Siyer Literatürünün Güvenilirliği Problemi

Siyer Literatürünün Güvenilirliği Problemi

Cilt/Sayı

2018 29. cilt – 1. sayı – İslam Tarihi

Yazar

Şaban ÖZa

aİslam Tarihi AD, Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, Kahramanmaraş

Öz

Siyer-tarih metinlerine karşı özellikle hadîs çevrelerinde geçmişten bugüne kadar devam eden olumsuz bir yaklaşım görülmektedir. Gerekçesini kendi ilmî şartlarına uymaması oluşturan bu olumsuz yaklaşımın ne kadar sıhhatli ve genel geçer olduğu tartışılabilir. Ancak farklı iki ilmin birbirlerinin şartlarına uymadığı için mevcut metinlerine karşı güvensizlik ifadesinin sorunlu olduğu da açıktır. İşte bu çalışmamızda siyer literatürünün güvenilirlik problemini ele almaya çalışacağız. Hakeza İslâm tarihçilerine yöneltilen tenkidî bir yaklaşıma sahip olmamaları eleştirisinin getirdiği metne karşı itimatsızlığın ne kadar kabul edilebilir olduğu, siyer metinlerinin güvenilirliğini etkileyen unsurlar ve klasik dönem siyer müelliflerinin tenkitçilik algıları üzerinde duracağız.

Anahtar Kelimeler

Siyer; tenkit; tahrif; metin; tarihçilik

Abstract

There has been an ongoing negative approach to sirah-history texts especially in the hadith environments from past to present. The wholesomeness and the general validity of this negative approach are questionable; the justification of this negative approach is based on the fact that it fails to comply with its scientific conditions. However, it is also obvious that there is a problematic expression of unreliability towards the existing texts because two different sciences do not comply with each other’s conditions. We will attempt to discuss the problem of reliability of the sirah literature in this study. Likewise, we will focus on the fact that how acceptable is the mistrust towards text caused by the criticism directed to Islamic historians about having no critical approach, on the factors affecting the reliability of sirah texts and the criticism perceptions of sirah authors of the classical period.

Keywords

Sirah; criticism; manipulation; text; historiography


Malum olduğu üzere tarihin her döneminde insanlar farklı çıkar ve beklentilerine mebni olarak ya kendi dönemlerine ya da geçmişe ait haberlere ekleme, çıkarma, gizleme, yeniden üretme gibi birçok şekilde müdahale etmişler, istedikleri, arzuladıkları çerçeveye oturtmaya çalışmışlardır. Tarihin bu şekilde istismarı, ona karşı güvensizliği ortaya çıkartmış, ilmî konumunu sarsmış, onu beşerî ilimler arasından çok; hurafe, masal, mitoloji, efsane gibi alanlar arasında zikredilmesine sebep olmuştur. En başından beri Tarihin, hurafe haline gelen abartılı anlatımları, aklın ve beşerî tecrübenin kabulde zorlanacağı hikâyeleri barındırması ona olan güvensizliği daha da artırmıştır. 

İslâm tarihi metinleri de bu tür güven tartışmalarından hali kalmamıştır. Diğer kültürlerdeki gibi İslâm tarihi metinleri arasında da bol miktarda mitolojik haberlerin yer alması, siyasî-dinî veya bireysel menfaat gruplarının haberler üzerindeki açık müdahaleleri, aynı güvensizliği İslâm kültür coğrafyasına da taşımıştır. Bu güven problemini aşmak için İslâm ilim çevrelerinin getirdiği “sened-metin incelemesi” (cerh ve ta’dil) diğer İslâmî ilimler gibi siyer metinlerinde de uygulanmaya çalışılmış veya Siyer’in kendine has yapısı itibariyle farklı tedkik yöntemleri geliştirilmiştir. Mamafih Siyer, sened-metin ilişkisine sahip İslâmî ilimler arasında olsa dahi bir yönüyle hadîs, bir yönüyle tarih bir yönüyle tefsir ve hatta fıkhı iç bünyesinde barındırmakla kendine has ilmî yapısıyla diğerlerinden ayrılmaktadır. 

Siyer’in salt “Peygamberin biyografisi” olmadığı, aynı zamanda “Peygamberin modelliği”ni de ifade etmesi bakımından bazı metinlerle sınırlı kalması gerekirken toptan bütün ilme karşı dile getirilen itimatsızlığın giderilmesi lüzumu açıktır. Bu bağlamda Siyer, sadece doğru anlaşılması gereken tarihî bir şahsiyetin hayat hikâyesine ait metinleri değil, bilakis onun tebliğ ettiği dinin pratikteki karşılığı olması açsından da son derece hayatî metinler ihtiva etmektedir. Sonuç olarak Siyer’in diğer İslâmî ilimlerden hiç de az olmamak kaydıyla ciddi bir tenkit ameliyesine tutulması, tercih değil olmazsa olmaz bir zorunluluktur.   

İslâmî ilim çevrelerinde mevzû (uydurma) haberin ortaya çıkış dönemiyle ilgili farklı görüşler ileri sürülmüştür. Uydurma haberlerin Resulullah zamanında ortaya çıkmadığını savunanlar, genellikle Resulullah’ın mevcudiyetini ve ashaba kizb nisbet etmenin mümkün olamayacağını delil getirmektedirler. Uydurmanın Hz. Muhammed zamanında ortaya çıktığını söyleyenler ise görüşlerine, delil olarak Resulullah’ın, “Her kim benim adıma yalan söylerse, cehennemde yerini hazırlasın.[1] hadîsini ve bu hadisin vürûd sebebini[2] ileri sürmektedirler. Şahsî kanaatimizin İslâm kültür ve ilim tarihinde ilk yalan haberin Hz. Peygamber döneminde ortaya çıktığı yolundadır. Öncelikle belirtelim ki, Resulullah zamanında mevzû haberin ortaya çıkmadığını savunanların yanıldıkları nokta, bu işi sadece Müslümanların yaptığını sanmalarıdır. Oysa yalan haberin çıkış kaynakları oldukça çeşitli olabilmektedir. Nitekim Müseylime’nin Resulullah’ın yanından ayrılarak kabilesine ulaştığında, “Ben onunla birlikte bu işe ortak edildim” demesi ve heyettekileri buna şahit tutması,[3] Resulullah’ın Yemâme halkına gönderdiği Reccâl b. Unfuve’nin oraya ulaşınca Hz. Peygamber’in, Müseylime’yi kendisine ortak yapmış olduğuna dair yalan şahadette bulunması[4] o dönemdeki yalan haberlerden bir kaçıdır. Bütün bunların haricinde, bir iftira niteliği de taşıyan İfk hâdisesi dahi tek başına Resulullah zamanında mevzû haberlerin ortaya çıktığına delildir. Bu haberlerde dikkati çeken husus, töhmet altında tutulanın ashab değil, menfaatperest ya da münafık kişiler olduğudur. Hz. Peygamber dönemi, İslâm tarihinde mevzû haberin doğuş dönemi olmasına karşın; gerek Resulullah (sav)’in mevcudiyeti, gerekse de bu işe tevessül edebilecek şahısların toplum baskısı altında olmaları, kısmen de olsa mevzû haberin yaygınlaşmasını önlemiştir. Ne var ki, sonraki dönemlerde bu faaliyet artarak devam etmiştir. [5]  

Siyer literatürünün güvenilirliği meselesini tam olarak ortaya koyabilmemiz, başka bir ifadeyle olumlu veya olumsuz aşırı bir çıkarıma ulaşmamamız için öncelikle ilmî açıdan Siyer’in diğer ilimlerden farklılığını ana hatlarıyla ortaya koymamız gerekmektedir. Aksi halde bir ilmin verileriyle Siyer literatürü hakkında karar vermek sağlıklı bir yaklaşım olmayacaktır.

    A.  HADÎS-SİYER İLİŞKİSİ 

Özellikle Mihne sürecinin sona ermesiyle siyasî destek bulan ehl-i hadîsin güç kazanması, İslâmî ilimlerde ciddi dönüşümü de beraberinde getirmiştir. Artık sarayın maddi-manevi desteğini yanına alan hadîs çevreleri neredeyse bütün ilimleri kendilerinin bir şubesi olarak değerlendirmiş, Hadîs’i bütün ilimlerin neşet ettiği ilk ve ana ilim olarak kaydetmişlerdir. Ne var ki, üzerinde hiç tartışılmadan kabul gören bu tezin mevcut veriler ışığında pek bir karşılığının olmadığı son derece açıktır. Zira ilk dönem ulemâsını ilmî bazda muhaddis, müfessir, fakih, müerrih gibi bir tasnife tutmak mümkün olmadığı gibi, ilk eserlerin hadîs eserleri olduğunu söylemek de hakeza mümkün değildir. Burada sadece İbn Abbâs, İbn Ömer gibi isimlerden değil, Urve, Zührî gibi sonraki dönem isimlerinden bahsettiğimizi, bu isimlerin herhangi bir ilimle özdeşleştirmenin sağlıklı bir yaklaşım olmayacağını da eklemeliyiz. Sonuç itibariyle Siyer, Hadîs’in bir şubesi olmadığı gibi, tıpkı Hadîs gibi kendi doğuş, gelişim sürecini yaşamış bağımsız bir ilimdir. Bu bağımsızlığını zaman içerisinde kaybet(tiril)miş (veya unutulmuş) olması onun hep öyle olduğu anlamına gelmediği gibi, bugün de bağımsızlığının görmezden gelinmesine mazeret teşkil etmez. Bu yüzden de sened ilimleri arasında güçlü bir yere sahip Hadîs ilmiyle aralarındaki farklılıklara işaret, özellikle de o çevreden gelen güvenilirlik sorgulamalarının da kabul edilebilirlik düzeyi hakkında bir fikir verecektir.        

1. METODOLOJİ FARKLILIĞI

Siyer ilmi, ne kadar inkâr edilirse edilsin, ne kadar görmezden gelinirse gelinsin diğer İslâmî ilimler gibi bir ilimdir. Dolayısıyla kendine has kaynaklarının, yönteminin, kavramlarının olması son derece doğaldır. Doğal olmayan ve tartışılması gereken husus, başka bir ilmin verilerinden hareketle Siyer metinlerine dair sıhhat sorgulamasına girişmektir. Özellikle de bazı konularda titiz davranılmadığının itiraf edildiği[6] bir ilimin verileriyle Siyer literatürüne karşı güvensizlik imasında bulunulması oldukça şaşırtıcıdır. 

İlimlerin kendilerine has yapılarına binaen aralarında usûl farklılıklarının olması da esasen kaçınılmazdır. Hedefi Hz. Peygamber’in sözlerine tam bir isnadla (sözün sahibine) ulaşmak olan Hadîs ile hedefi; kronolojide boşluk bırakmamak olan (hâdiseye ulaşmak) Siyer’i aynı metodolojiyle değerlendirmek pek de tutarlı bir yaklaşım olmasa gerekir. Aynı şekilde çalışma alanı itibariyle helal-haramı izah eden, açıklayan ve hatta teşriî kaynağı konumunda olan hadîsin, râvilerinde dinî hassasiyetler araması son derece doğaldır. İslâmî evâmire dair nakillerde bulunacakların Müslüman olma şartında da yadırganacak hiçbir durum yoktur. Fakat yadırganacak olan husus aynı şartı Siyer râvîlerine de getirmek ve hatta yetinmeyip gayrimüslimlerden nakillerde bulunanları cerh etmektir.

Aynı şekilde Müslüman tarihçilerin haber sunum yöntemleri arasında önemli bir yere sahip olan ve konu bütünlüğünü sağlama adına oldukça önemli bir usûl olan telfîk sistemi de yine klasik cerh ve ta’dil yöntemine göre incelenebilecek bir sistem değildir. Binaenaleyh Siyer’in farklı bir usûle sahip olmasından mütevellit, usûle dair ileri sürülen güvenilirlilik endişelerinin pek bir karşılığı yoktur.    

2. YAKLAŞIM/İÇERİK FARKLILIĞI

Hadisçiler tarafından Müslüman tarihçilere yöneltilen “eleştiriden uzak oldukları” yolundaki suçlamayı da anlamak pek mümkün değildir. Zira mevzû hadîs eserleri muhaddislerin eserlerinde yer alan hadîslerden teşekkül ettiği gerçeği bir yana, eleştiriden kasıtlarının ne olduğu da apayrı bir sorundur. Zira her tarihçi naklettiği metnin sahih bir metin olmadığını, konuyla ilgili kendisine ulaşan metni naklettiğini bilir. Aynı şekilde klasik dönem bir tarihçi eserine şiiri, mitolojik bir kıssayı veya herhangi bir ehl-i kitap anlatısını pekâlâ alabilmektedir. Dönemin tarih algısını veya tarih yazıcılığını görmezden gelip modern dönem tarihçiliğini o dönemden beklemek ve hatta bu beklentiye dayanarak itham da bulunmak takdir edileceği üzere kabul edilebilir bir yaklaşım değildir. Dolayısıyla ilk dönem siyer eserlerindeki her haliyle asılsız olduğu belli olan haberlerden dolayı eser sahiplerini suçlamak yerine bu tür haberlere kültürel zenginlik olarak bakmanın daha sağlıklı bir yaklaşım olacağı kanısındayız. 

3. KAYNAK FARKLILIĞI

İbn İshâk’ın gayrimüslimlerden rivâyet etmesinin şiddetle tenkit edildiği malumdur.[7] İbn İshâk’ın, onları haber kaynakları arasında zikretmekten çekinmemiş olmasına dahi bakmaksızın cerh edilmesine rağmen aynı kaynakları kullanan ancak aynı zamanda kendi disiplinlerinde de otorite olan Zührî gibi isimlerin bundan dolayı cerh edilmemesi ortaya samimiyet problemi de çıkartmaktadır. İbn İshâk’ın, Yahudi, Mecusî, Hıristiyan tarihleriyle ilgili olarak, başvurması gereken kaynaklar onlardı ve İbn İshâk da gayet haklı olarak, tarihlerini onlardan almıştır. İbn İshâk’ın, onlardan aldığı rivâyetlere dikkat edilecek olursa, bunların, Yahudilerin kendi aralarında cereyan etmiş hâdiselerle veya dış olaylara bakış açılarıyla ilgili nakiller olduğu görülecektir.[8] İbn İshâk’ın bu haberlere ulaşmak için, onlardan başka bir kaynağı yoktu ve İbn İshâk’ın yaptığı, ilgili konulardaki yegâne kaynaklarına müracaat etmekten ibaretti.[9]   

Netice itibariyle, disipline dair farklılıklara dikkat etmeksizin ileri sürülen sıhhate dair olumsuz hükümlerin bağlayıcılıklarının sorgulanması gerekmektedir. Aksi halde doğruya ulaşma hassasiyetinden değil, ilmî kaprislerden bahis gündeme gelecektir. Bu da özellikle günümüzde ihtiyacını hissettiğimiz interdisipliner çalışmaların önünde ciddi engel olarak varlığını sürdürecektir. Bu yüzden klasik dönemde yapılan bu tür hataların günümüzde neredeyse aynıyla tekrarından vazgeçilmesi, ilimlerin birbirinin rakibi veya sahibi değil, yardımcısı olarak kabulü, çağdaş kısır çatışmaların önüne geçme adına kaçınılmazlık arz etmektedir.  

    B. SİYER LİTERATÜRÜNÜN GÜVENİLİRLİĞİNİ OLUMSUZ YÖNDE ETKİLEYEN FAKTÖRLER

Mevzû haberin ortaya çıkış nedenleri hakkında neredeyse bütün kaynaklar aynı listeyi vermektedirler. Mamafih siyer alanında mevzû haberin ortaya çıkmasında da aynı unsurların etkin olduğunu söyleyebiliriz. Dolayısıyla bu faktörleri, haber vaazındaki etkinleri bağlamında değil, siyer metinlerine etkileri çerçevesinde ele alacağımızı ifade etmeliyiz. 

1. DİNÎ-SİYASÎ ETKENLER

İslâm itikadî mezheplerine baktığımızda inanç boyutu itibariyle siyasetle dinin birbirinden ayrılmaz şekilde iç içe girdiği, hilâfet, yönetim, maliye vs. gibi unsurların dinî meseleler olarak değerlendirildiği görülmektedir. Hiç şüphesiz bu durumda mezheplerin ortaya çıkışında siyasî meselelerden daha çok, İslâm’ın kendine has din-dünya/siyaset bütünleşmesinin katkısı vardır. Nitekim bir şekilde ana kitleden ayrılan mezheplerde inanca dönüştürülmüş olan tarihin son derece etkin bir yere sahip olduğu görülmektedir. Özellikle de kendilerine bir köken veya meşruiyet bulma derdinde olanlar açısından “tarihî hâdiseler”in apayrı bir yeri vardır. İşte bu yüzden de mezheplerin tarihi yeniden inşa etme çabalarına çok sık rastlanılmaktadır.[10] Tabiî bu yeniden inşâ faaliyetinde göz önünde bulundurulan tek husus tarihin değil mezhebin doğrularıdır. Mezhep tarihçisi veya dâîsi, her ne surette olursa olsun mezhebinin ideolojisini, hukukunu, siyasetini, kabullerini, vazgeçilmezlerini Hz. Peygamber’e onaylatmak adına siyer metinlerine yönelmekte ve bir şekilde (ya yeniden üreterek ya da mevcuda müdahil olarak) “metni” kendi arzuladığı şekle sokmaktadır. Kur’ân’ın metinsel dokunulmazlığını dahi yorumla aşan zihin dünyasının böyle bir dokunulmazlığa sahip olmayan siyer-hadîs metinlerine karşı ne kadar pervasız olacağı sanırım izahtan varestedir.

Siyâsî, itikadî veya ırka dayalı oluşumlar, az ya da çok tarih yazıcılığını etkilemiş; kendi arzuları doğrultusunda tarih merviyâtı üzerinde birtakım tasarruflarda bulunmuşlardır. Genellikle içeriğini değiştirme, ekleme ve üretme şeklinde görebileceğimiz bu tasarruflar, haberin kullanım amaçlarına bakmak suretiyle, kısmen de olsa tespit edilebilecek niteliktedir. Gruplar, kendi düşüncelerini onaylamayan râvi ve müellifleri de ciddi anlamda baskı altında tutmuşlar, onların ilmî derecelerini düşürmek için, Kaderî, Şiî gibi ithamlarla haberlerinin değerini düşürmeye çalışmışlardır.[11]

Siyasî hedeflere ulaşmanın yolu olarak dinî nassları kullanma konusunda Şîa, Şuubiye ve Zındıklık hareketlerinin siyer metinlerini yağmalaması kadar iyi niyetli (!) birtakım oluşumları da burada zikredebiliriz. Kastımız özellikle hadîsleri talan etme konusunda ayrı bir yere sahip olan “iyiliği emir-kötülükten nehiy” grupları değil, diğer dinlere karşı Hz. Peygamber’i savunmayı dinî bir vecibe addeden ancak yöntem olarak gayridinî bir usûlü benimseyen gruplardır. Fetihlerle beraber aynı yaşam alanını paylaştıkları farklı din mensuplarıyla muhtemelen sokakta, pazarda başlayan tartışmalar zamanla daha profesyonel hale gelmiş, ilmî münazaralar başlığı altında sürdürülmüştür. Bu tartışmaların ana eksenini Hz. Peygamber’in risâleti oluşturuyordu ki, özellikle de nübüvvetin şartı olarak sunulan mucize konusunda Müslüman ilim dünyası ciddi sıkıntı yaşamıştı. Ne var ki, çok geçmeden bu sıkıntı kussâsın da rehberliğiyle aşılmış çok kısa bir sürede hiçbir peygamberle kıyaslanmayacak ölçekte mucizât-ı Ahmediyye haberleri “bir şekilde” (ulama, uyarlama, inşa ve tabiî ki yeniden imal) arzu edilen seviyeye ulaştırılmıştır.[12] Yeri gelmişken şunu da ifade etmeliyiz ki, bu alandaki açığı kapatmak için Müslümanlar sadece siyer metinleri üretmiş de değillerdir. Bilakis Tevrat ve İncillerden olmadı gizli kitaplardan haberler ürettiklerini de eklemeliyiz.[13] 

2. KABİLEVÎ ETKENLER

Siyer metinlerinin sıhhatini olumsuz yönde etkileyen bir diğer husus ise Arap tarihinde ciddi ve etkin bir müsebbib olarak kaydedilen “asabiyet” (kabilecilik) olgusudur. İlk dönem siyer râvîleri de yaşadıkları toplumun gereğini yerine getirmişler ve aslında son derece insanî bir davranış olarak değerlendirdiğimiz “kabilesini sahiplenme” adına naklettikleri metinler üzerinde koruma-öne çıkarma şeklinde tezahür eden yazım/anlatım örnekleri sergilemişlerdir. En düşük düzeyde dahi olsa kabile asabiyetine mensup kaynaklarımız, kabilesini övme, savunma veya rakip kabileyi yerme bağlamında siyer metinlerini kullanmışlardır. Burada illa da kasdî bir tahrifin yapıldığı gibi bir sonuç çıkartılmaması gerektiğini bilhassa belirtmeliyiz. Ancak onlar, kabilelerini öne çıkaran rivâyetlerin neşrine gayret göstermişler veya ellerindeki malzemeyi kabilesi üzerinden sunmuşlardır. Bazen râvî, kabilesini savunma gayreti içerisine girerken, bazen rivâyetiyle kabilesinin önceliğini ifadeye çalışmış, bazen de savunma adına kabilesinin ismini listelerden çıkartmıştır. Nitekim Akabe Biat’inde, Müslümanları yaptıkları iş konusunda tekrar düşünmeye çağıran Abbâs b. Ubâde b. Nadle el-Ensârî’nin konuşmasını, ikisi de Medineli olan Âsım b. Ömer ve Abdullah b. Ebî Bekr getirdikleri yorumlarla savunma ihtiyacı duymuşlardır.[14] Aynı şekilde Abdullah b. Ebî Bekr, naklettiği bir haberde, hâdiseye konu olan şahısların isimlerini -verdiği söze binâen- İbn İshâk’tan gizlerken,[15] muhtemelen kaynağı, kabilevî endişelerden hareket ediyordu.[16]

3. DIŞ ETKENLER

Çevre kültürlerin Siyer metinlerinin güvenilirliğini etkilediği en önemli nokta Peygamber tasavvurundaki değişimlerdir. Bu değişime bağlı olarak oluşturulan literatürün sıhhat konusunda ciddi sorunlar barındırdığını açık yüreklikle ifade etmek durumundayız. Özellikle de az önce yukarıda kaydettiğimiz mucize algısının ürettiği edebiyatın hacmi çevre kültürlerin etkisinin de boyutlarını ifade açısından önemli olduğu kanısındayız. Bütün bunların siyer metinlerinin genişlemesinde ciddi katkısı olduğu açıktır. Binaenaleyh yorumsal genişlemenin değil, içerik genişlemesinin siyer metinlerine karşı güvensizliği haklı olarak artırdığını da eklemeliyiz. İlk dönemlerde bilinmeyen bir haberin bir anda üçüncü dördüncü asırda karşımıza çıkmasını “kayıp literatürün” keşfiyle izahı pek de kabul edilebilir görünmemektedir. Çevre kültürlerin tesiri sadece o kültürel birikime muttali olan Müslümanlar eliyle gerçekleşmemiş, bilakis bilgi birikimlerini İslâm kültür havzasına taşımada son derece arzulu olduklarını söyleyebileceğimiz mühtedilerin de ciddi katkısı olmuştur.   

4. ŞAHSÎ ETKENLER

Hadîs mevzûât literatüründe şahsî menfaat teminin nasıl etkin olduğu malumdur. Aynı şekilde siyer metinleri üzerinde de bu tür müdahalelerin olduğunu söyleyebiliriz. Zührî’nin dedesinin Uhud’daki konumunu gizlemeye çalıştığı ithamı[17] veya Şurahbîl b. Sa’d’ın bilgilerini şantaj amaçlı kullanması[18] gibi vakalardan daha çok kaynak konumunda olan şahısların anlatılar üzerindeki tesirinden bahsettiğimizi de eklemeliyiz. Zira ilk anlatıcılar/nakilciler konumunda olan bu şahısların tasarruflarının geri dönülemez/telafi edilemez nitelikte olduğu açıktır. Özellikle de sahabe dönemi siyasî mücadelelerin bu tür müdahalelere (bildiğini gizlemek de dâhil olmak üzere) kapı araladığı, teşvik ettiği anlaşılmaktadır. Nitekim bu konudaki en meşhur anlatı, Hz. Âişe’nin, Hz. Ali ile arasındaki meseleden dolayı, Resulullah’ın hastalığında evine taşınması naklinde onu ismini dahi zikretmemesi hâdisesidir.[19]  

    C. SİYER LİTERATÜRÜNÜN GÜVENİLİRLİĞİNİ OLUMLU YÖNDE ETKİLEYEN FAKTÖRLER  

Siyer literatürünün, sadece olumsuz değil, olumlu anlamda da güvenilirliğini etkileyen unsurların değerlendirilmesi gerekmektedir ki ancak bu şekilde siyere dair bir metnin/anlatının güvenilirlik durumu hakkında konuşmak mümkün olabilecektir. Genel itibariyle Siyer haberlerinin güvenilirliğini olumsuz yönde etkileyen unsurların bütün siyer nakillerine karşı toptan bir güven problemi yaşatmaması lüzumu açıktır. Zira bırakalım bu unsurların metin üzerindeki etkisini bu etkenlerin belirlenmiş ve kaydedilmiş olması dahi bu toptancılığı engellemeye yeter nedendir. 

1. İLK SİYER KAYNAKLARININ TENKİT FAALİYETLERİ

İlk dönem İslâm tarihçilerin tenkit faaliyetlerinden uzak durdukları ithamı maalesef kaydıyla onlara karşı ciddi bir haksızlığı da gündeme getirmiştir. Üstelik sadece itham sahiplerinin bağlı oldukları disiplinin tenkit metodolojisi çerçevesinde değerlendirmeleri de bu haksızlığın boyutlarını artırır niteliktedir. Zira siyer metinleri dikkatlice incelendiğinde siyer râvî ve müelliflerinin dönemlerine ve hatta dönemlerindeki diğer ilimlere kıyasla ciddi bir tenkit faaliyeti içerisinde oldukları görülecektir. Bu konuda en dikkat çekici şahıs olması itibariyle İbn İshak’ın durumunu zikretmemiz gerektiği kanaatindeyiz. İbn İshâk’ın metinler üzerinde pek konuşmadığı, sıhhatleri hakkında yorumlar yapmadığı en azında böyle bir tarih algısına sahip olmadığını söyleyebiliriz. Mamafih aynı İbn İshâk, haberlerini sahihten zayıfa doğru bir tasnifle sunduğu görülmektedir.[20] Onun bu haber sunma yöntemi dahi ilgili konudaki duyarlılığını göstermesi bakımından takdire şayandır. Haberin sıhhati konusunda yeni kavramlar geliştirmeye çalışan Vâkıdî, şiirlerin sıhhati konusunda görüşler belirten İbn Hişâm, eserini tamamen rivâyetlerin karşılaştırılması üzerine kuran İbn Sa’d’ı düşündüğümüz de bu ithamın aslında ne kadar haksız olduğu daha iyi anlaşılacağı gibi, siyer literatürüne karşı duyulan itimatsızlığın da tarihî gerçeklikten ziyade alandan uzak zihin dünyasının ön yargılarından kaynaklandığını belirtmeliyiz.

2. İLK SİYER KAYNAKLARININ OBJEKTİFLİK ANLAYIŞLARI

Siyer literatürünün güvenliği konusunda olumlu katkı olarak zikredeceğimiz bir diğer husus ise ilk dönem siyer müelliflerinin objektiflik anlayışlardır. Müslüman siyer müelliflerinin tarih yazımında objektiflik anlayışları; hislerini, duygularını yansıtmamak veya buna göre yorum, değerlendirme yapmamak olarak değil, bilakis inançlarını, duygularını bazen uç nokta diyebileceğimiz şekilde belirtmek, inançlarına ters dahi olsa kendilerine ulaşan her türlü metni/anlatıyı dokunmaksızın nakletmek şeklinde cereyan etmiştir. Başka bir ifadeyle ilk siyer müellifleri objektifliği; inancı, düşünceyi beyan etmemek, hislerini nakillerine yansıtmamak gibi bir ideal olarak değil, daha gerçekçi ve uygulanabilir olan, kendilerine ulaşan her türlü haberin içeriğine dokunmaksızın nakletmek, bir sonraki nesile aktarmak olarak algılamışlar ve uygulamışlardır. Sonraki nesillerin müdahalelerini saymazsak, onların bu uygulamalarında başarılı olduklarını söyleyebiliriz.[21] Netice itibariyle herhangi bir hassasiyete mebni olarak metne dokunulmamasının, o metnin sıhhati bağlamında olumlu bir katkı sağladığı açıktır. Tabi burada şunu da eklemeliyiz ki, sonraki süreçte özellikle de dinî hassasiyetler siyer metinleri üzerinde sansürü getirmiş ve bu da doğal olarak ayrı bir güven sorununu ortaya çıkartmıştır.      

3. SİYER LİTERATÜRÜNÜN KİTABÎ OLMASI 

Sadece siyer özelinde değil bütün İslâmî ilimlerde nakil ifadelerinin doğru anlaşılamaması veya art niyetli yaklaşımlar neticesinde mevcut merviyâtın sözlü/şifahî geleneğe işaret ettiği yolunda geçmişten beri süregelen ve bugün dahi devam ettirilen bu son derece hatalı ve gayriilmî söylemin genel bir güven problemini beraberinde getirdiği açıktır. Ancak son dönemlerde yapılan araştırmalar neticesinde sanılanın aksine siyer-hadîs literatürünün şifahî değil kitabî bir zemine dayandığı ortaya konulmuştur. Şunu özellikle kaydetmeliyiz ki her ne kadar siyer metinlerinde şifahî naklin izlerine rastlanıyor olsa dahi uzun yıllar sürecek olan birinci elden şahitlikler, görgü tanıklıkları, kabile anlatıları gibi istisnaları hariç bırakacak olursak ikinci nesilden itibaren gelen siyer haberlerinin neredeyse tamamı yazılı metinlere dayandığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Binaenaleyh her ne kadar siyer metinlerinin kitâbî olması güven problemini tamamıyla ortadan kaldırmaya yeterli olmasa da en azından sözlü geleneğe yöneltilen “korunmamış/tahrife açık” suçlamasının etkisini düşüreceği de açıktır.

    SONUÇ

Son dönemlerde ülkemizde hem alan içi, hem alan dışından birilerinin siyer literatürüne karşı ya “sorgulanamaz/hepsi sahihtir” ya da “uğraşılmaz/hepsi uydurmadır” şeklinde iki uç yaklaşım sergiledikleri görülmektedir. Bu iki kabulün de temelden sorunlu olduğunu, ilmî olmadığını kaydetmeliyiz. Ne bizim geleneğimizde ne de çağdaş metodoloji verilerine göre bir ilmin sahip olduğu bütün veriler hakkında genellemeci bir yaklaşımın karşılık bulmadığı muhakkaktır. Her ne kadar bu tür söylem sahiplerinin, ilmî yaklaşım gibi bir kaygılarından bahsetmek güç ise de dile getirdikleri hususlardaki şatafatlı ve üst perde ifadelerin bilgi zemininden mahrum kitleler üzerinde etkili olduğunu maalesef kaydıyla eklemek durumundayız.

Netice itibariyle Siyer literatürünün güvenilirliği meselesinde şu hususları kaydedebiliriz: 

a. Siyer literatürünün güvenilirlik ölçeği Hadîs, Tefsîr gibi diğer İslâmî ilimlerden daha aşağıda veya yukarıda değildir. Onların yaşadığı sorunlar aynıyla Siyer için de söz konusudur.

b. Siyer metinlerine karşı, toptan sahih veya toptan mevzû şeklinde genellemeci bir yaklaşım içerisine girmek ilmî değildir. 

c. Siyer literatürünün güvenliğini olumsuz manada etkileyen unsurların biliniyor olması, bu etkenlerin müdahalelerini tespit açısından önemlidir. Yapılması gereken bu grupların amaçları ve çalışma yöntemleri perspektifinde metinlerin ciddi bir şekilde incelenmesidir.

d. Diğer disiplinlerin kendi metodolojileri, yaklaşımları çerçevesinde Siyer’i değerlendirmeye kalkışmaları sağlıklı bir yaklaşım değildir.

e. İslâmî ilimler birbirlerinden doğmadıkları gibi, birbirlerinin şubesi, temsilcisi de değillerdir. İslâmî ilim geleneğinin yeniden inşası adına disiplinlerin birbirleriyle ilişkileri suçlamak, ötelemek değil yardımcı olmak ve yararlanmak ekseninde sürdürülmelidir. 


 KAYNAKÇA

[1] Müslim, Ebu’l-Hüseyin Müslim b. el-Haccâc (261/874), Sahîh, I-III, thk., tsh., tlk: M. Fuâd Abdulbâkî, Çağrı Yay., 2. Bsk., İst. 1992,I, 9-10; İbn Mâce, Ebû Abdillah Muhammed b. Yezîd el-Kazvinî (275/888),  Sünen, I-II, thk., şrh.,  tsh: M. Fuâd Abdulbâkî, Çağrı Yay., 2. Bsk., İst. 1992, I, 13-14; Hadisin tarikleri için bkz., Makdisî, Ebu’l-Fadl Muhammed b. Tahir (İbnu’l-Keyserânî) (507/1113), Kitâbu Ma’rifeti’t-Tezkira fi’l-Âhâdisi’l-Mevdua’, thk: İmâduddîn Ahmed Haydar, Beyrut 1985, 25-59.

[2] Makdisî, 23-24; Aliyyu’l-Kârî, Ali b. Muhammed b. Sultân (1014/1605), el-Esrâru’l-Merfua’ fi’l-Ahbâri’l-Mevdua (Mevduâtu’l-Kübrâ), thk., tlk., şrh: Muhammed b. Lütfi es-Sebbâğ,  el-Mektebu’l-İslâmî, 2. Bsk., Beyrut/ Dımaşk  1986, 63-64.

[3] İbn Hişâm, Ebû Muhammed Abdulmelik b. Eyyûb el-Hımyerî (218/833), esSîretu’n-Nebeviyye, thk., şrh: M. es-Sekkâ-İ. el-Ebyârî-A. Şelbî, I-IV, Kahire tz., IV, 577.

[4] Taberî, Ebû Cafer Muhammed b. Cerîr  (310/922),Târîhu’l-Ümem ve’l-Mülûk (Târîhu’t-Taberî), I-VI, Beyrut 1988, II, 276.

[5] Şaban Öz,  Hz. Peygamber’in Siretiyle İlgili Mevzû Haberlerin Tarihi Değeri, (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi), Ankara 1999, 10-11.

[6] Bkz., Hatîbu’l-Bağdâdî,Ebû BekrAhmed b. Ali b. Sâbit (463/1070),el-Kifâye fî İlmi’r-Rivâye, thk., tlk: Ahmed Ömer Hâşim,  Dâru’l-Kitâbi’l-Arabî, 2. Bsk., Beyrut 1986, 162-163; Suyûtî,  Ebu’l-FadlAbdurrahman b. Ebî Bekr (911/1505),  Tedrîbu’r-Râvî fî Şerhi Takrîbi’n-Nevâvî, thk., tlk: Ahmed Ömer Hâşim, I-II, Dâru’l-Kitâbi’l-Arabî, Beyrut 1993, I, 252.

[7] Bkz., Şaban Öz, İlk Siyer Kaynakları ve Müellifleri, İsar Vakfı Yay., İstanbul 2008, 239-240. 

[8] Bkz. İbn Hişâm, II, 564; III, 192.

[9] Öz, Siyer kaynakları, 239.

[10] Tarihin Şîa özelinde inanç haline gelmesi konusunda bkz.,  Şaban Öz, “Şiî İnançların Zuhur ve Şekillenmesinde Tarihî Hâdislerin Rolü”, Diyanet İlmi Dergi, 2008, c. 44, sayı: 3, s. 73-86.

[11] Öz, Siyer Kaynakları,  54.

[12] Dinler arasında düzenlenen münazaraların haber vaz’ında rolü konusunda bkz., Şevkânî, Muhammed b. Ali b. Muhammed (1250/1834), el-Fevâidu’l-Mecmua fi’l-Ahâdîsi’l-Mevdua, thk: Abdurrahman el-Muallimî, Dâru’n-Nefâis, 3. Bsk., Beyrut 1987, 370.

[13] Resulullah’ın Tevrat ve İncil’de haber verildiğine dair nakiller için bkz., İbn Sa’d,Ebû Abdillah Muhammed (230/845), et-Tabakâtu’l-Kübrâ, I-IX, tkd: İhsân Abbâs, Dâru Sâdır, Beyrut tz., I, 361; Mâverdî, Ebu’l-Hasan Ali b. Muhammed b. Habîb (450/1058), A’lâmu’n-Nübüvve, thk: Hâlid Abdurrahman el-I’k, Dâru’n-Nefâis, 1. Bsk., Beyrut  1994/1414,227-242; Kâdı Iyâd, Iyâd b. Musâ el-Yahsubî (544/1149), eş-Şifâ bi Ta’rîfi Hukûki’l-Mustafâ, I-II, thk: Ahmed Ferîd el-Mezîdî, el-Mektebetu’t-Tevfîkîyye, yer ve tarih yok, I, 335-336. 

[14] Bkz., İbn Hişâm, II, 446; Taberî,I, 563.   

[15] Bkz., İbn Hişâm, IV, 522.

[16] Bkz., Öz, Siyer Kaynakları,  57.

[17] Horovitz, İbn Hişâm ve Taberî’nin nakillerine dayanarak Zührî’nin dedesinin bu konumundan bahsetmediğini belirtir. Bkz. Horovitz,Josef, el-Meğâzi’l-Ulâ ve Müellifûhâ, Arp. çev: Hüseyin Nassar, Kahire 1949, 50; Öz, Siyer Kaynakları, 170.

[18] Bkz. Öz, Siyer Kaynakları, 136.

[19] Bkz. İbn Hişâm, IV, 649; İbn Sa’d, II, 218-219, 232. 

[20] Öz, Siyer kaynakları,  272.

[21] Ayrıntılı bilgi ve örnekler için bkz., Öz, Siyer Kaynakları,  84-85.