Said Halim Paşa’da ‘Medeniyet’ Kavramı

Said Halim Paşa’da ‘Medeniyet’ Kavramı

Cilt/Sayı

2010 21. cilt – 2. sayı

Yazar

Yrd.Doç.Dr. Mustafa GÜNDÜZa

aFırat Üniversitesi, Eğitim Fakültesi, Elazığ

Öz

Said Halim Paşa’ya göre medeniyet, bir milletin ürettiği maddî-manevî unsurlar ve değerlerden oluşur. Medeniyette üretimi sağlayıcı müteharrik ve mümeyyiz güç dindir. Müslüman toplumlar için İslâm, medeniyetin temelidir ve din, milliyet ve medeniyet aynı şey demektir. Toplumsal sorunların anlaşılmazlığı bu birlikteliği görmemektir. Ona göre medeniyetin gerilemesinde dinin rolü yoktur. Tam aksine dinin anlaşılmaması, gereklerin yapılmaması gerilemeye sebep olmuştur.  Gerilmeye hız katan, medeniyetin temsilcisi ve taşıyıcısı aydınlardır. Aydınlar, Tanzimat’tan sonra şuursuz bir Batılılaşma içine girmiştir. Medeniyeti oluşturan unsurlardan biri de toplumsal yapıdır. Buna dikkat edilmeden yapılan medeniyetler arası taklit toplum için felaket olmuştur.

Anahtar Kelimeler

Said Halim Paşa, medeniyet, aydınlar, toplum, millet, din/şeriat, taklit.

Abstract

According to Said Halim Paşa, civilization consists of materialistic and spiritual values that produce by some nation and society. The power of produce of civilization is religion. The basic of the civilization in the Musclemen society is İslâm and Şeriat. The religion, civilization and nation are synonym terms. Incomprehensible of the problems of the society are consist of to don’t see to this unity. According to him, there is no role of religion in regression of the civilization. On the contrary, incomprehensible of the religion is the basic cause of regression. Intellectuals that representative and carrier civilization are accelerate the regression. After the Tanzimat, intellectuals are assimilated in unconscious westernization. The basic factor of the civilization is social structure. Unconscious imitate have done calamity for the society.

Keywords

Said Halim Paşa, civilization, intellectuals, society, nation, religion, imitate


Mehmet Said Halim Paşa (Kahire 1863-Roma 1921),1 son dönem Osmanlı aydın, siyasetçi ve bürokratları arasında önemli bir yere sahip olduğu kadar, çağdaş Türk düşünürleri arasında da farklı ve özgün bir konuma sahiptir. Çok fazla eseri bulunmayan Said Halim Paşa’nın küçük boyutlardaki önemli risaleleri bir araya getirilerek eklerle birlikte Buhranlarımız başlığıyla yayımlanmıştır.2 İngilizce ve Urduca tercümelerinin de yayımlanan risalelerin, gerek Türk aydınları gerekse İslâm âleminin farklı coğrafyalarındaki aydınları üzerinde hayli etkileri olmuştur. Kitap, Meşrutiyet, Taklitçiliğimiz, Fikir Buhranımız, Cemiyet Buhranımız, Taassup, İslâm Dünyası Neden Geri kaldı? İslâmlaşmak, İslâm Devletinin Siyasî Yapısı, risalelerinden müteşekkildir. Hindistan ve Pakistan’daki Müslüman düşünürler üzerinde etkili olan küçük fakat önemli risalesi İslâmlaşmak ve İslâm’da Teşkilât-ı Siyasiye başta olmak üzere, diğer eserleri “uzun müddet Türk okuyucusunun meçhulü kalması ciddi bir kayıp olmalıdır. Said Halim Paşa’nın hâlâ öneminden bir şey kaybetmeyen fikirleri ne Türkiye’de ne de başka yerde tam bir karşılık bulamamıştır denilebilir. Birçok konuda, özellikle siyasî meselelerde son dönem Osmanlı aydınları arasında önde gelen bir katagori olan İslâmcılardan ayrı düşündüğü de vurgulanmamıştır.”3

Said Halim Paşa’nın din, siyaset, toplum, hukuk ve diğer temel konular üzerine görüşlerini risalelerinin mecmu’u olan Buhranlarımız derlemesinde bulmak mümkündür. Buhranlarımız’ın önemli yönü, son dönem Osmanlı aydınlarının, içinde yaşadıkları toplum ve idaresi altında bulundukları devletin sorunlarına yönelik görüşlerine temsil kabiliyeti yüksek perdeden tercümanlık etmesidir. Buhranlarımız’da Said Halim Paşa’nın, din, medeniyet, Doğu, Batı, kültür, temel devlet ve toplum sorunları, hastalıkları, taklit, siyaset, savaş, göç, kültür emperyalizmi gibi daha pek çok konuda görüşlerini bulmak mümkündür. Bu haliyle Buhranlarımız önemli bir kültür kaynağıdır.

Bu yazıda Said Halim Paşa’nın medeniyet kavramını nasıl ele aldığına ve kavramın tarihsel sürecine, medeniyet konusundaki çözümlemelerine, medeniyetleri değerlendirmesine, Batı ve Doğu medeniyetinin temel unsurlarına, karşılaşmasına ve kaynaşmasına nasıl yaklaştığı meselelerine değinilecektir. Konunun daha sarih anlaşılabilmesi için öncelikle medeniyet kavramının Osmanlı toplumunda nasıl ortaya çıktığına, hangi anlamlarda kullanıldığına ve hangi anlam değişimlerine uğradığına değinilecektir.

‘ MEDENİYET’ KAVRAMI VE OSMANLI’YA GİRİŞİ

Medeniyet kavramının, “Arapçada şehir anlamına gelen ve müdun köküne dayanan medîne isminden, Osmanlı Türkçesinde türetilen medeniyet kelimesinin, kök itibariyle yönetmek ve malik olmak anlamları da bulunan deyn (din) mastarıyla ilişkili olduğu”4 ileri sürülmektedir. Medeniyet kavramından türetilen, “temeddün, Arapça m.d.n. kökünden gelmekte olup, insanlığın her bakımdan eriştiği yüksek seviye anlamında Birunî tarafından kullanılmıştır? Arapçadaki m.d.n. kökü ‘şehre gelmek: bir yerde iskan etmek’ anlamındadır.”5 Buradan anlaşıldığı kadarıyla kavramın şehir, şehirleşme, şehirde yaşama ve orada ikamet ile doğrudan ilişkisi vardır. Her ne kadar bu kavram Arapçada çok eskiden beri var ise de, modern dönemdeki içerik, anlam ve gerekliliğiyle kullanılmaya başlanması ve bir anlamda yeniden icat edilmesi Batı’daki sanayi devriminin ortaya çıkardığı yeni toplum ve ikamet ortamına dayanır. Buna göre, Batı’da sanayinin gelişmesiyle ortaya çıkan yeni şehir hayatı, Latincedeki şehirli anlamına gelen civilis kökünden türetilen ve medeniyet anlamına gelen civilisation’u icat etmiştir. Civilisation kavramının 18. yüzyıldaki kullanımına ve görünümüne bakıldığında, kavramın “sosyal yönünün ağır bastığına işaret edilebilir. Onun Türkçe’de yüklendiği mana, sonradan ve günümüzdekinden de hayli farklıdır. Fransızca (ve az da olsa İngilizce), Türkçe sözlüklerde ‘civilisation’ ‘ünsiyet, tezhîb-i ahlâk, edeb-erkân, öğrenme zariflenme’ manaları verilmiştir. J. W. Redhouse’un Osmanlıca(Türkçe), İngilizce sözlüğünün 1880 baskısında ‘civilisation’ hâlâ ‘terbiye’ manası ile gösterilmiştir.”6

Civilisasyon ilk defa 1834’te Mustafa Reşid Efendi (sonradan Paşa) tarafından kullanılmıştır. Paşa civilisation kavramını ‘terbiye-i nâs ve icrâ-yı nizamât’ anlamlarında istimal etmiştir. “Medeniyet” kelimesi de Türkçe’de ilk olarak 1838’de görülmüş ve Sadık Rıfat Paşa tarafından kullanılmıştır. 1821 Yunan isyanının, 1828-29 Türk Rus Savaşı’nın ve Cezayir’in Fransızlar tarafından işgal edilmesinin ‘civilize’ yani ‘medeniyet’ ile doğrudan ilişkisi kuruluyordu. “‘Civilisation’ Türkler arasında doğrudan değil, Pera’daki akseden biçimi ile yayılmış olmalıdır.”7 19. yüzyıldaki temel metinler içinde Türkler arasındaki civilisation göstergelerine bakıldığı zaman, öncelikle tiyatro, dans, balo, kıyafet, kumar, gazete, okuma kulübü, araba, patates yemeği vb. baş sırada yer almaktadır. Buna karşılık civilisation’a bilim, edebiyat, sanat, sanayi, ticaret ve ziraat dâhil edilmemiştir. Dolayısıyla ‘civilisation’da manevî hususların,8 günlük yaşam alışkanlıklarının ve davranış biçimlerinin ağır bastığı görülür.

SAİD HALİM PAŞA’DA MEDENİYET ALGISI VE ANLAYIŞI

Said Halim Paşa’nın Buhranlarımız’da vermiş olduğu bir medeniyet tanımı bulunmamaktadır. Ancak hemen her risalesinde medeniyete değinir. İçinde yaşanılan buhranın aslında bir medeniyet buhranı olduğunu anımsatır. Ona göre dünyanın farklı mekân ve zamanlarında farklı medeniyetler vardır ve bu medeniyetler sürekli ilişki halindedir. Ancak bunlar içinde birisi daima lider konumdadır. Bugün o konumda olan da Batı medeniyetidir.

Said Halim Paşa’ya göre medeniyetlerin temeli dindir. Bu konuda Paşa, oldukça geniş yorumlar yapar. Ona göre “ideallerimiz, sosyal ve siyasî kanaatlerimiz tamamıyla dinimizden doğmuştur”.9 Buna göre diğer toplumların sosyal ve siyasî kanaatlerini oluşturan en büyük âmil dindir. Said Halim Paşa, dinin tanımını İslâm mahreçli bir mana ve yapıda vuzuhlandırmaya çalışmıştır. Onun kafasındaki din tanımı, Batı’daki Hıristiyanlık zihniyeti değil, tam anlamıyla İslâm’ın din anlayışıdır. Buna göre din: “beşeriyetin maddî, manevî ve aklî muvazenesini sağlayan ebedî kanun ve düsturlara karşı gösterilmesi gereken saygı yoluyla, insanlığın saadetini bir hayal olmaktan kurtarıp müspet bir hakikat kılmaktır. Tekâmül kanunlarının insanlara en faydalı bir tarzda sevk ve iradesini mümkün kılacak tabiî, aklî ve ilmî her çeşit sebep ve vasıtaların devamlı olarak aranması ve tatbik edilmesidir. Tek gayesi ise âdemoğluna hayır ve hakikatin doğru yolunda rehber olmak; onun, sonsuz meçhullerle dolu fizik ötesi âlemlerde şaşırmaya mahkûm olan düşüncesine, istikamet göstermektir (137). Paşa’nın yaptığı bu tanımdan hareketle, din kavramından tamamıyla, İslâm’ı kastettiği açıktır. Bu zihniyet medeniyeti oluşturmaktadır. Sadece Müslüman toplumları için değil, Batı toplumları için de din belirleyici roldedir. Dolayısıyla, nasıl ki, “Batı için ‘her yol Roma’ya gider ise İslâm dünyası için de ‘her yol Mekke’ye gider’. Bu iki âlemden her biri, başka bir yol, başka bir istikamet, başka bir talih takip etmeye ve insaniyetin umumî gelişmesine farklı vazifeleri yerine getirmeye mecburdurlar (227). Burada değinilmesi gereken husus, Paşa’ya göre din ve Şeriat’ın aynı anlamda ve işlevde kullanılmasıdır. Bunların farklı düşünülmesi yanlıştır. İslamiyet’in sosyal yapısı bütünüyle Şeriat’ın tam hâkimiyeti esası üzerine kurulmuştur. “Şeriat hâkimiyeti demek: tabii ve insan yaratılışına uygun olan, fakat insanların arzu ve iradelerine bağlı olmayan ve değişmeyen ahlakî ve sosyal kanunların hâkimiyeti demektir. Şeriat kanunlarının, bütün kâinata hâkim olan tabiat kanunlarından farkı yoktur. Tabiat kanunlarında olduğu gibi, Şeriat kanunlarının önünde de bütün insanlar eşittir. Bütün insanlar bu kanunlardan aynı hürriyet içinde faydalanırlar. Bu hürriyet, sadece o kanunlara karşı göstermeye mecbur oldukları saygı ve riayetle sınırlandırılmıştır” (229). Yine Paşa’ya göre “hiçbir kuvvet, insanı, ne başka bir insanın ne de –gücü ne olursa olsun- bir zümre veya bir kitlenin iradesine tâbi olmaya zorlayamaz, insanoğlu, Allah’ın bütün kâinata hâkim olan tabiî ve ezelî kanun, irade ve emirlerinden başka hiçbir şeye bağlanamaz, itaat etmez ve boyun eğmez… Şeriat, hâkimiyeti demek, ahlâki gerçeklerin ve sosyal âdetlerin tabii koruyucusu olan İlâhî kudretin yani ilmin, aklın ve hikmetin hayata hâkim olması demektir. Bu İlâhî kudret Şeriat’tır. Yine ona göre, “İslâm, insan fıtratına uygun tabii bir dindir. Şeriat’ın beşer yaradılışına aykırı bir tarafı yoktur. Bazılarının iddia ettikleri gibi, İslâmiyet ruhanî değildir. Aksine bütün öteki tabiat kanunları gibi, tamamıyla insan yaradılışına uygundur. Şeriat gerçeğin ta kendisidir, insanlık maddî ve manevî mutluluğunu ancak onunla yaşayabilir. Eğer Peygamber tarafından bizlere tebliğ edilmeseydi, onun bir benzerini düşünebilmek mümkün olmazdı. Bu sebeple insanlık için en kıymetli bir varlık olan Şeriat tam ve mükemmel bir hürmet ve bağlılığa hak kazanıyorsa, başka bir şeyden değil işte bu sebeplerdendir” (232). Bu cümlelerden de anlaşılacağı üzere Said Halim Paşa medeniyet, hâkimiyet ve toplumsal hayatın işleyişi noktasında bütün referansını din (İslâm)’den almakta din, Şeriat ve İslâm’ı aynı anlamda kullanmaktadır.

Paşa’ya göre medeniyet ile milliyet arasında önemli bir bağ söz konusudur: Zira ona göre “milliyet ile medeniyet” aynı şeydir. Osmanlı Devleti ve toplumunun Batı medeniyeti ile bunca yıldır yaşadığı meselenin kökeninde bu sebep yatmaktadır: milliyet. Ona göre Osmanlı milletinin yapısına Batı medeniyeti uymamaktadır. Batılılaşmak zaruretine olan inancın bu kadar kötü neticeler vermesi, milliyete aykırı bulunmasındandır. Çünkü milliyet ile medeniyet aynı şey demektir ve Batılılaşmak, kendi medeniyetimizi terk veya inkâr etmek manasını taşır. Netice olarak da kendi milliyetimizden vazgeçmek demek olur. Paşa’ya göre, Osmanlı medeniyetinin Batı milletleri medeniyetinden geri kalmış olduğunu sanmak yanlıştır. “Çünkü bir zamanlar medeniyetimiz, onlarınkine her bakımdan üstündü. Şu meşum taklit hastalığına tutulmasaydık, bugünkü fark da bu kadar olmazdı. Zaten yaptığımız maddî büyüklük mukayesesi değil, bir prensip meselesidir. Kendi memleketinin kültürünü, medeniyetini, irfanını inkâr eden veya hakir gören milliyetini kaybeder. Dolayısıyla da artık, bu millet ve milliyet adına konuşmak onun hakkı değildir” (74-75).

Said Halim Paşa, medeniyeti tesis eden temel unsurlardan biri olarak toplumsal yapıyı görür. Buna göre medeniyeti, toplumsal yapının temel unsurları oluşturur ve bu yüzden medeniyetlerin transferi daima sorunlu olur. Batı toplumları ile Doğu toplum yapıları birbirinden, hem maddî unsurlar hem de zihniyet bakımından farklıdır. Halim Paşa, Avrupa ile Osmanlı toplumunun siyasî yapısının birbirinden hayli farklı olduklarını belirtir. Dolaysıyla “onların meydana getirdiği siyasi teşekküller ve düzenlemeler Osmanlı bünyesine uymayacaktır. Ona göre konuyla ilgili yapılması gereken eylem, Osmanlı birliğini kuvvetlendirmektir”(28). Görüşlerini daha müşahhas kılmak için de demokrasi örneğini verir ve şöyle der: “Biz bu hususta da (demokrasi konusunda) onları taklit etmek iddiasında bulunamayız. Çünkü aristokrasi, usulünden habersiz olan bir cemiyeti demokrasi usulüne uydurmaya çalışmak doğru düşüncenin işi değildir. Bu gibi iddialar pek zayıf bir taklit fikrinden doğuyor” (26). Görüldüğü üzere, toplumsal farklılıklar göz önüne alınmadan yapılan ıslahatlar, düzenlemeler her zaman bünyede yaralar açacak, toplumsal uyuşmazlıklar ortaya çıkaracaktır. Kültürler arası etkileşimde söz konusu farkı göremeyen siyasetçiler ve toplum önderleri sadece bir takım kanun ve nizamların, bir milletin sosyal yapısını istenildiği gibi değiştirebileceği, bütün bir toplumun, hükümetin heves ve arzusuna tabi bulunduğu gibi, safdilce fikirlere kapılmak hatasına düşmüşlerdir. “Kanunlar mantık veya nazariye bakımından ne kadar mükemmel olurlarsa olsunlar, hayatın gerçeklerine uymak zorundadır. Aksi halde zararlı olacaktır. Sûistimâllere sebep olan, keyfî ve müstebit idareyi doğuran hep bu zararlı kanunlardır. Bunlar sonunda halkın da ahlâkını bozarlar” (20).

Said Halim paşa’ya göre, medeniyeti tesis eden, sürdüren, geliştiren en önemli saik aydınlardır. Son dönem Osmanlı toplum ve devletinin yaşamakta olduğu sorun, aslında bir aydın sorunudur. Bu sebeple, Buhranlarımız’ın hemen her sayfasında aydın meselesine ciddiyetle değinilir. Bu haliyle eser bir aydın tahlili de sayılabilir. Paşa’ya göre en temel mesele Tanzimat’la birlikte ulemanın karşısında onunla aynı rolü icra etmeye aday yeni ve farklı bir zümre/sınıf ortaya çıkmıştır: Batılı/Batılılaşmış Osmanlı aydını. Said Halim Paşa’ya göre bütün toplum sorunlarının kökeninde medeniyet algısı ve tasavvuru değişmiş aydınlar vardır. Eğer bu sorun çözülürse diğerleri de çok kolay çözülecektir. Ona göre, toplum içinde en büyük mesuliyete sahip olan aydınlardır. Aydınlar, “bütün bilgi ve zekâlarını, İslâm’a ait inanç, ahlâk ve cemiyet nizamlarının hakiki mahiyetiyle, delillerle ve açık olarak ortaya koymaya ve tesis etmeye hasretmelidir” (217). Ancak gerçekler bunun tam tersidir. Aydınlar, “değil Avrupa’yı hakkıyla tanımayı kendi memleketlerini tanımamaktadır. Bütün mesele de buradan çıkmaktadır. Aydınların, kendi memleketlerini tanımamaları kurtuluşu, mevcut olanı tamamen yıkmaktadır” (63). Bu toplumun aydınları yenisini kurmak için yok etmeye, Batıda ise yok olmaktan kurtarmak için düzeltip korumaya çalışılır (64). Bu temel fark toplumu mahvetmektedir. Bütün bunların ötesinde Osmanlı aydınları “Batı’da şaşaalı, hoşa giden zevklerle dolu parıltılar saçan bir medeniyet görmüşler, bu parlak medeniyetin aydınlık güzelliği ile gözleri kamaşmış, gördükleri bu güzel eseleri, o medeniyeti meydana getiren sebepler zannetmişler, Batının yaşayışını, memleketlerine tatbik etmenin, dertlerine çare olacağına inanmışlardır (85). Bu inanç da onlara hiçbir zaman kurtuluşu getirmemiştir.

Aydınlar arasında Türkçe yerine Fransızca konuşmak, dinsiz ve sefih geçinmek, servetini kumarda yahut bir Fransız metres kullanarak tüketmek, en yüksek tavır ve hareketler sayılmakta; bu davranışlar medenî insanları medenî olmayanlardan ayıran ölçüler olarak kabul olunmaktadır. Latin zihniyetinin tesiri altında kalan bu Frenkleşmiş aydın zümre; dine, ananelere ve âdetlere, memleketin çöküşüne sebep olan ve de yeniliklere mâni olmakta devam eden zararlı köhnelikler gözüyle bakmaktadır. Cemiyetin bu temel esasları, medeniyet ve vatanperverlik adına şiddetli hücumlara hedef olmaktadır. Paşa’ya göre, Osmanlı aydınlarındaki bu tutum ve zihniyet, tam anlamıyla bir ‘aydın ihaneti’ olarak değerlendirilir. Bu haliyle aydınlar topluma asla fayda sağlamamakta, onların sırtından hayatlarını temin etmeye çalışmaktadır. Dolayısıyla da Paşa’nın gözünde aydınlar “cemiyetin sırtında birer asalaktır”. Onlar bu ihanet ve asalaklıklarına, Batı hayranlıklarına, sahte ilimlerle cemiyete verdikleri zararlara son vermezlerse neticede kendileri gibi, bu cemiyeti de Avrupa cemiyetinin asalağı haline düşüreceklerdir. “Eski devirlerde aydın sınıfının en büyük kusuru Batı medeniyetini tanımamak, bu yüzden de ona karşı daimî bir düşmanlık beslemek idi. Şimdi ise, Batı hayranlarının eskisinin tam zıddı bir duruma düştükleri görülmektedir” (71).

Said Halim Paşa’ya göre, Batı hayranı, duyarsız, cemiyetin manevî dinamiklerini yıkmaya çalışan, halkın sırtından geçinen bu asalak aydınlar ile toplum arasında hiçbir münasebet ve yakınlık yoktur. “Görülüyor ki İslâm âleminin her tarafında halk ile aydın tabaka arasında, doldurulması imkânsız bir uçurum vardır. Halk her yerde, ileri gelenleri ve mütefekkirleri ile tam bir tezat halindedir. Halk, aydınlarına ne yaptığını bilmeyen, fakat aynı zamanda pek tehlikeli ve yakıcı olan unsurlar gözü ile bakarak itimat etmez, buna karşılık halktan beklediği takdir ve itaati göremeyen aydın tabaka, onları hor gören bir çehre takınarak kendini teselliye çalışmaktadır” (161)…“Aydınlar, bir memleketin müesseselerinin en muazzez, en kıymetli birer millî miras olduklarını ve millî müesseselerin terk edilmesinin, millî varlığımızdan da vazgeçmek demek olduğunu anlayamamışlardır” (91). Paşa’ya göre, öteki milletlerdeki mütefekkir, aydın sınıfın vazifesi, millî gayeye hizmet ederek, onu bir kat daha kuvvetlendirip yükseltmek ve elden geldiği kadar tatbikine çalışmaktan ibarettir. Milletlerinin hürmet ve itaatini kazanmaları da ancak bu sayede mümkün olmaktadır. “Hâl böyle iken İslâm aydınları ve fikir adamları, millî gayelerden başka ve ona tamamıyla zıt bir gaye beslemek hakkını kendilerinde görüyor, en temel ve en mukaddes vazifelerinde gayri ciddî davranıyorlar” (163)… Memleket bu suretle ananelerinin ve medenî hayatının koruyucusu, millî ahlâk ve yaşayışının düzenleyicisi olan yüksek sınıfından mahrum kalmış oldu. Artık, bir tarafta her şeyi kabul eden ve caiz gören, yüksek ve aydın sınıf, çeşitli yabancı milletleri en aşırı şekilde benimseyip taklit ediyorken; öteki tarafta, bir kısım aydınlarla geri kalan halk, her türlü yeniliğe karşı yumuşatılması imkânsız bir sertlikte karşı koydu, yenilikten şiddetle ürkerek nefret etmenin tesirleri her yerde kendini gösterdi” (86-87).

Medeniyet ve aydınlar arasındaki ilişki noktasında Said Halim Paşa’nın üzerinde durduğu önemli nokta, Batı’yı taklide yeltenen aydınların, Batı medeniyetinin neticelerini sebepleri zannetmelerinden doğan pek basit bir mantık hatasına düşmüş olmalarından ileri gelmektedir. Aydınlar yenilik ve ilerleme yolunda toplumun muhakkak olarak demokratikleşmek zorunda olduğunu varsaymışlardır. Oysa ona göre Türk toplumu demokratik bir toplum değildir. Yapısı el’an buna uygun değildir. Halim Paşa, Türk toplumun demokratikleşebilmesi için “üst tabakada mevcut olan halkçı fikir, his ve geleneklerin gelişmesi”ni (171) şart koşar. Osmanlı toplumunda gerçek anlamda bir burjuva sınıfı olmadığı için öncelikle burjuva sınıfının oluşmasını gerekli görür. Ona göre “Batılı toplumlar rahat ve selametlerini kanunlarda aradıkları halde, İslâm cemiyetleri aynı şeyi inanç ve hislerinde, ahlâkî ve fikrî terbiyelerinde bulurlar” (172). Buradan anlaşılacağı üzere Batılı toplumlar dünyevî yaşantılarını büyük ölçüce materyalist ve seküler bir düzlemde ele almalarına karşın Doğu ve İslâm toplumları kısmen bunun dışındadır. Hayatlarını daha çok spritüalist ve uhrevî düzlem üzerine oturtmaktadırlar.

OSMANLI DEVLET VE TOPLUMUNDA MEDENİYET HASTALIĞI: ‘TAKLİT’

Said Halim Paşa’nın Buhranlarımız eserindeki bölümlerden birini Taklitçiliğimiz oluşturur. Ancak taklitçilik konusuna sadece bu bölümde değil, diğer konuların içinde de sıklıkla değinilir. Taklitçiliğin medeniyet bağlamında önemi, bütün fenalıkların bu hastalıktan mütevellit olmasındandır. Ona göre, bütün fenalıkları doğuran “Batı medeniyetini anlamadan taklittir” (18). Batı’nın devlet, toplum ve yapısını/düzenini anlamadan taklit etmeye kalkışmak, “kendimizi ıslaha olan itimadımızı tükettiği gibi, aynı şekilde, başkalarının bize karşı olan itimat ve hürmetini de yok etmektedir” (18). Başta aydınların, sonra da dalga dalga halka yayılan Batı hayranlığı ve taklitçiliği, memleketin fikir hayatını felce uğratmıştır. Bu durum, o dereceye varmıştır ki, memlekette fikir hayatı bırakmamıştır. Ona göre, aydınlar ve halk Batı toplumlarını ne kadar çok taklit ederse, o kadar mutlu olacağına inanmak gibi bir hastalığa yakalanmış durumdadır. Hâlbuki “bu şekilde Batı milletlerini taklit etmek kendi şahsiyetimizden, mazimizden, âdet ve inançlarımızdan ve âdeta varlığımızdan sıyrılıp çıkmamızdan başka bir mana ifade etmez” (28). Batı milletleri bir ihtiyaç eseri olarak taklit edilmemektedir. Sadece bir hayranlık ve gösteriş düşkünlüğünden dolayı taklide yeltenilmektedir. Oysa bilinmelidir ki, “ihtiyaçlara uymayan her şey kendiliğinden kaybolmaya mahkûmdur” (43).

Osmanlı toplumunda taklit hastalığı Tanzimat yıllarında hızlanmıştır. Devletin geri kalmasının ya da Avrupa ile mücadeleden kopmasının arkasında yatan temel sebeplerden biri budur. Paşa’ya göre, “içinde ümitsizce çırpınıp durulan şu elemli buhranın tek sebebi, Batı medeniyetine kayıtsız şartsız girmek ve kendi medeniyetimizi tanımamak isteyişimizdendir” (79). Kendi medeniyet ve değerlerini tanımak istemeyen aydınlar, içtimaî buhrana açılan kapıyı aralamışlardır. Üstelik II. Meşrutiyet dönemi aydınlarının sorunlara karşı ileri sürdükleri görüşler de tamamıyla yersizdir. Çünkü sorunların temeline inilmemekte, hatta sosyal sorunların teşhisi için ihtiyar edilen metot da tamamıyla yanlıştır. Metot yanlış olduktan sonra da doğru teşhislerin konulması imkânsızdır. Paşa’ya göre, Osmanlı ve Doğu medeniyetinin sorunları, Batı medeniyetinin ürettiği bilgi, metot ve yöntemlerle incelenemez ve neticelere gidilemez. Bu toplumun sorunlarını anlayabilmek için buraya özgü metotlar icat etmek mecburiyeti vardır. Ancak buna da kimse yanaşmamaktadır. Bu hususta kimse toplumsal sorunların kaynağına inme zahmetine katlanmamaktadır. Dolayısıyla büyük bir bilgi noksanlığı vardır. Bu sebeple İslâm dünyasının geri kalış sebepleri cevapsızdır. Nesillerden beri çekmekte olduğunuz sıkıntıların kaynaklarını bulmak değil, bu hastalıkların farkına varmamızda bile Batılıların araştırmaları müessir rol oynamıştır. Oysa Batılılar, meseleyi sadece din noktasından ele almaktadır. Dolayısıyla onların bakış açısından içinde yaşadığımız sorunlara çözüm üretmek imkânsızdır. “Bugün ortaya atılan cevaplar ise pek tabii ki, ciddiyetten uzak, eksik ve keyfî olmaktan kurtulamıyor” (139-140). Paşa’ya göre, memleketin mesut olması için, Avrupa kanunlarının tercüme edilip, hatta üzerinde biraz da değişiklik yapılarak alınması kâfi değildir. Yabancı kanun ve müesseseleri alıp kabul edildiği takdirde, yenilik ve ilerlemeye mazhar olacağına inanmak bütün fenalıkların asıl kaynağıdır.

İSLÂM VE OSMANLI MEDENİYETİNİN GERİ KALMA SEBEPLERİ VE ÇÖZÜM ÖNERİLERİ

Said Halim Paşa, bu tespitlerinin arasından genelde İslâm medeniyetinin, özelde de Osmanlı toplumun geri kalma nedenlerine de değinir. Dönemin aydınları büyük ölçüde gerilemeye dinin/şeriatın sebep olduğunu düşünür. Oysa bu boş bir inançtan başka bir şey değildir. Bu noktada en esaslı yanlış, milletçe yükselmek için, Batı medeniyetinden istifade etme lüzumunun duyulmasıdır. Bu düşünce, nasıl olduysa, “bunun için mutlaka Batılılaşmamız gereklidir” gibi yanlış bir kanaat doğurdu. İşte bütün gayretlerimizi faydasız ve güdük bırakan en esaslı yanlışımız bu olmuştur” (72). Said Halim bu inancın tam tersini düşünür. Geri kalmaya din değil, dinden ayrılma sebep olmuştur. Yanlış tespitler, doğruyu ve meselenin nedenlerini doğru görmeyi ve doğru teşhislerin konmasını engellemektedir. Ona göre geri kalmanın sebebi “asla dinî ve itikadî değildir. Ahlâki ve içtimaî de değildir, sadece iktisadî ve maddîdir ve bu geriliğin telafisi de mümkündür” (249). Yine ona göre Müslümanlar, çalışmaya gösterdikleri ilgisizlik ve gevşeklik yüzünden tabiat ve fizik ilimlerini terk etmişler, gereksiz görmüşlerdir. Bunun neticesi olarak kendi elleriyle iktisadî ve siyasî mahrumiyetlerini hazırlamışlardır.

Said Halim Paşa’ya göre, her şeyden önce İslâm medeniyetinin hastalıklarının sebepleri doğru teşhis edilmelidir. Bundan sonra “ferdin veya cemiyetin düzelmesi, manen ve fikren yücelmesi, ancak kendi gayretleri sayesinde mümkündür. Bu, nasıl bir hakikat ise; başkasının kendisi için, kendi hesabına sarf ettiği gayret ve çalışmaların, bize bir faydasının dokunmayacağını kabul ve itiraf etmek de bir zarurettir” (57). Medeniyetin ve toplumsal şuurun temeline dini (İslâm’ı) koyan Paşa’ya göre, kurtuluşun reçetesi yine dindedir/İslâm’dadır. Müslümanların tekâmülünün İslam düstur ve esasları dışında mümkün olabileceğini kabul etmez. Bu konudaki inancı “fizik kanunları kadar sağlamdır” (177). Paşa’ya göre İslam toplumunun sorunlarına çözüm muhakkak bir şekilde “İslâmlaşmaktır” (183). Çünkü “İslamiyet’in kendine has inançları, bu inançlara dayalı ahlâk nizamı ve ahlâkından doğmuş bir sosyal hayat anlayışı vardır. Bu bütünlüğün tabii bir neticesi olmak üzere, yine tamamen kendine has olan bir takım siyaset kaidelerine sahiptir. İslamiyet kusursuz bir bütünlük teşkil eden, bütün bu esasları dolayısıyla en mükemmel ve en olgun insanlık dinidir” (183). Cemiyet kendi içinde İslâmlaştıktan sonra Batı’dan alınacaklar ikinci derecede öneme haizdir. Burada cemiyeti ve devleti ayakta tutacak müesseselerin yerli olmasına dikkat göstermelidir. Bu müesseseleri ithal etmek toplum için büyük bir utançtır. Batı medeniyetini bir bütün olarak almak ya da taklit etmek mümkün değildir. Toplumsal sorunların çözümü için Batı medeniyetinin özellikleri ve üstünlüğünün sebebi hükmündeki ‘ilim zihniyeti’ ile ‘tecrübe usulü’nü birleştirerek ortaya koyabileceğimiz binlerce hakikat, binlerce hatanın tamir olunmasını sağlayacaktır. Bunların dışında alınacaklar topluma fayda sağlamayacaktır. İslâm âleminin gerilikten kurtulabilmesi için, bugün için kendisinde bulunmayan ilim ve fenleri vakit geçirmeden elde etmelidir. Bu ilimler ve fenler, bugün Avrupa’dadır. O halde yapılacak şey açıktır. “Bu ilim ve fenleri Avrupalılardan öğrenmek. Evet! Gerek unutmuş bulunduğumuz tecrübe metodunu ve gerek hiç bilmediğimiz yeni bilgileri öğrenmek! Böyle yapmakla aynı zamanda ‘ilim öğrenmek için icabında Çin’e kadar gitmek zorunda olduğumuzu’ bizlere tebliğ eden Peygamberimizin emrini de yerine getirmiş oluruz. Avrupalılardan alacağımız yalnız bu bilgilerden ibaret olmalıdır. Çünkü Müslümanların geriliğine çare olacak şeyin, sadece maddî ilimlerden ibaret olduğu söz götürmez bir hakikattir” (255). Batı milletlerinin bugünkü seviyelerine gelmesi, çalışmaları sayesinde olmuştur. Kimse onları bu noktaya getirmemiştir. Her ne yaptılarsa kendileri yapmışlar, çözümleri kendileri üretmişlerdir. Meselelerini kendi kendilerine, kendi kudret ve aklının derecesine, kendi vasıta ve temayüllerine göre halletmişlerdir. Garptaki müesseselerde görülen değişik şekiller de işte bu yüzden meydana çıkmıştır. Paşa’ya göre “Avrupa milletlerinde gıpta edeceğimiz özellikler, geleceğe doğru mesafe almak için seçtikleri genel esaslar ve bu esaslara karşı gösterdikleri saygı ile bunları korumak için göze aldıkları fedakârlıklardan ibaret kalmalıdır. Maksatlarına varmak için tatbik ettikleri kendilerine has metotlara bakmamalıyız. Asıl gıpta verici şeyler, onların çalışma tarzı, eğitim usulü ve samimi vatanseverlikleridir. İşte Batılı milletlerin, hakikaten hayret veren ve örnek alınmaya değer olan tarafları bunlardır” (56).

Gerilemeden kurtulmak ve toplumsal sorunların çözülmesi için Batı medeniyetinden neler alınması gerektiğini sıralayan Said Halim Paşa, medeniyeti maddî ve manevî olarak tasnif ettiği anlaşılmaktadır. Bu ise çok doğru bir yaklaşım olarak görülmemektedir. Zira medeniyet, madde ve manasıyla bir bütündür. Birbirleriyle karşılaşan ve alışverişte bulunan medeniyetlerin, bu noktada fazla seçim yapma şansı ve imkânı yoktur. Doğal olarak alınan medeniyet unsuru, maddesiyle birlikte manasını da beraberinde taşıyacaktır.

NETİCE

Said Halim Paşa’ya göre medeniyet kavramını oluşturan unsurlar, bir milletin ürettiği maddî manevî unsurların ve değerlerin yekûnudur. Bu unsurlar birbirinden ayrılabilir. Ancak bu üretimi sağlayıcı müteharrik ve mümeyyiz güç dindir. Müslüman toplumlar için İslâm/şeriat medeniyetin temelidir. Bütün sorunların kaynağı burada aranmalıdır. Ona göre din medeniyetin gerilemesine asla sebep olmamıştır. Tam aksine dinin hakkıyla anlaşılmaması, gereklerin yerine getirilmemesi tereddiye sebep olmuştur. Bu tedenni ve tereddiye hız katan da medeniyetin temsilcisi ve taşıyıcısı olan aydınlardır. Osmanlı aydınları, Tanzimat’tan sonra anlaşılmaz ve şuursuz bir şekilde saf bir Batı hayranlığına soyunmuşlardır. Bu hayranlık, onları kendi toplumlarından soyutlanmalarına, uzaklaşmalarına, toplumlarıyla bağlarını koparmalarına sebep olmuştur. Sorunları doğru göremeyen aydınlar çözümler de üretememişlerdir. Batı medeniyetini taklit de İslâm toplumları için acı sonuçlar ortaya koymuştur.

Görüş ve önerileri ile çağdaşlarından hayli farklılaşan Said Halim Paşa’nın fikirleri, tazeliğinden ve güncelliğinden nerede ise hiçbir şey kaybetmiş değildir. Üstelik yaklaşık yüz sene önceki dinî, siyasi ve içtimâi hastalıklar, buhranlar, meseleler ve bunlara yönelik tespitler, bugün çok daha ileri düzeylere ulaşmış ve karmaşıklaşmıştır. Aynı zamanda birçok konuda meydana gelen anlam daralmaları ve kaymaları da meseleyi içinden çıkılmaz bir hale getirmiş durumdadır. Said Halim Paşa bu haliyle o günün aydınlarına sadece medeniyet kavramı çerçevesinde değil, diğer pek çok alanda da zihin açıcı öneriler sunmaktadır. Ancak birçok yönüyle önemsenen, özgünlüğünü koruyan Paşa hakkında Cemil Meriç’in hükümleri de hayli ilginç ve düşündürücüdür: “Said Halim Paşa evvela Müslüman, sâniyen Türk, sâlisen Osmanlıdır. Efkârını kendi imâl eder. Hazır emtiayı hiç sevmez, diyor Celâl Nuri. Tanzimat sonrası Osmanlı irfânının dikkate lâyık bir tezâdı: Avrupa’nın kültür emperyalizmine cihad açan Osmanlı sadrâzamı, yazılarını Fransızca kaleme alırmış.”10


KAYNAKÇA

1 Hayatı ve eserleri için bak: Hanefi Bostan, “Said Hamil Paşa”, TDV İslâm Ansiklopedisi, C.35, İstanbul 2008, s.557-560; İbnülemin Mahmut Kemal İnal, Son Sadrazamlar, İstanbul: Dergâh Yay, 1983, C. 4, s.1893-1932; Kudret Bülbül, Bir Devlet Adamı ve Siyasal Düşünür Olarak Said Halim Paşa, İstanbul: Kadim Yay., 2006, M. Said Halim Paşa, Buhranlarımız ve Son Eserleri, Yay. Haz. M. Ertuğrul Düzdağ, İstanbul: İz Yay., 1998, s.XIII-XXXVII; İsmail Kara, Türkiye’de İslâmcılık Düşüncesi, C. 1, İstanbul: Risale Yay., 1996, s.75-77.

2 Said Halim Paşa, Buhranlarımız ve Son Eserleri, Yay. Haz: Ertuğrul Düzdağ, İstanbul: İz Yay., 1998.

3 İsmail Kara, “Said Halim Paşa’nın Az Tanınan Son Eseri”, Amel Defteri, İstanbul: Kitabevi Yay., 1998, s.120.

4 İlhan Kutluer, “Medeniyet”, TDV İslam Ansiklopedisi, C. 28, İstanbul 2003, s. 296.

5 Tuncer Baykara, Osmanlılarda Medeniyet Kavramı ve On Dokuzuncu Yüzyıla Dair Araştırmalar, İzmir: Akademi Kitabevi, 1999, s. 30.

6 Baykara, a.g.e., s. 2.

7 Baykara, a.g.e., s.19.

8 Baykara, a.g.e., s.25-26.

9 Said Halim Paşa’nın Buhranlarımız, İstanbul: İz Yay., 1998 s.77. (Bundan sonra Buhranlarımız adlı eserin sayfa numaraları metin içinde gösterilecektir).

10 Cemil Meriç, Umrandan Uygarlığa, İstanbul: Ötüken Yay., 1977, s.47-49.