Semerkant’ta Ehl-i Sünnet Kelamı: Mâturîdî

Semerkant’ta Ehl-i Sünnet Kelamı: Mâturîdî

Cilt/Sayı

2016 27. cilt – 3. sayı – Kelam Özel Sayısı

Yazar

Ömer DİNÇa

aTefsir AD, Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, Çorum


İslam düşünce geleneğinin kurucu simaları arasında bulunan ve kelam geleneğinin önemli temsilcilerinden biri olan Mâturîdî üzerinde son dönemlerde akademik sahada önemli çalışmalar yapıldığı görülmektedir. Kelam ve tefsire dair eserlerinin gün yüzüne çıkartılmasıyla birlikte genelde İslam düşünce tarihine özelde ise Mâturîdî’nin kelam anlayışı ve paradigmasına yönelik araştırmaların hem İslam coğrafyasında hem de Batı’da arttığını söylemek mümkündür. Özellikle Batılılar tarafından yapılan pek çok çalışmanın, Mâturîdî ve onun düşünce dünyasının aydınlatılması açısından farklı bakış açılarını ortaya koyduğunu ifade etmek gerekir. Bu bağlamda Mâturîdî üzerine Batı’da kaleme alınan kapsamlı çalışmalardan birisinin de Ulrich Rudolph’e ait “Semerkantta Ehl-i Sünnet Kelamı-Mâturîdî”  isimli çalışma olduğu zikredilebilir. Bu çalışma Prof. Dr. Özcan Taşçı tarafından Türkçe’ye tercüme edilerek bu sahadaki araştırmacıların istifadesine sunulmuştur. Rudolph söz konusu eserinde Mâturîdî ve onun kelam öğretisini tarihî süreci dikkate almak suretiyle kapsamlı bir şekilde ele aldığı gibi aynı zamanda eserlerini ciddi bir şekilde tetkik etmekte ve onun kelam sistemini, çeşitli açılardan mukayese ederek çözümlemeye çalışmaktadır.

Söz konusu çalışmasını bir giriş üç bölüm olarak şekillendiren yazar, giriş bölümünde Mâturîdî hakkında mevcut izlenimleri yansıtmaya gayret etmektedir. Öncelikle Mâturîdî’nin ilginç bir şekilde klasik Arap kaynaklarında İslam kelam ekolleri arasında yer verilmemesinden bahsederken, bunun sebebinin kasıtlı bir durum olmadığını, tarihî ve coğrafî şartların bir neticesi olduğunu dile getirmektedir (s.14). Yazar özellikle Selçuklu ve Eyyubiler döneminden itibaren Mâturîdî düşünce sisteminin hakim bir güç olduğunu ifade ederken (s. 16), aynı zamanda Mâturîdî’nin Ebu Hanife ile olan ilişkisine dair izlenimleri de genel hatlarıyla zikretmektedir. Yazara göre, ilk kelam eserleri incelendiğinde Mâturîdî, Ebu Hanife çizgisini takip edip onun görüşlerini en iyi kavrayan bir şahsiyet olarak nakledilmektedir  (s. 20).  Bununla birlikte yazar,  Mâturîdî’nin  Eş’ari’nin  rakibi olarak görülmesi bağlamında Mâturîdî’nin Eş’ari ekolü tarafından nasıl algılandığı hususunu dile getirmekte ve Eş’ari ile Mâturîdî arasında farklılıkların oldukça sınırlı olduğuna dair klasik Eş’ari kelamcıların görüşlerine yer vermektedir (s. 23-29). Yazar giriş bölümünün son kısmında ise gerek İslam dünyasında gerekse Batı’da, Matûridî hakkında yapılan çalışmaların mahiyetine dair bilgiler verirken, son dönemlerde Mâturîdî hakkında bilgi sahibi olmamızın Mâturîdî’nin kelam anlayışını daha ince bir şekilde araştırmaya yardımcı olacağını ifade etmekte, aynı zamanda Mâturîdî’yle alakalı bazı konularda kesin yargılara ulaşabilmenin şu an için pek de mümkün olmadığının altını çizmektedir (s. 29-42).

Yazar çalışmanın birinci bölümünde, Mâturîdî’nin yaşadığı döneme kadarki İslam kelam geleneğinin özellikle Kuzeydoğu Hanefî geleneğinin oluşum ve gelişim aşamalarını tarihî süreci de esas alarak irdelemeye gayret etmektedir. Hicrî 2. ve 3. yüzyıllarda ortaya çıkan Mürcie mezhebinin Hanefî kelamını ne ölçüde etkilediğine değinen yazar, Maveraunnehr bölgesinin Mürcie mezhebine “iman” konusundaki tavırları sebebiyle nasıl yaklaştıklarına ilişkin dikkate değer bilgiler paylaşmaktadır (s. 42-49). Bununla birlikte yazar Ebu Hanife’nin talebeliğini yapan pek çok şahsın Maveraunnehr bölgesine Ebu Hanife’nin kelam anlayışını birebir taşıdıklarından bahsederek, Mâturîdî kelamının temellerinin Ebu Hanife döneminden itibaren nasıl şekillendiğine dair önemli hususlara dikkat çekmektedir (s. 49-53). Sonraki kısımda Hanefî kelam geleneğinin ilk ürünlerini inceleyen yazar, Osman el-Bettî’ye Ebu Hanife’nin gönderdiği mektuplardan hareketle, Hanefî kelamının yapısını ana hatlarıyla ortaya koymaktadır (s. 53-75). Bu metinlerin ardından Ebu Hanife’ye aidiyeti konusunda olumlu kanaat taşıdığı Kitâbu’l-Âlim ve’l-Müteallim ile el-Fıkhu’l-Ebsat eserlerini de tetkik etmekte ve Mâturîdî’nin yaşadığı döneme kadar gelen süreç içerisinde Hanefî kelamının nasıl bir seyir takip ettiğini açıklamaya çalışmaktadır (s. 95-110).  Yazar birinci bölümün ikinci kısmında ise Mâturîdî’den bir yüzyıl öncesinde kelam alanındaki gelişmelere dair ana hatlarıyla bilgiler verirken, bu yüzyıl içerisinde kelam alanın gelişme yolunda fazla bir mesafe kat etmediğinin altını çizmektedir (s. 128-132). Bununla birlikte o dönemde teşbihçi bir Tanrı tasavvuru ve farklı bir iman tanımıyla ortaya çıkan İbn Kerrâm ile Hanefî kelam geleneği arasındaki ilişkinin boyutlarından bahseden yazar, o dönemde Hanefî kelam geleneğinin İbn Kerrâm üzerinden nasıl şekillendiğine ilişkin birtakım tespitlerini dile getirtmektedir (s. 133-140). Özellikle bu süreç içerişinde Hanefî kelam geleneğinin karşılıklı olarak bazı konularda İbn Kerrâm ile ortak fikirlere sahip olduğunu belirtmekte ve bu hususa dair bazı araştırmacıların tespitlerini zikrederek görüşlerini desteklemeye çalışmaktadır (s. 138-141). Birinci bölümün son başlığında ise yazar, Mâturîdî döneminde kelam alanına dair ön plana çıkan Mekhûl en-Nesefî ve Hâkim es-Semerkandî’nin eserlerini içerik olarak incelemekte ve bunların Hanefî kelamı geleneğindeki yerini tespit ederken, aynı zamanda Mâturîdî’nin kelam anlayışıyla söz konusu bilginlerin kelam düşüncelerini mukayese etmektedir (s. 143-170). Yazarın yaptığı mukayese ve incelemelere göre Maveraunnehr Hanefî kelamı Mâturîdî’yle birlikte büyük bir değişim geçirmiştir. Bu değişim içerisinde Mâturîdî kendisine tevarüs edilen Hanefî kelam geleneğini bir yandan devam ettirdiği gibi, diğer yandan bu gelenek içerisinden yeni bir yapı inşa etmek suretiyle kendine özgü yeni bir kelam sistemi geliştirmiştir (s. 182-185).

Yazar çalışmasının ikinci bölümünün ilk kısmında, Mâturîdî’nin hayatı, hocaları ve öğrencileri ve Mâturîdî ekolünün oluşum aşamasının seyrine dair önemli bilgileri okuyucuyla paylaşmaktadır (s. 218-248). Bunun akabinde Mâturîdî’nin düşünce sistemine tesir eden ve yaşadığı dönemde kendileriyle polemik içerisinde olduğu önemli isimleri zikreden yazar, Mâturîdî’nin kelamcı hasımlarıyla olan diyaloğunun onun fikrî sistemini ve bu uğurda verdiği mücadeleyi net bir şekilde yansıttığını dile getirmektedir (s. 248-264). Yazar bu hususla bağlantılı olarak Mâturîdî’nin Mutezile ile olan ilişkisine değinmekte, özellikle Bağdat ve Basra Mutezile ekolünün Mâturîdî’nin düşünce dünyasına etkilerini Ebu’l-Kasım el-Belhî, İbn Ravendî, Muhammed b. Şebîb gibi önemli Mutezîli isimler üzerinden açıklamakta ve bunların hangi kelamî konularda nasıl tartıştıklarına dair ilginç anekdotlar nakletmektedir (s. 265-274).  Bununla birlikte Mâturîdî’nin Kitâbu’t-Tevhîd isimli eserinde tartıştığı kişilerden ve Rey ekolüne müntesip biri olan Ebu Abdullah en-Neccâr’ın hayatına, Mâturîdî ile olan ilişkisine kısaca değinen yazar, akabinde Mâturîdî’nin yaşadığı dönemde kendi fikrî dünyasının inşasında önemli rolü bulunan Dualist ve Dehriyye’ye dair detaylı bilgiler paylaşmaktadır. Zikredilen bu gruplara karşı Mâturîdî’nin verdiği mücadeleyi ana hatlarıyla özetleyen yazar, Mâturîdî’nin mücadele verdiği kişi ve gruplara karşı savunduğu temel düşüncenin tevhid olduğunun altını çizmekte ve bu durumun Mâturîdî’nin kelam sisteminin inşasında önemli bir rolü olduğuna vurgu yapmaktadır (s. 277-301).  Yazar ikinci bölümün son kısmında ise, Mâturidî’nin günümüze ulaşan ve ulaşmayan eserlerine dair bilgiler vermekte ve Mâturîdî’nin eserlerinin büyük çoğunluğunun, Mutezile’nin fikirlerini çürütme amacı taşıdığını bir tespit olarak dile getirmektedir (s. 303-332).

Çalışmasının son bölümü olan üçüncü bölümde Mâturîdî’nin kelam anlayışını ele alan yazar, ilk kısımda Mâturîdî’nin kelamî görüşlerini büyük ölçüde yansıtan Kitâbu’t-Tevhîd eserinin özelliklerine değinmekte ve içeriği hakkında birtakım analizler yapmaktadır (s. 335-367). Ona göre Mâturîdî’nin söz konusu eserini, Hanefî kelam geleneğinin sürekliliğini sağlayan bir özelliğe sahip, aynı zamanda ortaya çıkan yeni pek çok kelamî meselenin dâhil edildiği, tartışıldığı ve geçmişten tevarüs edilen kelamî gelenek dikkate alınarak söz konusu problemlere ilişkin çözüm yollarının ele alındığı bir çalışma olarak değerlendirmek mümkün gözükmektedir (s. 368-391). Yazar verdiği bu bilgilerin ardından Mâturîdî’nin kelam anlayışını belirli konular üzerinden tasvir etmeye çalışmaktadır. Öncelikle yazar Mâturidî’nin âlem anlayışına temas etmekte, onun âlemin yaratılış süreci ve bununla alakalı klasik İslam düşüncesinde kabul edilmiş görüşü benimsediğini, buna dair hangi argümanları nasıl kullandığını, kendisini takip eden Mâturîdî kelamcıların görüşlerini de aktarmak suretiyle detaylı olarak açıklamaktadır (s. 400-433). Yazar bunun akabinde Mâturîdî’nin tabiat konusuyla alakalı görüşlerine yer vermekte, Mâturîdî’nin bu alana dair düşüncelerinin kendisinden önceki kelamî geleneklerle uyum içerisinde olduğunu belirtirken, aynı zamanda Mâturîdî’nin bu görüşlerini kendine özgü bir tarzda yeniden şekillendirdiğinin altını çizmektedir (s. 446-451). Yazar Mâturîdî’nin tabiat anlayışına dair görüşlerini öncelikli olarak dile getirmesinin sebebini, Tanrı’nın varlığını ispat amacıyla olduğunu ifade etmekte ve Mâturîdî’nin Tanrı’nın varlığını isbat için akla yaptığı vurguyu, Tanrı’nın Algılanabilirliği, Tanrı’nın Bir ve Farklı olmasına dair hususlara ilişkin görüşleri üzerinden detaylı bir şekilde analiz etmektedir (s. 450-476). Bu hususla bağlantılı olarak Mâturîdî’nin Tanrı’nın sıfatlarına dair görüşlerini aktaran yazar, Mâturîdî’nin ilahi sıfatların varlığını gerek haberle gerekse akılla açıklamaya çalıştığını ancak aklı bu hususta ön plana çıkardığını ifade etmektedir (s. 477-500). Yazar bunun akabinde Mâturîdî’nin müteşabih ayetlere yaklaşımı üzerinden ruyetullah hususuna dair görüşlerini aktarmakta ve Mâturîdî’nin Allah’ın görülmesi konusunda Mutezile’den ayrıldığına işaret etmektedir (s. 493-510). Ayrıca Mâturîdî’nin hikmet, insanın fiileri, iman ve günah meselesi, imanda istisna hususu gibi konulardaki fikirlerini genel hatlarıyla Kitabu’t-Tevhid isimli eserinden incelemeye gayret eden yazar, kelamî meselelere Mâturîdî’nin yaklaşımlarını Hanefî geleneği dikkate almak suretiyle irdelemektedir (s. 510-538). Sonuç ve değerlendirme kısmında yazar, Mâturîdî’nin İslam kelam geleneğindeki yerini tespit etmeye çalışırken, onun Doğu İran’da inanç öğretisi bağlamında bir dönüm noktası oluşturduğunun altını çizmekte ve belli bir gelenek içerisinde yetişmesiyle birlikte bu geleneğe önemli katkılar yapmış olmasının Mâturîdî’nin özgün bir kişiliğe sahip olduğunun en büyük göstergesi olarak değerlendirilebileceğini dile getirmektedir (s. 540). Bununla birlikte yazar Mâturîdî’nin Ebu Hanife’nin görüşlerini devam ettiren bir şahıs olduğunu ifade ederken, aynı zamanda kendine ait birtakım yeni fikirleri ortaya koyduğunu, yeri geldiğinde Ebu Hanife’nin görüşlerinden ayrı düşündüğüne dair bazı ipuçlarının olduğunu da bir tespit olarak zikretmektedir (s. 546-548). Son kısımda ise Eş’ari ile olan münasebetine değinen yazar, Mâturîdî düşünce ekolünün sürekliliğini hangi isimler üzerinden sürdüğünü ve bu ekolün kendine özgü yapısının nasıl sağlandığının kanıtlarını genel hatlarıyla izah etmekte ve Mâturidiyye şeklinde bir okulun tarih içinde varlığına ilişkin somut tezahürlerin bulunduğunu açık bir şekilde ifade etmektedir (s. 548-557). Çalışmasının sonunda ek başlığı altında yazar, Mâturîdî’ye ait olmayan eserlere ilişkin birtakım bilgiler vermek suretiyle çalışmasını sona erdirmektedir (s. 560-570).

Sonuç olarak, Semerkant’ta Ehl-i Sünnet Kelamı: Mâturîdî isimli bu çalışmanın Mâturîdî’nin İslam düşüncesindeki yerine dair önemli tespitlerin farklı bir bakış açısıyla yapılması, Mâturîdî düşünce sisteminin tarihî oluşum sürecine ilişkin doyurucu bilgi ve verilere yer vermesi sebebiyle özellikle Batı’da bu alanda yapılmış nitelikli bir çalışma olarak değerlendirmek mümkün gözükmektedir. Bundan dolayı bahse konu çalışmanın Mâturîdî ve Mâturîdî kelam ekolü üzerinde yapılacak pek çok araştırmaya önemli noktalarda katkı yapacağını hususen ifade etmek gerekir.