Şifâî Mehmed Dede’nin el-Kasîdetu’l-hamriyye Şerhi

Şifâî Mehmed Dede’nin el-Kasîdetu’l-hamriyye Şerhi

Cilt/Sayı

2020 31. cilt – 3. sayı

Yazar

Halim YARa , Hadi Ensar CEYLANb

aŞırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, İslam Tarihi ve Sanatları Bölümü, Türk-İslam Edebiyatı ABD, Şırnak, TÜRKİYE

bAnkara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, Temel İslam Bilimleri Bölümü, İslam Hukuku ABD, Ankara, TÜRKİYE

Öz

Şarap, Araplarda Câhiliye döneminden başlayarak şiirlere konu olmuştur. Şarap hakkında yazılan şiirler, sonrasında hamriyye denilen bir tür ortaya çıkarmıştır. Bu şiirlerin yazımı İslâmiyet’in içki yasağı sonrasında azalmış, Emevîler ve devamında Abbâsîler döneminde eğlence hayatının canlanmasıyla artmaya başlamıştır. Sonraları sâkînâme denilen bir türe tema ve tiplerini sunan bu şiirin ilk temsilcileri arasında Muallaka şâirleri de yer almaktadır. Şarap, şiirlerde hem gerçek sahnelerle hem de istiâre olarak işlenmiştir. Mutasavvıflar, şarabı istiârî olarak Allah aşkını ifade etmek için kullanmıştır. Bunlardan bir tanesi de ünü İbnu’l-Arabî (ö. 638/1240) ile birlikte anılacak kadar yaygın olan Ömer ibnu’l-Fârız’dır (ö. 632/1235). O 13. yüzyılda, hayatının çoğunu Mısır’da yaşamış mutasavvıflardandır. İbnu’l-Fârız’ın tek eseri divanıdır. Divanı içerisinde el- Kasîdetu’t-tâiyye ve el-Kasîdetu’l-mîmiyye onun önemli eserlerindendir. Arap, Fars ve Türk mutasavvıflar onun bu şiirlerini şerh etmişlerdir. el-Kasîdetu’l-mîmiyye onun ikinci önemli şiiridir. Eserde şarap alegorik olarak işlenmekte, şarap talibin Allah aşkını karşılamıştır. Türkçede bu kaside ile ilgili bilebildiğimiz dokuz tane şerh bulunmaktadır. Bu şerhlerden birisi de 17. yüzyılda yaşamış; ilmiye sınıfından ve Mevlevî şeyhlerinden olan Şifâî Mehmed Dede’ye (1082/1671-72) ait, Hediyyetu’r-rahme’dir. Eser hakkında şimdiye kadar herhangi bir akademik çalışma yapılmamıştır. Biz bu makalede, kasidenin konusu olan şaraba kısaca değineceğiz. Şâir İbnu’l-Fârız ve şarih Şifâî Mehmed Dede hakkında bilgi vereceğiz. Hediyyetu’r-rahme’nin içeriğini yorumlayacak, küçük bir sözlük ile birlikte transkripsiyonlu çalışmasını sunacağız.

Anahtar Kelimeler

Türk-İslam Edebiyatı; Şifâî Mehmed Dede; İbnu’l-Fârız; Hamriyye; şarap

Abstract

Wine has been the subject of poems in Arabs starting from the Age of Djāhiliyya. Poems written about wine, later became a type called khamriyya. The writing of these poems decreased after the prohibition of Islam. It started to increase with the revival of the entertainment life during the Umayyad period and later the Abbasids. Among the first representatives of this poem, which presented themes and types to a genre called saqinama, the Muallaqat poets are also included. Wine has been used at poetry both in real scenes and in a representational way. Sufis used wine to express love of God in an metaphor. One of them is Ibn al-Farid (d. 632/1235), whose fame is so common to be mentioned with Ibn Arabi (d. 638/1240). He is one of the Sufis who lived most of her life in Egypt in the 13th century. The only work of Ibn al-Farid is Diwan. al-Qasidetu’t-taiyya and al-Qasidetu’l-mimiyye/al-Qasidetu’l-khamriyya are among his important works. Arab, Persian and Turkish sufis have written commentaries on his poems. al-Qasidetu’lkhamriyya is his second important poem. Wine is used allegorically in the work. Wine is divine love in this poem. We know that there are nine commentaries about this qasida in Turkish. One of these commentators lived in the 17th century; Shifa’i el-Mawlawi (d. 1082/1671-72). He is one of the scholars and Mawlawi sheikhs. The name of commentary is Hadiyyatu’r-rahma. There has not been any academic study on this commentary so far. In this article, we will briefly touch upon the wine that is the subject of qasida. We will give information about poet Ibnal-Farıd and commentator Shifa’i el-Mawlawi. We will interpret the content of Hadiyyatu’r-rahma. We will present the transcription work with a small dictionary.

Keywords

Turkish Islamic Literature; Shifa’i el-Mawlawi; Ibn al-Farid; Khamriyya; wine


EXTENDED ABSTRACT

Wine is a product used both in daily life and in religious rites. It has been the subject of poems in terms of its unique space, human types and the feelings it gives rise to in humans. In Arab society, this kind of poetry has been named Khamriyya. It is seen that this genre of poetry expanded after the Umayyads and entered among eleven subjects in Arabic diwans. In old poems, wine is often included in po-etry along with real scenes. However, wine was also used as a metaphor by sufis. As it can be understood from al-Hucwîrî’s Kashf al- mahcub, the characteristics of the wine and the loved one started to enter Sufism poems after the h. 5th century. Ibn al-Farid, who lived and died in Egypt in the 13th century, is one of the representatives of the khamriyye poem written with sufi metaphor. Ibn al-Farid’s name is often mentioned with his contemporary Ibn al-Arabi. The reason for his fame is his Diwan. The al-Qasida al-taiyye and al- Qasida al-mimiyye in his Diwan are very popular poems about which were commentated. Al-Qasida al-mimiyye is also known as Qasida al-hamra. In order to understand this qasida better, commentaries in Arabic, Persian and Turkish were written. The qasida has nine commentaries that we know in Turkish. One of the commentators of this qasida is Shifâî al-Mawlawi. Shifâî, born in 1614 in Istanbul, is an important scholar. He entered the Mawlawi order, became a sheikh in the Egyptian Mawlawi Lodge and died in Egypt in 1671. His works are Commentary of Shebistan-ı Khayal, Hadiyyatu’l-fuqara, Commentary of Masnawi, Hadiyyatu’r-rahma (Commentary of Qasi- datu’l-Khamra). There has not been any academic study on this commentary so far. Scientific publication and presentation of the work is important in terms of showing its place among other comments. In addition, the meanings of the wine metaphor in the poem and the explanations of the sufi’s terminology can be shown in this way. We obtained the manuscript of this work from the British Museum and wrote the transcribed text. Shifâî after the hamdalah discuss the purpose of created, and says that the purpose of creation is to know God. He establishes a relationship between knowing Allah and worshiping and love. He states that İbn al-Farid wrote Qasidetu’l-hamriyya for the description of knowing Allah. He say that there is no Turkish commentary of this qasida. This is the proof that he was unaware commentaries of Khalil b. Numan and al-Ankarawi. He think that it was God’s mercy to write commentary on such a work. Therefore, he named the work Hadiyyatu’r-rahma. Shifâî; cites the passage from Abdurrahman al-Cami that talks about the metaphorical relationship between wine and divine love. Annotations are made under each couplet in the text. This place is divided into two parts as “al-lugat wa’l-irab” and “al-mana”. In the first part; Arabic words are analyzed in terms of their structures, origins or historical developments. Shifâî also shows the use of the word in sentence to indicate the meaning of the word. He discusses whether another meaning of the word is suitable for the couplet. In “Al-Mana”, the terminology and metaphorical meanings of words are discussed after the couplet translation. Possibilities of meaning are shown in couplet translation. In addition, information about concepts of sufi is given here. These parts in “al-mana” are longer than others. It is seen in the commentary that section ” al-lugat wa’l-irab” is longer than “al-mana”. It is clear that Shifâî wanted to write a commentary that anyone unfamiliar with Arabic words would understand.

Şarap üretim tarihi oldukça eskiye uzanır.[1] Şarap geçmiş toplumlarda günlük hayatta eğlencenin yanı sıra; dini ayinlerde[2] ve tıpta kullanılagelmiştir. Söz konusu içkinin kullanım yaygınlığı dolayısıyla geniş bir hayal çizilebilecek alanı şâire tanıdığı söylenebilir. Meyhane, şarap sunan kişi (sâkî), şarap çeşitleri, şarabı içenin coşkun ve düşkün halleri gibi şiire sahne olabilecek; ayinlerde kullanıldığından mecâzî benzetme ve betimlemeler kurulabilecek imkânları şâire sağlar. Bu yüzden şarap edebiyat dünyasında sıkça kullanılan bir malzeme ve istiâre olmuştur.[3]

Şarabın hususen İslam sonrası edebiyattaki yerini tespit edebilmek için eski Arap şiirine bakmak gerekmektedir. Genellikle şaraba dâir gerçek sahneler bulunan bu şiirlere Arap edebiyatında hamriyye ismi verilmiştir. Sonraları oluşacak sâkînâme türündeki tip ve motiflere örneklik teşkil edecek olan hamriyye,[4] İslam öncesinde İmruü’l-Kays (ö. 540 [?]), Lebid b. Rebîa (ö. 40 veya 41/660 veya 661), Zuheyr (ö. 609 [?]) gibi muallaka şâirleri tarafından da kaleme alınmıştır. Bununla birlikte Câhiliye döneminde şarabı en fazla şiirlerine konu edinen şâir; A’şâ (ö. 629) olmuştur. Hassan b. Sâbit (ö. 609 [?]) Müslüman olmadan önce şiirlerinde şaraba yer vermiştir. Arap şiirinde erken dönemde daha çok eğlence ve etkisi bakımından işlenen şarap, çeşitli benzetmelere de konu olmuştur.[5] İslam’ın şarabı yasaklamasından sonra şarap konulu şiirlerin önü kesilmiştir. Hicri 2. yüzyılda özellikle Emevîlerin eğlence hayatını canlandırmaları dolayısıyla şarap,[6] divanlara dâhil olmaya, on bir konu içerisindeki hamriyyât bölümleri hacimce genişlemeye, hamriyye söylemek revaç bulmaya başlamıştır.[7] Bu konuyu şiirlerinde işleyen Arap şâirler yukarıda ismi geçenlerle birlikte şunlardır: Tarafa b. Abd el-Bekri (ö. 560), Adî b. Zeyd (ö. 600 [?]), Antere b. Şeddad ((ö. 614 [?]), Ebû Mihcen (ö. 30/650), Yezid b. Abdulmelik (ö. 105/724), II. Velid (ö. 126/744), Müslim b. el-Vâlid (187/803), Muhammed b. Abdullah (195/811), Ebû Nuvâs (ö. 198/813 [?]), Muti b. Ayas (ö. 205/821), İbnu’l-Mûtez (ö. 296/908), İbnu’l-Fârız (ö. 632/1235), Muhammed es-Siirdî (651/1254), Şemsuddin Muhammed en-Nâvecî’dir.[8]

  1. İBNU’L-FÂRIZ VE el-Kasîdetu’l-hamrâ

Şarap, eğlence hayatına dair sahnelerle birlikte tasavvufi bir alegori olarak da işlenmiştir. İlk dönemde Hâris el-Muhâsibî (ö. 243/857), Cüneyd-i Bağdâdî (ö. 297/909), Zunnûn el-Mısrî (ö. 245/859 [?]), Bâyezid-i Bestâmî (ö. 234/848 [?]) gibi mutasavvıfların eserlerinde işledikleri ilâhî aşk düşüncesi, tasavvufî anlamda şiirlerde kullanılan şarap için bir düşünce art alanı açmıştır.[9] Ayrıca ilk dönem tasavvuf eserlerinde sekre/sarhoşluğa dair görüşlerin yer alması daha sonra böyle bir şiir dilinin oluşmasına ön ayak olmuştur. Bununla birlikte Hucvîrî’nin (470/1077) Keşfu’l-mahcûb’undan anladığımız kadarıyla, şarap ve sevgilinin özellikleri; tasavvufî şiirlere hicri 5. yüzyıldan sonra dâhil olmaya başlamıştır.[10] Tamamen tasavvufî manada şarabı işleyen ilk mutasavvıflardan biri olan İbnu’l-Fârız’ın[11] asıl adı Ebû Hafs Şerefüddîn Ömer b. Ali’dir. İbnu’l-Fârız; 1181 yahut 1182 yılında Kâhire’de dünyaya gelmiştir. Babası mahkemede mirasın taksimi ile ilgili bir memur olduğundan ‘Fârız’ lakabı ile biliniyordu.[12] Bundan dolayı, İbnu’l-Fârız olarak tanındı. İbnu’l-Fârız züht hayatını tercih etmiş, çile içinde bir hayat sürmüştür.

Mısır ve Mekke’de yaşamış, Mısır’da 632/1235’te vefat etmiştir.[13] O, Mısır’da doğmuş ve ölmüş olmasına rağmen bütün İslam âleminde tanınan bir mutasavvıftır. Annemarie Schimmel onun ününü, “İbn Ara- bî’nin adını, çağdaşı İbnu’l-Fariz’in adıyla birlikte anmak adet olmuştur[14] sözleriyle vurgular. İbnu’l- Fârız’ın tanınmasında divanının büyük payı vardır.[15] Süleyman Uludağ, “İbnu’l-Fârız vahdet-i vücûda yabancıdır. Şiirleri, Bâyezid-i Bestâmî’nin sözleri ve Attar’ın şiirleri gibi ilahi aşkı yansıtır” diyerek onu İbn Arabî’nin vahdet-i vücud görüşünden ayırır ve varlık ile ittihâda dâir sözlerini mânevî hâlin tesirine bağlar[16]. Divanı içerisinden en çok el-Kasîdetu’t-tâiyye (Nazmu’s-sulûk) ile el-Kasîdetu’l-mîmiyye (el- Kasîdetu’l-hamrâ) beğenilmiş ve bu iki kaside hakkında tasavvuf erbabları tarafından şerhler kaleme alınmıştır. Bununla birlikte İbnu’l-Fârız el-Kasîdetu’t-tâiyye dolayısıyla hem kendi döneminde hem sonraki dönemlerde tartışma konusu olmuş, hatta tekfir edilmiştir.[17] el-Kasîdetu’l-mîmiyye’nin el- Kasîdetu’l-hamrâ şeklinde isimlendirilmesi, Allah aşkını anlatmak için, şarabın alegorik bir nesne olarak kullanmasından ileri gelir.

el-Kasîdetü’l-hamra, 41 beyitten müteşekkil olup vezni “fe’ûlün mefâ’îlün fe’ûlün mefâ’ilün”dür. Alâiyeli Kara Mustafa Hulûsî (ö. 1886), Ahmed Sâfî Bey Tatlızâde (ö. 1926) ve Mehmed Nâzım Paşa’nın (ö. 1926) dışındaki şârihler 33 beytini şerh etmekle yetinmiştir. Yusuf Yıldırım bunun sebebini iki ihtimale bağlar: “Birincisi, şârihlerin kasidenin 33 beyitten oluştuğunu zannetmeleri ihtimalidir. Yani kendilerine kasidenin ancak bu kadarı ulaşabilmiştir… İkincisi ise kasidenin bu bölümleri vahdet-i vücud, ittihad, hulûl vb. akidelerle yorumlanabilecek yapıya sahip olduğundan dolayı şârihler kasıtlı olarak bu beyitleri şerh etmekten kaçınmışlardır.[18] İbnu’l-Fârız’ın el-Kasîdetu’l-mîmiyye’sine Türkçe şu şerhler yazılmıştır: Abdüsselâm b. Numan b. Halil’in (ö. 1000/1592[?]) Şerhu’l-Kasîdeti’l-Hamriyye’si, İsmâîl Ankaravî’nin (ö. 1041/1631) Şerh-i Kasîde-i Hamriyye’si, Şifâî Mehmed Dede’nin Hediyyetu’r-rahme’si, Salâhî Abdullah Efendi’nin (ö. 1197/1783) Tercumetu’l-ışk’ı, Mehmed Said’in (ö. 1871 ?) Tarab-engîz’i, Alâiyeli Kara Mustafa Hulûsî’nin el-Leme’âtu’l-berkiyye fî-şerhi’l-kasîdeti’l-mîmiyye’si, Ahmed Sâfî Bey Tatlızâde’nin İbnu’l-Fârız’ın Kasîde-i Hamriyye Tercümesi, Mehmed Nâzım Paşa’nın İbnu Fârız Tercü- mesi, Ali Salâhaddin Yiğitoğlu’nun (ö. 1939) el-Menhelü’l-fâ’iz fî-tercemeti dîvâni İbni’l-Fârız’ı.[19]

  • ŞİFÂÎ MEHMED DEDE’NİN HAYATI VE ESERLERİ
    • HAYATI

Şifâî Mehmed Dede 1014/1605-06’da dünyaya gelmiştir. Babası Biber Biraderi Hasan Efendi (ö. 1046/1637)[20] bu esnada Süleymâniye Medresesi’nde müderris olduğundan kuvvetle muhtemel İstanbul’da doğmuştur.[21] Şifâî; babası ve büyük amcası Biber Mehmed Efendi (ö. 1005/1596)[22] gibi ilmiye sınıfına dâhil olmuştur. İlköğrenimini babası yanında tamamlamış ve amcasının kayın biraderi Şeyhülislâm Yahya Efendi’nin (ö. 1053/1644) gözetiminde mülâzemete başlamıştır. 1036/1627 yılında Nişancı Paşyı Cedîd Medresesi’ne hoca olarak atanmış, bundan sonra ilmiye sınıfında basamak basamak ilerlemiş ve nihayetinde 1068/1657 yılında Anadolu Kazaskerliği görevine getirilmiştir.[23] Esrar Dede’ye göre sık sık yerinin değiştirilmesinden bıkmış[24], bu göreve atandıktan sonra, Hacc’a gitmeyi kurmuş ve yolda Konya’ya uğramıştır. Pîr Hüseyin Efendi’den (ö. 1077/1666-67)[25] el alarak Mevlevî dergâhına bağlanmıştır. Konya’da iken devlet görevine defalarca geri çağrılmasına rağmen o, Mevlevî çilesini tamamlamayı tercih etmiştir. İki kere kadı olarak bulunduğu Mısır’daki Kâhire Mevlevîhânesi şeyhliği görevini uhdesine almış, hac ibadetini ifâ ettikten sonra 1072/1661’de Mısır’a varmıştır. Mevlevîhâneye ermesi akabinde dünya hayatından soyutlanmak adına, İstanbul’a haber göndererek eşini boşamış, mal ve mülkünü satmıştır. Kâhire Mevlevîhânesi’nde şeyhlik görevini icra etmiş, hizmeti ölene değin sürmüştür. 1082/1671-72 senesinde Mısır’da vefat etmiş[26] ve Mevlevîhâneye defnedilmiştir.[27]

  • ESERLERİ
    • Şebistân-ı Hayâl Şerhi

Şebistân-ı Hayâl’i Muhammed b. Yahyâ Sîbek (852/1448[?]) kaleme almıştır. O, Fettâhî olarak tanınmıştır.[28] Şebistân-ı Hayâl nasihat-nâme şeklinde yazılmış, muamma sanatının ağırlıkta olduğu bir eserdir. Eserde sekiz bölümde, iman ve İslam; adl ve siyâset; âlimlerin ahlakı; âbidler ve şeyhlerin zikir ve halleri; güzel ahlak; mal ve mülk sahipliği; şehvet ve yıkıcılığı; insan ömrünün devreleri ve azlığı konuları işlenmiştir.[29] Eser, Şifâî’den önce Surûrî tarafından Türkçeye şerh edilmiştir. Şifâî kendinden önce kim ne yapmış diye kitapları araştırırken Surûrî şerhinin eline geçtiğini söyler. Muamma sanatında kendini yeterli bulmamasına karşın, Şebistân-ı Hayâl’in Surûrî şerhini beğenmez. Yine de eseri, şerhe başlama cesareti bulamaz. Fettâhî’yi rüyasında görerek ve ondan izin alarak Şebistân-ı Hayâl’i şerh etmeye koyulur. Muhtemelen Konya’da Mevlevî çilesini tamamlarken 23 Cemâziyel-evvel 1070’te (5 Şubat 1660) başlar ve 4 Ramazan 1070’ta (14 Mayıs 1660), yüz gün içerisinde bitirir.[30] Eserin tek nüshâsı, Süleymâniye Kütüphânesi Serez 2656 numarada kayıtlıdır.

  • Hediyyetu’l-fukarâ

Eser Millî Kütüphâne nâdir eserler bölümünde 06 Mil Yz A 6026/1’de kayıtlıdır. Şifâî Mehmed Dede’nin bu eseri Esmâ-i Hüsnâ şerh tercümesi, tercüme ve alıntıdan müteşekkildir. Şifâî, bin yetmiş bir senesinde Hacc’ı tamamladıktan sonra, Mısır’a deniz yolu ile yöneldiklerinde yanında iki tane Farsça Esmâ-i Hüsna şerhinin bulunduğunu ve bunları çalıştıktan sonra Türkçe daha kolay mütalaa edilebilmesi için tercüme ettiğini belirtir. İsmini ise Hediyyetu’l-fukarâ koymuştur.[31] Mukaddime kısmında alıntıladığı hadisten hareketle ‘ihsâ etmek’ fiilinin âvâm, âlim ve ârif için anlamlarını açıklar. Âvâm için bu kelime sayma, âlim için doğru düşünme ve ârif için amel etmeyi ifade eder.[32] Şerh kısmında Allah’ın isminin anlamı; avam için belli bir zaman onu tekrar etmenin yararlarını belirtir. Havas yerindeki ârifin bundan hissesini açıklar. İkinci kısım, Tezyilu’r-risâle aslında Şifâî’nin önceden çevirdiği Abdürrezâk-ı Kaşanî’nin (ö. 736/1335) Istılâhâtu Sûfiyye eserindendir.[33] Kâşânî burada “el-Abâdile” başlığında abd ve Allah’ın isimleriyle oluşan kişi isimlerinden doksan bir tanesini yazmıştır. Son olarak “tezyîl-i tezyîl” başlığı altında İbn Abbâd er-Rundî’nin (ö. 792/1390) Ed’iye Murettebe alâ-Esmâ’illâhi’l-Husnâ adlı münâcât eseri alıntılanmıştır.[34] Şifâî, şerhi bitirdikten sonra kitabın bitirilişine manzum tarih düşer: “Didüm ben de tārīḫ aña el-ḫitām”. ‘El-ḫitām’ ise 1072/1662 tarihine tekâbül eder.

  • Mesnevî Şerhi

Eser, İstanbul Süleymâniye Kütüphânesi, Dâru’l-Mesnevî nr. 209’da kayıtlıdır. Şerhin bir isminin olup olmadığı metinde belirtilmemekle birlikte giriş kısmındaki serlevhada “Şerhu ‘Kitâbu’l-Mesneviyyi’l- Mâneviyyi el-Muhtasar” ibâresi bulunur. Şifâî Mehmed Dede -şerhin dibâcesinde- 1073 tarihinde, kendisinden bir Mesnevî şerhi yazması istendiğini; yanında Ankaravî ve Surûrî şerhlerinin bulunduğunu ve onları iyice tetkik ettiğini söyler. Onlarda fazlalık gördüğü yerleri, vaaz verdiği topluluğa usanç gelmemesi adına kısaltmış ve dersten derse kendine özgü üslup ve katkılarıyla bir şerh ortaya koymuştur. Ona göre Ankaravî hadis ve âyetlerle, Surûrî hikâyelerle şerhi uzatmıştır[35]. Yazdığı nüshayı gören Derviş Mustafa el-Ispartavî bunu temize çekmeye gönüllü olmuş, 1080 Zilkadesi’nde (11. ay) bu işe başlamış ilk cildi 1081 Ramazan’ında (9. ay) yaklaşık on ayda, ikinci cildi 1083 Şaban’ında bitirmiştir. Elimizde bulunan yazma iki cildin şerhini içermekle birlikte çoğu yerde tam tercüme hüviyetini arz eder. Bununla birlikte yer yer serbest tercüme, uzun tercüme, tercüme ve açıklama gibi yollara başvurulmuştur. Eserin; notların temize geçilmiş bir çalışma olduğu düşünüldüğünde, metin içerisinde herhangi bir düzenin olmaması anlaşılabilmektedir. Şerh halk diline yakın, külfetsiz bir Türkçeyle yazılmıştır. Metin içerisinde çoğu yerde Ankaravî’den yararlanılmakla birlikte, ondan ayrılan yerleri de bulunmaktadır.

  • Hediyyetu’r-rahme

Eser British Museum yazmalar koleksiyonunda Harl nr. 5490 yer numarası ile kayıtlı bulunan eser içerisinde 286b. ile 325b. arasında, 15. çalışma olarak bulunmaktadır.[36] 8 inçe (203 mm) x 5 inç (127 mm) ölçülerinde aharlı, söz başları kırmızı, Arapça ibareler kırmızı keşideli, cetvelsiz 15 satır ile ve nesih hatla yazılmıştır. Yazar ismini şerhin başında “Dervīş Şeyḫ Meḥemmed Şifā´ī el-Mevlevī eydür ki” şeklinde geçirmektedir. Eserin ne zaman yazılmaya başlandığı ve bitirildiği metinde bulunmamaktadır. Metin kırk varak olup, metnin istinsahı 1093/1682’de bitmiştir. Eserin ferağ kaydında müstensihin ismi yer almamaktadır.

Şifâî; şerhe hamdele ve salvele ile başlar ve kendisinden önce Dâvûd el-Kayserî (ö. 751/1350)[37], Muhammed Hemedânî (ö. 786/1385) ve Molla Câmî’nin şerhlerinde olduğu gibi muhabbet kavramına açıklık getirerek devam eder. Hemedânî ve Câmî’nin kaynağı Muhammet İnce’nin tespitiyle, İmâm Gazzâlî’dir. Gazzâlî’nin İhyâu Ulûmi’d-Dîn kitabındaki ‘kitabu’l-muhabbeti ve’ş-şevki ve’l-unsi ve’r-rızâ’ kısmında, muhabbetin sebepleri bu iki yazar gibi beş kısma ayrılmıştır.[38] Şifâî’de muhabbet, tasnif gözetilmeksizin kısaca ele alınır. Şifâî, yaratılmaktan muradın mârifetullah olduğunu söyler ve “ve mā ḫalaḳtu’l-cinne ve’l-inse illā li-yaʿbudūn”[39] âyetini Abdullah b. Abbas’ın “ey li-yaʿrifūnī ileyhi/yani bi- linmek için” yorumuyla ilişkilendirir. Mârifetullâh, ibadete ilişik; ibadet, muhabbete bitişiktir. Dolayısıyla insanda marifete iştiyak, muhabbetle; o yönde merak ve heyecanı diri tutmakla mümkündür. Şifâî; eğer ibadet, muhabbetsiz olursa âdet halini alır, der.

Şifâî, sultânu’l-âşıkîn olarak bilinen Ömer İbnu’l-Fârız’ın, el-Kasîdetu’l-mîmiyye’yi mârifetullâhın târif ve tavsifi için kaleme aldığını dile getirir. Şerhi neden yazdığını, “gerçi ʿulemā ve meşāyıḫ-ı ʿArabī ve Fārisī şerḥler yazmışlar ve lākin Rūm ḫalḳınuñ lisānları olmamaġın, eks̠eri fehminden ʿāciz olduḳlarına binā´en, bu ʿabd-i faḳīr, murād itdüm ki icmāl üzre bir Türkī şerḥ yazam[40] cümlesi ile açıklar. Kaside ile ilgili Arapça ve Farsça şerhler yazıldığını, fakat Türkçesinin bulunmadığını söylemesi; Numan b. Halil ve Ankaravî’nin şerhlerinden haberdar olmadığı düşüncesine bizi sürüklemektedir. Eserlerden habersiz olduğu varsayımı kaynağa uzaklıkla açıklanabilir. Bunu iki husustan hareketle söyleyebiliriz: Bunlardan birincisi Şifâî’nin Mısır’da olma ihtimalidir. Şifâî diğer nesir şerhlerini Mevlevîliğe girdikten sonra yazmıştır[41]. Ayrıca Hediyyetu’r-rahme yazması British Museum’da[42] bulunmaktadır. Bu ikisi, Şifâî’nin Hediyyetu’r-rahme’yi yazdığı zaman diliminde büyük ihtimalle Mısır’da bulunmakta olduğunu bize göstermektedir. İkinci husus, Şifâî’nin Mesnevî şerhi dersi için Surûrî ve Ankaravî’nin şerhlerini bulduğunu ve kendi şerhini şekillendirirken bunlardan yararlandığını dile getirmesidir.[43] Buna dayanarak diğer Mesnevî şerhlerine müracaat etme imkânından, Mısır’da bulunması hasebiyle mahrum kaldığı, Ankaravî ve Numan b. Halîl’in Kasîde-i Hamra şerhlerini de benzer bir durumdan dolayı zikretmediği ileri sürülebilir.

Şifâî eser isminin neden Hediyyetu’r-rahme konulduğunu şöyle açıklar: “Çünki şer müsveddesi āir oldı. albe araf-ı a’dan bu āıra uūr itdi ki (bu aīdede beyān buyurulan ʿ ilāhī, araf-ı a‘dan maż-ı rametdür…) Bu aīdeye şer yazma dai maż-ı ramet-i udā’dur. Pes nāmını Hediyyetu’r-rame diyü tesmiye itdüm”.[44]

Şifâî, girişten sonraki mukaddime kısmında Arap ve Fars edebiyatında şarabın; hakîkî aşk istiâresi yoluyla tarîkat şeyhlerini karşıladığını söyler. İbnu’l-Fârız’ın; şarap yerinde müdâme kelimesi sarfının, ‘içmeye devamdan, tiryakilikten’ kaynaklandığını -Câmî gibi[45]– ifade eder. Bu, ehl-i tasavvufun hakîkî aşk ile ilişkisinin devamlı olduğu manasına işarettir. Şarap istiâresi ile ârif arasındaki benzeşime değinmek için Molla Câmî’nin Levâmi-i Şerh-i Kasîde-i Hamriyye’sinden birkaç mana alıntılayarak sıralar.[46]

Birinci benzeşme, şarabın dışarıdan herhangi bir müdahale olmadan kendi kendine küpten taşması ile sâlikin kalbinden muhabbet sırrının ve aşkın kendiliğinden âşikâr hale gelmesidir. İkincisi; şarabın kendine has rengi olmadığı ve içine konulduğu kadehin rengine büründüğü gibi, aşkın dahi her âşıkta, kabiliyet ve istidada göre görünmesidir. Üçüncüsü; şarap insanın her organına sirâyet ettiği gibi, hakîkî aşk da insanın tümüyle varlığına yayılır. Dördüncüsü; şarap nasıl cimriyi cömert hale sokuyorsa, aşk dahi insanı kendi vücudundan vazgeçirtecek raddeye getirir. Beşincisi; şarap ne şekilde, içeni laubali ve cesur kılıyorsa Allah âşığı da dünya tehlikelerine karşı pervasız bir hale erer. Altıncısı; sarhoşların mütevâzı olması gibi, âşık hâllerinin de mütevâzıyâne olmasıdır. Yedincisi; sarhoş sırlarını ister istemez verir, âşık-ı hakîkî de sırlarını anlamadan ifşâ eder. Sekizincisi; sarhoş akıl kaydından çıktığı gibi, aynı şekilde âşığın bencillik ve varlık kaydından azat olmasıdır. Dokuzuncusu; mest olanın ne derecede içme iştiyakı artıyorsa, âşık da âşıklık mertebelerinde ilerlemekte kanaat etmez. Onuncusu; sarhoş ve âşığın teklifsiz olmasıdır.[47]

Şifâî, mukaddime kısmında alıntı yaptığı Molla Câmî ve el-Kasîdetu’l-mîmiyye’nin çoğu şârihi gibi, otuz üç beyti şerh etmiştir. Metin geleneksel şerh metoduyla, beyit beyit şerh edilmiştir. Hediyyetu’r-rahme’de beyitlerden önce “ḳāle’ş-şeyḫu’n-nāẓimu ḳuddise sırruhu’[48] ibâresi gelir. Şifâî, beyitleri iki başlık altında şerh eder: ‘el-Luġat ve’l-iʿrāb’ ve ‘el-maʿnā’. Metinde ‘el-luġat ve’l-iʿrāb’ kısmının ‘el-maʿnā’ kısmından daha uzun olduğu görülmektedir. Mesela 6. beyitte el-maʿnā kısmı sadece bir cümledir. Bu husus Şifâî’nin “lākin Rūm ḫalḳınuñ lisānları olmamaġın[49] ifadesiyle okuyucusunu gözetmesi ve “icmāl üzre bir Türkī şerḥ yazam…”[50] sözü üzre şerhin kısa olması arzusuna bağlanabilir. Zira okuyucunun Türkçe dışında bir dil bilmediği dikkate alındığı için “el-luġat ve’l-iʿrāb” kısmında kelimelerin anlam, köken ve okunuşu ile birlikte cümle içindeki yerleri ayrıntılı olarak iş- lenmiştir. “el-Maʿnā” kısmında çoğu zaman “icmāl üzre” saikiyle uzun yorumlardan kaçınılmış, metnin hacimce büyümesine engel olunmuştur. el-Maʿnā kısmında, çoğu el-Kasîdetu’l-hamra şârihlerinde rastlanılan diğer kitaplara atfın az olması ve şiir alıntılarının fazla yapılmamasının, yine metni kısaca anlatmak arzusuna bağlı olduğunu düşünüyoruz. Şifâî’nin Mesnevî şerhinde de maksada vasıl olacak, muhtasar müfid şerh ortaya koyma fikri ortaya çıkmaktadır.[51] Mesnevî şerhinde de âyet ve hadis dışında oldukça az alıntı mevcuttur.

  • el-Luġat v’el-iʿrāb

Metinde beyitten sonra ‘el-luġat ve’l-iʿrāb’da metindeki kelimelerin iştikakı yapılarak beytin kelime ve ibareleri tek tek ayrılır; bazı yerlerde söz öbeğinin kendi içinde îrabı yapılır ve diğerleri ile ilişkisi ortaya konur. Kelimenin sözlük anlamı ile sarf ve nahvi gösterilir; okunuşla birlikte kökeni dile getirilir. Kelimenin isim, sıfat, fiil, bağlaç, zamir, zarf olduğu; tekilliği, ikilliği yahut çoğulluğu, fiil ise hangi zamanı ifade ettiği hakkında bilgi verilir. Zamirin nereye raci olduğu belirtilir. Bu saydıklarımıza dair birinci beyit “Şeribnā ʿalā ẕikri’l-ḥabībi mudāmeten/Sekirnā bihā min ḳabli en yuḫleḳa’l-kermu”yu örnek getirecek ve diğer beyitlerde dikkat çekici çözümleme unsurlarını göstereceğiz. Bunu el-lugat, el-îrab ve el-mânâ başlıkları altında gerçekleştireceğiz.

  • el-Lugat

el-Lugat kısmında, kelimenin anlamı ve yapısı işlendiğinden, onu sözlük anlamı ve sarf şeklinde iki başlıkta inceleyebiliriz:

  • Sözlük anlamı

Şifâî’nin şerhinde beyit içerisindeki sözcüğün birincil anlamı dışında beyt için ifade ettiği özel anlamının ne olduğu da dile getirilir. Örneğin, “şeribnā”daki ‘şeribe’nin kelime anlamı; “ṣuyı ve ġayrı şey´i içmek”tir. Ancak “-nā” zamirindeki “biz”in uzandığı gizli anlam gözetilmiş, “iḫtiyārī yārān ile içmekde olan leẕẕet içündür” denilmiştir. Aynı şey birinci mısradaki ‘ʿalā’ harf-i cerri için de geçerlidir. “‘Alā” bu cümlede, beraber olma anlamına delalet eder: “ʿAlā, muṣāḥabet içündür”. Dolayısıyla şeribe’nin, “ẕikri’l- ḥabīb” ile beraber olduğuna temas edilmiştir. Şifâî, kelimenin beyit içerisindeki özel anlamını belirtmek için 10. beyitteki gibi bazen ‘mâ nahnu minhde yahut mâ nahnu fîhde/meselemizde’ ifadesini kullanır. “Fey´i mehmūzu’l-lām, ögleden ṣoñra olan gölgelikdür. naḥnu minhde murād, muṭlaḳ gölgedür”. İkinci örneği 21. beyitten getirebiliriz: “Vasf bir şey´e maḫṣūṣ ṣıfatı, ya ṣıfatını, ya ṣıfatı ile tavṣīf ü taʿrīfdür. Mā-naḥnu fīhde evṣāfdan murād, bāde ile ḳā´im ve s̠ābit olan ḥüsnlerdür. Muḳaddem ẕikr olunan, ās̠ār u ḫavāṣṣdur”.

Şifâî, kelimenin manasının daha açık olması için kelimenin anlamı ile zıddını birlikte zikreder. Birinci beyitteki “ẕikr”in, ‘żıdd-ı nisyān’ olması yanı sıra ‘yaʿnī añmaḳdur’ ile sözlük karşılığını koyar. İkinci mısraındaki “ḳabli”nin manası yine önce zıttı ‘baʿd’ ile karşılanır ve “ḳabli”nin müteradifi olan ‘evvel’ bunu takip eder. Bir başka misal 22. beyitteki “ṣafā”dır. Söz konusu kelime “keder żıddı”dır ve müteradifi “rūşenlik”dir. Ayrıca kelimenin Arapçadaki kullanımını belirtmek için, kelimenin cümle içerisinde bir örneğini getirir. Meselâ ikinci beyitte geçen “muzicet” kelimesinin anlamını ortaya koymak adına “mezece ḳarışdurmaḳdur. Bāde´i ṣu ile ḳarışdurduḳda mezece bi’l-mā´i dirler” şeklinde kelimeyi Arapça cümle ile örneklendirir. 14. beyitteki “ravūḳ/şarap süzgeçi’ için “rāvaḳtu’ş-şarābe dirler, şarābı süzdüm maʿnāsına” ile 28. beyitteki “ʿadl” kelimesi için söylenen “ʿadele ʿani’ṭ-ṭarīḳ” dirler; yoldan çıḳdı maʿnāsına” cümlesi yine bu nevden misallerdir. Diğer bir husus ise ibarenin Arapça eş anlamlısını vermesidir. 6. beyitteki “fi’l-ḥaḳīḳati”; nefsi’l-emri’ maʿnāsınadur” bu yöndedir.

Şifâî; okuyucularının âlet ilmine sahip olmadığını hesaba katarak kelimenin okunuşunu da metnine dâhil etmiştir. Meselâ 1. beyitteki ‘ẕikr’in, “ẕāl-i muʿceme ile ve sukūn-ı kāf…” şeklinde okunuşu belirtilir. Yine ikinci mısradaki “kermu”nun nasıl okunduğuna “fetḥ-i kāf ve sukūn-ı rā-yı mühmele…” şek- linde işaret edilir. 16. beyitteki “rāḳī”nin kökü “ruḳye” bu hususun bir başka örneğidir: “Ruḳye ḍamme-i rā-yı mühmele ve sükūn-ı kāf-ile ve fetḥ-i ile efsūndur”.

Şifâî, 5. beyitteki “ehl” gibi sözcükleri açıklarken kelimenin ayrıca kullanımını da sunar: “Ehl, mensūb olduġı şey´e maḥṣū olandur. Ehl-i beyt, ehl-i dār, ehl-i beled, ehl-i ayy dirler”. Benzer şekilde kelimenin daha iyi anlaşılması için örnekler verir. 11. beyitteki “īb” gibi: “īb… anuñla tayīb olunan şeydür ki, rā´ia-ı laīfesi ola. ʿÖd ve ʿanber ve gülāb ve sā´ir bunlara müşābih eşyā”.

Bazen kelimenin anlamı izah edilirken kelimenin kökenine ve Arapça benzer kelimelerden farkına değinilir. Meselâ 15. beyitteki “rakben” isminin kökeni ve anlamı ile ilgili, “rakibe deveye binüp sefer idenlere dirler” bilgisinden sonra “sā´ir ḥayvāna binenlere dimezler” ile onun ayırt edici özelliği gösterilmiştir. 24. beyitte işlenen “ṭarab” kelimesi hakkında ise “insāna şiddet-i ḥüznden, ya şiddet-i surūrdan lāḥıḳ olan ḫıffete dirler” ile kelimenin önceleri ne şekilde kullanıldığı belirtilmiş ve fakat hâlihazırda kullanımı için “lākin ʿörf-i istiʿmālde ziyāde neşāṭ ve surūrdan vāḳiʿ olan ḫıffetde vāḳiʿ olup ṭaraf-ı āḫarda istiʿmāli metrūkdur” denilmiştir.

Şifâî bazı kelimelerde şâirin seçimini sorgular ve seçimin isabetliliğini ortaya koyar. 16. beyitte bulunan “reseme”nin ‘raḳame’ye tercihi bu yöndedir. Çünkü “reseme” “yazma”nın yanı sıra “resm, nişān ve āyīn” anlamında da kullanılır. Buna karşın “‘raḳame’ yalñız yazmaḳ maʿnāsına istiʿmāl olunur” der. Şâirin burada “reseme”yi “raḳame”ye tercih etmesini ise şöyle açıklar:“Raḳame dimeyüp reseme dimekle ḥurūf-ı ism-i mudāmeyi tamām yazmaḳ degül, nişān kifāyet ider dimege işāret ider”. Şifâî’nin 31. beyitteki “ru´yet” kelimesi için “ru´yet ʿilm maʿnāsına ve ẓann maʿnāsına ve göz ile görmek maʿnāsına olmaḳ cā´izdür” sözü de; şâirin, şiiri kurarken kelime seçim titizliğine bir başka atıftır.

  • Sarf

Sarftan kastımız nazarî sarftır. Nazarî sarf “kelime durumlarının kurallarını inceleyen ilim[52] şeklinde tanımlanmıştır. Şifâî’nin şerhinde genellikle kelimenin kökeni verilerek sonrasında anlamına geçilir. İlk beyitteki birinci sözcük “şeribnā”nın; öncelikle ‘şeribe’ kökünden etken fiil olduğu ve ‘şeribe’nin sülâsi mücerred (ziyade içermeyen üç harfli) fiil olduğu ifade edilir. Aynı şekilde ikinci mısradaki “sekirnā”nın geçmiş zaman dördüncü babdan olduğu söylenmiştir. Şifâî, ‘ḥabīb’in, ‘feʿīl’ kalıbında geldiğini, bu kalıbın aslında ‘mefʿūl/tümleç’ olduğunu belirterek kalıbın özelliğini ortaya koymuştur. Böylece ‘ḥabīb’ ile maḥbūb/sevgili’nin eş anlamlılığı gösterilmiştir. ‘Yuḫleḳa’ ‘naṣara’ vezninde olup ‘ḫalaḳa’ yani ‘yaratmak’tan türetilmiş, edilgen şimdiki zaman yahut gelecek zamandır.

  • Nahiv

Nahiv, sözcüğün cümle içerisindeki yerine dair bir ilimdir. Şifâî kelimelerin cümle içerisinde hangi öğe olduğunu söylemiştir. Kelimelere eklemlenen zamirin nereye raci olduğunu belirtmiştir. İlk beyitteki ilk sözcük “şeribnā”nın; ‘şeribe’ kökünden etken fiil olduğu söylenmekle birlikte sonundaki ‘’nın, fiilin birinci çoğul şahıs olduğuna işaret edilmiş, yanı sıra özne olduğu dile getirilmiştir. Tümleç ise mısranın sonundaki “mudāmeten”dir. İkinci mısrada bulunan “bihā”daki zamir “”nın şarap anlamındaki “mudāmeten”e raci olduğu söylenmiştir.

Şifâî söz öbeklerinin cümle içerisindeki yerlerine dair çeşitli ihtimalleri de nazar-ı dikkate alır. Mesela birinci beyitteki ‘sekirnā bihā’ ibâresi hem mahall-i nasbda; yani tümleç/mefûl yerinde; ‘mudāme’ kelimesinin sıfatı olabilir, hem de mahall-i ref’de istinâfiyye (başlangıç cümlesi) olabilir. Yine Arapçada mübteda ve haberden müteşekkil isim cümlesinde haberin bazı yerlerde mübtedâdan önce gelmesi durumu söz konusudur. Böyle bir örneğe 21. beyitte rastlamaktayız. Buradaki “ʿindī”deki “yā” haberinin neden önce geldiğini “ʿİndī, yā-yı mütekellime mużāf, muḳaddem ḫaber; ʿilmu mu´aḫḫar mubtedādur” cümlesiyle ifade eder ve sebebini “taḳdīm-i ḫaber iḫtiṣāṣa delālet içündür” şeklinde açıklar.

Şifâî, beytin kelime kelime îrabını yapmakla birlikte, ayrıca zaman zaman beyit içerisindeki bir öbeği alır ve onu diğerlerinden ayrı imiş gibi îrabını yapar ve beytin diğer öğeleriyle ilişkisini ortaya koyar. 29. beyit buna örnektir: Burada “Ve’steclihā bihī”deki “vāv” atıf vav’ıdır. Vav’ın dâhil olduğu cümle ‘cümle-i ūlāya maʿṭūfdur’. İsteclihā” “isticlā´dan fiʿl-i emrdür. Fāʿili, żamīr-i ḫiṭāb-ı müstekin, mefʿūlı mudāmeden kināye, żamīr-i bāriz-i muttaṣıl’dır. Sondaki “bihī sılasıdır. Buradaki “bā”ise ‘fī’ anlamına gelir.Bihīnin sonundaki zamir, beytin diğer bir öğesi “ḥān”a râcidir.

Şifâî’ye göre şâirin bir başka seçimi vezn için kelime düşürmesidir. 10. beyitteki “ḥā´iṭi kermihā/şarap asması duvarı bu çeşit bir ibaredir. Bu ibare aslında içinde ‘būstān” kelimesini de barındırır. İbâre düşmüş kelime ile birlikte “ḥā´iṭu būstāni kermihā”dır. Burada “būstān” kelimesinin varlığının nedeni “zīrā ḥā´iṭ bostāna olur” ile izah edilir. Yine 14. beyitte “min rāvūḳihā”da, tamlananın eksik olduğunu söyler. Aslı ‘min ṣūreti rāvūḳihā’dır. Şifâî; bundan başka 9. beytin ikinci mısraı “le-ʿādet ileyhi’r-rūḥu ve’nteʿaşe cismu”nun “le-ʿādet ileyhi’r-rūu ve’nteʿaşe cismuhu” olabileceğini söylemesi elindeki yazmanın doğruluğunu sorgulayan bir yorumdur.

  • el-Mânâ

Beyt ve “el-luġat ve’l-iʿrāb” ardından gelen “el-maʿnā”da öncelikle beytin tercümesi yapılmış, devamında gerçekte ne denilmek istendiği üzerinde durulmuştur. “el-Luġat ve’l-iʿrāb” bölümünde anlamı verilen kelimelerin özellikle istiârî manalarına değinilmiştir.

Şekli belirtmek adına kısa olduğu için 6. beyti örnek verebiliriz: “Ve min beyni aḫşā´i’d-dināni teṣāʿadet/Ve lem yebḳa minhā fí’l-ḥaḳīḳati illā ismu”; el-maʿnā”da önce “ol bāde kübler içinden yuḳaru çıkdı, gitdi. Nefsu’l-emrde ol bādeden hemān bir nām ḳaldı” şeklinde serbest tercüme edilmiş, “murād ʿaşḳ-ı ḥaḳīḳī dünyāda ʿazīzu’l-vucūd olduġın beyāndur” olarak da aşka dair açıklaması yapılmıştır.

Birinci beyitteki ‘ḥabīb’ yani ‘maḥbūb’ kelimesinin istiârî olarak neye delalet ettiği şu şekilde dile getirilir: “Evvelā maʿlūm ola ki ʿUşşāḳ-ı Ḥaḳīḳī ıṣṭılāḥlarında gāh ḥabībden murād; Cenāb-ı Bārī Celle Şe´nuhu Ḥażretleri olur, gāh bende ile mevlā beyninde vāsıṭa olmaġın Cenāb-ı Ḥażret-i Muḥammed ʿaleyhi’s-selām olur”. Bununla birlikte “el-maʿnā”da ifadenin asıl anlamı verilir. Örneğin “ẕikr-i habīb ile bir nevʿ bāde içdik”in, asıl anlamının “Ḫudā’yı ẕikr itdik, ol ẕikr bize te´s̠īr idüp bizi mest-i bī-hūş itdi, bāde erbābını mest-i bī-hūş itdügi gibi” demek olduğu belirtilir. Bu yerler serbest tercüme olarak da anlaşılabilir. Meselâ “ʿalā ẕikri’l-ḥabībi” şu şekilde tercüme edilmiştir: ‘ʿUşşāḳ ẕihinlerinde maʿhūd olan Maḥbūb-ı Ḥaḳīḳī yādıyla…’.

Şifâî ‘el-luġat ve’l-iʿrāb’ kısmında belirttiği kurallara bağlı kalarak ‘el-maʿnā’ kısmında tercüme yapar. Meselâ ‘el-luġat ve’l-iʿrāb’da “şeribnā”daki “nā”nın “iḫtiyārī yārān ile içmekde olan leẕẕet içündür”e işaret ettiği söylenmiştir. “Şeribnā” el-maʿnā’da: “Ben ve ʿāşıḳlar içdik” ile benzer şekilde tercüme edilmiştir. Diğer bir örneği 10. beyitten verebiliriz. el-Luġat ve’l-iʿrāb’da değindiğimiz “ḥā´iṭi kermihā”/şarap asması duvarı’, asıl şekli “ḥā´iṭu būstāni kermihā”ya binâen şöylece tercüme edilmiştir: “ol bāde aṣması bāġınuñ dīvārı…

Beyitte kastedilen asıl anlam, ‘yani’ bağlacı ‘murad budur, murâd-ı hazret-i şeyh’ ifâdesi ile ortaya konur. Birinci beytin ikinci mısraında geçen “min-ḳabli en yuḫleḳe’l-kermu/üzüm çubuğı yaradılmazdan evvel” demekten muradın, “bizim ʿaşḳımız ezelīdür, feyż-i aḳdesdendür; mürekkebāt-ı cihān yaradılduġından muḳaddemdür” anlamına geldiğini söyler. Yine “el-luġat ve’l-iʿrāb” kısmında çeşide işaret ettiğini belirttiği “mudāmeten”in sonundaki “tenvin/nūn”un beyte kattığı anlamı şöyle dile getirir: “Bir nevʿ bāde ki ḫalḳuñ bildügi bāde degül. Eyle bāde ki, ol bāde ile üzüm çubuġı yaradılmazdan evvel ser-ḫoş olduḳ”. Şifâî buradaki anlamın değişik bir halini “ya maʿnā üzüm çubuğı yaradılmazdan evvel bir nevʿ bāde içdik ki ser-ḫoş olduḳ” cümlesi ile açarak anlamın ihtimallerini gözetir.

Şifâî ayrıca beyitlerde izah için mukadder sualler sormuş ve onları cevaplamıştır. Örneğin birinci beyitteki “sekirnā bihā/onunla sarhoş olduk” bir suâl-i mukaddere işaret eder: “Ya nice evveldür?” sorusuna cevap olan “min-ḳabli en yuḫleḳa’l-kermu/üzüm çubuğı yaradılmazdan evvel”in anlamı; “sekirnā bihā”nın istinâfiye yahut sıfat olmasına göre değişiklik arz eder. “Sekirnā bihā”, ‘el-luġat ve’l- iʿrāb’ kısmında geçtiği gibi ‘istināfiyye’ olursa; cevap yerindeki “min-ḳabli en yuḫleḳa’l-kermu”nun anlamı, “ẕikr-i ḥabīb ile bir nevʿ bāde içdik” yahut “ẕikr-i ḥabīb ile üzüm çubuġı yaradılmazdan evvel bir nevʿ bāde içdik… ol bāde ile ser-ḫoş olduḳ” şeklindedir. Eğer “sekirnā bihā” sıfat olursa; cevap “ol bāde ile üzüm çubuġı yaradılmazdan evvel ser-ḫoş olduḳ” manasına evrilir. Şifâî ayrıca “sekirnā bihā”nın istinâfiyeliğinden doğan anlamının ulema beyninde daha muteber olduğunu yorumuna ek- lemiştir.

Şifâî Mehmed Dede’nin “el-maʿnā” kısmı “el-luġat ve’l-iʿrāb” kısmına nazaran daha kısadır. Bununla birlikte, “el-maʿnā” kısmındaki daha geniş yorumlarda, genellikle bir kavram işlenmiştir. Meselâ, Şifâî 20. beyitte anlamı ortaya koyarken değindiği tehzib-i ahlâkın şu şekillerde gerçekleşebileceğini söyler: 1. İyi kişilerin yanında oturup onların sohbetiyle iyilik ve güzelliği kendine âdet edinmek. 2. Aklın nuru ile güzel ve çirkini ayırt ederek güzel ahlaka bağlanmak ve onu işlemekte meleke kazanmak. 3. Ahirete, azap ve mükâfata inanmakla; mükâfata uyacak şekilde davranmak. 4. Sülûk ile vücudu fâni kılıp, mukabilinde ilâhî ahlâka mazhar olmak ve bekâbillâha ermek.[53]

Şifâî şâirin mecâzen; şarabı terkin, günah olduğunu söylediği 25. beyitte ilâhî aşk üzerinde durmuş; ilâhî aşk, kâlû belâ kavramıyla ilişkilendirmiştir. Şarap yerindeki ilâhî aşktan vazgeçmenin, ahdi bozmakla eşdeğer olduğunu dillendirmiştir.

Uzun yorumlarından biri olan 31. beyitte sufinin “ʿālem-i bī-hūşīye” erince artık ibnu’l-vakt olmaktan kurtulup ebu’l-vakt olacağını söyleyerek bunu insanın yeryüzünde halife olmasına bağlar.

Şifâî’nin, 30. beyte dair şerhi de uzun yorumlarındandır. Burayı, Mesnevî şerhinde yaptığı gibi, önceki beyitlerden alıntıladığı ibarelerle beraber şerh eder. Şifâî her iki şerhinde de, beytin kendinden önceki beyitlerle bağlantısını göstermek adına önceki beyitlerden iktibaslar yapar. Söz konusu beytin diğer beyitlerle ilişkisi üzerinden nihai manasını ortaya koyar. Yazarı doğrudan metinle ilişkilendirir ve onun durumunu yorumlar.

Şifâî 30. beytin şerhinde şâirin kendisini mürşid olarak gördüğünü söyler. Önceki iki beyitle birlikte 30. beytin şâir tarafından taliplere bir nasihat olduğunu belirtir. Şifâî’ye göre, 28. beytteki “ʿaleyke bihā ṣırfen/ol bādeyi ḫāliṣ olduġı ḥālde ” ile sülûka ve aşk-ı ilâhîye halel getirecek mahbublardan uzak durulması “ve in şi´te/eger ḳarışdurmaḳ isterseñ ile bu muhabbete başka şeyin karıştırılmaması, 29. beytteki “dūnekehā/al ile mürşide hizmete devamda sebat edilmesi, “ʿalā neġami’l-elḥāni/güzel sesle” ile vird ve zikirde, tazarru ve niyazda berdevam olunması gerekliliğine işaret edilir. Yine 29. beyitteki “fe- hiye bihā ġunmu/naġam-ı elḥānla bāde ġanīmet almaḳdur”un, virdin yararlarına dair olduğunu bildirir.

30. beytteki “femā sekenet/arār itmedi”yi ise evrâd ve ezkârın, ağlayıp inlemenin faydasına yorar. Allah aşkı için ağlayıp inlemek ile hüznün birarada olmayacağı izahını yapar. Buna “elā inne evliyā´e’llāhi lā- ḫavfun ʿaleyhim ve lā-hum yaḥzenūn[54]” âyetini delil getirir.

el-Kasîdetu’r-rahme’nin 30. beyti ile Mesnevî I. defter 1754. beytine ait şerhlerin karşılaştırması, Şifâî’ye ait her iki şerhin benzerliklerini gösterme ve Şifâî’nin şerh metodlarından birini ortaya koyma bakımından meselemize katkı sağlayacaktır.

30. Beytin el-mânâ kısmıMesnevî Şerhi 1. defter 1754. beyit açıklaması
Murād-ı Ḥażret-i Şeyḫ, ṭāliblere merḥamet buyurup evvelā kendüleriñ mürşid-i kāmil olduḳlarına işāreten [yazarın kendisine vur- gusunu belirtme] ve ʿindī, āh buyurup baʿdehu keyfiyyet-i sülūka ve ʿaşḳa taḫṣīṣ idüp teşrīkden iḥtirāz lüzūmına işāreten ʿaleyke bihā ırfen” [28. beyit ile bağ] āh diyüp, baʿdehu muḥabbet-i ẕāt-ile muḥabbet, ṣıfātdan ġayrı ḫalṭ cā´iz olmaduġına işāreten, “ve in şi´te” [28. beyit] āh diyüp, baʿdehū ṭarīḳ-i sülūkı beyānen ve mürşidüñ aḫẕ-ı bīʿat lüzūmına ve devām-ı ḫıdmet-i mürşid lüzūmına işāreten, daḫi “dūnekehā”[29 beyit] āh diyüp baʿdehu evrād u eẕkār ve tażarruʿu niyāz u zārī lüzūmına işāreten “ʿalā neġami’l- elāni” [29. beyit] āh diyüp baʿadehu evrād-ı dünyānuñ fā´idesin beyānen “fe-hiye bihā ġunmu” [29. beyit] diyüp baʿdehu sülūkuñ ve keyfiyyetinüñ ve eẕkār ü zārīnüñ mecmūʿan fā´idesin beyānen “femā sekenet” [30. beyit] āh buyurup yaʿnī ʿaşḳ-ı Ḫudā ile endūh u ḥüzn bir ān bir yirde ḳarār itmez. Ke-ẕālik evrād u eẕkār u ḳırā´et-i Ḳur´ān ile ġam bir ān bir yirde ḳarār itmez ki “elā inne evliyā´e’llāhi lā-ḫavfun ʿaleyhim ve lā-hum yaḥzenūn”.[55] Evliyā´u’llāh ʿuşşāḳ-ı Ḫudā’dur. Baʿdehū  dünyāda  ʿaşḳa  müterettib  olup müşāhed olan fā´ideyi beyān buyururlar.Muḥaṣṣal kelām kendülerüñ ḥāllerin beyāndur. [yazarın kendisine vurgusunu belirtme] Muḳaddem ‘sūtem’ [1749. beytin ilk mısraı ile bağ] ile āteş-i derūnların ve şevḳlerin, baʿdehu ‘tīz-şod’ [1752. beytin ilk mısraı ile bağ] ile ġalebe-i ʿaşḳ u şevḳlerin beyān buyurup, ‘şīr-i hecr’ [1752. beytin ikinci ile bağ] mıṣrāʿıyla ibtilā-yı hecrüñ güçlügin; ‘ān ki ū’ [1753. beyit ile bağ] beyti ile ʿaşḳuñ evveli güç idügin ve hecre ibtilā ve ṭalebe-i ʿaşḳ ve tecellī daḫi müşkil idügin beyān buyurup -zīrā ḳadeḥ, girü maẓhar-ı tecellī olmaġa işāretdür- ‘şīr-i mestī’ beyti ile ʿaşḳuñ fi’l-cümle keyfiyyetin beyān buyurup baʿdehu kendülere vāḳiʿ olan tecellīye işāret bu- yururlar ki.[56]

el-Maʿnā kısmında bazen beyitte bahis konusu olan şeyin işaret ettiği anlam, âyet ve hadisle desteklenmeye çalışılır. Şifâî ayrıca az da olsa beyitlerdeki söz sanatlarına değinir. Beyitlerden örnek getirecek olursak, ikinci beytin ‘el-luġat ve’l-iʿrāb’ kısmında “mezc” kelimesi dolayısıyla, kelimenin diğer maz- munları toplayıcı özelliğine değinilir. Burada “bedr, şems, necm” mazmunlarının “muzicet” ve şarap ile ilişkisi açıklanırken; “teşbīh-i belīġ ile ol bāde-i nūrāniyyet ve żiyāda; Ẕāt-ı Şemse veya Ẓiyā-yı Şemse ve ṭolu ḳadeḥini bedre ve ol ḳadeḥi devr itdüren sāḳīnüñ barmaḳların riḳḳat ve istiḳvāsda hilāle ve ṣu ḳarışduḳda ẓuhūr iden ḥabābı küçük görünürken yine ġāyet nūrānī olmaḳda necme teşbīhdür” deniliyor. Burada teşbih-i beliğ ile anlatılmak istenen asıl anlam ise, “ʿaşḳ-ı Ḫudā aḥkām-ı şerʿiyye ile mezc olunduḳda, ḳatı çoḳ necm gibi nūrānī ās̠ārı ẓuhūr ider” ile dile getirilmektedir.

16. beyitte telmih sanatına işaret edilmiştir. Burada “ḥurūf” kelimesinin “ismuhā” yerine kullanım sebebi “ve ismuhā dimeyüp ḥurūf ifḥām itmek, tamām resm nişānı lāzım degül; ḥurūf-ı nişānī kāfīdür, dimege işāretdür” ile açıklanır. Bununla ilişkili diğer izah telmihtir. Telmih burada “ḥurūfa dairdir. Kelimenin dönemle ilgili özelliği “ve fusūngerler fusūnlarında ḥurūf-ı muḳaṭṭaʿa yazagelmişlerdür” şeklinde izah edilir. 17. beyitte “men taḥte’l-livā”daki kinâye-i şâyia ile “o livāya tābiʿ olup taḥt-ı ḥükminde olanlar”ın anlatılmak istendiği dile getirilir.

el-Luġat ve’l-iʿrāb ile el-maʿnā belli bir kalıpta olup aralarında bazen geçişlilik söz konusudur. Meselâ 26. beyitteki “deyr” kelimesi, el-luġat ve’l-iʿrāb’da açıklanırken; “deyr maʿbed-i Naṣārādur. Ṣūfīye ʿālem-i insānīden, deyr ile taʿbīr iderler. Ehl-i deyrden ʿuşşāḳ-ı Ḫudā murād olunur. Zīrā ʿālem-i insānuñ güzīdesi anlardur. Aḥyānen, ṣūfīye meskeni olan tekyeye daḫi ıṭlāḳ iderler” denilerek “deyr”in el-maʿnāda açıklanması gereken asıl anlamına değinilmiştir. 25. beyit el-maʿnā kısmında ise tam tersi söz konusudur. Beyitteki “innemā”nın harf özelliği gösterilir: “İnnemā” günāhı, terk-i şürbe ḥaṣr ider”.

SONUÇ

Şifâî’nin eseri Hediyyetu’r-rahme bir el-Kasîdetu’l-hamrâ şerhi olup şimdiye kadar ilmî neşri yapılmamıştır. Biz bu yazma eseri, British Museum’dan elde edip öncelikle çevriyazısını yaptık. Eserin yazılmasında transkripsiyon harflerini, eklerin ses düzeni için Yavuz Kartallıoğlu’nun Klasik Osmanlı Türkçesinde Eklerin Ses Düzeni isimli çalışmayı, Arapça ve Farsça eklerin yazımında İsmâil Ünver’in “Çeviriyazıda Yazım Birliği Üzerine Öneriler” isimli makalesini esas aldık. İnceleme kısmında hamriyye şiirleri, İbnu’l-Fârız’ın ve Şifâî Mehmed Dede’nin hayatı ve eserleri kısaca ele alındı. Şifâî Mehmed De- de’nin eserleri tanıtılırken birincil kaynaklara atıf yapıldı. Hediyyetu’r-Rahme isimli şerhin yazılış ne- deni, isminin veriliş nedeni, şiirdeki şarap istiâresinin anlamları gibi konulara değinildi. Beyitlerin ne şekilde çözümlendiği; her beytin altındaki “el-luġat ve’l-iʿrāb” ile “el-maʿnā”da nasıl bir yöntem izlendi- ği hakkında bilgi verildi. Şârih, Arapça kelimelere aşina olmayan kişilerin okuyunca anlayacağı derecede açık bir eser ortaya koymuştur. Bunu sağlamak adına yabancı kelimelerin yazımı ve Arapça kuralların bulunduğu kısım “el-luġat ve’l-iʿrāb” kısmı daha uzun tutulmuştur. Burada cümle öğeleri ve söz öbekle- rinin ayrıntılı îrabları yapılmış, anlamın açıklığına gereken ihtimam gösterilmiştir. Kelimenin kökeni, cümle içerisinde kullanılışı, anlamları arasından hangisinin seçilmesi gerektiği, başka bir anlamın beyit için uygun olup olmadığı gibi tespitlere dikkat çekilmiştir. Beyitten düşen kelimeler veya beytin başka türlü olabileceği hakkında bilgi verilmiştir. “El-maʿnā” kısmında daha çok kelimelerin istiârî anlamları üzerinde durulmuştur. Bu kısımda ıstılah anlamlarını açıklamak adına iktibaslar yapılmış, kavramların bulunduğu yerler uzun tutulmuştur. Böylelikle eserin tavsifi ve içeriği hakkında bilgi verdik. Ayrıca Muhammed İnce’ye ait “İbnü’l-Fârız’ın Hamriyye Kasîdesinin Arapça, Farsça ve Türkçe Şerhleri” isimli doktora çalışmasındaki “Türkçe Şerhlerdeki Kelime ve Kavramların Mukayeseli Sözlüğü” bölümünden yararlanarak küçük bir sözlük oluşturduk ve incelemenin sonuna ekledik. Bununla birlikte ileriki çalış- malarda eser, dil bilimi açısından incelenebilir. Şifâî Mehmed Dede’nin Levâmî adlı el-Kasîdetu’l-hamra şerhinden alıntı yaptığı için Câmî ile ve diğer şârihlerin el-Kasîdetu’l-hamrâ şerhleri ile bir karşılaştırma ortaya konulabilir. Böylece şerhler arasındaki etkileşim tespit edilebilir.

SÖZLÜK

A

Abk: ʿAbiḳa taḥrīk ile güzel ḳoḳulu olmaḳdur. “ʿAbiḳa bihi’ṭ-ṭību” dirler, ana ṭīb bulaşdı maʿnāsına. Adl: ʿadltecāvüz maʿnāsına maṣdardur ʿudūl gibi, “ʿadele ʿani’ṭ-ṭarīḳ” dirler; yoldan çıḳdı maʿnāsına. Alîl: ʿİllet ḫastalıkdur. Asbaha:Ṣāre. Ayş: Zindegānīdür. Yaʿnī temettüʿ-i ḥayāt-ı dünyādur, dirilmek taʿbīr iderler. Azm: Maṭlūb cānibine cemīʿ-i ḳuvā-yı ẓāhirīve bāṭınī ile teveccühdür. Am: Kemükdür, murād bedendür. Ḳıvām-ı beden ʿaẓm ile olmaḳla bedenden ʿaẓm ile taʿbīr olunmışdur.

B

Bedr: Tamām ṭolmış aydur. Beliye: Eskimek. Bükm: Anadan dilsüz doġan kimsedür.

C

Cebîn: Ṣudġun üstidür. Ṣudġ ḍamme-i ṣad ve sukūn-ı dāl ve ġayın-ı muʿceme-ile göz ile ḳulaḳ ortasıdur. Cebīn ikidür, biri alnuñ ṣaġ ṭarafı ve biri ṣol ṭarafıdur. Eks̠er füsūngerler füsūnların cebīn üzre itmekle cebīn buyurulmışdur. Ceyş: Cenge giden ʿaskerdür. Cunne: Cunūndan fiʿl-i māżī-i mechūldür. ʿAḳlı gitmiş, mecnūn olmış dimekdür.

D

Dehr: Zamāndur, vaḳt maʿnāsına. Deyr: Maʿbed-i Naṣārādur. Ṣūfīye ʿālem-i insānīden, deyr ile taʿbīr iderler. Ehl-i deyrden ʿuşşāḳ-ı Ḫudā murād olunur. Zīrā ʿālem-i insānuñ güzīdesi anlardur. Aḥyānen, ṣūfīye meskeni olan tekyeye daḫi ıṭlāḳ iderler. Dinān: Kesr-i dāl ile küp maʿnāsına, ḍamme ile dunūn cemʿidür. Murād küb içidür. Dirâyet: Bilmek.

E

Ebeden: Dā´imā ve hemīşe. Ecel: Neʿam gibi ʿilmi taṣdīḳ ve ṭālibe iʿlāma vaʿaddur. Ehl: Bir kimseye ya bir maḥalle mensūb olan kimselerdür. Ekmeh: Anadan gözsüz ṭoġandur. Elhân: Laḥn cemʿidür, naġmeden cemʿ olup, terekküb iden āvāzdur. Enfâs: Nefesüñ cemʿidür ki anuñla insān teneffüs ider. Eşfâ: “Eşfe’l-marīżu ʿale’l-mevti” dirler, marīż mevte yaḳlaşdı maʿnāsına.

F

Fâte: fevtden… Fedm: Söze ḳādir degül s̠aḳīl kimse. Ferah: Sürūr maʿnāsına. Fevk: Cihāt-ı sittedendür, taḥt muḳābilidür. Fey’: Ögleden ṣoñra olan gölgelikdür. Mā naḥnu minhde murād, muṭlaḳ gölgedür. Fidâm: İbrīḳ-i bāde aġzına örtülen şeydür.

G

Gayz: Gizlü ġāżabdur. Gudv: Duḫūl vezninde ṣabāḥ vaḳtinde gitmekdür. Ṣoñra muṭlaḳ gitmekde istiʿmāl olunmışdur. Gunum: Ġanīmet almaḳdur.

H

Habîb: Maḥbūb. Habîr: ʿĀlim. Hâit: Dīvār. Hân: Bāde ṣatılan yirdür, müfredi ḥānedür. Hâtır: Ḳalbe ḫuṭūr iden şeydür. Murād ḳalbdür. Hatm: Naḳş-ı mühürden ḥāṣıl olan es̠erdür. Hatm-i inâ: Murād ʿārif-i bi’llāhdur. ʿAşḳ anda maḫtūm ve meknūzdur. Dimekdür ki, eger sālikler ʿārif-i bi’llāhuñ vücūd-ı şerīfine naẓar idüp cemālini müşāhede itseler, ol müşāhede anları ʿālem-i bī-hūşeye īṣāl ider. Daḫi merātib-i ʿaşḳa vāṣıl olmaḳsızın. Hay: Aḥyā-yı ʿArab müfredidür. Ḥayy erbābı, şaḫṣ-ı vāḥid evlādı olmaḳ lāzım degüldür. Ḳabīlede lāzımdur. Hazm: ʿAvāḳib-i umūra kemāl-i teyaḳḳuẓdur. Hemm: Ḥüzn. Henî: Alışıcı maʿnāsına her taʿbsuz olan emre henī ıṭlāḳ iderler. Hıdâbet: Anuñla bir şey boyanıla (ḥınnā ve baḳḳamvenīl ve bunuñ ems̠āli). Hilâl: Murād ʿārifden ṭālibe, teblīġ-i sırr-ı ʿaşḳ iden aṣḥābıdur. Hilm: İşi yāb yāb itmek ve cefāya ve ġāżaba taḥammül itmek. Hulk: Nefsde rāsiḫe bir hey´etdür ki, ṣāḥibinden suhūletle efʿāl ṣudūrına mebde olur. Gerek ḥüsne, gerek ḳabīḥe. Pes tehẕīb-i aḫlāḳ seyyi´eyi ḥaseneye tebdīldür. Huşâşe: Marīżde olan baḳiyye-i rūḥdur.

I-İ

İhtedâ (hidâyet): Ṭoġru yol bulmaḳdur. İnâ’: Bir ẓarfdur ki içine şarāb ve ġayr şey ḳorlar. İsm: Günāhdur. İsticlâ: Ṭaleb-i ẓuhūr ve cilā maʿnāsına.

K

Kavm: Er gurūhı. Ke’s: Şarāb ile ṭolu ḳadeḥdür. Keff: El ayasıdur. Kerem: Civān-merdlik ve cūd u seḫā itmekdür. Maʿrifet ve ʿirfān añlamaḳdur. Kerm: Fetḥ-i kāf ve sukūn-ı rā-yı mühmele ile üzüm çubuġıdur. Ketm: Ṣaḳlamaḳ.

L

Lâmis: Lems bir şeye yapışup ovuşmaḳ keyfiyyetin ḥiss itmekdür. Gerek el gerek ġayrı ʿużv-ile. Lesm: Öpmekdür. Livâ:

ʿAsker sancaġıdur.

M

Melsû: Yılan ve ʿaḳreb ṣoḳan kimsedür. Meşâ: Yürümekdür. Mevt: Ḥayāt muḳābilidür, yaʿnī ölümdür. Meyyit: Rūḥ mufāraḳat iden bedendür. Mezâkat: Ṭatmaḳdur. Ẕevḳ ve ẕevvāḳ ve meẕāḳ gibi… Mezc: Ḳarışdurmaḳ maʿnāsına. Mezkûm: Zukāma mübtelā olan kimsedür. Zukām… maraż-ı dimāġdur. Muk’ad: Ayaḳ üzerine ḳalḳmaġa ḳādir olmayan kimsedür. Musâb: Muṣībet ve belā iṣābet iden kimsedür. Mudâme: Esāmī-i bādedendür.

N

Nasîb: Şeyden ḥiṣṣe ve ḥaẓẓdur. Nazar: Baḳmaḳ. Nazh: Ṣu serpmekdür. Necm: Yılduzdur. Nedâmâ: Nedmān’dan cemʿdür, nedīm maʿnāsına… Nedmân: Nedīm. Neş’et: Yaradılmaḳ. Neşvet: Ser-ḫoşluḳ. Neyl: Bulmaḳdur. Nu’m: ʿArabda bir meşhūr maḥbūbe nāmıdur. Nühâ: ʿAḳl.

R

Raame: Yalñız yazmaḳ maʿnāsına istiʿmāl olunur. Râkî: Efsūn idici, ḫastalara nüsḫa yazan kimsedür. Râvûk: Şarab süzgüsidür. Rāvaḳtu’ş-şarābe dirler, şarābı süzdüm maʿnāsına. Rakb: Rakibe deveye binüp sefer idenlere dirler. Resm: Yazmaḳ maʿnāsına istiʿmāl olunduġı gibi resm nişān ve āyīn maʿnāsına daḫi istiʿmāl olunur.

S

Sâhî: Ayıḳ. Sakam: Ḫastalıkdur. Sehm: Şeyden ḥiṣṣe ve ḥaẓẓdur. Sekenet: Ḳarār itmek maʿnāsına. Sekr: Ser-ḫoş olmaḳlıḳdur. Semm: Zehrdür. Senâ: Yaldırım aydınlıġıdur. Serâ: Nem-nāk ṭopraḳdur. Sır: Gizlü ki, āşikāre żıddıdur. Sırf: Her şey´üñ ḫāliṣidür. Şarāb-ı ṣırf dirler, ḫāliṣ şarāb; bir şey ḳarışmamış maʿnāsına. Sudûr: Ṣadruñ cemʿidür, gögüs maʿnāsına. Murād ḳalbdür. Ẕikr-i maḥal, irāde-i ḥāldür. Zīrā ḳalb ṣadrdadur. Summ: Eṣamm cemʿidür, ṣaġır maʿnāsına.

Ş

Şark: Şarḳ gibi güneş ṭulūʿ itdügi maḥallüñ ismidür. Şemâil: Şimāl cemʿidür. Ḫulḳ ve ḫūy ve ʿādet maʿnāsına. Şems: Güneşüñ hem cirmine ve hem żiyāsına ıṭlāḳ olunur. Şeribe: Ṣuyı ve ġayrı şey´i içmekdür, ṣīġa-ı cemʿ, iḫtiyārī yārān ile içmekde olan leẕẕet içündür. Şevk: Şevḳ ü iştiyāḳ ārzū-yı nefsdür. Şezâ: Ḳaṣr ile ḥiddet-i rāyiḥadur.

T

Taht: Fevḳcihāt-ı sittedendür, taḥt muḳābilidür. Takrîb: Yaḳlaşdurmaḳdur. Tarab: İnsāna şiddet-i ḥüznden, ya şid- det-i surūrdan lāḥıḳ olan ḫıffete dirler. Lākin ʿörf-i istiʿmālde ziyāde neşāṭ ve surūrdan vāḳiʿ olan ḫıffetde vāḳiʿ olup ṭaraf-ı āḫarda istiʿmāli metrūkdur. Tasavvur: Bir şey´i fikr idüp ṣūretini ḫayāline getürmekdür. Tehzîb: Aḫlāḳ tehẕībi, sözi ve ḫūyı pāk itmekdür. Terâ: Ru´yetden fiʿl-i mużāriʿ-i muḫāṭab-ı maʿlūmdur. Ru´yet ʿilm maʿnāsına ve ẓann maʿnāsına ve göz ile görmek maʿnāsına olmaḳ cā´izdür. Tîb: Anuñla taṭyīb olunan şeydür ki, rā´iḥa-yı laṭīfesi ola. ʿÖd ve ʿanber ve gülāb ve sā´ir bunlara müşābih eşyā. Turbe: Turbe ve turāb evvellerinüñ ḍammıyla ṭopraḳdur.

V

Vehm: Ḳaṣdsuz fikr, bir semte gitmekdür. Iṣṭılāḥda bir ḳudretdür ki, anuñla maʿnā-yı cüz´iyye idrāk olunur. Mubālaġa, taṣavvur-ı vehme isnād olunmışdur. Yaʿnī ʿilm ṭarīḳiyle degül, belki vehm ṭarīḳiyle bile taṣavvurı mümkin olmazdı, maʿnāsın ifāde içün.

Y

Yebdû (Büdüv): Yeẓheru. Yebki (bükâ): Aġlamaḳ maʿnāsına. Yed: Eldür, çāḳ-ı omuzdan barmaḳ ucına degin. Yevm: Mecāzen murād, zamāndan bir cüz´dür.

Z

Zalm: Fetḥ-i ẓā´ı muʿceme ve sukūn-ı lām ile diş ṣuyı ve yaldurayıcı olmaḳdur, maḥbūblarda maḳbūldur. Murād maḥbūbuñ aġzı yar’ıdur. Zikr: Ẕāl-i muʿceme ile ve sukūn-ı kāf ile żıdd-ı nisyān yaʿnī añmaḳdur. Zikrâ: Añmaḳdur. Zulm: Cevr maʿnāsına olan ʿadl muḳābili.


KAYNAKÇA

[1] Tevrat’ta yapımı Hz. Nuh’a atfedilir. (Kutsal Kitap [Tevrat, Zebur, İncil], Yaratılış; 9/20-21, Kitab-ı Mukaddes Şirketi, Yeni Yaşam Yayınları, İstanbul 2016, s. 8. Efsanelerde Hz. Âdem veya Cemşid’le ilişkilendirilir. (Efsanelerin edebiyattaki kullanımı hakkında bilgi için bkz. Hasan Özdemi̇r, “Şarabın icadı ve Dört Vasfı”, Ankara Üniversitesi Türkoloji Dergisi, 1993, c. 11, s. 137-160. Modern bulgularla miladdan önce 7000 yıl öncesine kadar uzanmaktadır. Rod Philips, Alcohol a History, The University of North Carolina Press Chapel Hill, 2014, s. 18.

[2] Hıristiyanlıkta önemli sakramentlerden biri olan Eucharistie/Evharistiya ayininde şarap ve ekmek kullanılmaktadır. Bkz. Xavier Jacob, Hıristiyan Terimleri Sözlüğü, Ohan Matbaacılık, İstanbul 2004, s. 233-34. Hıristiyanlık öncesinde ismi Bakkhos veya Dionysos bereket tanrısı, aynı zamanda şarap tanrısıdır. Onunla ilgili ayinlerde şarap kullanılmıştır. Meselâ, bayramlarda şarabın kullanımını Mircea Eliade ve Ioan Petru Caulino’nun Dinler Tarihi Sözlüğü’nde şöyle anlatılıyor: “llkbaharda şarap yeni mayalandığında, üç gün boyunca süren Anthestaria isimli eski ve yaygın bir bayram, Dionysos adına kutlanırdı. Bütün şehir kokteyl içerek veya büyük bir içki âlemi düzenleyerek bu bayramı kutlardı”. Mircea Eliade; Ioan Petru Couliano, Dinler Tarihi Sözlüğü, (çev. Ali Erbaş), İnsan Yayınları, İstanbul 1997, s. 99. Ayrıca şarabın dinlerle ilgisi için bkz. Savaşkan Cem Bahadır, 16. Yüzyıl Klasik Türk Şiirinde Şarap ve Şarapla İlgili Unsurlar, (Yayınlanmamış Doktora Tezi), İstanbul Üniversitesi SBE., İstanbul 2012, s.19-32.

[3] Mesela Dionysos dininin İncili diye nitelenen Euriphides’in trajedyası Euripides, Bakkhalar, (çev. Güngör Dilmen), Mitos ve Boyut Yayınları, İstanbul 2001, s. 22. Bakkhalar’da Dyonisos’a övgüler düzülür ve şöyle denir: “Haydin Frigya, Lidya dağlarına!

O törenlerin başı Bakkhos işte Hoy hoy!

Ovalarından süt akar, şarap akar, bal akar” (Euripides, Bakkhalar, s. 34.)

[4] Kontantamer buna tipik bir örneğin İbn Nuvaz divanı olduğunu söylemektedir. Tunca Kortantamer, “Sâkînâmelerin Ortaya Çıkışı ve Gelişimine Genel Bir Bakış”, Ege Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Araştırmaları Dergisi, 1983, sayı: 2, s. 82.

[5] Adiy b. Zeyd şarap sürahilerini benzettiği şey ceylandır. Şubrume b. et-Tufeyl şarabı kazlara, el-A’şâ horozun gözüne; Ebu Nuvas bakire kıza benzetir. Bu benzetmeye Mısırlı şâir Muhammed b. Ali el-Hâşimî ve Hîbetullah b. Vezir’de de rastlanılır. Bununla birlikte şarabın verdiği zararlar Kays b. Amir el-Minkârî ve Amir b. el-Zarab şiirlerinde dile getirir. Muallaka şâirlerinden Antare b. Şeddad ve el-Mutenebbi zararlarıyla birlikte yararlı yönlerini de ön plana çıkarmışlardır. M. Faruk Toprak, “Arap Şiirlerinde Adı Geçen Şarap Adları ve Bazı Hamriyyât Terimleri”, Ekev Akademi Dergisi, 2000, c.2, sayı: 3, ss. 169-173.

[6] Emevîlerde şarap kullanımının artışını Nebi Bozkurt şöyle anlatılır: “Emevîler döneminde refah seviyesinin yükselmesi ve farklı kültürlerin tesiriyle içki kullanımı yaygınlaştı. Yezîd b. Muâviye, Abdülmelik b. Mervân, Yezîd b. Abdülmelik ve Velîd b. Yezîd gibi Emevî hükümdarlarının içki kullanmaları da bunda etkili oldu”. Nebi Bozkurt, “İçki”, TDV İslam Ansiklopedisi, İstanbul 2000, c. 21, s. 456.

[7] Tunca Kortantamer, “Sâkînâmelerin Ortaya Çıkışı ve Gelişimine Genel Bir Bakış”, s. 82.

[8] Rıdvan Canım, Türk Edebiyatında Sâkînâmeler ve İşretnâme, Akçağ Yayınları, Ankara 1998, s. 22-25. İslam öncesi Sâsâniler devrinde şarabın İran edebiya- tında işlendiği bilinmektedir. Hamriyye türü İran edebiyatında hicri dördüncü asırda Dakîkî’nin şiirleriyle başlar. İran şiirinde Rudekî-i Semerkandî, Ömer Hayyam ve Hâkânî-i Şirvânî şarap şiirlerinde Arap edebiyatındaki hamriyye ile İran edebiyatında ayrı bir tür haline gelen ilk defa Nizâmî-i Gencevî tarafından isimlendirilen sâkînâme arasında geçiş özelliği taşıyan şiirler yazmışlardır. Rıdvan Canım, Türk Edebiyatında Sâkînâmeler ve İşretnâme, s.25-32. İlk defa Nizâmî-i Gencevî tarafından İskender-nâme içerisinde bir başlıkla sunulan sâkî-nâmenin; Mesnevî nazmıyla, mütekarib bahrinde yazılması hamriyyelerin İran Edebiyatında ayrı bir tür olmasına sebebiyet vermiştir. VII. yüzyıldan itibaren Nizâmî’nin etkisinde şarap şiirleri yazılmıştır. Fahreddîn-i Irâkî şarabı terci-i bendinde tasavvufi neşveyle işlemiştir. Selmân-ı Sâveci ilk müstakil sakiname örneğini verir. Hafız’dan sonra sakiname İran şiirinde yaygın bir tür halini alır. Sâkînâme türünde eserler veren diğer İranlı şâirler için bkz. Rıdvan Canım, Türk Edebiyatında Sâkînâmeler ve İşretnâme, s. 32-41.

[9] Yekta Saraç, “Tasavvuf Edebiyatına Ait Temel Bir Metin ve Türk Edebiyatına Yansımaları”, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi, İstanbul 2012, c. 30, s. 449; Yekta Saraç, “Tasavvuf Edebiyatında İçki Kavramına Giriş ve Yunus Emre Örneği”, İlmi Araştırmalar, 2014, sayı: 10, s.136.

[10] Yekta Saraç, “Tasavvuf Edebiyatında İçki Kavramına Giriş ve Yunus Emre Örneği”, s. 136-140.

[11] Yekta Saraç, “Tasavvuf Edebiyatında İçki Kavramına Giriş ve Yunus Emre Örneği”, s. 136.

[12] Fârız burada fariza terimi ile aynı kökten gelen bir ism-i fâildir. Farîza ise İslam Hukukunda bir kişinin mirastan alacağı hissedir. Bkz. Ali Bardakoğlu, “Ferâiz”, TDV İslam Ansiklopedisi, İstanbul 1995, c. 12, s.362-63.

[13] Süleyman Uludağ, “İbnu’l-Fârız”, TDV İslam Ansiklopedisi. İstanbul 2000, c.21, s. 41.

[14] Annemarie Schimmel, İslam’ın Mistik Boyutları, (çev. Ergun Kocabıyık), Kabalcı Yayınevi, İstanbul 2001, s. 271.

[15] Konya Yusuf Ağa Kütüphanesi nr. 7838’de bulunan nüsha en eski nüshadır. (Süleyman Uludağ, “İbnu’l-Fârız”, s. 41.) İbnü’l-Fârız’ın torunu Şeyh Ali (ö. 577/1182) tarafından derlenen nüsha, sonrasına aittir. Şeyh Ali, dayısı Kemaleddin Muhammed’in elindeki sağlam nüsha ile diğer nüshaları karşılaştırmış ve tahkik etmiştir. Muhammet İnce, İbnu’l-Fârız’ın Hamriyye Kasidesinin Arapça, Farsça ve Türkçe Şerhleri, (Yayınlanmamış Doktora Tezi), Hacettepe Üniversitesi, Ankara 2018, s. 10.

[16] Süleyman Uludağ, “İbnu’l-Fârız”, s. 41.

[17] Halit Özkan, Memlüklerin Son Asrında Hadis Kahire 1392-1517, Klasik Yayınları, İstanbul 2014, s. 180-82; Süleyman Uludağ, “İbnu’l-Fârız”, s.42.

[18] Yusuf Yıldırım, “Abdülmecid-i Sivâsî’nin Manzum Kasîde-i Hamriyye Çevirisi”, İstem Dergisi, 2015, sayı: 25, s. 159.

[19] Ayrıca Arapça; Dâvûd-ı Kayserî’nin (ö. 751/1350) Şerhu’l-Kasîdeti’l-mîmiyye’si, İbnu’l-Kemal’in (ö. 940/1534) Şerhu’l-Kasîdeti’l-hamriyye’si, Sibtu’l- Marsafî’nin (ö.965-66/1558-59) ez-Zucâcetu’l-billûriyye şerhi’l-Kasîdeti’l-hamriyye’si, Bedreddin Hasen el-Bûrînî’nin (ö. 1024/1615) Bahru’l-fâ’iz fî-şerhi dîvâni ibni’l-Fâriz’i, Abdülganî en-Nablusî’nin (ö. 1143/1731) Keşfu’s-sırri’l-gâmız fî-şerhi dîvâni İbni’l-Fârız’ı, İbn Acîbe’nin (ö. 1224/1809) Şerhu Hamriyyeti İbni’l-Fârız’ı, Emîn el-Hûrî’nin (1338/1919) Cilâ’ü’l-gâmız fî-şerhi dîvâni’l-Fârız’ı ve Farsça; Muhammed Hemedânî’nin (ö. 786/1385) Meşâribü’l-ezvâk’ı, Molla Câmî’nin (ö. 898/1492) Levâmi-i Şerh-i Kasîde-i Hamriyye’si, İdris-i Bitlisî’nin (ö. 926/1520) Şerh-i Kasîde-i Hamriyye’si sayılabilir. Bu şerhler hakkında -Şifâî Mehmed Dede’nin Hediyetü’r-Rahme’si hariç- ayrıntılı bilgi için bkz. Muhammet İnce, İbnu’l-Fârız’ın Hamriyye Kasidesinin Arapça, Farsça ve Türkçe Şerhleri, s.16-115.

[20] Şeyhî Mehmed Efendi, Vakâyiu’l-Fuzalâ, (haz. Ramazan Ekinci), Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı Yayınları, c.1, İstanbul 2018, s. 264; Uşşâkî- zâde İbrahim Hasib Efendi, Zeyl-i Şakâ’ik, (haz. Ramazan Ekinci), Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı Yayınları, İstanbul 2017, s. 246.

[21] Şeyhî Mehmed Efendi, Vakâyiu’l-Fuzalâ, c.1, s. 263; Uşşâkî-zâde İbrahim Hasib Efendi, Zeyl-i Şakâ’ik, s.245.

[22] Nev’î-zâde Atâyî, Hadâ’iku’l-Hakâ’ik fí-Tekmileti’ş-Şakâ’ik, (haz. Suat Donuk), Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı Yayınları, c. 1, İstanbul 2017, s. 935.

[23] Görev yaptığı diğer yerler için bkz. Uşşâkî-zâdeİbrahim Hasib Efendi, Zeyl-i Şakâ’ik, s. 645; Şeyhî Mehmed Efendi, Vakâyiu’l-Fuzalâ, c.2, s. 1028-29.

[24] Esrar Dede, Tezkîretü’ş-Şuarâ-yı Mevleviyye, (haz. İlhan Genç), Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Yayınları, Ankara 2000, s. 254.

[25] Sahîh Ahmed Dede, Mevlevilerin Tarihi, (haz. Cem Zorlu), İnsan Yayınları, İstanbul 2003, s. 307.

[26] Uşşâkî-zâde İbrahim Hasib Efendi, Zeyl-i Şakâ’ik, s. 646; Şeyhî, Şeyhî Mehmed Efendi, Vakâyiu’l-Fuzalâ, c.2, s. 1030; Esrar Dede, Tezkiretü’ş-Şuarâ el- Mevleviyye, s. 255.

[27] Esrar Dede, Tezkîretü’ş-Şuarâ-yı Mevleviyye, s. 255.

[28] Tahsin Yazıcı, “Fettâhî”, TDV İslam Ansiklopedisi, İstanbul 1995, c. 12, s. 485-86.

[29] Şifâî Mehmed Dede, Şerh-i Şebistân-ı Hayâl, Süleymâniye Kütüphânesi Serez nr. 2656,35b-38a.

[30] Şifâî Mehmed Dede, Şerh-i Şebistân-ı Hayâl, 2b.

[31] Şifâî Mehmed Dede, Hediyyetu’l-fukarâ, Millî Kütüphâne 06 Mil Yz A 6026/1, 1b.

[32] Şifâî Mehmed Dede, Hediyyetu’l-fukarâ, 1b-2a.

[33]Teẕyīlu’r-Risāle, evliyā´u’llāhdan ʿabādile, ismiyle müsemmā olan sālikīn beyānındadur ki, Isṭılāḥāt-ı Ṣūfiyye şerḥinde tercüme olunup bu mahalle s̠ebt olundı”. (Şifâî Mehmed Dede, Hediyyetu’l-fukarâ, 12b.) Bu ifâdeden Istılâhât-ı Sûfiyye’nin şerh edildiği yahut bu bölümünün tercüme edildiği anlaşılmaktadır. Bu bölümü Kaşânî’nin metni ile karşılaştırdık. Bir isim dışında çevrinin Kâşânî’nin sözlüğü ile örtüştüğü görülmüştür.

[34] Rundî’nin hayatı için bkz. Mustafa Kara, “İbn Abbâd er-Rundî”, TDV İslam Ansiklopedisi, İstanbul 1999, c. 19, s. 266-267.

[35] Şifâî Mehmed Dede, Şerh-i Mesnevî, İstanbul Süleymaniye Kütüphanesi, Daru’l-Mesnevî nr. 209, 1b.

[36] Charles Rieu, Catalogue of The Turkish Manuscripts in The British Museum, Londra 1888, s. 237.

[37] Davud el-Kayserî, Aşk Şarabı ve Hayat Kaside-i Hamriyye Şerhi, (çev. Turan Koç – Mehmet Çetinkaya), İnsan Yayınları, İstanbul 2015, s. 39-50.

[38] Muhammet İnce, İbnu’l-Fârız’ın Hamriyye Kasidesinin Arapça, Farsça ve Türkçe Şerhleri, s. 64.

[39] “Ben cinleri ve insanlan ancak Bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zâriyât, 51/56)

[40] Şifâî Mehmed Dede, Hediyyetu’r-rahme, 2a.

[41] Şebistân-ı Hayâl’i Mevlevî çilesini çıkardığı hengâmda 1070/1660’da tamamlamıştır. (Şifâî Mehmed Dede, Şerh-i Şebistân-ı Hayâl, 2b.) Hediyyetu’l- fukarâ’yı 1072/1662 senesinde Mısır’a vardıktan sonra tamamlamıştır. (Şifâî Mehmed Dede, Hediyyetu’l-fukarâ, 24b.) Mesnevî Şerhi’ni yazması Mısır’da kendisinden istenilmiş ve elimizdeki ilk iki deftere ait şerhin istinsahı ölümünden sonra 1083/1672 Şaban’ında tamamlanmıştır. (Şifâî Mehmed Dede, Şerh-i Mesnevî, 388b.)

[42] Mısır 1882’de işgali ile birlikte İngiliz sömürgeciliğiyle tanışmıştır. Bkz. Ahmet Yaramış, “Mısır’da İngiliz Sömürgecilik Anlayışı: Cromer Örneği (1883- 1907)”, Afyon Kocatepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 2007, c. 9, sayı: 2, ss. 121-130. Bu eserin British Museum’da 1888 tarihli bir mecmuada bulunması İngilizlerin eseri Mısır’dan aldıklarını göz önünde bulundurmaya neden olmaktadır.

[43] Şifâî Mehmed Dede, Şerh-i Mesnevî, 1b.

[44] Şifâî Mehmed Dede, Hediyyetu’r-rahme, 2b-3a.

[45]Şeyḫ-i nāẓım ḳuddise sirruhū ḥażretleri de ʿaşḳ u maḥabbet maʿnāsını şarāb kisvesiyle iẓhār itmiş ve şarāba ʿā’īd kelimelerden “müdāme” lafẓını tercīḥ eylemişdir ki maḳṣadı bunuñ şürbüne müdāvemet ve muvāẓebet olundıġına īmādır. Ẕāten bundan daha devāmlı ne olabilir?” Halil Karabulut, Tahir Olgun’un Levâmî Tercümesi (İnceleme-Metin), (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi), Trakya Üniversitesi SBE., Edirne 2014, s. 64.

[46] Halil Karabulut, Tahir Olgun’un Levâmî Tercümesi (İnceleme-Metin), s. 53-61.

[47] Şifâî Mehmed Dede, Hediyyetu’r-rahme, 2b-4a.

[48] Molla Câmî’de buna benzer “Nāẓım ḳuddise sırruhu diyor ki” ve benzeri ifadeler bulunmaktadır. Halil Karabulut, Tahir Olgun’un Levâmî Tercümesi (İnceleme-Metin), s. 17.

[49] Şifâî Mehmed Dede, Hediyyetü’r-rahme, 2a.

[50] Şifâî Mehmed Dede, Hediyyetü’r-rahme, 2a.

[51] “…şurūḥdan Surūrī Efendi merḥūm şerḥi ve İsmāʿīl Efendi merḥūm şerḥi bulunup müṭālaʿa olunduḳda, Surūrī Efendi ḥikāyāt-ı ṭavīle īrādı ile taṭvīl itmiş, İsmāʿīl Efendi āyāt [u] nükātı ve eḥādīs̠-i aḥvāli benānı ile taṭvīl itmiş; kürsīde anları naḳl, sāmiʿīne melāl īrās̠ itmekle faḳīr, kürsīde naḳl idecek miḳdār iḫtiṣār üzre ders-be-ders bir şerḥ tesvīd itdüm.” (Şifâî Mehmed Dede, Şerh-i Mesnevî, 1b.)

[52] Hulusi Kılıç, “Sarf”, TDV İslam Ansiklopedisi, İstanbul 2009, c. 36, s. 136.

[53] Şifâî Mehmed Dede, Hediyyetu’r-rahme, 24a-b.

[54] “Uyan! Allah dostlarına ne korku vardır, ne de onlar mahzun olurlar!” (Yûnus, 10/62).

[55] “Uyan! Allah dostlarına ne korku vardır, ne de onlar mahzun olurlar!” (Yûnus, 10/62)

[56] Şifâî Mehmed Dede, Şerh-i Mesnevî, 122b.