddin Ömer b. Muhammed en-Nesefî’nin Metnü’l-Akâid isimli eseri, Eş’arî kelâm ekolüne bağlı olan Teftâzânî’nin yazdığı şerh ile okutulmuştur. Islah edilen medreselerin müfredatında da Mâtürîdî kelâm geleneğine ait akâid metinlerine yoğun olarak yer verilecektir. 1915-1916 yıllarında hazırlanan müfredatta, bu medreselerde okutulacak olan eserlerde de bir farklılık olacak, medreselerin “Tâli” kısımlarındaki müfredatta Emâlî, Akâid-i Nesefiye, Müsâyere, Kaside-i Nûniye Şerhi, kitapları yer alırken, “Âlî” kısmı müfredatında ise Şerhu’l-Akâid, Şerhu’l-Makâsıd, el-Milel ve’n-Nihal, Molla Celâl ve Tehzîbu’l-Kelâm kitapları yer alacaktır.[52]

Yukarıdaki anlattıklarımızdan, Osmanlı medreselerinde Fatih zamanından itibaren zengin bir kelâm eğitimi verilirken, Kanûni’den itibaren kelâm eğitiminin iyice sınırlandırıldığını ve basitleştirildiğini anlıyoruz. Osmanlı’nın kuruluşundan Fatih dönemine kadar olan süre ile Fatih’ten de Kanûnî’ye kadar olan süre zarfında el-Beyzâvî’nin kelâmî eserlerinin, şerh ve haşiyelerinin okutulduğunu biliyoruz. Kanûni’den medreselerde yapılan ıslahatlara kadarki süre zarfında el-Beyzâvî’nin kelâm kitapları olan Tavâli’ve Misbâh’ın veya bunlar üzerine yazılmış herhangi bir şerh veya hâşiyenin resmî olarak okutulduğuna dair bir delil tespit edemedik. Ancak, resmî olarak medrese müfredatında bulunmaması, ilim dünyasının bu eserlere uzak olduğu anlamına gelmemektedir. Üsküp kadısı Mustafa Sıdkı bu hususta güzel bir örnektir. Mustafa Sıdkı, el-Beyzâvî’nin önemli kelâm kitabı olan Tavâli’u’l-Envâr’ını Türkçe’ye çevirmiştir.[53] Mustafa Sıdkı’nın doğum ve ölüm tarihini tam olarak bilmesek de, tercümeye H.1163-M.1749 Cemâziye’l-Âhirinde başladığını ve H.1165-M.1751 Muharreminde bitirdiğini biliyoruz. Bu da bize ilgili dönemde resmî olarak okutulmasa da medrese dışı ilim çevrelerinde el-Beyzâvî’in kelâmî eserlerine ilginin devam ettiğini göstermektedir. Mustafa Sıdkı’nın müellifimizin Tavâli’u’l-Envâr’ını tercüme etmesi duyulan bu ilgi sebebiyledir (Tablo 1, 2).

    6. OSMANLI DÖNEMİNDE EL-BEYZÂVÎ’DEN ETKİLENEN ÂLİMLER VE YAPTIKLARI ÇALIŞMALAR

el-Beyzâvî’nin muhtasar kelâm eseri Misbâhu’l-Ervâh’ını yeni medrese öğrencileri için hazırladığını biliyoruz. Muhtasar olması sebebiyle bu eser Tavali’u’l-Envâr’ın gölgesinde kalmıştır. Osmanlı döneminde müellifimiz üzerinde yapılan çalışmalar Tavali’u’l-Envâr ve tefsiri Envâru’t-Tenzil çerçevesinde yoğunlaşmıştır. Osmanlı dönemi ilim adamlarının hâl tercümelerinin yapıldığı kaynaklarda, “el-Beyzâvî üzerine şerhi vardır.”, “el-Beyzâvî üzerine haşiyesi vardır.”, “el-Beyzâvî üzerine ta’lîk yazmıştır.”, “Şerh-i el-Beyzâvî’si vardır.” v.b kapalı ifadeler kullanılmıştır. Bu ifadelerle müellifimizin meşhur kelâm kitabı Tavâli’den başka, belki de ondan daha meşhur tefsiri Envâru’t-Tenzil’in de kastedilmesi mümkündür. Ayrıca müellifimizin tefsiri üzerine de birçok, belki de kelâm kitaplarından daha çok şerh ve haşiye yazılmıştı. Bursalı Mehmet Tahir’in eseri, Osmanlı Müellifleri’nin birinci cildinin 46-48. sayfalarında, Envâru’t-Tenzil üzerine şerh yazan kırk altı (46), ta’lik yapan yirmi beş (25), haşiye yazan beş (5) olmak üzere toplam yetmiş altı (76)  ilim adamının listesi bulunmaktadır. Bu liste, müellifimizin kelâm kitapları üzerinde çalışma yapan âlimlerin tespiti açısından önem arzetmektedir. Bu noktada Envâru’t-Tenzil tefsiri üzerine çalışan âlimlerin, aynı zamanda Kelâm kitabı Tavâli’ üzerinde de çalışma yapmış, eser vermiş olma ihtimalini gözden uzak tutmamak gerekir.

Müellifimizin kelâm kitaplarının etkilediği âlimleri şöyle sıralayabiliriz:

Abdurrahman Rahmi el-Bursevî (Mevczâde): Bursa’lı olup Bursa hisarındaki Nasuhî dergâhı şeyhlerinden Kemter Ali Efendi halifelerindendir. Vefat tarihi H.1161 yılı olup Tahkîkât Ale’l-Beyzâvî adında bir eseri vardır.[54]

Abdurrahman b. Mehmet b. Ömer el-Halebî: II. Beyazıd dönemi âlimidir. Yazdığı tâlikâtı Şerhu’l-Matâli’ haşiyesi üzerinedir.[55]

Ahmed b. Muhammed: Müellifimizin Tavali’u’l-Envâr’ına şerh yazmıştır.[56]

Alâeddin Ali b. Mehmet Kuşçu: Sultan II. Mehmet dönemi meşhur âlimlerinden olup, Ayasofya Medresesi müderrislerindendir. Emir Uluğ Bey’in öğrencilerinden olup Hocazâde ile akraba, Ali et-Tûsî ile arkadaştır. Seyyid Şerif el-Cürcânî’nin, Havâşî alâ Şerhi’l-Matâli’ adlı eserindeki hamd bahislerine ta’lik yazmıştır.[57]

Alâeddin Ali Musannifek: II. Mehmet döneminde yaşamıştır. İsmin sonundaki “kef” harfi Farsça’dan geçme olup tasğir için eklenmiştir. Fahreddin er-Râzî’nin torunu olup Haşiyetü Şerhi’l-Matâli’ adında eseri vardır.[58]

Molla Ali el-Acemî: II. Murat dönemi âlimlerinden olup Seyyid Şerif el-Cürcânî’nin öğrencilerinden olup bu hocasının yazdığı, Havâşî alâ Şerhi’l-Matâli’ isimli eseri üzerine haşiyesi vardır.[59]

Ali et-Tûsî: II. Murat ve II. Mehmet dönemlerinde yaşamıştır. Dönemin ileri gelen âlimlerden olmuş, İstanbul’un fethinden sonra İstanbul’da kiliseden çevrilen bir medreseye yani Semâniye Medresesinde müderrislik yapmıştır. Padişahın emriyle meşhur Tehafüt’ünü yazarak, İbni Rüşd’ü savunmuştur. el-Cürcânî’nin yazdığı Şerhu’l-Matali’  haşiyesi üzerine haşiyesi vardır.[60]

Allâmek Mehmet Efendi: Bosna’lıdır. Vefat yılı M.1636 olup, el-Beyzâvî’nin kelâm kitapları üzerine haşiyeleri vardır.[61]

Efdalzâde Hamîdüddin Efendi: Vefat yılı H.908 Şerhu’t-Tavâli’ adında bir eseri vardır.[62] Bu eser, Süleymaniye Kütüphanesi Fatih Kitaplığı No: 2981’de kayıtlıdır.

Hacı Paşa: Yıldırım Beyazid döneminde yaşamış meşhur bir âlimolup Aydıneli vilayetindendir. Önceleri kelâmla ilgiliyken, sonradan tıp ilmine yönelmiştir. Anadolu’nun İbni Sînâ’sı diye bilinmektedir. Şerhu Tavâli’i’l-Envâr fî İlmi’l-Kelâm isimli bir eser yazmış olup eser bu isminin yerine son cümlesinde geçen Mesâlikü’l-Kelâm fî Mesâili’l-Kelâm ibaresiyle de anılır.[63]Ayrıca el-İsfehânî’nin Tavâli’ şerhi olan Matâli’u’l-Enzâr’ının şerhine de, Havâşî alâ Şerhi Matâli’ isminde bir haşiye yazmıştır.[64]

Hacı Mustafa Sıdkı: Üsküp kadılığı yapmıştır. Hayatı hakkında fazla bilgi olmayıp M.1752 yılında Tavâli’u’l-Envâr’ı Türkçe’ye çevirmiştir. Onun bu eseri Kamil Tiftik tarafından, 1997 yılında yüksek lisans tezi olarak transkrip edilmiştir. İstanbul kütüphanelerinde çeşitli nüshaları mevcuttur.[65]

Humâduddîn Gülnârî: Yazdığı Şerhu’t-Tavâli’ adlı eseri Süleymâniye Kütüphanesi Ayasofya Kitaplığı No: 2297’de kayıtlıdır.

İbni Kemal Paşa: Asıl ismi Şemseddin Ahmed olup vefat tarihiH.940 yılıdır. Şehzade Bayezid’a (II. Bayezid) lalalık yapan büyükbabası Kemal Paşa’ya nisbetle Kemalpaşazâde, Kemalpaşaoğlu veya İbn Kemal diye anılır. Eseri Şerhu’t-Tavâli’, Süleymaniye Kütüphanesi, Carullah Kitaplığı No:1169’da bulunmaktadır.

İshak Hocası Ahmet Efendi: Aydın’lıdır. Bursa zenginlerinden İshak Efendi adında bir kişinin oğluna eğitim vermiş olup, uzun müddet bu işle iştigal ettiği için “İshak hocası” ismiyle anılmıştır. M.1708’de vefat etmiştir. Haşiye-i Metni Tavâli’i’l-Envâr fi’l-Kelâm adında bir eser yazmıştır.[66]

İvaz Efendi: Manavgat’lı olup Sahn-ı Semân Medreselerinde müderrislik, farklı Osmanlı vilayetlerinde kadılık ve Rumeli Kazaskerliği yapmış, M.1586 yılında vefat etmiştir. el-Beyzâvî haşiyesi vardır.[67]

Kara Halil Efendi: Boyabat’lı olup M.1711 de vefat etmiştir. Mekke Kadılığı ve Anadolu Kazaskerliği yapmıştır. Haşiye-i Tavâli’  adında bir eseri vardır.[68]

Kara Yakup b. İdris: Niğde’li olup vefat yılı 1526’dır. Karaman’ın Lârende kasabasında müderrislik yapmış olup Haşiye Ale’l-Beyzâvî adında eseri vardır.[69]

İbni Şeyhi’l-Arabî e1-Mevsîlî: Yazdığı Şerhu’t-Tavâli’ adlı eseri, İstanbul Süleymâniye Kütüphanesi, Bağdat’lı Vehbi Kitaplığı No: 788’da bulunmaktadır.

Kemaleddin İsmail Efendi: Vefat yılı M.1514 olup Molla Hüsrev ve Hayâlî’nin öğrencisidir. Kazaskerlik yapmıştır. Kâdî el-Beyzâvî haşiyesi vardır.[70]

Kutbeddin Râzî: el-İsfehânî’nin Tavâli’ul-Envâr şerhi olan Matâli’u’l-Enzâr’ına şerh yazmıştır.[71]

Lütfullah Tokâdî: Sultan II. Beyazıd devrinde yaşamıştır. Bursa Murâdiye Medresesi, Filibe Medresesi, Edirne Dârü’l-Hadis Medresesi ve Semâmiye Medresesinde müderrislik yapmıştır. Şerhu’l-Matâli’ üzerine bir haşiye yazmış olup, Taşköprîzâde, bu eserde daha önceki âlimlerin eserlerinde bulunamayan değerli açıklamalar olduğunu bildirmiştir.[72]

Mevlânâ İmâd: Yazdığı Şerhu’t-Tavâli’ isimli eser, Süleymaniye Kütüphanesi, Hüsnü Paşa Kitaplığı No: 1152’de bulunmaktadır.

Molla Sirâceddin el-Halebî: Sultan II. Mehmet dönemi âlimlerindendir. Halep’lidir. Timur’un bölgeyi işgalinden sonra, Timur ile beraber Maveraünnehir’e gitmiştir. Daha sonra İstanbul’a gelip, Fatih’in hocalığını yapmıştır. Seyyid Arabî’nin yazdığı Tavâli’ şerhine Havâşî alâ Şerhi’t-Tavâlî’ adında bir eser yazmıştır.[73]

Molla Şeyh Muhammed Tunusî el-Ğûşî: Tunus’lu olup, Sultan Süleyman devrinde İstanbul’a gelerek padişahın taltifine mazhar olmuştur. Taşköprîzâde onun el-İsfehânî’nin Şerhu Tavâli’ini ve Kutbeddin er-Râzî’nin Şerhu’l-Matâli’ini ezbere bildiğini söylemektedir.[74]

Molla Şeyh Şebüsterî: Asıl adı bilinmemektedir. Sultan Süleyman devri ilim adamlarından olup Seyyid Şerif’in Şerhu’l-Matâli’ adlı kitabı üzerine haşiyeler yazmıştır.[75]

Molla Hüsrev: Osmanlı âlimi ve müftüsüdür. Edirne’de, Şah Melek Medresesinde müderrislik yapmıştır. H.885-M.1480 yılında vefat etmiştir. Haşiye alâ Tavâli’i’l-Envâr adında haşiyesi vardır.[76]

Muhammed Efendi: Amasya müftülüğü yapmış, M.1565’te İstanbul’da vefat etmiştir. Beyzâviyye Haşiyesi ve Misbâh Tercümesi vardır.[77]

Muhyiddin Mehmet Niksârî: II. Beyazıd devri ilim adamlarındandır. Fatih ve Ayasofya Medreselerinde müderrislik yapmıştır. Kâdî el-Beyzâvî’ye haşiyeleri vardır.[78]

Muhyiddin Mehmet Efendi: Yavuz Sultan Selim zamanında saray hocalığı ve Edirne Üç Şerefeli Medresesinde müderrislik görevlerinde bulunmuş, M.1522’de vefat etmiştir. el-Beyzâvî’ye haşiye yazmıştır.[79]

Muhyiddin Mehmet Karabağî Efendi: Karabağlı olup, İran’da öğrencilik, Anadolu’da müderrislik yapmıştır. Vefat yılı M.1537-1538’dir. el-Beyzâvî’ye ta’likât yazmıştır.[80]

Muhyiddin Muhammed Tablbâzî: II. Beyazıd devri ilim adamlarından olup, Bursa, Edirne ve Semâniye Medresesinde müderrislik görevinde bulunmuştur. H.906’da vefat etmiş olup el-Beyzâvî’nin Tavâli’ adlı eserine şerh yazmıştır.[81]

Muslihuddin Mehmet Efendi (Lârî): Hindistan’lı olup eğitimini İran’da almıştır. Hindistan’da Hümayun Şah’ın hocalığını yapmıştır. Diyarbakır Hüsrev Paşa Medresesinde görev yapmış, M.1572 yılında vefat etmiştir. Kâdî el-Beyzâvî’ye haşiyeleri vardır.[82] Ayrıca bu âlimin Şerhu’t-Tavâli’ adındaki eseri, İstanbul Üniversitesi Merkez Kütüphanesinde, Arapça Bölümü No: 3677’de kayıtlıdır.

Muslihuddin Mustafa b. Salih Hocazâde el-Bursevî: II. Mehmet dönemi âlimlerdendir. İstanbul’un fethinden sonra, Semâniye Medresesine müderris olarak tayin edilmiştir. Fatih Sultan Mehmet’in isteğiyle meşhur Tehâfüt’ünü yazarak Gazâli’yi savunmuş, H.893-M.1487 yılında vefat etmiştir. Hocazâde, Şerhun li’t-Tavâli’ adında bir kitap yazmıştır.[83] Hocazâde’ye ait bu eser bu isimle yazma halinde Mısır Kahire Kütüphanesinde, İlm-i Kelâm bölümü 1383 ve 893 numaralarda kayıtlıdır. Aynı eser Şerhu’t-Tavâlî’ adıyla da, Süleymaniye Kütüphanesinde, Şehit Ali Paşa bölümünde 1597 numara ile kayıtlıdır.

Muzafferuddin Ali Şirâzî: Sultan II. Beyazıd devri ilim adamlarındandır. Semâniye Medreseleri müderrislerindendir. Şerhu’l-Matâli’ haşiyeleri konusunda tam bir uzman olarak nitelendirilmektedir.[84]

Müneccimbaşı Ahmed Efendi: Karaman Ereğli’li olup M.1702 de vefat etmiştir. Müneccimbaşılık ve padişah musahipliği yapmıştır. Haşiye-i el-Beyzâvî adında bir kelâm eseri vardır.[85]

Müstecizâde Nâimî Halil Efendi: Konya’lı olup Müstecizâde lâkabiyle tanınmış bir müftüdür.. H.1230 da Manisa’da vefat etmiştir. Haşiye ale’l-Beyzâvî adında bir eseri vardır.[86]

Nurullah Efendi: Şirvan’lı olup M.1655’de vefat etmiştir. Müderrislik yapmış, Kâdî el-Beyzâvî’ye ta’likât yazmıştır.[87]

Saçaklızâde Muhammed İbni Ebi Bekir Mar’aşî: Darende’li Hamza Efendi ve Abdülgani Nablusî’nin öğrencisidir. Vefat yılı H.1145/ M.1732’dir. Tavâli’ üzerine derin analizlerde bulunarak mutlak hakikatin neden ibaret olduğuna dair Neşr-i Tavâli’ adında bir Tavâli’ şerhi yazmıştır.[88] Çeşitli alanlarda birçok eseri bulunan Saçaklızâde’nin başlangıçta, daha çok kelâm sahasında yoğunlaştığı, ancak, Şam’a gidişinden sonra hocası Nablusî’nin etkisiyle tasavvufa meylettiği, bu sebeple kelâma ve kelâmcılara ağır eleştiriler yönelttiği söylenmektedir.[89] Saçaklızâde Muhammed Mar’âşî’nin bu eseri, Neşru’t-Tavâlî’ ismiyle Mısır Kütüphanesi no: 50’de; Süleymâniye Kütüphanesi Hüsnü Paşa bölümünde no: 260’da kayıtlıdır. Bu eser, Tavâli’u’l-Envâr’ın muhtasarı niteliğindedir. Aynı şerh Süleymâniye Kütüphanesi Koca Ragıp Paşa No: 818’de Nasru’t-Tavâlî’ adıyla kayıtlıdır.

Sarıgörez Nûreddin Efendi: Karesi’lidir. Sarı saçlı ve kısa boylu olması dolayısı ile “Sarıgörez” lakabı verilmiştir. Asıl adı Hamza’dır. Meşhur âlimlerden Hocazâde, Hatibzâde Muhyiddin Efendi ve Sinan Paşa’ya öğrencilik yapmıştır. Tavâli’ üzerine bir hâşiye yazmış ve M.1522 yılında vefat etmiştir.[90]

Şemseddin Leysî: Vefat yılı H.888 olup, Şerhu’t-Tavâli’ adında bir eseri vardır. Bu eseri, Süleymaniye Kütüphanesi Şehit Ali Paşa Kitaplığında 1596 numarada bulunmaktadır.

Şeyhülislâm Zekeriya Efendi: Sultan III. Murad devri âlimlerindendir. Uzun süre kadılık yapmış, kazaskerlik rütbesine ulaşmıştır. M.1592 yılında vefat etmiştir. Ta’lika ale’l-Beyzâvî adında bir eseri vardır.[91]

Şucâeddin İlyas Efendi: Dimetoka’lıdır. Bursa ve Edirne kadılığı, Semâniye Medresesi müderrisliği yapmıştır. M.1523’te vefat etmiş olup Tavâli’ üzerine şerhi vardır.

Taşköprîzâde Ahmed Efendi: Bu konuyla ilgili bilgileri içeren eş-Şakâiku’n-Nu’mâniyye ismli kitabın yazarı olan Taşköprîzâde, bu eserinde kendi hayatını anlatırken kendi kelâm eğitiminden bahsetmekte ve hocası Mevlânâ Mesud Rûmî’nin kendisine Allâme el-İsfehânî’nin Şerhu’t-Tavâli’sini okuttuğunu, hemen peşinden de Seyyid Şerif’in Şerhu’l-Matâli’ini okuduğunu bildirmektedir.[92] Taşköprîzâde, Şerhu Dibâceti’t-Tavâli’ adında bir eser yazarak, Tavâli’in dibâcesini de şerh etmiştir.[93]

Ubeydullah b. Muhammed el-İbrî: Şerhu Tavâli’i’l-Envâr min Metâli’i’l-Enzâr adında bir eser yazmış olup bu eseri, Tavâli’u’l-Envâr’ın ilk şerhidir.[94]

Yarhisârî Muslihuddin Mustafa: Hocazade’nin talebelerinden en mümtazı olarak nitelendirilmektedir. İstanbul kadılığı vazifesinde iken M.1505 yılında vefat etmiştir. Haşiye-i Tavâli adında bir eseri vardır.[95]

Yozgadî Çuhadarzâde Hacı Keşfî Mustafa Efendi: MemleketiYozgat âlimlerinden Kara Mûsa, Kayseri âlimlerinden Hacı Torun, Manisa Müftüsü Hacı Evliyâzâde Ali Efendi ve İstanbul dersiâmlarından Kavala’lı Yusuf Efendi’nin öğrenciliğini yapmıştır. M.1890 yılında da vefat etmiş olup Kâdî el-Beyzavî üzerine ta’likât yazmıştır.[96]

Yusuf b. Hamza el-İlyas: Şehruz’ludur. İbrahim el-Elânî ve Mahmud el-Bilevî’den tahsil görmüştür. Haşîye-i Cedîde ale’l-Beyzâvî ve Haşiye-i Kadîme ale’l-Beyzâvî diye iki kelâm kitabı yazmıştır.[97]

el-Beyzâvî’nin eserleri üzerine Osmanlı Devleti döneminde yazılan şerhler ve haşiyeler incelendiğinde bu çalışmaların çoğunun Osmanlı’nın kuruluşundan Kânûni Sultan Süleyman’a kadar olan zaman aralığına ait olduğunu tespit etmekteyiz. Bu tespitle doğru orantılı olarak medreselerdeki kelâm eğitiminin aynı dönemde yoğunlaştığını görmekteyiz. Bu durum, bize resmî teşviğin ilim üzerindeki etkisini göstermesi bakımından önemli bir husustur.

Kânûni’den itibaren felsefî eserlere soğuk bakılarak, felsefe içeren müteahhirîn dönemi eserler terk edilmiş, basit ve sırf kelâm konuları içeren akâid metinlerine rağbet edilmiştir. Bilindiği üzere Eş’arî kelâmının önemli temsilcisi el-Gazâlî ile eleştirel bir bakış açısı ile kelâm-felsefe tanışması gerçekleşmiş, er-Râzî ile kelâm kitaplarında felsefî konular kelâmî içeriğe dâhil edilmiş ve müellifimiz el-Beyzâvî ile beraber felsefe konuları kelâm kitaplarının yarısından fazlasını kaplar duruma gelmiştir. el-Beyzâvî’nin 1991 yılında Beyrut’ta basılan veAbbas Süleyman tarafından tahkik edilen Tavâli’u’l-Envâr nüshasında, muhakkikin önsözü ve diğer ekler çıkarıldığında felsefî konular toplam 113 sayfada anlatılırken kelâm ilminin konuları diyebileceğimiz konularsa toplam 82 sayfada anlatılmıştır. Buna göre, müellifimizin eserinin yarıdan fazlasının, tam olarak yüzde elli sekizinin felsefî konularla ilgili olduğunu söyleyebiliriz. Müellifimizden sonra gelen diğer kelâmcıların da onun yaptığı gibi felsefe konularını kelâmî eserlerinde ele aldıklarını görüyoruz. İbni Haldun (H.Ö.808/M.Ö.1406) kelam ilminin gelişim süreci ile ilgili olarak,“el-Gazali ve er-Razi’yi takip eden sonraki dönem kelâmcılar, felsefe kitaplarındaki konularla kelâm konularını birleştirmede fazla ileri gittiler. Bu iki bilim dalının konularını birbirine karıştırdıklarından bu ilimlere ait meseleler diğerinin konularına benzer ve birbirlerini andırır hale gelmiştir. Bu sebeple de kelâm ilmini öğrenmek isteyenler onların kitaplarından faydalanamaz.”[98] şeklinde bir tespitte bulunmaktadır. Bu tespite uygun olarak, müellifimizin kitapları Tavâlî’ ve Misbâh’ta önceki felsefe konularının kelâmın diğer konuları gibi ayrıntılandırılmak suretiyle, felsefe ile kelâmın iyice mezcedilmesinin, İbni Haldun’un bu tespitini büyük ölçüde doğruladığını söyleyebiliriz.

Ancak bu durum Kânûni’den itibaren hoş karşılanmamış, felsefe içerikli kelâm kitapları müfredattan çıkarıldığı gibi eleştirel yazılar kaleme alınmıştır. el-Beyzâvî’nin görüşlerini eleştirmek için bir risale yazan Saçaklızâde Mehmet Efendi (H.Ö.1145/M.Ö.1732) bu âlimlere bir örnektir. Saçaklızâde, yazdığı Desîsâtü’l-Beyzâvî adındaki Arapça risalesinde, el-Beyzâvî’nin tabiatına felsefenin hâkim olduğunu, bundan dolayı da filozofların bozuk düşüncelerinden dine aykırılık teşkil eden birçok bilgiyi eserlerine taşıdığını söylemektedir. Kendisin de bunların farkında olmasından dolayı, bu konularla ilgili uyarılarda bulunmayı üzerine vazife addettiğini belirtmektedir. Ona göre, el-Beyzâvî, hem tefsirinde hem de kelâm kitabı Tavâli’ de felsefecilerin bozuk fikirlerine yer vermiştir. Saçaklızâde’ye göre, bu iki kitaptaki felsefî sokuşturmalar hakkında uyanık olmayan veya bu hîlelerden emin olamayan kişiye, onun bu kitaplarını okumak câiz olmaz.[99]

Kelâm ilmi başlangıçta her ne kadar metafizik bir muhtevaya sahip olsa da toplumun ihtiyaçları doğrultusunda îtikad ile bağlantısı olmayan konular kelâma dâhil olmuştur. İslâm inancını koruma ve savunma gayesi de farklı disiplinlerle ilişkili kurması zorunluluğu ortaya çıkarmıştır. Bu sebeple kelâmcının bir ideologdan daha çok eleştirel düşünür olması, önceleri ortaya koyduğu bir sistemi daha sonra eleştirerek aksak yönlerini ortaya koyup düzeltmesi gerekmektedir.[100] Bu bağlamda düşünüldüğünde kelâmcının eleştirel düşünce ve sorgulamadan uzak olması düşünülemez. Dolayısı ile bir kelâmcı zorunlu olarak felsefe bilmek, gerektiği durumlarda felsefî argümanları kullanmak durumundadır.

Kânûnî’den itibaren bu gerçek göz ardı edilerek felsefe ve felsefe içerikli kitapların okutulmayarak dışlanması Osmanlı’da kendine fazla güvenden kaynaklanan bir yeterlilik hissi, devamında ise içe kapanıklılık ve taassup oluşturmuştur. Osmanlı Devleti’nin önce duraklama devrine, sonra da gerileme dönemine girmesi ile özgür düşünce ve felsefenin önüne konulan bu engeller arasında bir bağlantı olduğunu bir gerçektir. Felsefî soruşturmanın terk edilmesi, özgür düşünce ve meydana gelebilecek sorunlara çözüm üretme koşullarını ortadan kaldıracaktır. Osmanlı’nın duraklama, gerileme ve çökme dönemlerinin bu yönlerden analiz edilerek araştırmaya tabi tutulmasına ihtiyaç bulunmaktadır. Osmanlı Devleti gibi büyük bir medeniyet kurmuş bir devlet hakkında böyle bir araştırmanın yapılmasının gelecek nesiller açısından önemli olduğuna inanıyoruz.


KAYNAKÇA

[1] Taceddin es-Sübkî, Tabakâtu’ş-Şâfiiyyeti’l-Kübrâ, Tah: Abdulfettah Muhammed el-Huluv, Mahmud Muhammed et-Tanâhî, Dâru İhyâu Kütübi’l-Arabî, Bask yy ts. C. VIII, s. 157.

[2]Yusuf Şevki Yavuz, “Beyzâvî” TDV İslâm Ansiklopedisi (DİA), İstanbul 1992, C. VI, s. 100.

[3]Nâsıruddin Abdullah b. Ömer el-Beyzâvî, Ğayetü’l-Kusvâ fi Dirâyeti’l-Fetva, Tah: Ali Muhyiddin Ali Karadâğî, Beyrut 2008, C. I, ss. 64-65.

[4]el-Beyzâvî, Ğayetü’l-Kusvâ, C. I,  s. 79.

[5]Ebu’l-Fidâ İsmail İbni Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye, Tah: Riyaz Abdulhamit, Muhammed Hassan Abîd, Şam 2010, C. XV, s. 523; Taşköprîzade, Miftâhu’s-Saade, C. II, s. 92;  Kâtip Çelebi, Mustafa b. Abdullah Hacı Halife, Keşfü’z-Zünûn an Esâmi’il-Kütübi ve’l-Fünûn, Dâiretü İhyai’t-Türâsi’l-Arabî, Beyrut ts, C. I,  ss. 187-188.

[6]el-Beyzâvî, Kitâbu Misbâhu’l-Ervâh fî Usuli’d-Dîn, Tah: Saîd Fûdi, Dâru’r-Râzî, Bsk yy 2007, s. 29. (Muhakkikin Önsözünden)

[7] Muhammed Zuhaylî, el-Kâdî el-Beyzâvî, Şam 1999, s. 47.

[8]el-Beyzâvî, Misbâhu’l-Ervâh, s. 29.

[9]Muhammed Zuhaylî, el-Kâdî el-Beyzâvî, s. 46.

[10]el-Beyzâvî, Misbâhu’l-Ervâh s. 33-35.

[11]Taşköprîzade, Miftâhu’s-Saade ve Misbâhu’s-Siyade, Beyrut 1985, C. I, s. 195. (Taşköprîzâde bu âlimin künyesini “Hebkî” olarak zikretmektedir.)

[12]Taşköprîzade, Miftâhu’s-Saade, C. I, s. 195.

[13]Şemseddin Muhammed ed-Davûdî, Tabakâtu’l-Müfessirîn, Daru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut ts, C. I. s. 248;  Taceddin es-Sübkî, Tabakâtu’ş-Şâfiiyyeti’l-Kübrâ, Tah: Abdulfettah Muhammed el-Huluv, Mahmud  Muhammed et-Tanâhî, Dâru İhyâu Kütübi’l-Arabî, Bask yy ts, C. VIII, s. 157.

[14]Ebu’l-Ûlâ Mardin, Huzur Dersleri, İstanbul, 1951, s. 13.

[15] Kâtip Çelebi, Keşfü’z-Zünûn,  C. II, s. 1192; ed-Davûdî, Tabakâtu’l-Müfessirîn, C. I, s. 248.

[16] Kâtip Çelebi, Keşfü’z-Zünûn, C. II, s. 1878; ed-Davûdî, Tabakâtu’l-Müfessirîn, C. I, s. 248.

[17] Kâtip Çelebi, Keşfü’z-Zünûn, C. II, 1959; Muhammed Zuhaylî, el-Kâdî el-Beyzâvî, s. 164.

[18] Yusuf Şevki Yavuz, “Beyzâvî”, DİA, VI, s. 102.

[19] Muhammed Zuhaylî, el-Kâdî Beyzâvî, s. 150.

[20]ed-Davûdî, Tabakâtu’l-Müfessirîn, C. I, s. 248.

[21] Kâtip Çelebi, Keşfü’z-Zünûn, C. II, s. 1655.

[22]ed-Davûdî, Tabakâtu’l-Müfessirîn, C. I, s. 248.

[23]ed-Davûdî, Tabakâtu’l-Müfessirîn, C. I, s. 248.

[24] İbni Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihaye, C. XV, s. 523.

[25]ed-Davûdî, Tabakâtu’l-Müfessirîn, C. I, s. 248; İbni Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye, C. XV, s. 523.

[26]ed-Davûdî, Tabakâtu’l-Müfessirîn, C. I, s. 248; İbni Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye, C. XV, s. 523.

[27] İbni Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye, C. XV, s. 523.

[28]el-Beyzâvî, Ğayetü’l-Kusvâ, C. I, s. 114; Y. Şevki Yavuz, “Beyzâvî”, DİA, VI, s. 102.

[29]Ali Öngül, “Selçuklularda Eğitim Faaliyetleri ve Yetişen İlim Adamlarına Genel Bir Bakış”, Celal Bayar Ün. SBE Dergisi, Manisa 2003, C. I, S. 2, s. 67; Mahmut Kaya, “Beytülhikme”TDV İslâm Ansiklopedisi (DİA), İstanbul 1992, C. VI, s. 88.

[30]Ali Öngül, “Selçuklularda Eğitim Faaliyetleri ve Yetişen İlim Adamlarına Genel Bir Bakış”, s. 67.

[31]Mehmet Köroğlu, Nizamiye Medreselerinin İcra Ettiği Fonksiyon ve Etkilediği Coğrafya, (Yüksek Lisans Tezi)  Manisa 2006, ss. 34-40.

[32]Ziya Kazıcı, İslâm Müesseseleri Tarihi, İstanbul 1991, s. 220.

[33]Ziya Kazıcı, İslâm Müesseseleri Tarihi, s. 221.

[34]Abdurrahman Acar, “Selçuklu Medreseleriye İslâm Kültür ve Medeniyetine Kazandırdıkları”, Uluslararası Türk Dünyasının İslâmiyete Katkıları Sempozyumu (31 Mayıs – 1 Haziran 2007),  Isparta 2007, s. 354.

[35]Osman Demirci, “Osmanlı Medreselerinde Kelâm Öğretimi (İznik, Bursa, Edirne, İstanbul)” Basılmamış Doktora Tezi, Marmara Ün, S.B.E, İstanbul 2012, s. 23.

[36]İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Devletinin İlmiye Teşkilâtı, Ankara 2014, ss. 3-5.

[37]Mustafa Bilge, İlk Osmanlı Medreseleri, İstanbul 1984, ss.12-13.

[38]İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Devletinin İlmiye Teşkilâtı, Ankara 2014, ss. 5-12.

[39]Cahid Baltacı, XV-XVI. Yüzyıllarda Osmanlı medreseleri, İstanbul 2005, C. I, s. 74.

[40]Cahid Baltacı, XV-XVI. Yüzyıllarda Osmanlı medreseleri, C. I, ss. 73-75.

[41]Cahid Baltacı,  XV-XVI. Yüzyıllarda Osmanlı medreseleri, C. I, s. 76.

[42]Osman Demirci, “Osmanlı Medreselerinde Kelâm Öğretimi (İznik, Bursa, Edirne, İstanbul)”, s. 41.

[43]Osman Demirci, “Medrese Geleneğinde Akâid ve Kelâm İlmi”, Kelâm Araştırmaları Dergisi, yıl. 2013, C. XI, S. 1, s. 255.

[44]Osman Demirci, “Medrese Geleneğinde Akâid ve Kelâm İlmi”, s. 257.

[45]Ebu’l-Ûlâ Mardin, Huzur Dersleri, s. 13.

[46] Bu eser Tecrîdu’l-Kelâm ismiyle meşhur olmuş olup Tecridu’l-İtikâd veya Tecrîdu’l-Akâid isimleri ile de anılır.

[47]Mustafa Bilge, İlk Osmanlı Medreseleri, s. 43-55.

[48]Taşköprîzâde, İsâmu’d-Din Ebu’l-Hayr Ahmed Efendi, eş-Şakâiku’n-Nu’mâniyye fî Ulemâi’d-Devleti’l-Osmâniyye, Beyrut, 1975, s. 325-341. (Taşköprizâde’nin kendi otobiyografisinden)

[49]Osman Demirci, “Medrese Geleneğinde Akâid ve Kelâm İlmi”, s. 259.

[50]Mustafa Sait Yazıcıoğlu,  “XV. ve XVI. Yüzyıllarda Osmanlı Medreselerinde İlm-i kelam Öğretimi ve Genel Eğitim İçindeki Yeri”, Ankara Ün. İslâmî İlimler Enstitüsü Dergisi, S. IV, Ankara, 1980, s. 273.

[51]Mustafa ŞANAL, “Osmanlı Devleti’nde Medreselere Ders Programları, Öğretim Metodu, Ölçme ve Değerlendirme, Öğretimde İhtisaslaşma Bakımından Genel Bir Bakış”, Erciyes Ün. Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, S. 14, Yıl: 2003/I,  s. 154-156.

[52]Osman Demirci, Osman Demirci, “Osmanlı Medreselerinde Kelâm Öğretimi (İznik, Bursa, Edirne, İstanbul), s. 349.

[53]Eserin yazması için bkz: İstanbul Süleymaniye Kütüphanesi Giresun bölümü no: 160. Ayrıca bu tercüme hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. Kamil Tiftik, “Kadı Beyzâvî’nin “Tavâli’u’l-Envâr”ının Mustafa Sıtkı’ya Ait Tercümesi”, Yüksek Lisans Tezi Marmara Ün. Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul, 1997.

[54]Bursalı Mehmet Tahir, Osmanlı Müellifleri, İstanbul H. 1333, C. I, s. 363.

[55]Taşköprîzâde, eş-Şakâik, s. 195.

[56]Bursalı Mehmet Tahir, Osmanlı Müellifleri, C. I, s. 222.

[57]Taşköprîzâde, eş-Şakâik, ss. 97-99.

[58]Taşköprîzâde, eş-Şakâik, s. 100.

[59]Taşköprîzâde, eş-Şakâik, s. 62.

[60]Taşköprîzâde, eş-Şakâik, s. 60.

[61]Mehmet Süreyya, Sicill-i Osmanî, Matbaa-i Âmire, İstanbul H.1308, C. IV, s.159.

[62]Yusuf Şevki Yavuz, “Tavâli’u’l Envâr”, TDV İslâm Ansiklopedisi (DİA), İstanbul 2011, C. XXXX,  ss.180-181.

[63]Cemil Akpınar,“Hacı Paşa,  TDV İslâm Ansiklopedisi (DİA), İstanbul 1996, C. XIV,  s. 496.

[64]Taşköprîzâde, eş-Şakâik, s. 34.

[65]Kamil Tiftik, “Kadı Beyzâvî’nin “Tavâli’u’l-Envâr”ının Mustafa Sıtkı’ya Ait Tercümesi”, s. IV.

[66]Bursalı Mehmet Tahir, Osmanlı Müellifleri, C. I, s. 232.

[67]Mehmet Süreyya, Sicill-i Osmanî, C. III, s. 606.

[68]Bursalı Mehmet Tahir, Osmanlı Müellifleri, C. I, s. 403; Mehmet Süreyya, Sicill-i Osmanî, C. II, s.291.

[69]Bursalı Mehmet Tahir, Osmanlı Müellifleri, C. I, s. 397.

[70]Mehmet Süreyya, Sicill-i Osmanî, C. IV, s. 79.

[71]Taşköprîzâde, eş-Şakâik, s. 269.

[72]Taşköprîzâde, eş-Şakâik, s. 169.

[73]Taşköprîzâde, eş-Şakâik, s. 103.

[74]Taşköprîzâde, eş-Şakâik, s. 269.

[75]Taşköprîzâde, eş-Şakâik, s. 272.

[76]Ferhat Koca, Molla Hüsrev”, TDV İslâm Ansiklopedisi (DİA), İstanbul 2005, C. XXX, s. 254.

[77]Bursalı Mehmet Tahir, Osmanlı Müellifleri, C. II, s. 19.

[78]Mehmet Süreyya, Sicill-i Osmanî, C. IV, s. 340.

[79]Mehmet Süreyya, Sicill-i Osmanî, C. IV, s. 341.

[80]Mehmet Süreyya, Sicill-i Osmanî, C. IV, s. 343.

[81]Taşköprîzâde, eş-Şakâik, s. 201; Mehmet Süreyya, Sicill-i Osmanî, C. IV, s. 341; Muhammed Zuhaylî, el-Kâdî el-Beyzâvî, s. 157.

[82]Mehmet Süreyya, Sicill-i Osmanî, C. IV, s. 494.

[83]Taşköprîzâde, eş-Şakâik, ss.76-85; Bursalı Mehmet Tahir, Osmanlı Müellifleri, C. I, s. 293; Saffet Köse, “Bursa’nın Hocazâdesi, Hayatı ve İlmî Kişiliği”, Uluslararası Hocazâde Sempozyumu, Bursa 2011, s. 117.

[84]Taşköprîzâde, eş-Şakâik, s. 199.

[85]Mehmet Süreyya, Sicill-i Osmanî, C. I, s. 232.

[86]Bursalı Mehmet Tahir, Osmanlı Müellifleri, C. I, s. 47.

[87]Mehmet Süreyya, Sicill-i Osmanî, C. IV, s. 585.

[88]Bursalı Mehmet Tahir, Osmanlı Müellifleri, C. I, s. 325.

[89]Tahsin Özcan, “Saçaklızâde Mehmed Efendi”, TDV İslâm Ansiklopedisi (DİA), İstanbul 2008, C. XXXV, s. 368.

[90]Yusuf Şevki Yavuz, “Tavâli’u’l Envâr”, s. 181.

[91]Bursalı Mehmet Tahir, Osmanlı Müellifleri, C. I, s. 321.

[92]Taşköprîzâde, eş-Şakâik, s. 327

[93]Bursalı Mehmet Tahir, Osmanlı Müellifleri, C. I, s. 346.

[94]Yusuf Şevki Yavuz“Tavâli’u’l Envâr”, a.y.

[95]Bursalı Mehmet Tahir, Osmanlı Müellifleri, C. II, s. 53.

[96]Bursalı Mehmet Tahir, Osmanlı Müellifleri, C. II, s. 58.

[97]Bursalı Mehmet Tahir, Osmanlı Müellifleri, C. I, s. 56.

[98]İbn Haldun, Mukaddime, Terc. Süleyman Uludağ, Dergâh Yay, İstanbul 1983, c. II, s. 1088.

[99]Celil Kiraz, “Saçaklızâde Mehmet Efendi’nin Beyzâvî’ye Yönelik Eleştirileri”, Uludağ Ün. İFD, C. XV, S. 1, 2006, s. 323.

[100] Mehmet Evkuran, Sosyal Bilimler  Mantığı ve Kelâm, Ankara 2005, ss. 18-19.