Orta Çağ Toplumlarının İktisadi Uygulamaları ile İktisadi Düşüncelerinin Özellikleri: Orta Çağ’da İslam ve Batı Medeniyeti Karşılaştırması

Orta Çağ Toplumlarının İktisadi Uygulamaları ile İktisadi Düşüncelerinin Özellikleri: Orta Çağ’da İslam ve Batı Medeniyeti Karşılaştırması

Cilt/Sayı

2020 31. cilt – 1. sayı

Yazar

Enver GÜNAYa

aİktisat Bölümü, Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi, Kahramanmaraş, TÜRKİYE

Öz

Roma İmparatorluğu’ndan sonra feodalitenin Avrupa’nın istilasına karşı koyamamasıyla yaşanan kargaşa ve anarşi, ticareti geriletmiş, tarımı güvenliğin sağlandığı alanlarla sınırlamış ve Avrupa’nın büyümesini durdurmuştu. 10. yüzyıldan sonra nispeten ekonomik, siyasal, toplumsal, teknolojik ve bilimsel gelişmeler ortaya çıksa da Orta Çağ’ın Avrupa’sı her bakımdan geri kalmıştı. Orta Çağ’ın Doğu medeniyetleri ise nispeten daha istikrarlı siyasal sistemler içinde olduklarından, her bakımdan Batı medeniyetlerinden ileriydiler; büyük devletlere, büyük pazarlara sahiptiler; ticaret ve tarımda istikrarlı gelişme kaydetmişlerdi. Orta Çağ’ın Batı toplumlarındaki düşünürler Hıristiyanlığın ve Aristo düşüncesinin ürünü dini felsefe ve skolastik felsefenin öğretisini benimsediler; bu öğreti kapitalist oluşumu ve kapitalist düşünceyi bastırdı. Orta Çağ’ın Doğu medeniyetlerindeki iktisadi uygulamalar ve iktisadi düşünceler, İslam öğretisini ve örfi hukuku benimsemişti. İslam dini ve Türk geleneği kapitalist zihniyete uygun olmasa da özel mülkiyeti, kendi geleneğine uygun iktisadi özgürlüğü ve kontrollü piyasa ekonomisini benimsiyordu. Çalışmada aynı dönem içinde yaşayan Batı ve Doğu toplumlarının iktisadi uygulamalarındaki farklılıkları ile iktisadi değer yargıları ve iktisadi düşünceleri açıklanmaya çalışılacaktır.

Anahtar Kelimeler

Orta çağ ekonomisi; orta çağ düşüncesi; feodalizm; islam iktisadi düşüncesi

Abstract

The turmoil and anarchy that followed feudality of small political units -after the Roman Empire- could not resist invasion of Europe; it had terminated trade, abolished market, limited agriculture to areas where security was provided, and halted the growth of Europe. Although relatively economic, political, social, technological and scientific developments emerged as compared to the tenth century, Europe of the Middle Ages was lagging in all respects. The eastern civilizations of the Middle Ages are relatively stable political systems; they were ahead of western civilizations in all respects, had large states, large markets, and had steady development in trade and agriculture. Thinkers in western societies of the Middle Ages adopted the doctrine of the Scolicist philosophy, a product and tradition of Christianity and Aristotle thought and this teaching coincided with tradition of medieval Western societies and suppressed capitalist formation and capitalist thought in the Middle Ages. Economic applications and thought in the eastern civilizations of the Middle Ages the ideas had adopted the doctrine of Islam and customary law. Although the Islamic religion and Turkish tradition were not in line with the capitalist mentality, they embraced private property, economic freedom, trade and a controlled market economy in line with its tradition.In this study, the differences in economic practices, economic value judgments and economic thoughts of western and eastern societies living in the same period will be explained.

Keywords

Medieval economy; medieval thought; feudalism; islamic economic thought


EXTENDED ABSTRACT

Islamic and western civilizations were formed within different historical processes in the Middle-Ages. Both civilizations developed unique economic practices and economic thoughts in their social structures which was influenced from religion, tradition, political and economic conditions. The most important reason for the societal setback of the Western societies are civil disorder and anarchy after the collapse of the Roman Empire. The closed economy model, that is the model of the feudal system that was built to meet the defense need of Europe against foreign attacks, developed during this chaotic environment. Commerce and markets that would accelerate the economic development was not developed in this model that aimed to meet only the needs in the domestic markets with limited production. Manorial economy of feudalism became inevitable during this historical process not as a choice but there was not any possibility to meet the needs in the market. Closed economy model of feudalism formed its economic tradition, unique to the Middle Ages, by overlapping religious views that disfavored trade, working hard and being rich. The economic thought in the Medieval Western civilizations was developed around Aristotle and Scholastic philosophy that overlaps with religious approach of the Christianity bureaucracy. The Economic thought in the Medieval Western civilizations was not able to go beyond the opinion of clergy who represented the official view of Christianity, the church bureaucracy presented the feudalism and serfdom regime as the will of God and capitalist mindset was suppressed by the religious position.

The Medieval Turkish and Islamic civilizations progressed further compared to the West Europe due to being politically and militarily more stable. Turkish and Islamic civilizations established centralized states and empires since they did not encounter any deterioration that was caused by the fragmentation period, during the time primitive feudal systems in Europe were spreading. Turkish and Islamic civilizations established more advanced political, military, fiscal and economic orders within the empire system; improved due to social order and became known more open societies compared to the West Europe by staying out of anarchy, political turmoil and lack of military security that caught the Western societies. Turkish and Islamic civilizations formulated their economic traditions in private property out of agriculture, free trade, working freely, free peasantry, fair taxing, stable money, state intervention, public services and supervised market economy along the lines of the religion. The economic thoughts of the Medieval Islamic and Turkish civilizations were based on the Islamic teachings and traditions. The Turkish Islamic thought embraced freedom of labor, private property out of agriculture, economic freedom along the lines of its own traditions and controlled market economy even though it did not fit into the capitalist mindset.

The purpose of this study is to investigate the causes that gave birth to characteristically different economic traditions and mindsets in the Medieval Islamic and Western civilizations; to compare Islamic and Western civilizations in terms of religious views, economic traditions and economic thoughts. Through a detailed literature review, a comparative research of the political and economic history along with religious views and economic views of thinkers of the Western and Islamic civilizations was conducted. This study concludes that Medieval Western societies conducted their economic practices in a closed economic structure due to the influence of the anarchic environment after imperialism; economic thoughts that based on scholastic philosophy and Aristotle thoughts were far from the capitalist thought. It was seen that the Turkish and Islamic societies developed unique economic practices by benefiting stable political systems; stayed within controlled market economy even though capitalist development were suppressed. It was also seen that the economic thoughts of Islamic civilizations that were based on Islamic teaching and traditional law embraced supervised market economy but not the capitalist thought. This study also concludes that the economic thought in the Turkish Islamic civilizations developed a more rational character compared to the ones in the Western civilizations; that a detailed and analytic thought about the increase in richness and wealth was not long lasting; the Turkish Islamic civilizations stayed away from the developments that aims to rediscover the mind basically such as the Renaissance and the Reform Movement that appeared in the Western civilizations.

Batı Roma İmparatorluğu’nun 5. yüzyılda yıkılmasından sonra yeni bir çağ başladı ve bu yeniçağın özgün sosyal statüleri ortaya çıktı; kölelik nitelik değiştirdi, din daha baskıcı oldu; devlet yapısı ve toprak mülkiyeti değişti, loncalar daha önemli bir ekonomik aktör oldu. Orta Çağ’daki bir değişim gözlemlense de bu değişim her toplumda aynı yönde olmadı. Mesela, Batı toplumları daha kapalı bir topluma dönüştü ve bu toplumlar siyasal ekonomik, sosyal ve bilimsel anlamda gerilediler. Ancak Doğu toplumları Batı toplumlarına nispeten daha az kapalı toplum özelliği kazandılar. Bu çağ Batı Avrupa iktisat tarihinde bunalımlı ve karanlık bir çağ olarak anıldı, ancak Doğu toplumları için bu çağ aydınlık ve gelişme çağıydı. Antik çağda Doğu toplumlarıyla Batı toplumları karşılaştırıldığında ekonomik anlamda Doğu üstün olsa da Batı toplumlarıyla aralarında gelişmişlik düzeyi olarak çok da fark yoktu. Çünkü Yunan imparatorluğu (İskender İmparatorluğu) ve Roma İmparatorluğu devrinde Batı medeniyetleri kurdukları askeri ve siyasi üstünlükle Doğu’nun meydana getirdiği zenginliği gasp ettiler ve bunu bir sosyal azınlık içinde paylaştılar. Ancak Büyük İskender İmparatorluğu dağıldı; Batı Roma İmparatorluğu yıkıldı, geride sadece Doğu Roma İmparatorluğu ayakta kaldı. Dolayısıyla Batı Avrupa toplumları, Doğu’nun zenginliğine el koyabilecekleri, siyasi ve askeri gücü Orta Çağ’da kaybettiler. Bu nedenle 5. yüzyılda Roma İmparatorluğu’nun yıkılmasıyla dünyanın Doğusu ile Batısı arasında ekonomik gelişmişlik farkı açıldı. Doğu toplumları kendilerini koruyacak güçlü askeri ve siyasal sistemler kurar iken, Batı Avrupa toplumları zayıf siyasal sistemlere dönüştü. Batı medeniyetleri, kendi ekonomik ya da siyasal nüfuz alanlarını koruyabilecek, askeri ve siyasi yeterliliğe Orta Çağ boyunca ulaşamadılar. Nitekim Müslüman Araplar ilk defa İber Yarımadası’nı ele geçirdiler ve 711’den 1492’ye kadar orada kaldılar. Oral Sander[1], “Siyasi Tarih”te bu dönemi dünya açısından İslamiyet’in ve Türklerin üstünlüğü dönemi olarak açıklamaktadır. İslam ve Türklerin üstünlüğü döneminde Doğu, askeri ve siyasi hâkimiyetini aşağı yukarı on beşinci yüzyıla kadar yani Orta Çağ boyunca korumuştur.

Antik Çağ ekonomileri bölgesel refah alanları esas alınarak incelenebilir. Çünkü Doğu’da Mısır, Mezopotamya, Batı’da Yunan ve Roma ekonomileri dışında belirgin bir ekonomik gelişme olmamıştı. Ancak Orta Çağ’da eski dünyanın refah alanları ya Doğu’da olduğu gibi çok genişledi, kent devletlerini aşan imparatorluklara dönüştü, ya da Batı’da olduğu gibi bölgesel refah alanları tamamen ortadan kalktı ve bütün Avrupa kıtası ekonomik gerileme içine girerek, mahalli küçük pazarlara teslim oldu. Bu nedenle bu çalışmada Orta Çağ ekonomileri, Doğu toplumları ve Batı toplumları olarak bir genelleme çerçevesinde incelenecektir.

İnsanlık tarihinin hiçbir döneminde iktisadi düşünce Orta Çağ’da olduğu kadar dinin etkisinde kalmamıştır. Batı’da Hıristiyanlık dini, Skolastik felsefe olarak bilinen bir felsefi yaklaşımla dünyevileşmiş, Orta Çağ Avrupa’sında bütün bilimler Skolastik felsefenin gölgesinde kalmış ve iktisadi düşünce ekonomik olayları dini ve ahlaki açıdan inceleyerek çağın düşünce ortamına uymuştur. Doğu’da ise düşünce üzerinde etkisi etkili olan din İslam’dı ve Doğu’nun Orta Çağ toplumları da Batı’nın Orta Çağ toplumları gibi teokratik özellik taşımaktaydı. Ancak İslamiyet’in, Hıristiyanlığa nazaran özel mülkiyet, kâr, girişim özgürlüğü ve ticaret bakımından piyasa ekonomisine daha açık olması doğunun iktisadi düşüncesini ve iktisadi uygulamalarını Batı’dan farklılaştırmıştır.

Bu çalışmada Orta Çağ’dakurulu Doğu ve Batı toplumlarının tarihsel süreç içinde kazanmış oldukları dinsel, siyasal ve toplumsal özellikler ile geliştirdikleri özgün iktisadi uygulamalar ve bu farlılıkların oluşmasını sağlayan nedenler incelenecektir. Ayrıca, Roma sonrası dönemde oluşan Orta Çağ Batı Avrupa toplumlarındaki gelişmeler ile İslam ve Türk medeniyetlerinin ekonomik yapısı, Skolastik felsefenin ve İslamiyet’in etkisinde kalan, teokratik toplum içinde varlık gösteren iki medeniyetin düşünürlerinin farklı özellikleri araştırılacaktır. Araştırmada aynı tarihi dönemler içinde oluşan bu farklı medeniyetlerin ekonomik uygulamaları ile bu medeniyetlerde oluşan düşünceleri aynı anda incelenerek Doğu medeniyetleri ile Batı medeniyetlerinin aynı dönem içinde mukayesesi imkânı elde edilmeye ve bu iki medeniyetin Orta Çağ’daki iktisadi konulardaki farklı entelektüel birikim, gerçekçi bir biçimde açığa çıkarılmaya çalışılacaktır.

1. ORTA ÇAĞ BATI AVRUPA İKTİSADİ UYGULAMALARI

Avrupa Orta Çağ tarihinin 1000 yıllık dönemi ekonomik performansında yaklaşık üç önemli kırılma vardır. Orta Çağ’ın iktisadi geleneği; din ve eski Yunan felsefesine dayanıyordu. Orta Çağ’ın dini görü-şünün emek karşılığı elde edilen kazançları meşru gören, tarımda çalışmayı öven, emek karşılığı olmayan tarım dışı faaliyetleri özellikle de ticareti hakir gören özelliği vardı. Orta Çağ’ın iktisadi geleneğinin ikinci referansı eski Yunan düşüncesi ise Aristo felsefesine dayanıyordu. Aristo, sınırlı ekonomik faaliyetlere inanıyordu, çalışmak ve ticarî faaliyet, geçimi sağlayacak kadar olmalıydı.

1.1. ERKEN ORTA ÇAĞ (5-10. YÜZYIL)

Bu dönem Avrupa’nın siyası askeri bakımından en karmaşık dönemidir. Erken Orta Çağ’ın iktisadi düşüncesini ve uygulamalarını karakterize eden şey, bu siyasi ve askeri kargaşadır. Roma devri sonrası Avrupa’nın Cermen devrinin tarihi, daimî hareket halinde bulunan göçebe, muharip ve çoban kabilelerle yine hareket halinde bulunan çiftçi kabilelerin tarihi oldu.[2] Germen, Macar, Viking ve Müslüman saldırıları bakımından bu ilk dönem Avrupa’sının iktisadi tarihi, doğrudan siyasi ve askeri kargaşadan etkilenmiştir. Erken Orta Çağ’da Batı Avrupa Müslüman, Viking ve Macar saldırılarına açıldığında Avrupa’nın savunmasını muharip özelliği olmayan bu topluluklar sağlayamadı. Orta Çağ’ın kargaşa ortamında kurulan Kutsal Roma imparatorluğu; devam eden saldırılar karşısında etkili bir savunma sistemi kurmak amacıyla kontrol ettiği topraklarını savunma ihtiyacını karşılamak için sarf etti. Toprakları soylulara dağıtarak toprak karşılığı profesyonel asker (şövalye) yetiştirmelerini sağladı, böylece Orta Çağa özgü feodal sistem doğdu. Her feodal siyasal birim, batı Avrupa’yı siyasal olarak parçaladığı gibi onun ekonomik bütünlüğünü de parçaladı. İktisadi çevre küçüldü, ekonomik faaliyetler küçük siyasal birimler içinde kaldı. Ticaret ve para kullanımı geriledi; pazar ortadan kalktı, kentlerdeki gelişme durdu; köylüler mülksüzleştiler/fakirleştiler ve yarı köle statüsüne gerilediler. Toprak mülkiyetine dayanan servet, soylular ve kilise arasında böylece paylaşıldı.

Erken Orta Çağ’da topraksız köylüler ile toprağı kontrol eden soylular arasında bağımlılık ilişkileri üzerine kurulu bu yapı kişinin tüketimi kadar üretimine uygundu. Köylü kendi payına düşen toprakta tüketeceği üretimi yapıyor, Lorda ait toprakta da Lord için çalışarak (angarya) Lord’un tüketimini karşılıyordu.[3]

Erken Orta Çağ’da Batı Avrupa’da içe kapanma devam ederken; Akdeniz’de Müslümanların egemenliği nedeniyle Avrupa toplumu dış dünyadan ekonomik anlamda izole oldu.[4]

Kentler erken Orta Çağ’daki çatışmalar nedeniyle gelişemedi hatta birçoğu silindi. Varlığını sürdüren kentler, Akdeniz liman kentleri, Roma surlarının koruduğu şehirler ile büyük dini merkez durumunda olan şehirlerdi.[5] Erken Orta Çağ dönemi tarımı otoriter feodal yapıya sahipti, tarımsal üretim küçük ölçeğe sahip ihtiyacı karşılamaya dönük doğal üretimdi ve verimli değildi. Kent pazarlarındaki ticaret, küçük çaplı olup tarımsal ürün fazlalarından ve el işçiliğine dayalı sanayi mallardan oluşmaktaydı.

1.2. İLERİ ORTA ÇAĞ (10-14.YÜZYIL)

İleri Orta Çağ Avrupa’sı siyasi ve askerî açıdan daha istikrarlıydı. İleri Orta Çağ’da Avrupa’nın ilk istilacıları Cermenler kendi krallıklarını kurdular ve Avrupa’ya dışarıdan gelen tehditler azaldı. Feodalizmin bir siyasal sistem olarak oturmasının da siyasal istikrarın sağlanmasında önemli rolü oldu.[6] Bu dönemin askeri toparlanmasının ve ekonomik potansiyelinin en büyük kanıtı 10. yüzyıldan itibaren yoğunlaşan Haçlı Saldırılarıdır. Beş yüzyıl savunmada olan Batı Avrupa toplumu bu dönem içinde kıta dışına saldırıya geçebilecek, askeri ve ekonomik birikime sahip olmuştur. İleri Orta Çağ’da toplumsal gelişme her açıdan kendini göstermiştir, Rönesans ve Reform Hareketleri bu dönemde ortaya çıkmış; bilim, felsefe, sanat ve edebiyatta ilerleme olmuştur.

Askeri ve siyasi istikrar ortamında ticaret büyüdü; büyüyen ticaret hacmi nedeniyle ortaya çıkan sermaye ihtiyacı ilkel finansal ortaklıklar (commenda gibi) ile karşılandı.[7] Ticaretin, piyasanın ve parasal ekonominin dönüştürücü gücü iktisadi uygulamaları değiştirerek geleneği, dini kanaati ve bağnazlığı aşındırmıştır. Harita ve pusula kullanımı, üç yelkenli ve yüksek tonajlı gemilerin üretilmesi gibi gelişen ulaşım teknolojisi vasıtasıyla, Akdeniz üzerinden dış dünyayla ticari bağlantı kurulması imkânının elde edilmesi İleri Orta Çağ’da ticareti geliştirmiştir. Açık denizlerde gemilerin güvenliği, savaşçı tüccar gemileriyle sağlandıktan sonra, deniz ticareti daha güvenilir hale getirmişti. Böylece gelişen ticaret toplumsal yapıyı, iktisadi uygulamaları ve iktisadi zihniyeti değiştirmiştir.[8]

1.3. GEÇ ORTA ÇAĞ (14-15. YÜZYIL)

Geç Orta Çağ Avrupa kıtası tam anlamıyla bir ekonomik gerileme dönemidir. Geç Orta Çağ’da tarım ve ticaret yeniden geriledi, feodal üretim ilişkileri tekrar öne çıktı. Tarım ticaret ve sanayideki daralmalar büyük ölçüde 14. yüzyıldan başlayıp 15. yüzyıla kadar devam eden Avrupa içindeki 100 yıl savaşları olarak bilinen Hanedan savaşlarından ve 14. yüzyılda yayılan veba hastalığından etkilenmiştir. Uzun savaşların meydana getirdiği yıkım, savaşların finansmanı için vergi ve borçlanma yoluyla piyasadan çekilen fonların yıkım meydana getiren savaş harcamalarında kullanılması, savaşın aralıklarla çok uzun sürmesi ekonomik daralmanın sebeplerinden birisidir. Ekonomik ve sosyal çöküntü oluşturan nedenlerden diğeri ise veba hastalığının yol açtığı sorunlardır. Veba hastalığı nedeniyle Avrupa nüfusu yaklaşık 1/3 oranında azalmış, o ölçüde de üretim ve talep düşmüştür. Bu yüzyıllık dönem içinde; geride kalan 400 yılda ekonomik sosyal ve siyasal zeminde elde edilen kazanımlar gerilemiş, köylüler üzerindeki baskılar artmış ve tarım dışında canlanan diğer ekonomik faaliyetler yeniden sönmeye başlamıştır.

2. ORTA ÇAĞ’DA İSLAM VE TÜRK MEDENİYETLERİNDEKİ İKTİSADİ UYGULAMALAR

İslam ve Türk medeniyetleri Orta Çağ’da Batı Avrupa’da toplumlarının karşılaştığı siyasi ve askeri istikrarsızlığıyla karşılaşmadılar. Orta Çağ; İslam ve Türk medeniyetleri için Batı tarihinin aksine fetih ve gelişme çağıydı. Doğu medeniyetlerinin iktisadi geleneği; İslam ve örfi hukuka dayanıyordu. Doğu’nun İslam ve örfi hukuka dayanan iktisadi geleneği içinde ticareti hakir gören bir zihniyet yoktu; aksine ticaret, İslam ve Türk medeniyetlerinde dini meşruiyete sahipti.

Doğu medeniyetlerinde ayrıcalıklı statüler doğuştan kazanılan imtiyazlar haklar ya da haklardan mahrum alt sınıflar gelişmedi. Mesela, ticareti din dışı sayan bir ruhban sınıfı ya da doğuştan mülkiyet ayrıcalığına sahip soylular ile doğuştan hakları kısıtlı selfler yoktu.

Türk ve İslam medeniyetleri feodal sistemden ayrışan ve tarımı organize eden tımar sistemi ile kurulan hiyerarşi vasıtasıyla üretimde istikrar sağladılar. Bu sistem içinde devletin toprağını işleyen ve sipahiye vergi veren köylü hürdü. Feodal toplumlardaki yarı köle köylüler yerine tarımda hür çiftçiler çalışıyordu. Köylülerin angarya yükümlülüğü yoktu ve kırsal kesimde feodal baskıcı bir otorite yerine, tarımın idaresini ve denetimini üstlenen kamu görevlileri vardı. Toplumların geçimi tarımdan sağladıkları bu dönemde askeri sistemle iktisadi sistemin uyumu tarımsal üretimin istikrarını sağladı.

Ticari sistemi organize eden loncalar, sanayiyi ve ticareti düzenlediler. Loncalar, küçük işletmeciliği koruyarak sermayenin gelişimini engellediler; burjuva sınıfının gelişimini geciktirdiler.

Türk ve İslam medeniyetlerinde devlet işletmeci gibi iktisadi rol üstlenmedi. Devlet ne toprak işletiyordu ne de ticari ve endüstriyel tekel kuruyordu; devlet düzenleyici ve denetleyici bir iktisadi rol üstleniyordu. Türk ve İslam medeniyetlerinde, sanayide loncalar, tarımda tımar sistemi üretimi arz yönlü organize etti. Devletin vergi politikaları da arz yönlüydü; düşük vergilerin üretimi teşvik ederek bolluğa ve daha fazla vergiye neden olacağına inanılıyordu. Devletin arz yönlü tutumu, doğunun ekonomik refahında önemli olmuştur; bu tutum merkeziyetçi siyasal yapıyla da uyum sağlamıştır.

3. ORTA ÇAĞ’DA İKTİSADİ DÜŞÜNCE VE DÜŞÜNÜRLER

Orta Çağ’ın düşünce ortamında hem Batı Avrupa’da hem de Türk ve İslam medeniyetlerinde bütünlüklü bir iktisadi düşünceye rastlayamıyoruz. Orta Çağ’ın iktisadi düşüncesi bağımsız bir disiplin içinde gelişmemiş, iktisadi düşünce dini görüş, siyaset ya da felsefe gibi başka disiplinler içinde o disiplinin alt dalı içinde yer almıştır. Orta Çağ’ın iktisat düşüncesini etkileyen felsefi yaklaşımlar ve düşünürler, geride bıraktıkları etki açısından, seçilerek incelenmiştir.

3.1. BATI AVRUPA’DA İKTİSADİ DÜŞÜNCE VE DÜŞÜNÜRLER: DİNSEL GÖRÜŞÜN SKOLASTİK FELSEFESİ

Skolastik felsefe; Orta Çağ’da başlıca eğitim kurumları olan, manastırlar ve katedral okullarında, daha sonraları üniversitelerde geliştirilen öğretinin adıdır. Skolastik felsefenin içeriğini Hıristiyanlık doktrini oluşturmakta iken bu felsefe Aristo mantığına dayanarak sisteminize edilmiştir. 13. yüzyıl da Aquinolu Thomasso’nun (1225-1274) önde gelen temsilcisi olduğu Skolastik felsefe anlayışının temeli dini düzendir.[9]

3.1.1. Dinsel Görüşün Bilim Anlayışı ve İktisadi Mantığının Özellikleri

Skolastik düşünce Hıristiyanlığı temel alan akılcı bir felsefe ve düşüncedir. Ancak Skolastik felsefede akıl, Hıristiyanlık kurumlarının ve bürokrasisinin inançlarını doğrulamak için kullanılan akıldır. Skolastik felsefede aklın görevi, dinin siyasi, iktisadi, uhrevi ya da kâinatla ilgili görüşlerini doğrulamaya çalışmaktır. Feodalizm kilisenin çıkarına olduğu için ya da başka bir ifadeyle kilise feodalizmin bir parçası olduğu için, Skolastik felsefe serflik rejimini savunmuş, bunu, Tanrı’nın isteğiymiş gibi sunmuştur. Kilisenin bilim, varoluş, ahiret hayatı, iktisat, devlet, toplum vs. gibi konulardaki oturmuş görüşleri, Hıristiyanlığın ya da İncil’in hükmüymüş gibi, Skolastik felsefenin taraftarları tarafından savunulmuştur. Yüz yıllardır savunulan görüşleri çürütecek yeni bilgiler ortaya çıktığında, Skolastik felsefenin buna tepkisi çok sert olmuştur. Skolastik felsefede düzenin sağlanması esas amaçtı; yeni bilgi kilisenin görüşlerini çürüterek, din adamlarını gözden düşürebilir ve insanların Tanrı’nın mucizelerine olan inancını zayıflatabilirdi. Bütün hayatı tek bir görüş açısından açıklayan kilisenin bir konuda haksız çıkmasının, diğer konularda da kilisenin doğrularının sorgulanmasına yol açacağına inanılıyordu. Kilisenin kontrolü dışında gelişen yeni bilginin şüpheyi besleyeceğinden ve Tanrı’nın buyruğu kutsal emirlerin sorgulanmasına yol açacağından korkuluyordu. Skolastik felsefe kilise kontrolü dışında gelişen bilgiyi kabul etmemiş ve onu batıl olmakla mahkûm etmiştir. Orta Çağ Batı Avrupa’sında bütün bilimler Skolastik felsefenin baskısı altına girmiştir; bilimsel bilginin Skolastik felsefeye aykırı sonuçları, engizisyon mahkemelerinde şiddetli cezalarla yasaklanmış ve bilim adamları üzerine salınan korku bilimin gelişmesini engellemiştir. Skolastik felsefe cezai müeyyideye sahip bir doğmaydı ve engizisyon bu bağnaz düşüncenin koruyucusuydu. Skolastik felsefeyi reddeden bir yeni bilgi, kilisenin onayladığı sosyal, ekonomik ve siyasal düzeni tehdit ettiğinde engizisyon mahkemeleri, devreye giriyor; kanıta ya da ispata lüzum duymadan yalnızca kanaate dayanan kararlarla ve en ağır cezalarla düzeni bozacağını düşündüğü her yeni bilgiyi ve yeniliği en ağır biçimde cezalandırıyordu.

Polonyalı astronomi bilgini Nicolaus Copernicus Dünya’nın ve diğer gezegenlerin Güneş etrafında döndüğü kuralını keşfettiğinde bunu topluma açıklamaktan ve bu bilgiyi yaymaktan kaçındı. Galileo Galilei, Güneş merkezli evren fikrini benimsediği için Vatikan kilisesi tarafından yargılanmıştı. Orta Çağ’da bilimsel bilginin gelişmesinde kilisenin caydırıcı bir rolü oldu. Sadece fizik bilimlerinde değil diğer konularda da bilim, kilisenin görüşlerine karşı çıkamazdı. Skolastik felsefede bilim dine uymalıydı, dine aykırı olan bilimsel sonuçlar küfür olarak görülüyor şiddetle yasaklanıyor ve cezalandırılıyordu. Engizisyon mahkemeleri de bu yargılamayı yaparken, yeni fikirlerin bilimsel yanını hiç göz önüne almadan, sadece takdire dayanarak en ağır cezaları veriyordu. Bunun en önemli kanıtı, Hıristiyanlık içinde yeni bir dini görüş olarak doğan Protestanlık mezhebinin kanlı bir biçimde bastırılmaya çalışılması ve Nicolaus Copernicus, Galileo Galilei gibi bilim adamlarının engizisyonda yargılanmasıdır. Orta Çağ’da bilim ve düşünsel faaliyet, oluşturulan bu korku nedeniyle gelişemedi, ancak kilise düşüncesiyle örtüşen görüşler yayıldı ve bunlar bilim olarak kabul edildi.

Orta Çağ’ın hâkim statülerinin gelirleri tarıma dayandıkları için kendilerini ekonomik güvencede hissediyorlardı. Orta Çağ’daki yaygın iktisadi uygulamalar bakımından, soylular ve ruhban sınıfı dışındaki kesimlerin kontrolü için fakirlik ve yardıma muhtaçlık iyi bir siyasetti. Bilim ve sanat himayeye muhtaçtı bilim ve sanatı himaye eden, bilimin ve sanatın sınırlarını çiziyordu. Düzeni değiştirmeye dönük, cüretkâr karşı çıkışlardan korunmak için servetin ve zenginliğin kontrol edilmesi gerekiyordu, dini gerekçelere dayanan kilisenin iktisadi görüşünün, böylede bir dünyevi yönü vardı. Dinsel görüşün desteğini alan iktisadi uygulamalar ve Skolastik Felsefenin iktisadi mantığı aşağıdaki özellikleri taşıyordu:

  • Özel Mülkiyet: Hıristiyanlıkta, her şey ortaklaşa olmalı, kuralı geçerliydi.[10] “Feodal toplumda angarya ekonomisi içinde mülkiyet soyluların hukukuydu ve emek,                                      servet sahibi soylulara bağımlıydı.”[11] Belki de feodal sistemde yürütülen birlikte tarım ya da bağımlı ekonomik ilişkiler, müminler arasında mülkiyetin ve servetin bir tür ortak kullanımı olarak görülüyordu.
  • Girişim Özgürlüğü: Kilisenin topraklarında bedelsiz emeğe ihtiyacı vardı. Çok çalışmak ayıplandı, emekle geçinmek övüldü. Kilise görüşüne göre helal olan faaliyet tarımdı; ticaret, dini görüşe ve felsefeye göre emeğe dayanmadığı için, hor görüldü; kâr ve faiz haram sayıldı. Ticaret yabancılara, azınlıklara ya da kölelere yani alt statülere bırakıldı.
  • Servet: Servet hor görüldü; kişisel servetlerin insanı dünyaya bağlayacağı ve insanı Tanrı’dan uzaklaştıracağı inancı yayıldı, ancak servetlerin kiliseye bağışı hep övüldü.
  • Rekabet: Rekabet yasaklandı; Hıristiyanlar bir diğerinin işine (rızkına) engel olamazdı. Zaten rekabetin doğabileceği bir ortam bağımlılık ilişkisine göre işleyen feodal üretim modelinde ve şehirlerdeki lonca örgütlenmesi bakımından mümkün de değildi.
  • Çalışma: Ekonomik faaliyetler içinde az çalışma bir erdem olarak görüldü, dini görüş ve felsefe bakımından çalışmada kanaatkârlık esas alındı.
  • İşletme Ölçeği: Piyasanın büyümesi; kontrolsüzlük, düzenin bozulması ve Orta Çağ’ın iktisadi mantığının tümden çökmesi sonucunu doğuracağından piyasanın küçük ölçekte tutulmasına özen gösterildi. Esnaf örgütlenmesi idealize edildi, esnaflık küçük sermaye içermesi, sosyal adalete uygun olması, büyük sermayeye ihtiyaç duymaması nedeniyle korundu. Büyük işletme ölçeğini, tarımda, soylularda ve mülk sahibi kilisede görülüyordu.
  • Tarımsal Üretim: Emeğe dayanan çalışmanın, küçük ölçekte üretimin, aşırı kâr ve servet oluşumunun bastırılmasının, tarım kesimi üzerinden kontrolü kolaydı. Feodal hiyerarşide birbirine bağlı olan kişilerin kontrolünde tarım geçimlik düzeyi aşamadı.
  • Ticaret: Kilise, ticareti yererek onu hor görüyordu; emek sarf etmeden elde edilen haksız kazançların ticaretten doğduğunu düşünüyordu. Saint Thomas d’Aquin ticarette ölçülüğü ve zengin yabancı tüccarların, şehirlerde ahlaki bozulmaya yol açacağını savundu. Ticareti, tüccarı ve tefeciliği makbul işlerin dışında tuttu.
  • Birey: Orta Çağ Batı düşüncesinde insanın bencilliği aşağılandı ve bastırıldı.

3.1.2. Dini Görüşün İçinde İktisadi Düşünce ve Düşünürler

Batı Avrupa’nın Akdeniz kıyısında bulunan liman şehirlerinde ticari canlanmanın meydana getirdiği ekonomik iyileşme, 13. yüzyıldan sonra servete karşıtı duruşu yumuşattı. 13. yüzyıldan itibaren ticarete sempati arttı; ticaret daha az yadırgandı, özellikle Yahudiler kâr ve faiz konusunda kilisenin geleneksel görüşlerine aldırmadılar. Ticari zihniyetin yayılması sonucu piyasadan gelen bu etki, kilise inancıyla çatışmaya başladı. Ticaret alanının kilisenin kontrolü dışına çıkması, kilisenin manevi otoritesini bozabilir, dinin üstün kanaati her alanda terk edilebilirdi. Kilise ticaretin gelişmesi ve toplumsal meşruiyetinin artması karşısında, bu toplumsal gelişmeye karşı koyamadı ekonomik meselelerdeki içtihadını gözden geçirmek ihtiyacını hissetti.

  • Saint Thomas d’Aquin (1224-1274)

Saint Thomas d’Aquin kentlerde canlanan ticaret nedeniyle kilise bürokrasisinin görüşlerinin etkisini yitirdiği şartlarda, dini görüşü seküler alana çekmeye çalışmış ya da o işle görevlendirilmiştir. Saint Thomas’ın Skolastik felsefeye katkısı önemli olmakla birlikte, kilise görüşündeki değişim büyük çapta bir değişim değildi. S. Thomas tüccarın toplumsal sorumluluğunu artırarak, ticareti toplum lehine bir hizmete çevirmeyi ve onu kamu yararı gibi soyut bir ölçüyle meşrulaştırmayı amaçlamıştır, ama her halükârda ticareti ihtiyacın karşılanmasına dönük bir geçimlik faaliyet olarak görmüştür.

  • Özel Mülkiyet: Mülkiyet, her şeyin ortak olması kuralından her maddi varlığın insanların hedeflerini gerçekleştirmeye yarayan araçlar olduğu kuralına tâbi kılındı. St. Thomas malların birlikte kullanılmasını zorlayan doğal kanunlar olmadığı sonucuna vardı.[12] Bu kilise doktrini açısından özel mülkiyet konusunda ileri bir adımdı. St. Thomas’a göre mülkiyet, mutlak hak sayılabilirdi, ancak toplum menfaatleri açısından kısıtlanabilirdi.[13]
  • Ticaret: St. Thomas’a göre ticaret adil fiyattan yapılmalıydı. Adil fiyat malların üretim maliyetini ve emeğin değerini yansıtan fiyattı. Ticarette ölçülü olunmalı, ölçünün kaçması hilekârlığa neden olabilir, güven ve bağlılığı zayıflatabilirdi. St. Thomas gereğinden fazla ticaretin, nüfus artışı nedeniyle, huzursuzluk kaynağı olabileceğini kabul ediyordu.[14] Ticaret mükemmel olmayan dünyada kaçınılmaz bir kötülüktü. Tüccar; ticareti geçimini sağlamak için yapmalı ve ticaret memlekete faydalı ve kamuya yarar sağlayacak ise kabul edilebilirdi.[15]
  • Nicole Oresmius (1330-1383)

Ekonomiyi ilk kez dinden ayrı düşünerek özgürleştirmeye çalışan Nicole Oresmius, parasal konuları incelemiştir.[16] Nicole Oresmius, madenî paranın devletin gelir kaynağı olduğu bir dönemde paranın ayarıyla oynayarak elde edilen kazançlara karşı çıkmıştır.

  • Para ve Hükümdarın Parasal Konularda Sınırlandırılması: Nicole Oresmius paranın değerinin krallar tarafından düşürülmesini servetin gerçek sahiplerinden alınması olarak görmüş, paranın değerinin kral tarafından düşürülmesini halkın elinden parasının alınmasına eş tutmuştur.[17]
  • EnflasyonveGelirAdaleti: Oresmius, Orta Çağ’da para politikasının genişletici olması durumunda ortaya çıkan enflasyonun oluşturduğu gelir adaletsizliğini görmüştür.

3.2. DOĞU MEDENİYETLERİNDE İKTİSADİ DÜŞÜNCE VE DÜŞÜNÜRLER: İSLAM DİNİNİN İKTİSADÎ YAKLAŞIMI

Orta Çağ’ın Doğu dünyasında hiçbir düşünce dinle çatışamazdı. Bu nedenle Doğu’nun iktisadi anlayışını İslam belirliyordu ve İslam’ın iktisadi kuralları piyasa düşüncesiyle daha fazla örtüşüyordu. İslam düşüncesinde düşünürler, İslam’ın üst normlarını doğru açıklayabilecek felsefeyi geliştirmeye çalıştılar. Bu felsefe, Aristo felsefesi gibi din dışı bir felsefe değil, dini üst norm sayan din felsefesi idi.

3.2.1. İslam ve Türk Medeniyetlerinde Dinsel Görüşün ve İktisadi Mantığının Genel Özellikleri

İslam, iktisadi faaliyet ve uygulamalarında genel geçer ahlâk değerlerini hâkim kılmak, adaleti gerçekleştirmek, haksız kazanç yollarını tıkamak ve önlemek, fakirliği ortadan kaldırmak hedeflenmekteydi.[18]

İslam dininin iktisadi mantığı aşağıdaki özellikleri taşıyordu:

  • Özel Mülkiyet: İslam düşüncesinde ticaretten ve sanat işlerinden elde edilen mülkiyet hakkı korunmuştur ve kâr dini meşruiyete sahiptir. İslam ve Türk medeniyetlerinde toprakta devlet mülkiyeti adaleti sağlamanın bir aracı olarak görüldü. Sanayi ve ticaretten gelen mülkiyeti yasaklamadıkları halde ekilebilir tarım arazilerinde özel mülkiyeti yasakladılar ve topraklar üzerinde kamu mülkiyeti kurdular.
  • Girişim Özgürlüğü: İslam ticari serbestliğe izin veriyordu ancak buna rağmen tarım, sanayi ve ticari faaliyette sosyal adalet amaçlandığı için ve makul ölçek gözetilmiş ve girişim özgürlüğü (özel teşebbüs) makul ölçek içinde tanınmıştır.
  • Servet: İslam dininde servet hor görülmüyordu, özel mülkiyetin, ticari serbestinin meşru olduğu ortamda, lonca ve tımar ölçeği içinde servet birikimi söz konusu olabilirdi. İslam dininde bir kısım iba-detler, mâlî nitelikte olup ekonomik varlığın servetin oluşumu ile bu dini yükümlülükler doğuyordu. Zekât ve sadaka gibi mâlî ibadetler servet oluşumu ile doğan ve istitâat gerektiren ibadetlerdi. İstitâat halinde zekât farz hükmünde olan bir ibadetti. Aynı şekilde hac gibi ibadetler de ancak istitâat ile bir yükümlüğe dönüşen ibadetlerdi.
  • Rekabet: İslam dininde ticari serbesti rekabeti gerektirdiği halde İslam’ın ‘adalet prensibi’ rekabeti kontrol etmeyi gerektirmekteydi. Bu nedenle Türk ve İslam medeniyetlerinde serbest rekabet ortamını göremiyoruz.
  • Çalışma: İslam inancında çalışma hem bir hak hem de bir dini görev olarak kabul görmüştür. Aksi halde mâlî ibadetler için gerekli olan istitâat halinin gerçekleşmesi mümkün olamayacağından, İslam iktisadi mantığı içinde çalışma savunulmuş, hatat emredilmiştir.
  • İşletme Ölçeği: Piyasanın büyümesi nedeniyle kontrolün kaybedileceğine inanıldığından İslam’ın adalet prensibinin ihlal edileceği düşünülüyordu. Bu nedenle, İslam ve Türk medeniyetlerindeki tarım, ticaret ve sanayi faaliyetlerinde küçük ölçek gözetilmiştir. Türk ve İslam medeniyetlerinde küçük işletmecilik bir devlet tercihi ve aynı zamanda bir dini düzen sayılmıştır.
  • Tarımsal Üretim: Orta Çağ’ın diğer bütün toplumları, tarımdan geçinen toplumlar olduğundan kaynakların paylaşımı toprak üzerinde kontrol kurmayı gerektirmekteydi. Türk ve İslam toplumları bu kontrolü toprak mülkiyeti hakkını soylulara vererek kurmamış, toprağı bir azınlığın kontrolüne bırakmamış, farklı bir biçimde toprak mülkiyetini devlet tekeline almıştır. Türk ve İslam medeniyetlerinde tarım, tımar sistemi içinde organize edildiğinden ve devlet görevlilerinin kontrolünde olduğundan tarımsal üretimde istikrar ve arz yönlü üretim söz konusudur.
  • Ticaret: Türk ve İslam medeniyetlerinde ticaret, devlet ve lonca kontrolü içinde tutulmuş ve denetlenmiştir. Türk ve İslam toplumlarında ticaretin kontrolüne, adaletin gözetilmesi ve sermaye sınıfının oluşumunun engellenmesi bakımından ihtiyaç duyulmuştur. Devlet ve loncalar vasıtasıyla kontrol edilen piyasada, tüccarlara sınırlı bir mülkiyet ve sınırlı bir teşebbüs hürriyeti tanınmıştır.
  • Birey: İslam, bütün semavi dinler de olduğu gibi bireyci değil toplumcudur. Toprak mülkiyetinin devlet tekelinde olması ve ticaretin denetlenmesi toplumcu tercihlerdir.

3.2.2. Dini Görüş İçinde İktisadi Düşünce ve Düşünürler

Orta Çağ Doğu toplumlarındaki iktisadi düşünce geleneğin ve İslam dininin özelliklerini yansıtıyordu. Türk ve İslam düşüncesi, özel mülkiyetin, ticari serbestinin, çalışmanın ve servetin meşruluğunun savunulması bakımından değerlendirildiğinde, Doğu’nun iktisadi mantığının nispeten piyasa düşüncesine yakın olduğu görülmektedir.

  • Ebû Yusuf (731-798)

Ebû Yusuf İslam dininin dört fıkıh mezhebinden birisi olan Hanefi mezhebinin kurucusu ve Sünni fıkhının en büyük üstadı sayılan İslam fıkıh ve hadisinin büyük âlimi İmamı Azamın öğrencisidir. Ebû Yusuf’un yaşadığı dönem tarım ekonomisi dönemidir. Dolayısıyla eserleri ve ilgisi tarım sektörü üzerine yoğunlaşmıştır.[19] Ebû Yusuf tarımsal faaliyetler, tarım ürünlerinin fiyat oluşumu, vergileme tarzı, vergi oranı, âtıl tarımsal toprakların istihdamı, vergiden kaçınma, adil vergi, devlet toplum bütünleşmesi vs. konularıyla ilgilenmiştir.[20] Hukuk felsefesi açısından değerlendirildiğinde, Ebû Yûsuf’un ferdî haklarla kamu yararı çatıştığında toplumcu bir tutum aldığı görülmektedir. Ebû Yûsuf alternatif ictihadlar arasından tercih yapma yetkisini halifeye bırakırken amme maslahatını gözetmesini şart koştuğu görülmektedir.[21] Ebû Yusuf vergi oranları, vergi tahsil yöntemi, vergi teşkilatı, kamu yatırımları, vergi muafiyetleri, kişiler arası borç ilişkileri gibi konulardaki içtihatlarının amacı fert ve toplum refahını artırmak olduğu söylenebilir.[22] Orta Çağ’da Hıristiyan ilahiyatçıları dâhil hiç kimse; piyasa ekonomisinin çözümü en zor sorunlarını vergi, para, toprak kullanımı ve devletin iktisadi rolü gibi konuları, Ebû Yusuf kadar realist biçimde ele alamamışlardır. Ebu Yusuf’un görüşleri içinde, devletin vergi tahsilinde adalet ve ödeme gücü, gibi meseleleri tartışması ve seküler yargılarla belli sonuçlara varması, Orta Çağ’ın Skolastik düşünce etkisinde kalan Batı düşüncesine nazaran oldukça ileri görüşlerdir. Ebû Yusuf tarıma verdiği değer, tarımda öngördüğü sistem, vergileme ve fiyat görüşleri bakımından 18. yüzyılda iktisat düşüncesi fizyokratik düşünceye yaklaşmıştır.

Devletin Kamusal Hizmet Sorumluluğu: Ebu Yusuf’a göre kıyamet gününde Allah indinde en yüce idareci varlığıyla tebaasını saadette kılan idarecidir.[23] Ebû Yusuf ülkenin bayındırlığından devleti sorumlu tutmuştur. Devlet âtıl toprakları işletmek ve işleyecek olanlara vermek zorundadır. Ebu Yusuf’un devlete ait toprakların tebaaya devri yoluyla kullanımını savunması, bir ölçüde kendi çağında toprakların özel kişiler tarafından kullanıma açılmasına teşviktir. Ebu Yusuf’un tarımsal üretim ve vergi konularındaki analizleri çağının bilinç düzeyine göre oldukça gerçekçidir. Ebû Yusuf tarımsal üretimin artırılmasında devletin düzenleyici rolünün ve özel kişilere toprak devrinin, tarımsal altyapı ve ulaşım imkânlarının tarımın gelişmesine hizmet edeceğini kabul etmiştir.

Vergi Politikası ve Vergilemede Adalet: Ebû Yusuf çoğunlukla mali konulara eğilerek devletin vergi gelirleri içinde gelirin doğması, mahsulün olması, arazinin verimi durumu gibi şartları gözeterek vergide ödeme gücünün hesaba katılmasını ileri sürmüştür.[24] Ebû Yusuf verginin standarda bağlanmasını ve vergi yoluyla tebaaya baskı yapılmamasını savunmuş ve tarımsal üretimin vergilenmesinde adaleti gözetmiştir. Ebû Yusuf ağır vergilerin vergiden kaçınmaya yol açacağını fark etmiş, fiyatların doğal şartlarda oluşacağını belirterek devletin fiyatlara müdahalesinin, istenen sonuçları vermeyeceğini ileri sürmüştür.[25]

Paraya İlişkin Meseleler: Ebû Yusuf borç alıp vermede tedavülden kalkan paraları kastederek ileri parasal konulara girmiş, paranın kesata uğradığı bu tür durumlarda da tedavülden kalkan paraya eşdeğer ödeme yapılması gerektiğini ileri sürmüştür.[26] Ebû Yusuf borç alıp vermede paranın satın alma gücünün esas alınmasını ve borç verilen para ödendiğinde fazla olsa da, geri ödenen paranın borç verildiği zamanki paranın satın alma gücüyle aynı satın alma gücüne sahipse bu fazla paranın faiz olarak görülemeyeceğini savunmuştur. Bundan enflasyon oranına yakın faizlerin, reel faiz olarak kabul edilmeyeceği sonucu çıkmaktadır.[27]

  • İmam Gazalî (1058 – 1111)

Gazalî iktisadi konulardaki telkinlerinde bir taraftan toplumun iktisadi yapısına olumlu etkide bulunması beklenen insana yol göstermekte, diğer taraftan dünya ve dünyalığın kişinin hayatındaki yerini belirtmektedir. Gazalî’nin dini yorumunda, ahlaki hayatla iktisadi hayatın karşılıklı ilişkilerinin ele alınışında, anahtar rolünü insan teşkil eder çünkü her iki hayatın da süjesi insandır. Fakat o, problemi daha çok dini ahlaki hayat açısından düşünmüştür.[28] İslam dinine göre ticaret dini sorumluluğun gereği bir hizmetti. İslam’ın prensiplerine sadık kalan Gazalî, bireyin iktisadi görevlerini, dini sorumluluğa çekmeye çalışmıştır. Gazalî’nin ticaretle ve sanatla uğraşmayı dini bir sorumluluk olarak görmesinden, dünyanın nizamını karşılıklı yardımlaşma ve vazife taksimi (iş bölümü) ile ilişkilendirmesinden anlaşıldığı gibi, o, Orta Çağ Batı düşüncesinin aksine iktisatla din arasında çatışma oluşturmamış; bir ilahiyatçı olarak din ile dünyanın birbirini tamamladığını göstermiş; Protestanlıktan çok önce din ile piyasa arasındaki uyumu ortaya koymuştur. Aynı çağda Hıristiyanlık dinine göre ticaretin günahkârlara uygun bir iş olarak görüldüğü göz önüne alındığında, Doğu düşünürlerinin referans aldığı İslam’ın, piyasanın kazançlarından kârı meşrû görmesi, özel mülkiyeti benimsemesi, ticari serbestîyi kabul etmesi bakımından piyasa ekonomisine karşı olmadığı ortaya çıkmaktadır. Türk ve İslam düşüncesinin referans kaynağının bu özelliği İslam bilginlerini Orta Çağ Batı dünyası bilginlerine nazaran daha gerçekçi yapmıştır.

İş Bölümü İçinde Çalışma, Ticaret ve Sanatla İlgili Faaliyetler: Gazalî sanat ve ticaretle uğraşmayı dini bir sorumluluk olarak görüyordu. Gazalî’ye göre ticaret ve sanat ihmal edilirse geçim olmaz; insanlar açlıktan ve ihtiyacından ölür. Dünyanın nizamı karşılıklı yardımlaşma ve vazife taksimi (iş bölümü) ile olur. Gazalî’ye göre herkes aynı işi yaparsa diğer işler yapılmadığı için hayat felce uğrar.[29] Gazalî Skolastik düşünce içinde görülen doğmaları reddetmiş; Hz. Peygamberin (s.a.s.) “Ümmetimin ihtilafı büyük bir rahmettir” hadisini delil göstererek fikir farklılığını zenginlik olarak görmüştür. Yine Gazalî, Hz. Peygamberin (s.a.s.) “Ümmetimin ihtilafı büyük bir rahmettir” sözünün iş bölümünü de içerdiğini, yani ticaret ve sanatta her birinin iş bölümü yaparak ayrı cihetlerden işi ele almalarının bir rahmet demek olduğunu belirtmiştir… Gazalî, iş bölümü ve uzmanlaşmanın, üretimi bollaştıracağını ve refahı arttıracağını kabul etmiştir. Gazalî’ye göre insan sadece ihtiyaçları kadar üretemez, hac, zekât, infak, sadaka gibi mâlî ibadetleri karşılamak için bile ihtiyaçları aşan üretime ulaşmak gerekir. Aksi halde maddi kefaretler ve servetle ilgili ibadetler düşer, Gazalî’ye göre din ile dünya yek değerine lazımdır.[30] Gazalî, din tabanlı iktisadi prensipler kurmuştur ancak dini kuralların dünyevileştirilmesinde ve topluma uyarlanmasında oldukça ileri görüşlüdür. Bu görüş Orta Çağ Hıristiyan ilahiyatçılarının ticaretin toplumun ahlakını bozacağına inandığı bir çağda, oldukça ileri kabul edilebilir. Gazalî’nin tabi olduğu öğreti, İslam dinindeki “Allah, alışverişi helal, faizi ise haram kılmıştır[31]” öğretisine uygundur.

Emek ve Kölelik: Gazalî, İslam’ın idealinin bütün insanların eşitliği olduğunu, bu eşitliği bozan kölelerin emeğine ihtiyaç yoksa bu durumun azadı gerektirdiğini, kölenin efendi, efendinin köle olabileceğini hatırlatarak, emeğin özgürlüğünü savunmuştur.[32]

  • İbn Haldun (1332-1406)

İbn Haldun, gözlem ve tecrübeden hareketle dini pratiklerin sosyolojisi ve dini şahsiyetlerin tipolojik etüdü konularında öncülük etmiştir.[33] İbn Haldun İslam düşüncesi içinde gerçekçi yargılara ulaşmış ve insanın üretme ihtiyacını doğadan gözlem yaparak açıklamış; ticaret ve mülkiyet gibi diğer ekonomik konulardaki hükmünü de gözleme dayandırmıştır. Gözlem, 18. yüzyılın iktisat teorisinde klasik iktisatçıların teori oluşturmanın ön aşaması olarak kabul ettikleri bir durumdu. Klasikler gerçeğin ancak olayları gözlemleyerek açıklanacağına inanıyorlardı. İbn Haldun, klasik teorinin klasik fiziğin etkisinde kalarak geliştirdiği, önce gözlem sonra kuram biçiminde tanımlayabileceğimiz bilimsel paradigmasını, klasik iktisatçılardan çok önce kullanmaya başlamıştır. İbn Haldun, iktisadi küçük devleti, özel mülkiyeti ve ticaretin geliştiği toplumları savunmuştur. İbn Haldun kendiliğinden oluşan iş bölümü sonucu emek faktörünün önem kazanacağını ileri sürerek, Emek Değer Teorisi’ne yaklaşmış ve piyasa ekonomisini öne çıkarmıştır. İbn Haldun’un gözlemle vardığı ekonomik sonuçlar piyasa ekonomisine uygun olmakla birlikte, İbn Haldun, kapitalist bir düşünür değildir. İslam’ın adalet prensibi kapitalist ortam içinde korunamaz olduğundan, İbn Haldun’un ekonomik analizleri, İslam dininin prensipleri içinde kalmıştır. İbn Haldun İslam dininin adalet prensibiyle çatışma içine girmemiştir; İslamiyet’in iktisadi görüşünü piyasa ekonomisi içinde açıklamaya çalışmıştır. Homo economicusun savunucusu olmamış; bireyle toplum arasında denge kurmaya çalışarak farklı bir toplumcu duruş göstermiştir. İbn Haldun doğayı gözlemlemiş ve dünyadaki nimetlerin Allah tarafından yaratıldığını vurgulamış; Allah’ın yarattığı mülkü, kulların O’nun iradesi dâhilinde kullanma sorumluluğu üzerinde durmuş ve iktisadi faaliyetleri hep dini sorumlulukla örtüştürmeye çabalamış ancak İslam’ın prensiplerini aşmayı düşünmemiştir.

Toplumların Sınıflanması ve Toplumsal Gelişmenin Özellikleri: İbn Haldun’a göre, bir arada yaşayan toplumlar iki tip toplumlardır: Bunlar, göçebe ilkel/bedevi toplumlar ve yerleşik düzende yaşayan gelişmiş hadarî/hazerî toplumlardır.[34] İbn Haldun, hadarînin, zekâ ile aydınlanmış olduğunu, fikir ve kavrayışının mükemmel olduğunu, Bedevî’nin zekâ ve kavrayışı bakımından ondan aşağı derecede olduğunu, bedevînin Hadarînin bu zekâ ve kavrayışını gördüğü zaman, bunu şehirlinin yaratılışından gelen bir hususiyet saydığını ve kendini akıl, insanlık ve yaratılış itibarıyla hadarîden aşağı derecede gördüğünü, hâlbuki onun bu fikrinin gerçekten uzak olduğunu, hadarînin bu zekâ ve kavrayışı, göçebenin bilmediği medeniyet kaide, usul ve edeplerini bilmek, sanatı öğrenmek suretiyle elde ettiğini ileri sürmüştür.[35] İbn Haldun, göçebelerin vücutlarını koruyacak derecedeki şeylerle geçindiklerini ve bundan fazlasını istihsalden âciz olduklarını, şehirde medenî hayat yaşayanların da mükemmel bir surette yaşamak için gereken şeyleri istihsale önem verdiklerini savunmuştur.[36] Göçebe toplumların (bedevilik) üretimleri, hayatın devamlılığını sağlayacak kadar az ya da içgüdülerinin etkisiyle besin maddeleri elde etmeyi amaçlayan sınırlı üretimdir. Hazerî toplumların üretimi ise bolluk ve refah üretimine dayanan üretimdir. İbn Haldun’a göre toplumlar ilerleyerek bedevilikten medeniliğe geçerken bütün kültür kurumlarını değiştirirler; gelişmiş medeni toplumlarda kadercilik yerini tarihi zorunluluk veya tarihi gelişme kanunlarına bırakır; üretim toplumsal bir karakter kazanır; insanların üretim için bir araya gelmelerinden kaynaklanan sebeplerle emek faktörü önem kazanır ve bu toplumlarda toplumsal işbölümü gelişir.[37]

İbn Haldun Göçebelik (Bedevîlik) kültürü veya onun az nispette olan mamurluğu ancak basit derecedeki zanaatlara muhtaç olduğunu ileri sürmüştür. İbn Haldun göçebenin ancak basit olan zanaatkârlardan marangoza, demirciye, dokumacı, terzi ve kasaba muhtaç olduğunu, göçebe toplumda mevcut olduğu takdirde bu zanaatlar dahi mükemmel olmadığını ancak zaruret derecesinde olduğunu, bunların hepsi de bizzat kastedilen şeylerden olmayıp ancak bir vasıta olmak üzere mevcut olduğunu ileri sürmüştür. İbn Haldun İçtimaî hayat yükselerek kemale doğru ilerledikçe sanatta güzelleşme bu tekâmülün oluşacağını, bu zanaat icaplarının tekâmül etmesiyle beraber mükellef hayatın gerekleri ve alışkanlıklarıyla ilgili olan ayakkabıcılık, debbağlık, ipek işlemeciliği, kuyumculuk gibi umranın engin bir hale gelmesi vaziyetinde, bu çeşit sanatların birçoğunun, mükemmel bir seviyeye ulaşacağını, bunlardaki zarafetin son haddine varabileceğini, bu gibi şeyleri meslek edinenlerin geçimlerini sağladıkları yollar hâline geleceğini, hatta bu gibi sanatlardan temin edilen fayda insan emeğinin mahsulü olan faydaların en büyüğü olacağını çünkü şehirdeki refahın bunları gerektirdiğini, ıtriyatçı, kalaycı, hamamcı, aşçı, simitçi, şamdancı, keşkek ustası, musiki, raks ve makama göre davul çalma öğretmenliği gibi sanatların kitapları istinsah, ciltleme ve tashih işi ile uğraşan sahafların da böyle olduğunu savunmuştur.[38]

İbn Haldun’un bu sınıflaması içinde yerleşik toplumları bedevi toplumlardan ayıran özellik, Hazeri toplumların iş bölümü sayesinde ihtiyacından daha fazla üreten, tüketim aşamasına ulaşan, üretimi fazla tüketim için yapan toplumlar olmalarıdır.[39] İbn Haldun toplumların özelliklerine göre toplumsal kuralların, yasaların oluşacağını ileri sürmüştür. Mesela, göçebe toplumlarda toplumsal kurallar asabiyete göre şekillenir. Ancak yerleşik toplumlarda yabancılara karışmak neticesinde cemiyetin hukuk kaynağını teşkil eden asabiyet, zedelenmeye başlar, bunun için yerleşik hayatta yazılı hukuk vardır.[40] İbn Haldun’un öngördüğü iki tip ekonomik yapı Orta Çağ Batı düşüncesinin ilham aldığı Aristo’nun ekonomik sistemlerine benzer. Ancak Aristo İbn Haldun’un bedeviliğe denk gelen ev ekonomisini, İbn Haldun ise Aristo’nun ticari ekonomisine denk gelen hazerîliği tercih etmiştir

Mülkiyetin Meşruiyeti ve İktisadi Faaliyetin Sebepleri: İbn Haldun, belli bir kişinin eli ve mülkiyeti altına giren bir şeyin artık diğerinin eline geçmeyeceğini onu ancak bir bedel karşılığı elde edebileceğini ifade ederek mülkiyetin emeğe dayanan kökenine işaret etmiştir.[41] İbn Haldun’un ekonomik ve toplumsal olayları, Doğu’nun inanç sitemine uygun olacak biçimde, açıklayabilecek bir çaba gösterdiği anlaşılmaktadır. İbn Haldun’a göre Allah her şeyi insanın istifadesi için yaratmıştı; insan diğer canlılardan farklı olarak doğada, yaratılan şeyleri doğrudan tüketemez, bunları pişirdikten ve dokuduktan sonra kullanabilir. Allah insan için yarattığı şeylerle insanı çalışmaya ve üretmeye teşvik etmektedir. Bu bakımdan iktisadi faaliyet insan olmanın bir vasfıdır. Çünkü hayvanlar ihtiyacını doğadan doğrudan karşılayabilirler, ancak insanlar üretmek zorundadır.[42]

İbn Haldun’a göre göçebe toplumlardaki ihtiyaç duyulan mülkiyet o toplumların ihtiyaçlarını karşılayacak, sosyal hayatın bir gereği olarak geçinebilecekleri besinleri, barınakları elde edecek ve ancak hayatlarını koruyacak, yaşama biçimlerini sürdürecek miktarda ihtiyaçlarını sağlayabilecek kadardır. Yerleşik toplumlar ise birbirinden farklı sanat ve ticaretle uğraştıklarından göçebe toplumlardan farklı mülkiyete ihtiyaç duyarlar; farklı türden ihtiyaçlarını keşfederler, bu toplumlarda zevk ve düşkünlük olur.[43] Dolayısıyla göçebe toplumların mülk ve serveti sosyal hayatı sürdürecek ve yaşamlarına yetecek kadar basit mülkiyeti ifade eder. Silah, at, çadır, beslenecek kadar toprak ve hayvan vs. yerleşik toplumların sahip oldukları mallar ise ihtiyaç ya da geçinmenin zorunlu kıldığı mallarla sınırlı değildir. Yerleşik yaşayanlar hayatlarını koruyacak ve yaşamlarına yetecek kadar değil, rahat edecek ve zevklerini tatmin edecek mülkiyete de ihtiyaç duyarlar. Bu bakımdan bu toplumlarda özel mülkiyet gelişir, servet ve zenginlik birikir. İbn Haldun, özel mülkiyetin meşruiyetinin Allah’ın iradesinden doğduğunu, insanın doğayla baş edebilmesinin ve doğadan yararlanarak varlığını sürdürmesinin özel mülkiyet sayesinde mümkün olabileceğini savunmuştur. İbn Haldun’un Orta Çağ Batı Avrupa düşüncesinin ilham aldığı Aristo’dan daha gelişmiş özel mülkiyet düşüncesine sahip olduğu görülmektedir. İbn Haldun özel mülkiyet konusunda; Fizyokrasinin doğal düzen fikrine, doğal hukuktan yola çıkarak emeği esas alan aydınlanma düşüncesine yaklaşmıştır. İbn Haldun, klasik iktisatçılardan çok daha önce mülkiyetin bireyci kökenini keşfetmiş; mülkiyetin temelinin emeğe dayandığını görmüştür.

Çalışma ve İş Bölümü: İbn Haldun’a göre insanların topluluk halinde yaşamalarının bir nedeni emniyet, diğeri ise iktisadi sebeplerdir. Çünkü insanlar ihtiyaçlarını yardımlaştıkları ölçüde iş bölümüyle karşılayabilirler.[44] İbn Haldun’un Orta Çağ’ın tarım toplumu içinde iş bölümünün ekonomik ve sosyal gerekliliğini gördüğü anlaşılmaktadır. İbn Haldun’un iş bölümünü yalnızca ekonomik sonuçlar üzerinden değerlendirmediği, sosyal gelişimin ön şartı olarak gördüğü ve iş bölümünü aynı zamanda topluluk halinde yaşamanın bir gereği olarak sunduğu görülmektedir.

Ticaret: İbn Haldun, ticareti geçinme vasıtalarından biri olarak görmüştür. İbn Haldun, ticareti tabiî bir geçinme vasıtası ve kar elde etme aracı olarak görmüştür. Ancak İbn Haldun; alım ve satım kıymetleri arasındaki farkı ve hilelere başvurulmasını göz önüne bulundurarak, ticaretin kumar kabilinden bir iş olduğunu, fakat kumardaki gibi karşılıksız olarak başkasının mal ve parasını çekmek kabilinden olmadığı için şeriatın alışverişi helal ve meşrû bir iş saydığını ifade etmiştir.[45] İbn Haldun rasyonel yargılarla medeni toplumlar içinde doğal bir gelişme olarak gördüğü ticaretin meşruluğunu savunmuş, ticaretin yerleşik toplumlarda bir ihtiyaç olduğunu, kârın meşrû ve bunun tüccarın geçimi için zorunlu olduğunu, üretmenin insan olmanın kaçınılmaz sonucu olduğunu, ileri sürmüştür. Orta Çağ’ın Batı düşüncesi adil fiyat çerçevesinde ticaretin meşruluğunu ararken, İbn Haldun ticareti medeni toplumların gelişmiş bir ekonomik faaliyeti olarak görmüştür.

Devletin İktisadi Rolü: İbn Haldun’un devletin iktisadi rolü ile ilgili görüşleri de her toplumsal aşamaya göre değişmektedir. Buna göre, devletin iktisadi görevi gelişmiş toplumsal aşamada kendisini gösterir, İbn Haldun, hazerî olan bu toplumlarda piyasa ekonomisine, iktisadi küçük devlete taraftardır. İbn Haldun, devletin ekonomik hayata müdahalesini savunmamıştır, İbn Haldun’a göre fiyatlar devlet tarafından belirlenemez, fiyatı alıcılarla satıcılar kendi aralarında belirlemelidirler.[46] İbn Haldun müdahaleci değil düzenleyici devleti ön plana çıkarmakta ve iktisadi faaliyetlerdeki amacı adalet olarak belirlemektedir.[47]

SONUÇ

Batı Avrupa toplumlarının ekonomik, siyasal ve sosyal bakımdan gerilemesinin en önemli nedeni Roma imparatorluğunun yıkılmasını meydana getirdiği kargaşa ve anarşidir. Orta Çağ’da Avrupa’nın ekonomik modelini karakterize eden feodal sistem, Avrupa’nın dış saldırılara açıldığı şartlarda savunma ihtiyacını karşılamak için inşa edilmiştir. Feodal sistemin doğal ekonomik modeli olan kapalı ekonomik yapı (malikâne tipi üretim), imparatorluk sonrası oluşan bu kargaşa ortamında gelişmiştir. İhtiyaçların yerel kaynaklardan karşılandığı ve iç piyasaya dönük sınırlı üretimin esas alındığı bu ekonomik modelde, ekonomik gelişmeye ivme kazandıracak ticaret ve diğer piyasalar gelişmemiştir. Orta Çağ’ın kapalı ekonomisi bir tercih değil, başlangıçta ihtiyaçların piyasadan karşılanması imkânı olmadığından Feodalizmin oluşturduğu bir zorunluluktu. Feodalizmin bu kapalı ekonomi modeli, ticareti dışlayan, çok çalışmayı ve zenginliği gözden düşüren dini görüşle örtüşerek varlığını sürdürdü. Orta Çağ boyunca ticareti dışlayan gelenek bu kapalı ekonomik model içinde benimsendi.

10. yüzyıldan sonra Rönesans ve Reform Hareketleri çerçevesinde bilimsel gelişmeler, kısmen Skolastik Felsefeden farklı alternatif düşünce için zemin oluştursa da Aristo felsefesi ve dini görüşe göre şekillenen ve kapalı ekonomik model içinde varlığını koruyan iktisadi gelenek, yeni fikirlerden çok az etkilendi; ticaretin meşruluğuna ilişkin dini tartışma Orta Çağ boyunca devam etti. Batı Avrupa Orta Çağ toplumlarında siyasi ve askeri istilaların gerginliği düştükçe ve feodalizm gevşedikçe ekonomik faaliyetlerdeki büyüme ve refah artışı kendisini gösterdi. Orta Çağ Batı Avrupa’sında yeni iktisadi düşünce ve Skolastik Felsefeden sıyrılan yeni bilimsel görüş, feodalizmin etkisinin az hissedildiği ticaret merkezi Akdeniz kıyısı kentlerde gelişti. Kentlerdeki askeri ve siyasi baskının azalması ve kentlerin yönetiminde tüccarların etkisinin artması sayesinde ticareti benimseyen fikirler gelişti. Kentlerdeki ekonomik ortamda ticaretin ve servetin benimsenmesi bakımından bir yumuşama olsa da kapalı ekonomik yapı kırılamadı ve Hıristiyanlığın resmi görüşünü temsil eden din adamlarının kanaati Orta Çağ’da aşılamadı. Orta Çağ Batı Avrupa’sının kilise bürokrasisi feodalizmi ve serflik rejimini Tanrı’nın isteğiymiş gibi sunarken, dini görüşü doğrulayan Skolastik felsefesi de ekonomik ve toplumsal dengeyi bozacağı endişesiyle ticareti, şahsi kazanç sağlamak için yapılan çalışmayı ve zenginliği Tanrı’nın rızası dışında tuttu.

Orta Çağ’da İslam ve Türk medeniyetlerinin Batı Avrupa toplumlarına nazaran daha fazla gelişme kaydetmelerinin nedeninin siyasî ve askerî açıdan daha istikrarlı olmalarıyla ilgiliydi. İslam ve Türk medeniyetleri parçalanma sürecinin meydana getirdiği bozulmayla karşılaşmadıklarından, Batı Avrupa’da iptidai feodal sistemler yayılırken, İslam ve Türk medeniyetleri merkezî devletler ya da imparatorluklar kurdular. Batı toplumlarının karşılaştığı anarşik düzen, siyasi kargaşa ve askeri güvensizlik ortamının dışında kalarak imparatorluk düzeni içinde daha gelişmiş siyasal, askerî, mâlî ve ekonomik düzen sağladılar, kamusal düzen sayesinde geliştiler. Bu nedenle Doğu toplumları Orta Çağ Tarihi içinde feodalizme benzeyen siyasal sistemler ve kapalı ekonomik yapılarla karşılaşmadı. İslam ve Türk medeniyetlerinde kamusal düzenin, imparatorluk ve merkezi devletler içinde korunduğu ortamda, iktisadi düşünce örfi hukuktan -ancak daha fazla İslam’dan- etkilendi. Orta Çağ’ın Müslüman dünyasında düşünürler; özel mülkiyet, ticarî serbesti, çalışma, vergi, para, devlet müdahaleciği ve kamusal hizmetler bakımından denetlenen piyasa ekonomisini kapitalist zihniyetin dışında kalarak savundular. Orta Çağ’da İslam ve Türk medeniyetleri düşünürlerinin görüşleri, Batı düşüncesine nazaran daha rasyonel bir zemine otursa da Doğu’da refah artışı etkisi meydana getirecek kapsamlı ve analitik düşünce süreklilik göstermedi. Rönesans ve Reform Hareketleri gibi temelde aklı yeniden keşfetmeye dönük çok sayıda düşünür ve yeni düşünsel hareket doğmadı. İslam ve Türk medeniyetlerinde bilimin tâbi olduğu akıl eleştirel ve kurucu bir akıl olarak gelişmedi. Doğu’nun Orta Çağ’ı bu bakımdan büyük düşünür ve bilim adamı bakımından eski dünyayı temsil ediyordu. Doğu düşüncesi daha sonraki çağlarda da klasik dünyadan ayrılamadı ve Modern Çağ’a da eski dünyanın değer yargılarını koruyarak girdi.


KAYNAKÇA

[1] Oral Sander, Siyasi Tarih (1918-1990), İmge Kitabevi, Ankara 1993, s. 34.

[2] Orhan Çağıl, “Garp Hukuk Tarihinde Cermen Devri”, İstanbul Hukuk Mecmuası, 1958, c. 23, sayı:1-2, s.47-67.

[3] Murat Aydoğdu, “Orta Çağ Feodal Mülkiyet Anlayışı ve Osmanlı Hukukunda Toprak Siteminin Türk Hukukundaki Tarımsal İşletmelerin Mirasçılara Özgünleşmesine Etkileri”, Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 2016, c. 17, sayı: 2, ss.1-26.

[4] Cahit Aydemir – Sema Yılmaz Genç, “Orta Çağ’ın Sosyo-ekonomik Düzeni: Feodalizm”, Elektronik Sosyal Bilimler Dergisi, 2011, c. 10, sayı: 36, s. 226-241.

[5] Tevfik Güran, İktisat Tarihi, Acar Yayıncılık, İstanbul 1997.

[6] Güran, a.g.e., s. 44.

[7] Murtaza Köse, “Ticaret Hukuku Tarihi Açısından Mudarebe ve Commenda Ortaklıklarının Etkileşimi Hakkında Bir Deneme”, Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2002, sayı: 17, s.145-171.

[8] Herbert Heaton, Avrupa İktisat Tarihi, (çev. Mehmet Ali Kılıçbay – Osman Aydoğuş), Paragraf Yay., Ankara 2005.

[9] Sema Doğan, “Orta Çağ Manastır Sistemi: Doğu ve Batı Manastırları”, Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Dergisi, 2003, c. 20, sayı: 2, ss.73-89.

[10] Recep Kök, İktisadi Düşünce: Kavramların Analitik Evrimi, Dokuz Eylül Ün. Yay., İzmir, 1999, s. 28.

[11] Aydemir – Genç, a.g.m., s. 232.

[12] Kök, a.g.e., s. 28.

[13] Cahit Talas, Ekonomik Sistemler, Doğan Yayınevi, Ankara 1974.

[14] Kök, a.g.e., s. 31-32.

[15] Talas, a.g.e., s. 25.

[16] Devrim Baran, “Tasarımın Ekonomi Politiği: İnsanı Yaratan Tasarım”, Üsküdar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi (ÜSBİD), 2017, c. 3, sayı: 5, ss. 323-355.

[17] Serdar Altınok, “Para Biriminin Değiştirilmesinin Enflasyon ve Enflasyon Beklentisi Üzerinde Yaratacağı Muhtemel Etkiler”, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Meslek Yüksekokulu Dergisi, 1998, c.1, sayı:1, s. 97-120.

[18] Ali Rıza Gül, “İslam İktisat Düşüncesinin Kur’ân’daki Temelleri” Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2010, c. 51, s. 2, s. 27-78.

[19] Cengiz Kallek, “Ebû Yusuf’un İktisadi Görüşleri”, İslam Araştırmaları Dergisi, 1997, sayı: 1, s.1-18.

[20] Bünyamin Duran, İktisadi Düşünce Tarihi, Lisans Yay., İstanbul 2012, s. 61-102.

[21] Cengiz Kallek, “Kitâbü’l-Harâc”, TDV İslâm Ansiklopedisi, İstanbul 2002, c. 26, s.101 vd.

[22] Oğuz Bal, “İslam İktisadı’nın Kilometre Taşlarından Ebû Yusuf’un İktisadi Düşüncesi”, Türkiye İslam İktisadı Dergisi, 2014, c. 1, sayı: 2, s. 1-41.

[23] Kallek, a.g.m., s. 6.

[24] Rifat Uslu, “İmam Ebû Yusuf’un Hayatı ve Kitabu’l Harac’ı”, İslam Hukuku Araştırmaları Dergisi, 2013, sayı: 22, s. 403-429.

[25] Duran, a.g.e., s. 74.

[26] Ömer Faruk Habergetiren “İslam Hukukunda Fulûs’un Değerinde Değişimi İfade Eden Dört Kavram: Rahs, Galâ, Kesâd, Inkıta”, Türkiye İlahiyat Araştırmaları Dergisi, 2017, c. 1, sayı: 2, s. 106-120.

[27] Duran, a.g.e., s. 77.

[28] Ahmet Coşkun, “Gazalinin Ahlak ve İktisat Görüşü”, Erciyes Ünv. İlahiyat Fak. Dergisi, 1989, sayı: 6, s.219-235.

[29] İbrahim Erol Kozak, “İbn Haldun’un İktisadi Faaliyetin Yeri, Önemi ve Tesirleri”, Atatürk Üniversitesi İşletme Dergisi, 1981, c. 5, sayı: 1-2, s.154-184.

[30] Gazalî, İhya’u Ulum’id-Din, (çev. Ahmet Serdaroğlu), Bedir Yayınevi, İstanbul 2002.

[31] Bakara, 2/275.

[32] Mehmet Taplamacıoğlu, “Bazı İslam Bilginlerinin Toplum Görüşleri”, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 1964, c. 12, sayı: 1, s. 83-97.

[33] Ünver Günay, “İslâm Dünyasında Bir Din Sosyolojisi Öncüsü: İbn Haldun (1332-1406)”, Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 1986, sayı: 6, s. 63- 104.

[34] Mustafa Yıldız, “İbn Haldun’un Tarihselci Devlet Kuramı”, Felsefe ve Sosyal Bilimler Dergisi (FLSF), 2010, sayı: 10, s. 25-55.

[35] İbn Haldun, Mukaddime, (çev. Aslan Tekin), İlgi Kültür Sanat Yay., İstanbul 2013.

[36] İbn Haldun, a.g.e., s.140.

[37] Ali Özgüven, İktisadi Düşünceler Doktrinler ve Teoriler, Filiz Kitabevi, İstanbul 2001.

[38] İbn Haldun, a.g.e., s. 484.

[39] Gülüşan Göcen, “İbn Haldun’un Toplum ve İnsan Yaklaşımının Günümüze Düşen İzdüşümleri: Tüketim Toplumu ve Narsis İnsan”, Toplum Bilimleri Dergisi, 2013, c. 7, sayı: 14, s. 175-198.

[40] Recep Yumruk, “İbn Haldun’da Devlet Görüşü”, Atatürk Üniversitesi İşletme Dergisi, 1978, c. 3, sayı: 1-2, s. 229-278.

[41] İbn Haldun, a.g.e., s. 452.

[42] Kozak, a.g.m., 158-165.

[43] İbrahim Dalkılınç, “İbn-i Haldun’un Mülkiyet Anlayışı”, Sosyoloji Konferansları Dergisi, 1998, sayı: 25, s. 71-91.

[44] Kozak, a.g.m., 158-165.

[45] İbn Haldun, a.g.e., s. 455-456.

[46] Özgüven, a.g.e., 42.

[47] Kadir Göçeri – Muhammet Rıdvan İnce, “İmam-ı Gazali ve İbni Haldun’un İktisadi Düşünceleri Üzerine Bir Çalışma”, European Congress on Economic Issues Bildiriler Kitabı (30 Mart-1 Nisan 2017), Kocaeli Üniversitesi Vakfı Yay., Kocaeli 2017, s. 199-221.