Tek Tanrılı Dinlerde Göç Olgusuna Sosyolojik Bir Yaklaşım: Göç Teorileri Açısından Bir Analiz

Tek Tanrılı Dinlerde Göç Olgusuna Sosyolojik Bir Yaklaşım: Göç Teorileri Açısından Bir Analiz

Cilt/Sayı

2017 28. cilt – 3. sayı – Din Sosyoloji

Yazar

Salih AYDEMİRa , Mehmet Cem ŞAHİNb

aDin Sosyolojisi AD, Harran Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, Şanlıurfa, Türkiye

bDin Sosyolojisi AD, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, Ankara, Türkiye

Öz

Sosyoloji modern dönemlerin bilimidir. Ancak konusu olan toplum ve toplumsal olaylar insanlığın başlangıcından beri var olan bir gerçekliktir. Tıpkı toplumsal gerçeklik gibi onun bir parçası olan göç de insanlık tarihinin en eski olgularından birisidir. Batıda göç olgusu üzerine yürütülen bilimsel nitelikli çalışmalar neticesinde geliştirilen çeşitli teoriler, 19. yüzyıl sonlarından itibaren hız kazanmıştır. Bunların her biri, göç olgusunu anlamada ve çözümlemede önemli katkılar sunmuştur. Ancak bu kuramlarda dikkati çeken ortak bir yaklaşım biçimi olarak, göç olgusunu modern zamanların bir sosyolojik gerçekliği gibi ele alıp, tarih boyunca gerçekleşen göç hareketlerini modern dönemlerin göçleri üzerinden çözümlemeye matuf olarak geliştirilmişler. Tek tanrılı dinlerin peygamberleri ile ilk halkalarının yapmış olduğu göçler, göç sosyolojisi açısından önemli ve ayrı bir kategoriyi teşkil etmektedir. Dolayısıyla bu göçleri, diğer göç teorileri bağlamında izah etmeye çalışmak, indirgeyici bir yaklaşım olacaktır. Bu göçler zaman zaman diğer göç türleriyle şekil açısından benzerlikler gösteriyor olsalar da, amaçları bakımından kuvvetli inanç ve yüksek idealler ihtiva ettikleri ve sonuçları bakımından da insanlık tarihinin gidişatına yön veren göçler oldukları için, son derece özgün, özel göç kategorileri olarak değerlendirilmesi gereken göç hareketleridir. Bu nedenlerle bu çalışmada, hem klasik göç kuramları gözden geçirilmiş hem de tek tanrılı dinlerin peygamberleri ile yakın çevresinin yaptıkları ilk göçler ana hatlarıyla ve göç kuramlarındaki boşluklar dikkate alınarak incelenmiştir.

Anahtar Kelimeler

Göç; din; göç teorileri; kutsal göç; hicret

Abstract

Sociology is a scientific discipline of modern times. Society and social events which constitutes the subject of sociology, however, are facts that have existed since the beginning of human history. Immigration is an old fact of this history just like other social facts, of which immigration is its part. Since the end of the 19th century, many studies were conducted and various theories were developed on the immigration. These theories have contributed to our understanding the phenomenon of immigration and have provided various solutions about the problems that immigration causes. These theories, however, deal with the question of immigration as if it is a modern phenomenon, and they aim to provide solutions about its challenges and problems. The prophets of the monotheistic religions and the first generation of their followers constitute a major category with respect to the studies of immigration and any reductive attempt to explain this multifaceted phenomenon within the context of a specific immigration theory would fail. Even though the immigration of the prophets and their followers may have some similarities with other kinds of immigrations, due to the sacred ideas and ideals that motivated them and also due to the consequences these immigrations that shaped the course of human history, they are apt to be conceived as highly original and specific categories. This study first examines the classical theories of immigration and then highlights the main points of the immigration of the prophets in monotheistic religions and that of their followers, an aspect which is ignored in contemporary studies.

Keywords

Immigration; religion; immigration theories; sacred immigration; hejira


Göç olgusu, İnsanlığın tarihsel süreçte sıklıkla karşı karşıya kalmış olduğu kadim bir toplumsal gerçekliktir. Göç konusu ele alınırken, çoğu zaman, yerleşik hayatın, insan doğasının zorunlu bir çıktısı olduğu, göçün ise yaşanan arızi bir durum olduğu biçiminde bir yaklaşım hâkim olmaktadır. Oysa hayat serüveninin daha başlangıcında, beslenme ve barınma gibi en temel ihtiyaçlarını karşılamak zorunda olan insanoğlu bir arayış içerisine girmiş ve bu sürecin doğal bir sonucu olarak zorunlu göç hareketleri insan varoluşunun vazgeçilmez bir yönünü teşkil etmiştir.

Göç her ne kadar insanlık tarihi kadar eski bir olgu olsa da göçü, bilimsel bir konu olarak inceleme, bir sosyal sorun olarak ele alma ve bilimsel çözümler üretmeye çalışma etkinliklerinin tarihi, o kadar da eskilere gitmemektedir. Doğa bilimlerindeki önemli gelişmeler, doğal olayların gelişi güzel değil, belli kanunlara tabi olduğu fikrinin gelişmesi ile sıçrama göstermiştir. İnsanın da doğanın bir parçası olarak doğadaki kanunlara tabi olması zorunluluğu düşüncesi, sosyal bilimler alanında ciddi gelişmelerin başlangıcına neden olmuştur. Zamanla bu tartışma, ‘doğa kanunlarının’, ‘toplumsal hayatın kanunları’ ile olan aynîliği ve farklılığı gibi bağlamlara taşınmış olsa da, gelinen noktada, bilimlerin temel perspektifi; determinizm ve disiplinin konusu olan alanın kanunlarına ulaşmak olmuştur. Bu tartışmanın bir parçası olan William Farr’ın “göçün, hiçbir kesin kanuna bağlı olmaksızın yürüdüğü”[1] fikrine karşı Ravenstein’ın göç olgusunun genel geçer kanunlarını ortaya koymak üzere kaleme aldığı “The Laws of Migration” (Göç Yasaları) makalesi, göç üzerine üretilmiş ilk göç sosyolojisi kuramıdır denilebilir.

Göç konuları üzerinde çalışan sosyal bilimciler; göç edilen yerin coğrafi koşullarından, göç nedenlerine; göç eden kitlenin nicel ve nitel özelliklerinden, göç edilen sosyal çevre koşullarına kadar uzanan birçok değişkeni dikkate alarak göç olgusu üzerine birikmiş önemli bir literatür oluşturmuşlardır. Bu bağlamda, göç edilen bölge ve sınırları dikkate alarak, göç türlerini genel olarak iç göç ve dış göç şeklinde tasnif etmek, işin başlangıç noktasını teşkil etmektedir. Öte yandan göçün ortak nedenleri ve ortak sonuçlarını dikkate alarak, doğal (coğrafi) çevrenin yarattığı itici faktörlerin etkisiyle oluşan göçler, “İlkel” (primitive), “Zoraki” (forced), “Yönlendirilen” (impelled), “Serbest” (free) ve “Kitlesel” (mass) göçler olmak üzere çeşitli başlıklar altında incelenebilmektedir.[2] Ancak göç üzerine çalışan hemen her sosyal bilimcinin itiraf etmek zorunda olduğu önemli bir husus da şudur ki; her göç hareketinin ortak nedenleri, şekli ve sonuçları olduğu kadar, her bir göç hareketi aynı zamanda biricik ve kendine özgüdür. Göçe muhatap olanların göz ardı etmemesi gereken en önemli nokta ise, karşı karşıya olduğu göçün özel, özgün ve kendine has boyutlarının doğuracağı muhtemel sonuçlara hazırlıklı olmaktır. Toplumsal ve kültürel yapıda meydana gelen bu gelişmeler ve değişmeler bağlamında, her toplumun şüphesiz ki kendi göç pratiğine yönelik yeni bir bilimsel yaklaşım geliştirmesi ya da bugüne kadar ortaya konulmuş bilimsel perspektif ve kuramsal yaklaşımları uyarlaması gerekmektedir.

Yirminci yüzyıl uluslararası göç çalışmalarında kullanılan bilimsel paradigmaların genel niteliklerine bakıldığında, makro ve mikro düzeyde geliştirilen çeşitli kuramsal yaklaşımların öne çıktığı görülmektedir. Makro düzeydeki araştırmalar, daha çok göçün nedenlerini ve göç akımlarını sorgularken, mikro düzeydeki araştırmalar ise daha çok göçün sonuçlarına, göçmenlerin deneyimlerine odaklanmaktadır.[3]

Göç olgusu, sosyal hayatın her boyutunu etkileyen ve oldukça karmaşık bir etki alanına sahip olduğu için; sosyoloji, psikoloji, antropoloji, siyaset bilimi, tarih, coğrafya, ekonomi, demografi ve hukuk gibi birçok disiplinin ilgilendiği interdisipliner bir konu olmuştur.[4]

Günümüzde göçler, bireyin ya da bir topluluğun basit bir yer değiştirmesi olarak tarif edilmemektedir. Göç; algıdaki değişim ile başlayan, mekânda yer değiştirme ile devam eden ve varılan yere uyumla tamamlanan bir süreçler bütünü olarak değerlendirilmektedir.[5] Göçün bu anlamdaki “aktörü”, değişime bağlı olarak davranan, süreçleri başından sonuna dek yaşayan ve sonuçlarını tüm olumsuzluğu ile birlikte yıllarca deneyimleyen “insan”dır.[6] Göç, çeşitli etkenlerin insan zihninde meydana getirdiği istemli/kasıtlı ya da istemsiz güdülenmelerin, mekânda yer değiştirme amacıyla eyleme dönüşümü ile başlamaktadır. Mekânda yer değiştirme, konaklama, yerleşme, uyum ve bütünleşme aşamalarıyla devam etmektedir. Göç edilen, yerleşilen yerde uyum gerçekleşemediği takdirde, göç başarıyla tamamlanmış bir süreç olmaktan çıkar. Çünkü gittiği yere uyum sağlayamamış bireyler, aileler ya da gruplar, potansiyel birer göçmen olarak değerlendirilirler ve bu kesimlerin ilk fırsatta yeniden yer değiştirme eğiliminde olacakları yüksek bir ihtimal olarak görülmektedir.[7]

Her ne sebeple göç etmiş olursa olsun göç eden insanlar, gittikleri yerlere yalnızca kendilerini değil, şüphesiz ki aynı zamanda geldikleri kültürün değerlerini de taşımaktadırlar.[8] İki mekân arasında, pek çok boyutu olan bir yer değiştirme olayını gerçekleştiren göçmenler, bir yandan kendi içine doğdukları ve içselleştirdikleri kültürel yapı ve değerleri muhafaza etmeye çalışırken, öte yandan da gittikleri yerin sosyo-kültürel şartlarına adapte olmaya çalışmaktadırlar. Bu süreç, yaşanan göçün niteliksel ve niceliksel parametrelerine bağlı olarak çok çeşitli uyum problemlerini de beraberinde getirmektedir. Bu bakımdan göç, bireyin ya da topluluğun yapmış olduğu sadece bir mekân değişikliği olarak değerlendirilmemelidir. Göç ile birlikte göç edenler ve göç alanlar arasında, kültürel benzerlik ve farklılıktan kaynaklanan etkilenme, uzlaşma, kaynaşma, dışla(n)ma, rekabet ve çatışma gibi bir dizi zorunlu etkileşim süreçleri ve ilişki ağları gelişmektedir.[9] Yaşanan bu süreçler şüphesiz ki anlık oluş bitişler değil, geniş zamana yayılan, aşamalı olarak ilerleyen, ortaya çıkan sosyal sorunlar setidir.

Göç ile birlikte ortaya çıkan sorunlar, göç türlerine göre de değişiklik göstermektedir. İstemli göç de göçmen veya göçmenler sorunları göze alarak göçü gerçekleştirdiği ve bir ön hazırlık yaptıkları için, sorunların yansıma düzeyi daha düşük olmaktadır. Zorunlu göçte ise, insanlar genellikle devletlerin ekonomik, sosyal veya siyasal bazı yaptırımları nedeniyle çevrelerini terk etmek zorunda kaldıkları için sığınmacılık ve mültecilik gibi sorunlarla karşılaşılmaktadır. Sığınmacılık ve mültecilik, günümüzde sadece bir göç sorunu değil aynı zamanda önemli bir insan hakları sorunu olarak da öne çıkmaktadır.[10]

Bir coğrafyadan bir başka coğrafyaya doğru gerçekleşen insan hareketi olarak tanımlanabilecek olan göçü, şüphesiz ki anlık bir olay olarak değil, hedef ülke ve kaynak ülke açısından ortaya çıkacak etkileriyle birlikte bir süreç olarak ve göçmenlerin çıkar ve beklentileri temelinde değerlendirmek gerekmektedir. Güncel anlamıyla göç, yaşam yerinin bir ulus devlet içinde ya da uluslararası ölçekte değiştirilmesi anlamına gelmektedir. Göçleri birbirinden farklı kılan unsurlar, göçlerin nedenleri, içeriği, gerçekleşme biçimi ve yaşanma şeklidir.[11] 

    GÖÇ TEORİLERİ ÜZERİNE GENEL BİR DEĞERLENDİRME

Göç teorilerini, “Uluslararası Göç Teorileri” isimli çalışmalarında, Douglas S. Massey ve arkadaşları özet olarak iki kategoride ele almıştır. Bunlar, göçün geçiciliğini (initiation) dikkate alarak geliştirilen teoriler ve göçün kalıcılığını ve sürekliliğini (perpetuation) dikkate alarak geliştirilen teoriler olarak ikili bir sınıflama oluştururlar.

Göçün Geçiciliği                                             Göçün Sürekliliği

Neo Klasik Makro Göç Teorisi                   Bir Sistem olarak Göç Teorisi

Bir Sistem Olarak Göç Teorisi                    Dünya Sistemleri Teorisi

Çifte İşgücü Piyasası Teorisi                       Sosyal Sermaye Teorisi

Dünya Sistemleri Teorisi                            Klasik Teoriler

Hareketlilik Geçişi Teorisi                          Ağ (şebeke) Teorisi

Lee’nin İtme-Çekme Faktörleri Teorisi        Birikimli Sebep Teorisi

Neo Klasik mikro göç teorisi

Davranışsal Modeller Teorisi

Sosyal Sistemler Teorisi[12]   

Bununla birlikte göç hakkında yapılan ilk akademik çalışma yukarıda da belirtildiği gibi 1885 ve 1889 yıllarında, E.G.Ravenstein, tarafından yayınlanan “Göç Yasaları” (The Laws of Migration) başlıklı iki makaledir. Ravenstein’ın 1885 tarihli ilk makalesinin dayandığı veriler, 1871 ve 1881 yılı İngiliz nüfus sayımı istatistikleridir. O, 1889 yılında ise aynı başlıkla yayınladığı ikinci makalesine, 20’den fazla ülkeden topladığı verilerle, göç olgusunun genel geçer yasalarını ortaya koymak için çaba göstermiştir.[13]

E. G. RAVENSTEİN’İN GÖÇ YASALARI

Ravenstein, sosyolojik açıdan bir araştırma nesnesi olan göç olgusunun, örüntüleşmiş (kalıplaşmış) düzenlilikler içeren belirli özellikleri olduğu iddiasıyla yola çıkarak, görece genel geçer olan bu durumları, yasa olarak tanımlamayı uygun bulmaktadır:

a) Göç ve Mesafe: Ravenstein’a göre çoğu göçmen sadece kısa mesafedeki çekim merkezlerine doğru ilerler. Bu süreç gidilen yerde göç dalgalarının oluşmasına yol açar ve bu göç dalgalarının yönü, göçmenleri absorbe edecek büyük endüstri merkezlerine doğru olmaktadır.

b) Göç Basamakları: Ravenstein’a göre göçmenler çekim merkezlerine doğru ilerledikçe, arkalarında daha uzak bölgelerden gelen göçmenler tarafından doldurulan boşluklar bırakırlar ve bu şekilde kentin ya da ülkenin en uzak köşelerine kadar ulaşan göç dalgaları oluşur. Bu hareketliliği, Ravenstein, göç sürecinin meydana getirdiği basamaklar olarak adlandırmaktadır.

c)Yayılma ve Emme: Göçle gelen nüfusun dağılım süreci, çekim merkezinin tersinedir. Yayılma ve emme biçiminde ortaya çıkar. Bu iki süreç birbirini destekler konumdadır ve bu süreçler birbirleriyle el ele yürümektedirler. Yayılma ve emme sürecini benzer kılan temel nokta, ulaşılmak istenilen amaçtır. Ravenstein’a göre göç, kendi başına amaç olamaz, bireyler sadece göç etmek istedikleri için yer değiştirmezler. Kentin getirisinden pay alma isteği ya da daha iyi yaşama arzusu, yayılma sürecini desteklemektedir. Yeni ve hızlı bir şekilde gelişmekte olan sanayinin ihtiyaç duyduğu işgücü, göçlerle karşılanmakta ve böylece göçle gelen dalga, kentsel sanayi merkezlerince emilmektedir. Ravenstein’ın açıklamaya çalıştığı bu modelde, görüldüğü gibi, her iki süreç de göçle ihtiyaçlarını karşılamakta ve amaç bakımından birliktelik içerisinde hareket etmektedirler.

d) Göç Dalgası ve Karşı Dalga: Her göç dalgası beraberinde dengeleyici bir dalga yaratır ve zincirleme olarak gelişir. Ravenstein’e göre göç alan yerleşim yerleri zamanla göç vermeye başlar ve bu süreç bir döngü olarak birbirini tetikleyerek devam eder.[14]

e) Ravenstein’a göre uzun mesafe kat eden göçmenler genellikle gelişmiş sanayi ve ticaret merkezlerini tercih ederler.

f) Ravenstein’a göre şehir merkezlerinde yaşayanlar, kırsal kesimlerde yaşayanlardan daha az göç etme eğilimindedirler.

g) Ravenstein’a göre kadınlar erkeklere göre daha fazla göç etme eğilimindedirler[15].

Görüldüğü üzere Ravenstein’ın göçlerle ilgili olarak ortaya koymuş olduğu bu yasalar, kendi yaşadığı döneme ait ekonomik, sosyal ve kültürel göstergelere dayanılarak oluşturulmuştur. Dolayısıyla günümüzdeki çok boyutlu ve daha karmaşık ilerleyen göç süreçlerinin anlaşılması noktasında eksik ve yetersiz kalabilmektedir.[16] Ancak bu durum şüphesiz ki onu değersiz kılmamaktadır. Zira kendisinden sonra geliştirilmiş olan göç teorilerine ve modellerine oldukça zengin bir teorik zemin hazırlamıştır. Örneğin Castles ve Miller, Ravenstein’ın göç kanunlarından bahsederken, bazı tespit ve eleştirilerde bulunmaktadırlar. Bu bağlamda temel olarak bu teorinin tarihsel olmadığını (ahistorical) ve bireysel tercihlere dayandığını vurgulamışlardır. Çünkü onlara göre Ravenstein’ın teorisinin temelinde, göçmenlerin gidecekleri yer konusunda rasyonel olarak bir seçim yaptıkları ve fayda maliyet hesabına göre davrandıkları varsayımı yer almaktadır. Ravenstein’ın bireysel fayda-maliyet hesabı esasına dayanan teorisi, neo-klasik ekonomik temelli göç çalışmalarına zemin hazırlamıştır. Castles ve Miller, düşük gelirli bölgelerden yüksek gelirli bölgelere doğru yönelen göç hareketlerinin, ekonomik temelli olmasından dolayı bunun klasik itme-çekme teorisi olarak da adlandırılabileceğini ifade etmektedirler. Çünkü göçe sebep olan düşük gelir, düşük hayat standardı, ekonomik fırsatların yokluğu, politik baskılar gibi sosyo-ekonomik değişkenler, itme faktörleridir. Yüksek kazanç, işgücü talebi, ekonomik fırsatlar ve politik özgürlük gibi değişkenler ise çekme faktörleri olarak değerlendirilmektedir.[17] Göçler hakkında yapılmış olan bilimsel çalışmaların ilk örneği olan Ravenstein’in bu çalışması, göçün tüm çeşitlerini ya da alt türleri diyebileceğimiz farklı biçimlerini kapsamamaktadır. Örneğin bu çalışma günümüzde sıkça karşılaşılan mültecilik, sığınmacılık gibi durumların kaynağı olan zorunlu göçler gibi esasında bir göç olarak ifade edilemeyecek türden yer değiştirmelerin yönü, etkileri ve seyri hakkında açıklama getirme noktasında yetersiz kalmaktadır. Örneğin günümüzde yaşanan ve Suriye’den komşularına doğru yönelen zorunlu, kitlesel nüfus hareketlerini, Ravenstein’ın göç yasaları doğrultusunda değerlendirmek bazı eksiklikleri beraberinde getirecektir. 

KESİŞEN FIRSATLAR TEORİSİ

Göçün kendisini bir olgu olarak konu edinmekten daha çok bir sosyal aktör, fail olarak göçmeni konu edinen diğer bir teori de Stouffer’in “Kesişen Fırsatlar Teorisi”dir. İlk defa 1940 yılında Stouffer, kesişen fırsatlardan (interveining opportunities) bahseder.[18] Bu teoriye göre belli bir uzaklığa göç eden insanların sayısı, gittikleri yerlerdeki fırsatların çokluğu ile doğru orantılıdır. Bir başka ifade ile gidilecek yerde fırsat ne kadar çoksa, gidecek göçmen miktarı da o kadar çoktur.

Bu teori, göç olgusunu, tek boyutlu bir değişken ile açıklama eğilimindedir ve gelişmiş sanayi kentlerine, metropollere veya megapollere doğru yapılan ve daha çok ekonomik amaçlı göçleri izah etmektedir. Dayandığı temel esas itibariyle fonksiyonel olan bu teori, savaş gibi siyasi sebeplerden dolayı gerçekleşen kitlesel göçleri açıklamakta yetersiz kalmaktadır.

Göç kuramları, genellikle o kuramı geliştiren sosyologlarla özdeşleştirilir. Ancak birçok kuram onu ilk ortaya atan kuramcıdan daha sonra, ona katkı veren kişiler tarafından geliştirilmiştir. Bu katkılar bazen kuramın ortaya çıktığı orijinal şeklinden oldukça farklılaşarak, yapısal değişikliğe uğramış olarak gelişir, bazen de ortaya konulan orijinal yapısına getirilen küçük ilavelerin ötesine geçmez.

İTME-ÇEKME FAKTÖRLERİ TEORİSİ

Göç kuramları arasında itme-çekme kuramı olarak da bilinen ve uluslararası göç hareketlerinin nedenlerini ve seyrini anlama ve açıklama noktasında sıkça başvurulan bir paradigma olan “çekici ve itici faktörler”[19], ilk defa Everett Lee tarafından 1966 yılında “A Theory of Migration” adıyla yayınlanan makalede, derli toplu bir biçimde ortaya konulmuştur. İtme-çekme teorisi, göç kuramları arasında üzerinde en çok vurgu yapılan kuramlardan birisidir. Bu özelliği ile birçok araştırmacı, bu kurama katkı sunmuş ve gelişmesine vesile olmuşlardır. Ancak bu katkılar kuramın orijinal yapısını bozmamış, Lee’nin ortaya koyduğu ilk formülasyon korunmuştur.  

Göçler üzerine çalışan birçok kuramcı gibi Lee de, Ravenstein’in ortaya koyduğu göç yasalarının genel bir değerlendirmesini yaparak işe başlar ve ondan sonra gelen kuramcıların çalışmaları, göçmenlerin demografik yapısına ait genel bir eğilim ortaya koymaktan öteye geçemediğini ifade ederek eleştirir.[20] Lee, ortaya koyduğu kuramında, göçmenden daha çok göç sürecinin kendisine odaklanmış, fakat göçmenlerin göz ardı edilmemesi gerekliliğinin de altını çizmiştir.

Lee, göçün sosyolojik analizine temel oluşturacak itici ve çekici dört temel faktör belirlemiştir. Bunlar, i) Yaşanan yerle ilgili faktörler, ii) Gidilmesi düşünülen yerle ilgili faktörler, iii) Karşılaşılan engeller, iv) Bireysel faktörlerdir.[21]

Lee’nin kendi kuramı kapsamında belirlemiş olduğu bu faktörler, itme çekme kuramının temel işleyişini ve bileşenlerini oluşturmaktadır. O’na göre hem yaşanan yerde hem de göç edilecek olan yerde itici ve çekici faktörler mevcuttur. Lee, çekici faktörler için artı (+), itici faktörler için eksi (-) ve herkes için eşit değerde olan nötr faktörler için de sıfır (0) sembollerini kullanmaktadır. Lee’nin kuramına ait nötr değerler, herkes için aynı olan ve göçe herhangi olumlu ya da olumsuz bir katkısı olmayan faktörlere karşılık gelmektedir. Hem itici hem de çekici faktörlerin birlikteliği, bir bütünlük oluşturmaktadır. Bu birlikteliğin ortaya koymuş olduğu bütünlük, açıkça göstermektedir ki, yaşanılan yerde de, göç edilecek yerde de mevcut olan olumlu ve olumsuz değişkenler, yani itme ve çekme faktörleri bulunmaktadır.

Lee’nin bu kuramı, göç teorileri içerisinde önemli kuramlardan birisi olmakla birlikte, niteliği açısından göç hareketleri içerisinde değerlendirilmesi tartışmalı olan ve göç literatüründe sığınmacılık ve mültecilik kavramlarıyla ifade edilen süreçlerden daha ziyade, serbest göçleri izah etme noktasında daha işlevsel bir teori olduğu ifade edilebilir.

Göç kuramları, genellikle sürgün, sığınma, mültecilik gibi zorunlu kitlesel yer değiştirmelerden daha ziyade salt göç olgusu üzerinde durmaktadırlar. Ancak bazı kuramlar daha soyut ve kapsamlı oldukları için her türden bireysel ve topluca yer değiştirmeleri kapsayacak işlevselliğe sahiptir. Bu bağlamda Petersen’in göç kuramını bu kategoride değerlendirmek mümkündür.

WİLLİAM PETERSEN’İN GÖÇ TİPOLOJİSİ

Petersen 1958 yılında yayınladığı (A General Typology Of Migration) başlıklı makalesinde göçün 5’li bir tipolojisini oluşturmuştur. Bunlar: i) İlkel göçler, ii) Zorlama (gayri iradi, zoraki) göçler, iii) Yönlendirilmiş göçler, iv) Serbest göçler ve v) Kitlesel göçlerdir.

İlkel (Pirimitive) Göçler: Doğal koşulların yarattığı itme faktörleri ile oluşan göçlerdir. İklim, kuraklık vb. doğa koşullarından kaynaklanan ve çoğunlukla toplu olarak yapılan göçleri kapsamaktadır.

Zorlama (forced) Göçler: Göçün, göçmenlerin bilinçli tercihlerinin bir sonucu olarak gerçekleşmediği, göç edenlerin kendileri dışındaki sosyal ya da siyasal mekanizmanın verdiği bir karar neticesinde gerçekleştiği durumlardaki göçleri ifade etmektedir.

İnsan yaşamına yönelik her türlü tehdidi içeren zorlama unsurlardan ötürü gerçekleştirilen göç hareketini tanımlamak için kullanılan bir terimdir. Mültecilerin, ülkesinde yerinden edilmiş kişilerin gerçekleştirdiği hareketler ya da doğal, çevresel, kimyasal, nükleer felaketler, açlık, kalkınma projeleri ve benzeri sebeplerle yapılan göçler gibi. Örneğin, Nazilerin Yahudileri göçe zorlamak için yürürlüğe koydukları yasaları, uyguladıkları anti-semitik eylemleri ve Yahudileri gettolara hapsedip toplama kamplarına taşıma politikaları (Holocaust), zoraki göçe örnek teşkil etmektedir.[22]. Benzer şekilde 2011 yılından itibaren Suriye’den başta Türkiye olmak üzere diğer komşu ülkelere doğru yaşanan göç dalgası da bu başlık altında değerlendirilebilir.

Yönlendirilen (impelled) Göçler: Bu göç tipinde de zoraki göç de olduğu gibi yine doğal ya da sosyal koşullar göçün nedeni olarak rol oynamaktadır. Ancak bu göç tipinde göçmenler, göç edip etmeme konusundaki tercihlerini kendileri yapabilmektedir.[23]

Serbest (free) göçler: Göçmenlerin, göç etme ile ilgili kararlarını, kendi bilinçli tercihlerinin bir sonucu olarak gerçekleştirdikleri göç türünü ifade etmektedir. Bu göç tipi büyük kitlesel göçleri değil, bireysel tercihlerle yapılan kişisel ve küçük grup/aile göçlerini tanımlamaktadır. Serbest göç tipinde kişiler, topluluklar ve toplumlar üzerine uygulanan herhangi bir zorlayıcı durum ve itici bir güç yoktur.[24]

Kitlesel (mass) Göçler: Kitlesel göçün temel motivasyonu, teknolojik yenilikler ve ilerlemelerdir. Petersen, dünyadaki ulaşım imkânlarının gelişmesiyle alternatiflerin artarak, göçün kitlesel bir duruma geldiğini vurgulamaktadır. Bu göç tipinin en belirgin ve diğer göçlerden ayrılan yanı, göçün kolektif bir olgu hâline gelmiş olmasıdır.[25] Her ne kadar Petersen ifade etmemiş olsa da savaş, iç savaş, isyan, siyasi baskılar gibi nedenlerin meydana getirdiği zoraki ve yönlendirilmiş göçler de nicel açıdan aynı zamanda kitlesel göçlerdir. Örneğin günümüzde yaşanan Suriyelilerin göçünü (yaklaşık 10 milyon Suriyelinin yer değiştirdiğini ve bunların 3 milyon kadarının Türkiye’ye göç ettikleri dikkate alındığında) aynı zamanda kitlesel göç olarak nitelendirmek isabetli olacaktır. 

Petersen’in ortaya koyduğu bu göç tipolojisi, tarihsel süreçte yapılmış olan tüm göç hareketlerini açıklama kabiliyeti ve kapsayıcılık bakımından, göç kuramları içerisinde en başarılı kuramlardan birisi olarak değerlendirilebilir. Petersen’in çalışması, hem faktörler bakımından itme çekme gibi göçe sebep olan etkileri, hem de bireysel, toplumsal, doğal ve siyasal tüm motivasyonları kapsayıcı özelikleri itibariyle, özellikle çağımızda yaşanan çeşitli uluslararası göç hareketlerinin, (Afrika’da savaştan kaçan insanlar, sömürge döneminde bazı Afrika ülkeleriyle Fransa arasında oluşan göçmen sorunu, Suriye’deki iç savaştan kaçan sığınmacılar vb. gibi) analizine ve açıklanmasına imkân vermektedir.[26] Ancak onun tarihsel süreçte tek tanrılı dinlerin Peygamberlerinin ve ilk halkasının yaptığı göç hareketlerini bazı yönleri ile açıklayabilse de birçok yönden tanımlayabilecek bir kapsayıcılıkta olmadığı ifade edilebilir. Örneğin Hz. Musa’nın ümmetiyle Mısırdan çıkışı ile Hz. Muhammed ve ümmetinin Mekke’den çıkışı, şekil bakımından mültecilik, sığınma, zoraki ve yönlendirilmiş göçlere benziyor olsa da, her ikisinde de iç ve dış biatler (ahitleşme) ve kısa bir süre sonra göç edenlerin içten değiştiremediği yapıyı dıştan fethederek dönüşü bakımından bu göç tipolojilerinden farklılaşmaktadır.    

MERKEZ ÇEVRE (DÜNYA SİSTEMİ) KURAMI

Petersen’in geliştirdiği göç tipolojisinden sonra, merkez-çevre kuramı (bağımlılık okulu) gibi göç olgusuna daha çok ekonomik boyuttan ve kolonyal ilişkileri dikkate alarak yaklaşım sergileyen teoriler de ortaya çıkmıştır. Bu kuram, Samir Amin, Immanuel Wallerstein, Andre Gunder Frank gibi bir çok düşünür tarafından geliştirilmiştir. Bağımlılık okulu düşünürleri dünyayı merkez (center) ve çevre (periferi) olmak üzere iki parçalı olarak kurgulamışlardır. Bu kurgularını göçe uyarladıklarında göçün yönünün gelişmemiş veya az gelişmiş ülkelerden (çevre), gelişmiş kapitalist Batı ülkelerine (merkez) doğru olduğunu ifade etmektedirler. Merkez çevre kuramı, daha çok çevrenin merkeze olan bağımlılığına ve kolonyal dönemin özelliklerine vurgu yapmaktadır ve bu bakış açısının modern dönemlerdeki karşılığı kapitalizm ve ulus-devlet temelinde bulunmaktadır.[27] Bağımlılık okulunun, az gelişmiş ülkeleri, gelişmiş ülkelere tek yönlü olarak bağımlı olduklarını değerlendirmesi, bu kuramın eleştiriye oldukça açık olan boyutunu oluşturmaktadır. Zira hammadde ve ucuz iş gücü bakımından gelişmiş ülkelerin az gelişmiş ülkelere olan bağımlılığı da yadsınamaz boyuttadır. Nitekim bu kuramın, göç olgusunu kolonyalizm çerçevesinde inceleyen savunucuları, geçmişte yaşanan sömürgeci yayılmanın, günümüzde neo-kolonyal hükümetler ve çok uluslu şirketler aracılığıyla devam ettiğini ileri sürmektedirler.[28]

GÖÇ SİSTEMLERİ KURAMI

Göçü bilimsel olarak inceleyen bir başka kuram da “Göç Sistemleri Kuramı” dır. Bu kuram iki veya daha fazla ülkenin göçmen değişimi esası üzerine kurdukları, ekonomik ve politik temele dayalı bir kuramdır. Bu kurama göre iki ya da daha fazla ülke karşılıklı olarak göçmen değişimiyle bir göç sistemi ve ilişkiler zinciri oluştururlar. İlişkiler setinin oluşmasında şüphesiz ki hem coğrafi mesafe, karşılıklı ekonomik çıkarlar, hem de tarihsel, sosyal ve politik süreçler ve ilişkiler de etkili olabilmektedir.[29]

Thomas Faist “Göç Sistemleri Kuramı”nı, “Dünya Sistemleri Kuramı” ile “Ağ Kuramı” arasında bir geçiş teorisi olarak değerlendirmektedir. Faist’e göre dünya sistemleri kuramı, makro perspektife sahip bir yaklaşımdır. Oysa ki Faist çalışmasında mikro yaklaşımı ön plana çıkarmaya çalışarak, göçmenin, göçmenlik durumunu temel araştırma nesnesi yapmış ve göçmen ağlarına odaklanmaya çalışmıştır.[30]

Göç ile ilgili bir başka kuram ise Castles ve Miller’in kuramıdır ki, bu teoriye göre, göç olgusu, dört temel eğilime sahiptir. Bu eğilimlerin: i) Göçün Küreselleşmesi, ii) Göçün Hızlanması, iii) Göçün Farklılaşması ve iv) Göçün Kadınsallaşması” ile ilgili olduğu ifade etmektedir.[31] Göçün küreselleşmesi, küreselleşme sürecinin temel özelliği olan farklı kültürlerin yakınlaşması hususunun, göç hareketlerine de yansımakta olduğunu ve bu süreçte göç veren bölgelerin çeşitlenmekte olduğunu ifade etmektedir. Bu nedenle göç alan bölgelerde çok farklı coğrafyalardan gelen bireylerin çok kültürlü yapıları meydana getirmekte oldukları vurgulanmaktadır.

Göç hareketlerinin hızlanması, insanların göçün risklerini daha çok göze alıyor olmaları ve bunun sonucu olarak da göç hacminin artış gösterdiği anlamına gelmektedir. Bu durumda göç alan ülkeler, göçmen politikalarını yeniden gözden geçirerek bu hızlanmaya karşı politikalarını güncellemek durumunda kalmaktadırlar.

Günümüzde gerçekleşmekte olan göç hareketlerinin ortaya koyduğu sonuçlar itibariyle farklılaşarak çeşitlenmesi, sadece işçi ya da emek piyasasını ilgilendiren bir boyutta olmayıp, aynı zamanda göçmenlerin ve karşılıklı olarak devletlerin muhatap olabileceği hukuki, sosyal, kültürel, psikolojik pek çok boyutu da ilgilendiren sığınmacı ya da mülteci gibi farklı statüleri de gündeme getirmektedir.  

Göçün kadınsallaşması ise artık kadınların da iş gücü piyasasında artan bir şekilde yer almaya başlamaları ile göç hareketlerinin içinde sıklıkla yer almaları durumunu ifade etmektedir. 

Yukarıda genel hatları ile özetlenen göç kuramlarının hepsinin 19. yy. sonlarından itibaren ortaya çıkmış ve sosyal mobilitenin, ulaşım ve iletişim imkanlarının ve sıklığının arttığı ve kentleşmenin metropol ve megapol kentlere dönüştüğü modern dönemin göçlerine odaklanmış olduğu dikkat çekmektedir. Oysaki kuramın temel özelliğinin mümkün oldukça kapsayıcı olması beklenir. Bu nedenle sosyoloji tarihi içerisinde ortaya çıkmış olan bu kuramlara eleştirel yaklaşmak adına bu aşamada tek tanrılı üç büyük dinin peygamberlerinin ve ilk müntesip halkasının yaptığı göçler örnek olarak incelenecektir.

    KUTSAL GÖÇLER

YAHUDİLİKTE HİCRET: HZ. MUSA VE İSRAİLOĞULLARININ MISIRDAN ÇIKIŞLARI

Kutsal metinlerde Hz. Musa’nın çeşitli vesilelerle yapmış olduğu göçlerle ilgili olarak, göç öncesinde, göçe hazırlık mahiyetinde yapılan bazı toplantılar ve sözleşmelerden bahsedilir ki bu görüşme, toplantı ve sözleşmeler, dinî literatürde, “mukaddes toplantı” şeklinde ifade edilmektedir. Bunun ötesinde, bu göçler vesilesiyle bahse konu olan sözleşmenin karara bağlanması sonucunda, bir topluluğun (İsrailoğulları) binlerce yıl sürecek olan yaşam felsefesini, dünya görüşünü ve kurucu ideolojisini üzerine inşa edeceği bir idealin adı olan “Arz-ı Mev’ud” (vaat edilmiş topraklar) kavramının dini literatüre girdiği görülmektedir. Her ne kadar Hz. Musa’nın, İsrailoğulları ile birlikte Mısır’dan çıkışı, ilk bakışta bir gizlilik içerisinde, zorunlu (forced) ve yönlendirilmiş (impelled) bir göç tipine uygun düşüyormuş gibi görünse de, Hz. Musa-Tanrı, Hz. Musa-İsrailoğulları ve Hz. Musa-Firavun arasında kurulacak olan ilişkilerin, sözleşmelerin ve ortaya çıkan kavramların, benzerlerine tarihte sıkça rastlanılan sıradan bir zorlayıcı, yönlendirilmiş bir göç türünün çok ötesinde kutsal anlamlar barındıran, kompleks, uzak hedefli yeni bir toplum ve medeniyet inşa etmeyi hedefleyen çok amaçlı ve çok fonksiyonlu bir göç hareketini temsil ettiği görülmektedir.

Yahudilik tarihinde, Hz. Musa’nın iki önemli göç hareketine öncülük ettiği görülmektedir. Bunlardan birincisi, Hz. Musa’nın bireysel olarak tek başına yaptığı göçtür. Diğeri ise kavmi İsrailoğulları ile birlikte Mısırdan yaptıkları göçtür. Bu göçlerden ilkinde, Hz. Musa, şehirde dolaşırken, Mısırlı bir vatandaşın, bir İbrani’yi dövmekte olduğunu görür, duruma müdahale eder ve Mısırlı şahsı öldürür[32]. Hz. Musa, daha sonra şehirde bu olayın duyulup yayıldığını fark edince şehirden kaçar. Bu göç, sosyoloji literatüründeki göç kuramları ile açıklanamayacak türden, sıradan bir suçlunun kaçışını ifade etmezken, dini literatürde, bir dini liderin, bir dini hareketin gelişiminin başlangıcını temsil eden özel ve kutsal bir yer değiştirme olarak algılanmış ve 3500 yıllık Yahudi topluluğu için bundan önce gerçekleşmiş pek çok kitlesel göçten daha özel ve kutsal bir anlam ihtiva etmektedir. İkincisi ise Hz Musa’nın kavmi, İsrailoğullarının Mısır’dan çıkışını ifade eden göçtür. Bu göç, kavmin ileri gelenleri ile yapılan “Mukaddes Toplantı”[33] (biat) neticesinde İsrailoğulları topluluğunun, Arz-ı Mev’ud’a ulaşmayı hedeflemektedir. Her iki göç hareketini de niteliği açısından incelediğimizde, kutsal kitaplarda (Tevrat, Kur’an-ı Kerim) yer alması bakımından Yahudilerin toplumsal hafızasında işgal ettiği anlam ve önem bakımından sıradan bir insan topluluğunun benzerlerine sıkça rastlanılan bir türden yer değiştirmesinin çok ötesinde, özel, manevi, ulvi anlamlar ihtiva ettiği görülmektedir. Bu göç hareketinde, sürecin başlangıcından bitişine kadar, her aşamasında meydana gelen tüm olaylar kutsanmış, kayda geçmiş ve farklı bağlamlarda anlamlandırılmıştır.

HZ İSA VE HAVARİLERİNİN GÖÇÜ

İncillerde geçen anlatılara göre Hz İsa’nın, her ne kadar mesafe olarak birbirlerine çok uzak merkezler olmasalar da Kafernahum, Celile, Kudüs, Ürdün Nehri Kenarı, Dekapolis, Gerasara ve Samiriye, gibi merkezlere sık sık seyahatler gerçekleştirdiği, dolaştığı rivayet edilir.[34] Bu yer değiştirmeler, dinler tarihinde sıradan bir seyahat olarak değil, Hz. İsa’nın kendisine inananlar grubuyla birlikte yapmış olduğu kutsal göçler olarak nitelendirilmektedir. Bu bağlamda farklı bir göç kategorisi altında değerlendirilebilecek olan bu göç hareketlerinin, “misyonerliğin” temellerinin atılması ve misyonerlik aracılığıyla oluşturulacak olan toplumsal bir değişimin başlangıcını teşkil ediyor olması açısından, sosyolojik göç teorilerinden ayrıştırılması gerekmektedir. Hz. İsa’nın bu seyahatlerinin, birer göç hareketi olarak değerlendirilmesinin önemli bir göstergesi de, Hristiyan terminolojide, göçmenler ile geride kalanlar arasında oluşan yeni durumdan, ilişkilerden, bir “diaspora” olarak söz edilmesidir. Hz. İsa’nın Kudüs’e yaklaşıp kenti görünce ağlayarak “Keşke bugün sen de esenliğe giden yolu bilseydin… Senin için öyle günler gelecek ki, düşmanların seni setlerle çevirecek, kuşatıp her yandan sıkıştıracaklar. Seni de bağrındaki çocukları da yere çalacaklar, sende taş üstünde taş bırakmayacaklar, çünkü Tanrı’nın, senin yardımına geldiği zamanı fark etmedin” dediği aktarılır.[35]

İçeriğinde önemli farklıklar olmakla birlikte, şekil olarak yukarıda bahsi geçen örnekle paralellikler içeren Hz. Muhammed’in Taif seferi dikkate alındığında, Taiflilerin Hz Muhammed’i taşlaması, onun ise Taif halkı için dua etmesi[36], dinler tarihinde peygamberlerin yaptığı göçlerde dikkat çeken mekân kutsallık ilişkisi ve saldırıya karşı hoşgörüyü önceleyen bir ahlak anlayışı gibi göç teorilerinde yer almayan türden birçok farklı ilişki biçimlerini de ihtiva eden özgün bir göç formudur

Hz. İsa ve havarilerinin göçleri ile ilgili olarak, kutsal kitaplarda birçok olaya yer verilmektedir. Örneğin; “o zaman İsa dedi: korkmayın, gidip kardeşlerime haber verin ki, Galile’ye gitsinler, beni orada göreceklerdir”.[37] “Fakat on bir şakirt Galile’ye İsa’nın onlara tayin ettiği dağa gittiler”.[38] gibi ifadelerin kutsal metinlerde yer almış olması bile, başlı başına bu göçü, diğer göçlerden farklı anlamlandırmak için yeterlidir.

Hristiyanlık tarihinde Hz. İsa ve havarilerinin kısa mesafeli göçleri bile dinin doğuşu ve gelişmesinde kutsal, özel ve özgün anlamlara sahiptir. Ancak Hristiyanlığın esas yayılımı Kudüs’ten ayrılan İsa’nın takipçilerinden birçok elçinin, gruplar halinde dağılışı ile gerçekleşmiştir. Bunlardan Yahudiye, Samiriye, Fenike, Kıbrıs ve Antakya gibi bölgelere yapılan göçler Hristiyanlığın kutsal göçleri içerisinde en önemli ve öncelikli olanlarıdır.[39]  

İSLAM PEYGAMBERİ HZ. MUHAMMED’İN VE MÜSLÜMANLARIN GÖÇLERİ

Tek tanrılı dinlerin peygamberleri ve ilk halkasının yaptığı göçler, göç sosyolojisi bakımından özel ve önemli birer sosyal olay olmakla birlikte İslam peygamberinin hayatındaki göçlerin, yerinin daha özgün ve özel olduğunu söylemek abartılı bir tespit olmayacaktır. Zira İslam dininin ortaya çıkışı ve yayılması sürecinde Müslümanların karşılaştıkları problemler çok daha yoğun olmuş, buna karşı gösterilen mukavemet ve girişilen mücadele de o nispette sert ve istekli olmuştur.

İslam peygamberi, peygamberlik görevine başladıktan çok kısa bir süre sonra, son derece sert bir muhalefetle karşılaşmıştır. Peygamberliğinin yedinci yılında Mekkeli müşriklerin Haşimoğulları’na uyguladıkları sosyal ve ekonomik baskılar, üç yıl sürmüş ve yeni dinin müntesiplerini oldukça ciddi sıkıntılarla karşı karşıya bırakmıştır. Müslümanlar, Mekke’de karşı karşıya kaldıkları sıkıntılar had safhaya gelince, iki kere Habeşistan’a, daha sonra da bireysel ve çeşitli kafileler halinde birçok kez de Medine’ye göçmüşlerdir. Bu göçler, dini literatürde, özel, kutsal bir göç türünü ifade etmek üzere “Hicret” kavramı ile adlandırılmaktadır. Habeşistan’a gerçekleşen ilk hicret öncesi Mekke’de Müslümanlar pek çok sıkıntı ile karşı karşıya kalınca Hz. Peygamber onlara, “Allah çektiğimiz sıkıntılardan kurtulmamız için bir yol gösterinceye kadar Habeşistan’a göç etseniz iyi olur. Zira orada yanındakilere zulüm yapmayan bir hükümdar vardır” biçiminde onları göçe teşvik etmiş ve bu teşvik bir peygamber buyruğu olarak kabul edilmiştir.[40]

Müslümanların Habeşistan’a yaptıkları göç, günümüzdeki anlamıyla, geçici sığınmacılık statüsünde olduğu gibi, göçmenlerin sosyal, siyasal, ekonomik baskılardan kurtulmaya yönelik olarak gerçekleştirdikleri bir göçtür. Müslümanların, öncesinde yapılan birinci ve ikinci Akabe biatleri (ahitleşme) sonrasında muhtelif kafilelerle Medine’ye yaptıkları göç ise nihayet dünya nüfusunun yaklaşık yüzde yirmi beşini oluşturacak olan bir kitle (ümmet) tarafından kullanılacak olan bir takvimin başlangıcı olarak kabul edilebilecek nitelikte tarihsel öneme sahip olan kutsal bir göçtür.

Göç literatüründe yer alan kitlesel, zoraki göç türünde, göç edenlerin, sosyal, ekonomik, siyasal bir baskıdan kurtulmak amacıyla daha özgürlükçü bir ortama doğru gerçekleştirdikleri hızlı bir kopuşu, belirsiz bir gidişleri söz konusu iken, Hz. Peygamberin hicretinde, göç edenlerin yüksek ideallerle donanımlı olarak yola çıkıp, ihtişamlı bir geri dönüşle sonuçlanan ve her aşaması özgün, özel ve kutsal değerlerle yüklü olan bir göç sürecinin yaşandığı görülmektedir. Dolayısıyla bu göçü ne Ravenstein’in, ne Petersen’in, ne Everet Lee’nin, ne Massey’in ve ne de diğer araştırmacıların göç teorileri yardımıyla açıklamak ve özdeşleştirmek mümkün olamayacağı gibi bu göçleri, bahse konu edilen teoriler ışığında izah etmeye çalışmak, bu sosyal hareketleri, kendi özel ve özgün bağlamından başka bir bağlama indirgemek olacaktır.

    SONUÇ VE DEĞERLENDİRME

Sosyoloji, Auguste Comte’un tasnifine göre, bilimler tarihi içerisinde, en sonda ve en kapsayıcı bir disiplin olarak ayrıcalıkla bir yere sahiptir. Bu sınıflama, birçok sosyolog tarafından eleştirilmiş olmakla birlikte, sosyolojinin, Aydınlanma düşüncesi, doğal hukuk öğretisi ve pozitivist düşünce gibi pek çok felsefi gelişmelerin ve Fransız Devrimi, Sanayi İnkılabı gibi dönüşümsel etkilere sahip olan toplumsal gelişmelerin zorunlu sonucu imiş gibi ortaya çıkmış olan, modernite sonrası bir bilim olduğu da gözden uzak tutulmamalıdır. Sosyolojinin bir geç dönem bilimi olma özelliği, konusu olan sosyal olaylar, ilişkiler ve değişmeleri, modern dönem sonrası olaylarla sınırlamayı gerektirmeyeceği gibi, sosyolojinin inceleyeceği olguları bu yaklaşımla ele alması büyük bir eksikliğe de neden olabilmektedir. Bu bağlamda, göç sosyolojisi kuramları değerlendirildiğinde, göçlerin çeşitlerinin, nedenlerinin ve sonuçlarının, modernitenin doğurduğu nedenler ve sonuçlar ile sınırlı olduğu intibaını verdiği dikkati çekmektedir.

Sosyolojinin göçlerle ilgili kuram geliştirme perspektifine bakıldığında, üretilmiş olan kuramların, toplumsal değişim ve dönüşümlerde ciddi belirleyici olan tek tanrılı dinlerin peygamberleri ve ilk halkasının yapmış oldukları göçleri hiç dikkate almadığı görülmektedir. Oysa bu göçlerin, göç sosyolojisi açısından, birer mikro olaylar değil, makro kategoriler olarak değerlendirilmesi gerekmektedir. Bu göçlerin, nedenlerinin ve sonuçlarının, mevcut göç kuramları çerçevesinde anlaşılması ve çözümlenmesinin çokta mümkün olmadığı, bu göçlerin farklı ve özgün yanlarının mevcut olduğu ifade edilebilir. Nitekim dinler tarihi açısından değerlendirildiğinde, Hz İbrahim’in Harran’dan Filistin’e, Filistin’den de Mekke’ye yapmış olduğu göçlerin, (münferiden bir bireyin ve ailesinin yaptığı bir göç olmakla birlikte), toplumların sosyolojik dönüşümü, özellikle dini-ahlaki dönüşümü açısından ve üç büyük tek tanrılı dinin kendilerini teolojik bağlamda tanımlamaları, konumlandırmaları ve ötekine bakışlarını belirlemeleri açısından yaklaşıldığında, sıradan bir göçün çok ötesinde, “ulvi”, kutsal anlamlar ifade ettiği görülmektedir. Hz. İbrahim’in Nemrutla olan mücadelesi, kendisinden sonra gelecek olan binlerce yıllık dinsel, toplumsal ve zihinsel dönüşümün hem başlangıcı hem de örneklemini oluşturmaktadır. Hz. İbrahim’in Mekke’ye gidip Kâbe’yi inşa etmesi, mekân-din ilişkisinin türünü, içeriğini ve boyutlarını tayin ederek, dinler ve toplumlar açısından şehir ve medeniyet kurmanın ilk örneğini sergilemesi, göçün sosyolojik sonuçları bakımından çok özgün ve dönüştürücü etkilere sahip olmuştur. 

Bu çalışma, dinler tarihinde çok özel ve özgün bir yere sahip olan peygamberler ve ilk müntesiplerinin yapmış oldukları göç hareketlerine dikkat çekmektedir. Bu çalışmanın, birikmiş nitelikli bilgiye oldukça ihtiyaç duyulan bir alan olan, inanç motivasyonlu göç hareketlerinin sosyolojik boyutunu inceleyen teorik ve(ya) uygulamalı çalışmalar yürütecek olan araştırmacılara farklı bir bakış açısı sunacağı varsayılmaktadır.


KAYNAKÇA

[1] Cemal, Yalçın, Göç Sosyolojisi, Ankara, Anı Yayıncılık, 2004, s. 22  https://www.google.com.tr/url?sa=t&rct=j&q=&esrc=s&source=web&cd=2&cad=rja&uact=8&ved=0ahUKEwi3y__M_6jXAhUI4qQKHaEfD20QFggxMAE&url=http%3A%2F%2Fmrsuttonsclass.weebly.com%2Fuploads%2F5%2F0%2F9%2F0%2F5090373%2Fernest_george_ravenstein.doc&usg=AOvVaw3MPGCV-KgRGaTeErvBR_59 (erişim tarihi,04.11.2017)

[2] William Petersen, 1958, “A General Typology of Migration”, American Sociological Review, Vol. 23:(3): s. 256-266

[3] Ahmet, İçduygu, Sema Erder, Ömer Faruk Gençkaya, (2004), “Türkiye’nin Uluslararası Göç Politikaları, 1923-2023”, Ulus-Devlet Oluşumundan Ulus-Ötesi Dönüşümlere, İstanbul: Koç Üniversitesi Göç Araştırma Merkezi

[4] Caroline B. Brettel & James F. Hollifield (eds), Migration Theory: Talking Across Discipliness, New York and London: Routledge, 2000

[5] Sabri Çakır, (2011), “Geleneksel Türk Kültüründe Göç ve Toplumsal Değişme”, SDÜ Fen Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi, (24):129-142 

[6] Bozkurt Güvenç, İnsan ve Kültür, Ankara, Sosyal Bilimler Derneği Yayınları, 1972

[7] Çakır, 2011, s. 131.

[8] Mehmet Ali Kirman, Din Sosyolojisi Sözlüğü, Adana, Karahan Kitabevi, 2016

[9] Joseph Fichter, Sosyoloji Nedir?, (Çev: Nilgün Çelebi), Konya, Atilla Kitabevi, 1994

[10] Tamer, Aker, Bilgin Ayata, Merih Özeren, Behice Buran, Ayşenur Bay, (2002), “Zorunlu İç Göç: Ruhsal ve Toplumsal Sonuçları”, Anadolu Psikiyatri Dergisi Sayı: 3, s. 97-103

[11] Özgür Kanbir, (2016), “Avrupa Göçmen Krizinin Uluslararası Ekonomi Politiği”, Ortadoğu’daki Çatışmalar Bağlamında Göç Sorunu Bildiri Kitabı, s.102-115

[12] Douglas S. Massey, J., Arango (vd), (1993), “Theories of International Migration”: A Review and Appraisal, Population and Development Review, Cilt. 19, Sayı. 3 s. 431-466

[13] Everett S. Lee (1996), “A Theory of Migration”, Demography, Cilt. 3, Sayı. 1, s. 47-57

[14] Lee, 1966, s. 48

[15]E. G. Ravenstein, “The Laws of Migration”, Source: Journal of the Statistical Society of London. Vol. 48. No.2. (June, 1885), s. 167-235, Published by: Blackwell Publishing for the Royal Statistical Society Stable URL: http://www.jstor.orglstable/2979181 Accessed: 24/06/2008 09:11. Bu konu hakkında daha ayrıntılı bilgi edinmek için ayrıca bkz. Everet Lee, (1966), Cemal Yalçın, Göç Sosyolojisi, Ankara, Anı Yayıncılık, (2004), Savaş Çağlayan, Göç Kuramları, Göç ve Göçmen İlişkisi, Muğla Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi (İLKE), s.17, Güz 2006. 

[16] Çağlayan, 2006

[17] Castles ve Miller’den aktaran Çağlayan, 2006, 71.

[18] Yalçın, 2004, s. 28

[19] İçduygu, vd., a.g.e., s. 36

[20] Michael P. Todaro, Internal Migration in Developing Countries: A Survey, National Bureau of Economic Research, University of Chicago Press, 1980

[21] Lee, a.g.e., s. 50

[22] William Petersen, (1958), “A General Typology of Migration”, American Sociological Review, Cilt: 23, Sayı. 3, s.261

[23] A.g.e., s.261

[24] A.g.e., s.263

[25] A.g.e., s.263-264

[26] Çağlayan, a.g.e.

[27] Yalçın, a.g.e., s.35 

[28] Massey vd., a.g.e., s. 445

[29] Çağlayan,a.g.e., s.82

[30] Çağlayan, a.g.e., s.83

[31] Stephen Castles & Mark J. Miller, The Age of Migration: International Population Movement In The Modern World, Third Edition, New York, Palgrave Macmillan, 2003

[32] Kitab-ı Mukaddes, Çıkış, 11-12

[33] Kitab-ı Mukaddes, Çıkış, 12/15-16

[34] Ekrem Sarıkçıoğlu, Kanonik-Apokrif İncillere Göre Hz İsa: Hayatı ve Mesajı, Ankara, Ankara Okulu Yayınları, 2017

[35] (Luka, 19, 41-44).

[36] Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi, İstanbul, Beyan Yayınları, 2011, s.:111

[37] Matta, 28/10

[38] Matta, 28/16

[39] Mahmut Topuz, İlahi Dinlerde Hicret, İzmir, Çağlayan Yayınları, 1996, s. 53

[40] Hamidullah, a.g.e., s.104