Resâil fi’ş-Şecereti’l-İlâhiyye fî Ulûmi’l-Hakâiki’r-Rabbâniye

Resâil fi’ş-Şecereti’l-İlâhiyye fî Ulûmi’l-Hakâiki’r-Rabbâniye

Cilt/Sayı

2007 20. cilt – 4. sayı

Yazar

Prof.Dr. Hüseyin ATAYa

aAnkara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Emekli Öğretim Üyesi, ANKARA

Öz

Bu kitabı tahkik etmiş olan, Dr. Mehmed Necip Görgün, uzun bir çalışmadan sonra kendisi bastırmıştır. Hiçbir ilmi kurum bunu basmayı üzerine almadığı gibi basıldıktan sonra da kendi kütüphanelerine alma gibi ilim sevgisinin gereğini de yapmamaktadır. Altmış yılını ilme, öğrenmeye ve öğretmeye veren bir kişi olarak, bu altmış yıl süresince İslam dünyasında ve Türkiye’de edindiğim kanaatimi dile getirmek istiyorum. Altmış yıl önceki ilim adamları ile şimdikileri karşılaştırıyorum, bugün altmış, elli veya kırk yıl sonraki İslam ilimlerini öğrenip öğretmede en azından kırk yıllık gerileme görüyorum. Elli yıl önce Mısır’da Ezher alimlerinden Halid Muhammed Halid, “Buradan Başlayalım” diye bir kitap yazıyor ve Ezher uleması, adamı “Ezher Uleması” kurumundan kovuyor. Çünkü kitabı dini yenilik yapmanın gereğini anlatıyor. Elli yıl önce Türkiye’nin köy ve kasabalarında ölülerin cenaze namazını kıldıracak kadar bilgi sahibi bir imamın olmadığını, o zamanki Diyanet İşleri başkanı resmen açıklıyordu. Altı sene önce Mısır’a gittim, yapmış olduğum konuşmada geçmiş alimlerin kendilerinden önceki alimleri tenkit etmelerine bir örnek vermek istedim, bir alimi diğer bir alimin tenkit etmesini anlatmaya bile tahammül edemedikleri için beni hemen susturdular ve sözümü tamamlamaya bile müsaade etmediler. Profösör olan Ezher camiinin şeyhinin Cuma hutbesini dinlemeye gittim. Bugün camilerde okunan Cuma hutbelerinden farkı olmadığını gördüm. Sanki bugünkünün Arapçası veya bugünkü onun Türkçe tercümesiydi. 1950’den sonra Türkiye’de İmam Hatip Liselerinin açılmasıyla artık cenaze namazlarını kıldıracak imamlar yetişmeye başladı. Bugün İlahiyat Fakültesi’ndeki akademisyenler ve Diyanet İşlerinde bulunan akademisyen olan ve olmayan İlahiyatçıların İslam dinini incelediklerini ve hassas noktalarını 1950 den önceki medrese müderrisleri kadar derinliğine inmediklerini ve buna çaba göstermediklerini söylemek doğru değildir. Ancak İslam inancı ve ahlakı açısından bildikleri doğruları geleneklere ters düşmelerinden dolayı açık ve net olarak açıklayıp söylemeye cesaret göstermediklerine yapılan şikayetler bulunmaktadır. Umulur ki, bu şikayetlere konu olanlar düzeltilir.


Bu kitabı tahkik etmiş olan, Dr. Mehmed Necip Görgün, uzun bir çalışmadan sonra kendisi bastırmıştır. Hiçbir ilmi kurum bunu basmayı üzerine almadığı gibi basıldıktan sonra da kendi kütüphanelerine alma gibi ilim sevgisinin gereğini de yapmamaktadır. Altmış yılını ilme, öğrenmeye ve öğretmeye veren bir kişi olarak, bu altmış yıl süresince İslam dünyasında ve Türkiye’de edindiğim kanaatimi dile getirmek istiyorum. Altmış yıl önceki ilim adamları ile şimdikileri karşılaştırıyorum, bugün altmış, elli veya kırk yıl sonraki İslam ilimlerini öğrenip öğretmede en azından kırk yıllık gerileme görüyorum. Elli yıl önce Mısır’da Ezher alimlerinden Halid Muhammed Halid, “Buradan Başlayalım” diye bir kitap yazıyor ve Ezher uleması, adamı “Ezher Uleması” kurumundan kovuyor. Çünkü kitabı dini yenilik yapmanın gereğini anlatıyor. Elli yıl önce Türkiye’nin köy ve kasabalarında ölülerin cenaze namazını kıldıracak kadar bilgi sahibi bir imamın olmadığını, o zamanki Diyanet İşleri başkanı resmen açıklıyordu. Altı sene önce Mısır’a gittim, yapmış olduğum konuşmada geçmiş alimlerin kendilerinden önceki alimleri tenkit etmelerine bir örnek vermek istedim, bir alimi diğer bir alimin tenkit etmesini anlatmaya bile tahammül edemedikleri için beni hemen susturdular ve sözümü tamamlamaya bile müsaade etmediler. Profösör olan Ezher camiinin şeyhinin Cuma hutbesini dinlemeye gittim. Bugün camilerde okunan Cuma hutbelerinden farkı olmadığını gördüm. Sanki bugünkünün Arapçası veya bugünkü onun Türkçe tercümesiydi. 1950’den sonra Türkiye’de İmam Hatip Liselerinin açılmasıyla artık cenaze namazlarını kıldıracak imamlar yetişmeye başladı. Bugün İlahiyat Fakültesi’ndeki akademisyenler ve Diyanet İşlerinde bulunan akademisyen olan ve olmayan İlahiyatçıların İslam dinini incelediklerini ve hassas noktalarını 1950 den önceki medrese müderrisleri kadar derinliğine inmediklerini ve buna çaba göstermediklerini söylemek doğru değildir. Ancak İslam inancı ve ahlakı açısından bildikleri doğruları geleneklere ters düşmelerinden dolayı açık ve net olarak açıklayıp söylemeye cesaret göstermediklerine yapılan şikayetler bulunmaktadır. Umulur ki, bu şikayetlere konu olanlar düzeltilir.

Şimdiki bu durumu İslam’ın ilk doğuş anındaki durumu ile yalnız bilgi ve ilim açısından karşılaştırmaya örnek olmak üzere çok kısaca İslam düşünce ve ilim çalışmalarına bir göz atmak gerekiyor. Birkaç defa vurgulamaya çalıştığım önemli konu, bilgi konusuna yani epistemolojiye işaret etmek istiyorum. Hiçbir kimsenin bu noktaya değinmediğini görüyorum. Doğrusu, bazı kişiler, yöntemlerini kendileri buluyor ve çalışıyor. Hocalarından önemli köşe taşı ve başlangıç olacak temel kavram ve çözümlerine dikkat çekilmediği için, her yeni öğrencinin hazır bilgilerle bilgilendirilmesi hocayı da öğrenciyi de tatmin ediyor ve doyuruyor, yenisine ve daha çoğuna gerek görmüyor. Yıllar önce yazdım, çizdim ve konferanslarda tebliğ olarak verdiğim temel konu, Aristo’nun bin yıllık ilmi ve felsefi otoritesini Kur’an’ın yıktığıdır. Kur’an bu konuda bilgiye dayanıyor. Bilgi kuramında en önemli konu bilginin kaynağıdır. Kur’an bu kaynağı şu ifadesiyle açıkça ortaya koyuyor. “Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (24/19) Kur’an böylece gerçek bilgi kaynağının Allah olduğunu söylemekle, imanın şaşmaz ve yanılmaz bilgi kaynağı olmayacağını açıkça bir sav olarak ortaya koyuyor. Kur’an’a ilk inanalar bunu bir temel ilke olarak anlıyor ve alıyor. İnsan kaynaklı bütün ve her türlü bilgiyi gözden geçirme özgürlüğünü ve meşruiyetini elde ediyorlar. Bu bilme ve düşünme özgürlük hakkını tam bir güven ve kişilik içinde öğreniyor ve peygamberliğine inandığı Hz. Muhammed’e karşı bu özgürlüğü kullanıyor ve onun bazı sözlerine itiraz edip düzeltilmesine sebep oluyor. İşte İslam düşüncesi ve felsefesinin temeline başlangıç noktası bu bilgi kuramıdır. Bilenler bildiklerini anlamaya çalışsın, bilmeyenler yeni bir şey öğrenmiş olsunlar. Müslümanlar, bu özgün düşünme ve öğrenme tutumunu üçüncü hicri (9.m.) asra kadar sürdürüyorlar. Tarih boyunca hiçbir medeniyet ve devlet kuramamış ve felsefe yapmamış ilk Arap müslümanlar, müslüman olan diğer milletlere bu zihniyeti Kur’an’a dayalı olarak aşılıyorlar. Onlar da iman etmiş ve Kur’an’a inanmış olduklarından bu özgün bilgi ve düşünce kaynağına sahip olmanın sorumluluğunu yüklenerek dünyaya bir İslam medeniyeti ve bir İslam felsefesi sunuyorlar. Müslümanlar bunları yaparken çok sıkıntı çekiyorlar ve bu sıkıntıyı aşmak onlar için bir zevk, bu aşk ve bu inanç sorunu oluyor. Ne var ki bunu başaramıyorlar. Bilgi ve felsefe yapmada temel sıkıntı dilde idi. Çünkü Arapça edebi olarak gelmiş idiyse de bilim ve felsefe terimleri oluşmamıştı. Bunun nedeni Araplarda tarih boyunca devlet ve felsefe geleneği yoktu. Bilginlerin, Arapça’da bilim ve felsefe yapmaları yabancı dillerden yapılan çevirilere dayandığından, yabancı dillerde olan bilimi ve felsefe terimlerinin Arapça karşılığını bulmak veya icat etmek zorluğu vardı. Bu kelime ve terimlerin dışında bir de ilmi ve felsefi üslup, ifade biçimi önemli idi. Bu zorluklar içinde ilk üç veya dört nesil İslam bilginleri sıkıntı çekti.

Üçüncü asır ve dördüncü hicri (9 ve 10 m.) asırlarda İslam’da bilim ve felsefi terimlerle beraber ilmi üslup ve ifade de olgunlaştı. Farabi ve İbn Sina çağdaşları bilgin ve filozofların zamanı İslam bilim ve düşünce düzeyini zirveye ulaştığı ve ilmi üslup ve ifadesi yoluna girip kolaylaştığı bir dönem olarak kabul edilebilir.

Sosyal olaylar ve düşünce aşamaları ve evreleri diğer olaylar gibi kesin bir çizgi ile günümüzdeki deyim ile kımızı çizgi ile ayrılmazlar. Düşünce aşama ve evrelerine verilen başlangıç ve sonuç tarihleri daima yaklaşık ve girişimli olarak oluşmamaktadır. Bir de yaklaşık olarak İslam düşünce evreleri arasında İmam Gazali(450-505 H. 1059-1111M.) ile İmam Fahreddin Razi (544-606 H. 1148-1209 M.) arasındaki yüz yıllık süreyi İslam düşüncesinin çalkantılı ve bunalımlı dönemi olarak görüyoruz. Bundan önceki dönemde her bilgin ve filozof kendi alanında sağlam ve kararlı bir güvenle ilim ve bilgi üretmeye çalışıyor ve felsefesini kurmaya özen gösteriyordu. Her ilim alanında ve felsefede zamanında yapılabilecekleri yapmış, konusunda sanki yapılabilecek bir şey kalmamış gibi oldu. Üzerinde durup belirlemeye çalıştığım bir yüzyıllık dönemdeki bilgin ve düşünürler, öncekilerin yaptıkları karşısında şaşırıp kalmışlar gibi Gazali örneği kimi, hepsine el atmak ve hepsini kendi egemenliği altına toplamak için uğraştığını görüyoruz. Daha önceleri dediğimiz gibi bu dönemde bilimler gelişmiş bilim ve felsefe kavramları belirlenmiş, yerleşmiş ve onları öğrenmek kolaylaşmıştı.

Şimdi 7.(13) asrın büyük alimlerinden biri olan Şehrezuri’nin, “Eş- Şeretul- İlahiye” adlı eserini beş risale (kitap) olarak tertiplemiştir. Kitaplar (Risaleler) kısımlara ve kısımlar bölümlere (fasıl) ayrılmıştır.

Cilt I-a) Birinci Kitap (Risale) (0-21) sayfa olup giriş ve bilimlerin sınıflamasına ve bölümlemesine dairdir. b) İkinci Kitap (Risale) (37-483) sayfa olup mantık konularına dairdir.

Cilt II. c) Üçüncü Kitap (Risale Ahlak, Siyaset, Ev İdaresi) (7-118 sayfa)’dır.

Birinci Kısım, Güzel Ahlak- Ahlak Temizliği.

d) Dördüncü Kitap (Risale): Doğa bilimleri ve felsefesidir – 130-638

1-Birinci Kısım, bütün ilimlere ait genel ilkeler (umur-amme) – 137-295

2- İkinci Kısım, yüksek ve alçak (göksel ve yersel) cisimler – 309-336

3- Üçüncü Kısım, niteliklerdeki ve mizaçlardaki değişimler – 339-355

4-Dördüncü Kısım, yüksek ve alçak etkilenmeler – 377-404

5- Beşinci Kısım, madenlerin oluşması – 415-419

6- Altıncı Kısım, bitkisel nefs – 425-436

7- Yedinci Kısım, hayvansal nefs – 443-500

8- Sekizinci Kısım, konuşan (düşünen) nefs – 511-609

Cilt III. Beşinci Kitap (Risale) Tanrısal bilimler ve Rabbani sırlar (Metafizik- İlahiyat)

Giriş – 7-10

Birinci Mukaddime – 11-12

İkinci Mukaddime – 13-17

Üçüncü Mukaddime – 18-19

Dördüncü Mukaddime – 20-21

BİRİNCİ FEN – (Tümel Bilim Konusu) Metafizik İlimleri Birinci bölüm – Varlık, şeyiyye, zorunluluk, olurluluk, olursuzluk – 25-39 vs

Ek – Varlık ve yokluk konusu – 39-44

İkinci bölüm – Kategoriler, durumlar ve ilişkiler – 44-110

Sonuç – Suretler ve ilişkileri – 115-120

Üçüncü bölüm, Varlığın bölümleri – 120-

Birinci Konu, Varlığın öncelik sonralık ve beraberlik kısımlarına ayrılması ve her birinin hükümleri – 120-125

İkinci Konu, varlığın bire ve çoğa bölünmesi – 125-128

Üçüncü Konu, çok olmanın hükümleri – 128-135

Dördüncü Konu, varlığın neden ve nedenliye bölünmesi – 135-146

Beşinci Konu, varlığın bil-fiil ve bil- kuvveye bölümü – 146- 151

Altıncı Konu, varlığın hadis ve kadime bölünmesi – 151-155

Yedinci Konu, varlığın zorunluya ve olurluya bölünmesi – 155-157

Sekizinci Konu, varlığın tümel’e ve tikel’e vs.bölünmesi – 157-168

Dokuzuncu Konu, varlığın sonlu’ya ve sonsuza bölümü – 168-172

Dördüncü Bölüm, Zihinsel durumların ve akılsal yönlerin incelenmesi – 172-186

Kural (Kaide) Tür bazen basit ve bazen bileşik olur.

İKİNCİ FEN – İlahi Bilim – 199-216

Birinci bölüm – Zorunlu varlığın

İkinci bölüm – Zorunlu varlık tektir, ortağı yoktur – 216-230

Sonuç —————— – 230-232

Üçüncü bölüm – Zorunlu varlığın adları ve nitelikleri – 232- 245

Dördüncü bölüm – Zorunlu varlığın yoktan var etme (ibda’) anlamlarında fiili – 245-255

Beşinci bölün – Nedenliliğin nedene göre sıralanması zorunluluğun ve sonsuzluğun zorunluluğu – 255-267

Önemli bir konu – Söylenmesi gereken hikmetli sırlar ve kapalı ifadeler – 267-270

Sonuç —————— – 270-280

Altıncı bölüm – Birden ancak bir çıkar – 280-290

Yedinci bölüm – İlk İlke’nini cömertliğinin devamı ve Yüce Tanrı işsiz kalmaz – 290-306

Sekizinci bölüm – İlkeler ve amaçlar – 306-324

Sonuç – Cisimler güçler ve zorunlukları – 324-331

Dokuzuncu bölüm – Varolanların sıralanması – 331-361

Onuncu bölüm – Nurlu Eflatun ideleri inceleme – 361-379

Bu bölümün sonu —————— – 379-389

On birinci bölüm – Hayal dünyası İdelerini inceleme – 389- 403

On ikinci bölüm – Zorunlu varlığın, akılsal ayrımlar ve nefislerin gerçek kavranılması – 403-433

Bölümün sonu – Göksel nefislerin kavranılması – 433-456

On üçüncü bölüm – Bedenden ayrılan nefislerin baki kalışı – 456-468

On dördüncü bölüm – Bedenden ayrılan nefislerin durumu ve zevki ve cismani dirilişin durumlarının açıklaması – 468- 522

On beşinci bölüm – İyilik, kötülük, kaza, kader, varlıkların düzen uyumu – 522-542

On altıncı bölüm – Nefislerin makamları ve olgunluklarına yükselmeleri – 542-574

On Yedinci bölüm – Cin, şeytan, gul, şıkk(kahin), nesnas – 574-600

Bu üçüncü cildin başı felsefi kavramlar üzerinde durmak istiyorum. Çünkü birkaç noktaya değinme gereğini duydum. Oysa kitabın başkası tarafından tercüme edilmesini uygun görüyorum. Bunu en iyi tercüme edecek olan zat kitabı tahkik edip basan Sn. Muhammed Necip Görgün olursa daha isabetli olur.

Girişte (9) da böyle bir cümle var.

“Mantıkta öğrenmiştin ki iki öncül doğru olmalarına karşın, kendiliklerinden sonucu gerektirmezler. İkisi hazırlayıcı durumlardaki anlattığımız hazırlık olunca, el-Mufarik Vahib (Allah) sonucu bağışlar.1

Şeyhul- İslam Mustafa Sabri, (Mevkıful Akl – 2/126) sayfadan sonra şunu açıklıyor. Eski biçimsel Mantığın kabul ettiği tenakuz (çelişiklik) kanununu kaldıran Hegel gibi büyük bir bilgin olan Ahmet Hamdi Yazır, Eşari mezhebinden istimdat ederek zorunlu bir bilginin olmayacağını söyler. Onlara göre mantık kıyasının iki öncülünü bildikten sonra sonucu bilmek, Allah’ın yaratmasıyla olur. Buna göre Allah’ın varlığının zorunlu olduğu ispat edilemez. Allah’ın sonucu yaratması zorunlu değildir. Eğer insan zorunlu bilgi sahibi olmazsa, Allah- ’ın varlığının Vacibül- vucut olduğunu ispat etme bilgisine de sahip olamaz. Allah’ın var olduğunu kesin bilemez.2

Aristo’dan önce filozoflar, kuramsal ilimleri, Tabiiyat, Riyaziyye ve İlahiyat olarak üçe ayırmışlar ve Aristo onlara uymuştur.

Buna ilk felsefe denmesinin nedeni, ilk ilkeler ve genel olan tümel niteliklerin onda bulunması ve ilk varlıkların da ilk nedeni olmasıdır. Buna ilk felsefe ve Tanrı bilimi denmesi de Tanrı’nın zatından ve niteliklerinden bu bölümde bahsedilmiş olmasıdır.(s:12)

İkinci giriş(13-17) ise bu bilimin konusunda insanların ayrı görüşte olmalarını anlatır. Burada bir bilimin konusu ile o bilimdeki amaç arasını ayırarak bu bilimin konusu Tanrı olmayı amacının Tanrı’ya uyar mı amacı ve araştırma olduğunu anlatıyor.(s:13).3

Şehrazuri, İbn Sina’nın bilimin konusunu varlık olma bakımından varlık kabul etmek olunca, o bilimde varlıkların ilkelerinden söz edilmez. Çünkü bir bilimde o bilimin konularından bahsedilir ilkelerinden bahsedilmediğini naklettikten sonra İbn Sina’nın cevabını da naklediyor. Varlıkların ilkelerini incelemek, onun konusunu ilgilendiren olaylardan söz etmektir. İlke bütün varlıkların ilkesidir yoksa ilke kendisinin ilkesi olur ki, bu imkansızdır. tüm varlığın (bütününün) ilkesi yoktur. Ancak ilke varlıkların bir kısmının ilkesi olur, bu olamaz olan nedenli (malul varlıktır). Bu bilimde salt olarak varlıkların ilkelerinden değil, tikel bilimlerin ilkelerinden, kendilerinden sonra olacaklara ilke olanın varlığından söz edilir.(s:14)

Bundan dolayı, her varlığın en ufak varlık sebebinden söz edilebilir ve ilk nedenden eksik olarak var olan, nedenli olma bakımından nedenli (sebebi olan) varlıktan bahseden bilim olarak ikiye ayrılır. (s:15) yani sebeplerden ve sebeplilerden iki bilim kolu vardır.

Bu bilim bilimlerin en üstünü olan hikmet (felsefe) olup ve bilimlerin en üstünü olan Yüce Yaratana ve her şeyin en ufak nedenlerini kesin olarak bilmektir.(16) Bu bilimin faydası, iyilik ve yararlıyı ayırmasıdır. Bütün bilimler faydada birleşir, bu da insanın ruhunda gerçekten olgunluğa ulaşmasını sağlar.(18)

Dördüncü girişte filozoflar (hekimler) bu bilimin (ilahiyat) fizik ve matematikten sonra okunmasını gerekli görüyorlar. Çünkü fiziğin ve matematiğin göksel ve yersel varlıkların ve olayların aralarındaki ilgileri, iletişimleri, etkileri, ilişkilerin düzenini bu bilim sebep ve nedenli olma açısından açıklar (20).

Birinci bölümde varlık, şeyiyye (nesnellik), zorunluluk (vucub), olurluluk (imkan), olursuzluk (imtina) ve olağan kavramlardan söz eder. Kelamcıların bazıları varlığı: kendisiyle nitelenen şeyin var olmasını gerektiren nesnedir, diye tanımladılar.mantıkta ilkeler ister tasarım, ister önerme olsun doğuştan bilinmeye (fıtri) dayanır. Tanım daha kapalı, eşit ve bilinmeyenle tanım imkansızdır. Varlık, akılda anlama öncelikle iz düşümü oluşan nesnelerden olduğu için bir şeyle tanımlanamaz. Varlık nitelenen nesne ile var olması zorunlu olan şey olarak tanımlanması varlığın kendisinden daha kapalı bir tanımdır.(25) yazar varlık ile şeyiyyet (nesnellik) arasındaki anlam farkını tartışıyor, şeyiyyetin, varlıktan daha geniş anlamlı olduğunu iddia edenlere cevap vermeye çalışıyor ve kavramların ikisinin eşit anlamlı olduğunu söylüyor.(27-29) Kelamcılar arasında varlık ile yokluk arasında bir aracının bulunup bulunmadığı konusunda tartışmalara değiniyor. Ebu Haşim ve arkadaşları, Eşarilerden Kadı Abdülcebbar4 ve İmamul Haremeyn aracının bulunduğuna ve diğerlerinin bulunmadığına kani oldukları ve uzun tartışmaların sürdüğüne işaret ediyor ve tartışmayı ve varlık ve yokluk konusunda tartışmalara değiniyor, soru ve cevapları da içeriyor.(33) Ebul Huzeyl ve Ebul Huseyin Basri dışındaki Mutezile çoğunluğu yoku ikiye ayırıyorlar. Mümkün olan yokluk’a şey dedikleri halde muhal (imkansız) olan yokluk’a şey demiyorlar. Çünkü o olumsuzluktur. Mümkün yokluk şey olunca zihninde varlıkla niteli olmadan şey olarak bulunur. Muhal olan yokluk şey olmadığı için dışarda hiçbir surette bulunmaz.

Yazar (44-130) ikinci bölümde kategorilerle ilgili gerekli gördüğü felsefi tartışmayı sürdürüyor. Gözden geçirme sırasında dikkat çekmek istediğim bazı sorunlara kitaptaki açıklık kadar değinmek istiyorum ve kitabın önemini böylece anlatmış olurum. Yazarın açıkladığı kategorilerden “Nitelik” (keyfiyet) üzerinde duracağım: Nitelik (Keyf) dört türe ayrılır. 1. Edilgi (infial) ve infialiyat. 2. Meleke ve hal, 3. Kuvve ve kuvvetsizlik (la kuvve), 4. Nicelik (Kemmiyet) ile ilgili nitelikler. (Keyfiyetler).

Bunlar, ya olgunluklar (kemalat) veya olgunluklara hazırlıklar olurlar. Olgunluk olanlar ikiye ayrılır: a) Duyusal infial ve infialiyet olur veya b) Duyusal olmayan meleke ve hal: Yetkinlik ve hal olur ya da yetenekler olur: Kuvvet, Kuvvetsizlik.

Burada olgunluktan kastedilen, her hangi bir yetkinliğin son mertebesi olup, erdem olması veya bir nesneye uygun olması söz konusu olmaz. İnfialiyat ve infialat arasında şöyle bir fark koymaktadır. Deniz suyunun tuzlu olması ve gülün kırmızı olması gibi niteliği sabit durumsal nitelikler infialiyat olur, infialat ise utançlığı, kırmızılığı ve kokusunun, sarılığı gibi değişken olan duyusal niteliklerde olur.(78)

Duyusal olmayan nitelikler de ikiye ayrılır: sabit olan ilim gibi buna meleke, bir çok deneyle elde edilen yeti, ustalık, bilginlik olur. Bir de sabit olmayan bir nitelik olur, hastalık gibi çabuk değişir.5 Meleke ise o niteliğin bil fiil oluşması değildir ki ilim melekesi ilim biçiminin fiilen meydana gelmesi olsun. Şunu anlatmak istiyorlar. İlim öyle bir yetidir ki bilgin düşünme taşınma gereksinimi olmadan istediğini, gerekeni ortaya koyabilmedir. Bir bilginde ilmin ve erdemliliğin meydana gelişi bilinenden (malum olan) herhangi bir tasarı elde etmek değildir. Arzu edilen nesnelerde meleke, yeti halini almak, değişken halden çok şereflidir.(75) Hal ise bütün nefsani infiallerin (tepkilerin) hemen yok olmasıdır, gitmesidir.(83) Kategorilerin felsefi açıklamaları (80) sayfaya kadardır.(44-120) Yumuşak huylunun öfkelenmesi, sıhhatlinin hastalanması, lezzet, elem, sevinç, üzüntü ve benzerlerinin sabit olmamaları durumları gibi sürekli ve sabit iseler melekeye girerler. İlim gücü ve ahlak gibi benim dikkat çekmek istediğim ilmin meleke gibi bir nitelik olmasıdır ki böyle ilmi meleke halinde olunca alim, hal halinde olana bilgi sahibi denir. Bunun tersi bilgi sahibi olmanın bilgisi hal halinde olandır. Alim olanın ilmi, meleke halinde olan olur.

Üçüncü bölüm (120) varlığın bölümleri, çeşitleri konusunda varlıklardaki öncelik ve sonralığı anlatırken, birin zaman bakımından ikiden önce olmayabileceğini ikisinin bir arada bulunabileceğini söylemesi bana doğru gelmiyor. Birin zat bakımından önce olması gerektiği gibi zaman bakımından da önceliği inkar edilemez gibi görünüyor. Bir, demeden iki denemez, Bir düşünülmeden iki düşünülemez. Çünkü iki birin katlanmasıdır. Bir olmayınca katlanma var olamaz. Ancak arada zaman farkı algılanamayacak kadar çok kısa olabilir. Farabi’nin “Bir ve Birlik” diye Muhsin Mehdi tarafından basılmış bir eseri olduğunu bilmek “Bir” felsefi terim olarak önemini gösteriyor. 135’de varlığı neden nedenli (illet ve malul) olma açısından inceliyor. Hiçbir varlık veya her var olan, neden nedenli olmanın dışında olamaz diyor. Ancak (137) varlıklardan asla nedeni olmayan bir varlık vardır, onun varlığı varlığın son olgunluğunda ve bütünlüğündedir.

İbn Sina’nın “Şifa”da nedenin on iki çeşide ayrıldığını zikreder (137) ve bir kısmını açıklar ve nedenleri tahlil eder. Varlığı bölümlemelerinden biri de varlığı ezeli (kadim) ve hadis: oluşun’a ayırmasıdır. Varlığının başlangıcı olana hadis, oluşunun ve varlığının başlangıcı olmayana ezeli (kadim) denir. Yüce Yaratan ve akıllar gibi, demekle akılları (ukul) Allah gibi varlıkların üzerinde zamanın geçmediğini söylemiş oluyor.(151)Belki İbn Sina gibi zaman bakımından ezeli ile zat bakımından ezeliyi ayırıyordu. Çünkü mümkün zat yoktur var olması için nedene muhtaçtır, yok olması için nedene muhtaç olmaz. Zaten yokluğun nedeni nedeninin yokluğudur. Bunun için gerçek mümkün tanımı, varlığı ile yokluğunun bir birine eşit olmasıdır. Var olması için bir nedene muhtaç olduğu halde, yok olması için bir nedene muhtaç olmaz. Mümkünün var olmasına neden yoksa da varlığı, mümkün olana ve vacip olana ayrılır ve her birinin tanımını ve onlar arasındaki farkı ve ilişkiyi açıklıyor.(155) Varlığı özünden dolayı zorunlu olana vacip, özünden dolayı yokluğu zorunlu olana mümteni: olamaz veya olursuz; varlığı da yokluğu da zorunlu olmayana mümkün; olurlu denir. Mümkünün illeti tamamıyla bulunduğunda varlığı zorunlu olur ve o illeti bulunmazsa yokluğu zorunlu olur. Mümkünün nedeni olmazsa yokluğunun zorunlu olması gerekir. İlleti: nedeni bulunmazsa zorunlu da olursuz da olmaz demesi sanki bunu düzeltmek istiyor, ancak tam düzeltmek de olmuyor. Varlığın tümel ve tikel diye ayrılmasının mantıkta geçmiş olmasına karşılık (157) de her ikisinin amacını ve felsefi açıklamalarına iki sayfa kadar yer vermiştir. Tümellerin dış dünyada (ayan) bulunması imkansız olursa zihinde var olması gerekir, yoksa sırf yokluk olacağı için ona bir hüküm verilemez. Oysa tümel kendisine hüküm verilmesi yani yüklem yüklemekle olurlu olur. Çünkü o salt zihinde bulunmamaktadır.(158)

Kelamcıların zihni varlığı kabul etmemeleri durumunda, sadece zihinde var olan tümellere bir hüküm verememeleri gerekir. Çünkü hem dışarıda hem zihinde taayyün etmeyen sırf yokluk olur ve sırf yokluk yüklem –olumlu veya olumsuz- Kelamcıların zihni varlığı kabul etmedikleri söyleniyor. Bunu özel olarak incelemedim. Ne demek istediklerini tespit etmek gerekir. Yoksa bütün kelamcılar zihindeki, zihinde varlıklar, ilmin kendisi de zihindedir. En basit ve ilk tanım, ilmin bir nesnesinin tasarının zihinde var olmasını anlamak güçleşir. İlim zihinde var değilse nerededir ve olduğu yeri tespit etmek gerekir. Bazı kimselerin bazı kavramları alıp savurmak, bilimi saptırmak ve dejenere etmek, çığırından çıkarmak olur

Biri, insanlığın (insanlık mahiyetinin) bir olup olmadığını sorarsa, insan olma bakımından bir ve çok olmadığı cevabı verilir (160). İnsanlık mahiyeti, birliği gerektirmezse, çokluğu da gerektirmez. Eğer çokluğu gerektirirse, onun birinin var olmaması düşünülemez. Bir olmayınca da çokluk olmaz. Öyle anlaşılıyor ki insan mahiyeti, insanlık olma bakımından birliği de çokluğu da gerektirmez. Daha doğrusu kendisi de aynı mahiyete yüklem olabilir. (161)

(173) Dördüncü bölüm, zihni ve akli yönlerin incelenmesi: bu durumlar gerçekliklere yöneltilen şüphe ve kuşkuların çoğunun çözülebileceği felsefi öneme sahiptir. Öğrenmek isteyene bunları incelemek, inceliklerini öğrenmek ve ayrıntılarını bilmeye koyulmak gerekli olur. Çünkü insanlığın yükümlükleri ve erginlikleri kuşku duymalarından elde edilen akli bilimlerin ilkeleriyle meydana gelir. Allah’ın rahmeti ve ilahi eğiticiliğinin adaleti gereği, insanların muhtaç oldukları zorunlu bir nesneyi engellemez ve türlerin yararına olan hiçbir şeyi esirgemez. Çünkü O, her şeyi yaratıp doğru yolu göstermiştir.

Üç metre uzunluğunda olan uzamlı bir nesnenin zihinde üç yönü veya boyutu bulunur. Birinci yön uzamlı olması, ikinci yön (boyut) üç metre olması, üçüncü yön belli bir nesne olmasıdır. (179-180) Eğer varlığın dışarıda (ayan) kimliği (huviyet) olmayıp yalnız zihinde bir yön ve özelliği ise zihni varlığı her hangi bir mahiyetle birleştirirse o mahiyet dışında var olur; durum böyle değildir. Yahut: zihinsel yön bütün mahiyetlere oranı eşit değil ki; hepsine (yüklemi) doğru olur. Çünkü zihni, kendine uygun her hangi bir yöne katılmaz.

Eğer fail henüz var olmayan bir mahiyet var etmiş ve eğer ona varlık vermemiş ise, o hala yoklukta kalmış olur. Böyle değildir. Eğer ona varlık vermiş ise varlığın dışarıda bulunması gerekir. Yanıt: varlık görsel bir durumdur, fail onu veremez, failin verebileceği sadece mahiyetin kendisidir, yoksa mahiyet bir nesne olup fail ona başka bir şey vermiş olamaz.

Kitapta rastladığım veya yakaladığımdan bazılarına dikkat çekmek için kısaca onları söz konusu ettim. Örnek olarak (201) sayfada ünlü bilginlerden Esiraddini Ebheri (ö.1265) tam neden konusundaki fikrini şöyle anlattı:

Etkin (müessir) nedenin bütünün bütün cüzlerine etki etmesini kabul etmiyoruz. Etkin nedenin bütüne bütün olarak etki etmesi caiz olabilir. Her cüzüne etki etmeyebilir. Çünkü cüzlerin kimi etkiye muhtaç olmaz veya olsa bile, bu zihinde etkiye değil, belki başka bir etki ile oluşur. Sonra kendine bir soru yöneltiyor, cevap veriyor. Tümüne etki eden nedenin kuşkusuz cüzlerin her birine etki edeceğini iddia etmiyoruz. Kastımız olurluların (mümkünlerin) bütününe etki eden nedenin cüzlerinin her birine etki etmesinin gerekli olmasıdır. Bunun için, olurlu (mümkün) ve zorunlu (vacib)den bileşik olan bütün konusunda bize itiraza gerek yoktur. Çünkü o sırf olurlulardan (mümkünlerden) meydana gelen bir bütün sayılmaz.

(205) Zorunlunun (vacib) mahiyeti varlığının (inniyyetini) aynısıdır. Özünden ve yüceliğinden dolayı varlığının zorunluluğunu ispatlar sonra zorunlu varlığın zatına yakışan hem mahiyet, hem varlığı olması yönünden anlığının mahiyeti üzerine artı (zait) olmamasıdır. Daha doğrusu, onun mahiyeti, mahiyetlere ilinti olmayan soyut varlığın kendisidir.

Filozoflar (bilgeler) bu anlamı, onun mahiyeti varlığının (inniyet) kendisi diye ifade ederler. İbn Sina bunu anlatırken, eğer varlığı mahiyeti üzerine artı (zait) olsaydı o mahiyete muhtaç olması gerekirdi. Bir şeye muhtaç olmak kuşkusuz özüne göre olurlu (mümkün) olur. Bu durumda varlığı zorunlu olan, nedene muhtaç olurlu olur ve tartışma sürüyor (206).

Zorunlu varlık özellik ve tümellik gibi benzeri hiçbir nesne karışmayan sırf varlığın kendisidir. Zorunlu olan varlık, olgunluğunun sonsuzluğundan, aydınlığının üstünlüğünden, parlaklığının gücünden dolayı olgunluk ve eksiklikle niteli olurlu varlıklardan ayrıcalı olur. Varlığının olgunluğundan, kendisiyle var olacak bir mahiyete muhtaç olmaz. Oysa olurlu mahiyetler ise eksikliklerinden ötürü kendisiyle var olacaklar mahiyete muhtaç olmaktan kurtulamazlar. Bundan dolayı zorunlu varlık, tüm varlıktır. Olurlu mahiyetler ise akıl onları mahiyet ve varlık olarak ayırdığı için, tüm varlık olmazlar, doğrusu onlar varlığın dışındadırlar. Onlara eklenen varlık özlerinden değildir.(210)

Özünün aynı olan soyut varlık tektir, basittir, hiçbir biçimde onun bileşik olduğu düşünülemez. Onun olgunluğunu ve basitliğini belirleyecek bize göre bir çok adı yoktur. Ancak akıllarımıza ve zihinlerimize uygun olacak bir çok adı vardır ve İlahi Şeriatlar onları bildirdi.(212)

Varlığın itibari bir durum olduğuna kesin bir kanıt(burhan) olunca, zorunlu varlığın itibari olan bir varlık olarak varlığın kendisidir demek mümkün olmaz. Özlerin özü, zatların zatı ve varlığın aslının itibari bir durum olduğunu tasarlamak nasıl olabilir?

Diyor ki varlıktan kastımız, kendisinde var olandır ve diri (hayy) olmaktır. Bir nesnenin kendinde olması diri olmasından dolayıdır.(213)

Filozoflara (bilgelere) göre kötülüğüne şer, bir özlüğü yoktur, doğrusu o, yokluk durumudur; ya özün yokluğu, ya da bir özün olgunluğunun yokluğudur. Eğer varlıksal bir durum olsaydı, ya kendiliğinden kötü veya başkasından dolayı kötü olurdu. Kendinden kötü olması caiz olmaz, yoksa var olamaz. Çünkü bir nesnenin varlığı, kendisinin yokluğunu gerektirmez.

Eğer bir nesne olgunluklarından birinin yokluğunu gerektirirse o zaman kötülük o yokluk olur, kendisi olamaz.

Sonra bir nesnenin, kendi olgunluklarının yokluğunu gerektirmesi nasıl olurlu olabilir. Tanrı Kayrası (Allah’ın inayeti) bir nesnenin savsaklanması (ihmalini) gerektirir; doğrusu her nesnenin olgunluğa ulaşmasını gerektirir. Böylece nesneler doğaları ve yaratılışları (garizi) gereği olarak olgunluklarının yokluğunu değil, onların var olmasını isterler. Zorunlu olarak bilinir ki, bir nesnenin yokluğunu da olgunluğunun yokluğunu da gerektirmeyen her hangi bir nesne, o nesne için kötülük olmaz. Çünkü onlar bir zarar görmemektedir. Öyle ise varlıksal bir durum olarak varsaydığımız bir kötülük, kendi için ve başkası için bir kötülük olmuyorsa, o kötülük olmaz.(522)

Bilinmelidir ki, kötülüklerin bütünü çelişkilerin bulunduğu ancak oluşum ve bozuşum dünyasında bulunur ve bunlar da orada bulunan iyiliklere göre pek az olur. Çelişkilerden dolayı bu dünyada oluşum ve bozuşum olmasaydı, sonsuz nefis de ve onların kişileri de var olmazdı.(525)

Kötülük konusunda bu kadar kısa bir ifade ile yetinmek istiyorum. Buradaki ve devamlı açıklamalardan anladığım kötülük (şerr) diye bir şey yaratılmamıştır. Kötülük olan, olaylar ve varlıklar arasındaki ilişkilerden, çatışmalardan zarar görenleredir.

İnsanların kötü ve kötülük saydıkları nesneleri Allah kötülük olsun diye yaratmamıştır. Ne var ki insanlar ve hayvanlar birbirine kötülük etmekte ve zarar vermekte olmaları kendi iş ve eylemlerinin sonucudur.

Üç cilt olarak incelenip basılan bu kitap “Resail fi el-Şeceratul-İlahiyye fi Ulum il-Hakaik ar-Rabbaniyye- ” Şemseddin Şehrezuri (h.687/ m.1288) tarafından yazılmış, Dr. Necip Görgün tarafından 2004’de İstanbul’da basılmıştır. Osman Gazi Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi Felsefe Bölümünde öğretim üyesidir.

İslam düşüncesi, mantık, tabiat felsefesi ve metafizik konularında tartışmalı yoğun bilgileri içermekte ve zamanına kadar olan çalışmaların bir özeti durumunu da taşımaktadır. Okuma dünyasına bu eseri kazandıran Dr. M. Necip Görgün’e teşekkür etmeye değer bir çalışmadır.


KAYNAKÇA

1 Resailüş- Şecere İlahiyye, Şemseddin Sahrazuri, 319-10

2 Bkz. Hüseyin Atay, Tabsıratul- Edille, 1/43. vd., Temanu’ Delili, H. Atay, İslam İnanç Esasları, 70, Ankara, 1992, Mustafa Sabri, 2/ 126, (Mevkıful Akl, 3/83, Allah’ın varlığı delili)

3 İbn Sina, İlahiyat, (6) da bunu anlatmaktadır.

4 Kadı Abdülcebbar Mutezilidir. (ö 415 H) Eşari iken Mutezili olmuştur.

5 Burada üzerinde durmak istediğim ilme meleke demiş olmasıdır. 1948 yılında Bağdat’a gittiğimde dekan Hacı Hamdi Azami’nin kendisinin yazdığı bir kelam kitabında ilmin üç anlamının olduğunu söylüyordu. İlim denir malum kastedilir; ilim denir meleke kastedilir; ilim denir hal kastedilir. Şimdi yazarın ilim bir melekedir demesi bana bunu hatırlattı. İlim bir meleke, bir yeti ve bir sanattır. Bilgin olmak da bir sanattır. İyi bir aşçının yemek pişirmesi gibi pişirdiği yemek nasıl zevk verirse ilim de meleke olursa öyle çok zevk verir, ilim hal anlamında olursa iyi pişmemiş bir yemek gibi çabuk değişir tadı kaçar gibi olur? diye açıklıyorum. İlmin hal oluşunu öğrencilerin imtihan sırasındaki bilgileri gibi diyorum. Bir süre sonra unutulurlar.