Türkiye’deki Terörün- Misyonerliğin Nedenleri ve Buna Yunanistan’ın Etkileri (Pontusçuluk ve Patriklik)

Türkiye’deki Terörün- Misyonerliğin Nedenleri ve Buna Yunanistan’ın Etkileri (Pontusçuluk ve Patriklik)

Cilt/Sayı

2007 20. cilt – 4. sayı

Yazar

Prof. Dr. Münir ATALARa

aGaziosmanpaşa Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi,  Tarih Bölümü, TOKAT

Öz

Ülkemiz, 1960’larden günümüze plânlı, programlı ve örgütlü bir terörizmin ve de misyonerlik faaliyetlerinin hedef ülkesi konumunda bulunmaktadır. Bu çerçevede, iç güvenliğimizi ve huzurumuzu bozarak demokratik devlet düzenimizi yıkmak için sahneye önce Marksist-Leninist terör örgütleri çıkmış ve buna paralel olarak sağ terör örgütlerinin faaliyetleri gelişmiştir. Bu örgütler yaygın şiddet eylemlerine girerek insanlarımızı sağ-sol kamplarına bölüp, kardeşi kardeşe kırdırarak ülkemizi kan gölüne çevirmek istemişlerdir.


Ülkemiz, 1960’larden günümüze plânlı, programlı ve örgütlü bir terörizmin ve de misyonerlik faaliyetlerinin hedef ülkesi konumunda bulunmaktadır. Bu çerçevede, iç güvenliğimizi ve huzurumuzu bozarak demokratik devlet düzenimizi yıkmak için sahneye önce Marksist-Leninist terör örgütleri çıkmış ve buna paralel olarak sağ terör örgütlerinin faaliyetleri gelişmiştir. Bu örgütler yaygın şiddet eylemlerine girerek insanlarımızı sağ-sol kamplarına bölüp, kardeşi kardeşe kırdırarak ülkemizi kan gölüne çevirmek istemişlerdir.

İçeride bu mücadeleler sürerken, dışarıda ise Ermeni terör örgütleri (ASALA, ARA gibi) ortaya çıkarak, Türk milletini uydurma bir soykırımla suçlayıp diplomatlarımızı öldürmüş, kuruluşlarımızı bombalamıştır.

Ermeni terör örgütleri sahneden çekilince, bu kez sözde Kürtler için savaştığını iddia eden Marksist orijinli terör örgütü PKK sahneye çıkmıştır. Bu süreçte misyonerlerde çok etkin rol üstlenmişlerdir.

lemleri ile özdeşleştirmeye çalışan terör hareketleri ortaya çıkmıştır.

Bu süreç içerisinde ülkemizde faaliyet yürüten terör örgütleri, maddî ve manevî desteği iç ve dış mihraklardan sağlarken, insan kaynağı olarak geleceğimizin teminatı olan gençlerimizi kullanmış ve kullanmaktadırlar.1

Bu çerçevede, gençlerimizi terör ve misyoner örgütlerinin eleman kazanma faaliyetlerine karşı koruyabilmek amacıyla ailelerin, öğretmenlerin, medyanın ve güvenlik güçlerinin bilgi ihtiyacının karşılanmasına büyük gereksinim vardır. Bu ihtiyacın giderilmesi, bu konudaki yayınlarımızdaki boşluğun doldurulmasıyla mümkün olabilecektir. Biz de bu bağlamda bu yazımızı ele alıyoruz.

Siyasal şiddet ve terör, hâlen demokrasileri tehdit etmeye devam etmektedir. Bunda, özellikle siyasal terörün tanımı ve bu tanım doğrultusunda alınması gerekli hukuki ve siyasi önlemler üzerinde uluslararasında bir uzlaşmaya varılamaması en önemli rolü oynamaktadır.Bugün bile, demokratik bir devletin “terörist” olarak nitelendirdiği bir terör örgütünü, diğer demokratik bir devlet, “bağımsızlık” veya “hürriyet savaşçısı” olarak niteleyebilmekte ve himaye etmektedir. Bu sebepledir ki, demokratik devletler, bu mücadeleyi tek başına sürdürmeye çalışırken, hem ülke içinde hem de uluslararası alanda ciddi sıkıntılar yaşamaktadır.2

Demokrasi, siyasal sistemler içerisinde en çok hayranlık uyandıran olmasına rağmen, belki de korunması ve yaşatılması en zor olanıdır. Gerçekten hükümet sistemleri içinde sadece demokratik hükümet en az zorlamaya, buna karşılık, en çok rızaya dayanan sistemdir. Bu sebeple, demokratik hükümetin kuvvet kullanması sınırlıdır. Öte yandan, siyasal şiddetin üstesinden gelinmesi belli ölçüde kuvvet kullanılmasına bağlıdır. İşte demokrasinin güçlüğü bu noktadan başlar. Hem siyasal şiddetin önlenmesini, hem de rejimin istikrarının korunmasını uzlaştırmak pek kolay başarılabilecek bir iş değildir.

Demokratik rejimleri istikrarsızlığa düşürerek, en azından otoriter bir siyasal sisteme dönüştürmek amacını güden terörizm, bu amacına ulaşmak üzere bazı ülkelerce desteklenmekte veya terör örgütü militanları açıkça korunmaktadır, işte tam burada, maalesef milletlerarası terörizm devreye girmektedir. Siyasal şiddet ve terörist hücumlara muhatap olan demokrasi, rejimde bir değişme veya en azından gerileme olmaksızın bu hücumlardan korunmasını bilmeli ve başarmalıdır. İşin zor olan yönü de işte burasıdır. Gene, ihtilalci siyasal terör, ideolojik çehresi belirsiz olsa bile, dinî ve etnik ayrılıkçılıktan kaynaklanarak, hareket ederek ülkenin bütünlüğünü bozmayı hedef alır.3

Hıristiyan dünyasında siyasi platformda ön saflara geçmek isteyen Ermeni Kilisesi, bütün tarihi boyunca terör atmosferini yaratmış ve Büyük Ermenistan’ı yaratabilmek için terörist faaliyetlere karşı sessiz kalarak, Ermeni teröristlerin eylemlerini açık veya zımnen desteklemiştir.

Ermeni Kiliseleri ile, partilerinin ve yöneticilerinin yıkıcı faaliyetlerinden, bütün Ermenileri sorumlu tutmak, aslında bir duygusallık olabilir. Yurt içinde ve yurt dışındaki birçok ülkede azınlık statüsünde yaşayan, aklı selim, sağduyu sahibi Ermenilerin varlığı bilinmektedir. Tahriklere kapılmadan, barıştan yana ve uzlaşmacı davranmak, komşuluk ilişkilerini, XXI. yüzyıl anlayışı ile sergilemek en akıllıca bir yol olarak görünmektedir.4

“Bugün demokrasiyi tehdit eden en ciddi gelişme etnik, din, dil ve ırk bölünmelerine dayanan alt kültür şiddetidir. Etnik bölünmeler, asimilasyon veya baskı yoluyla ortadan kaldırılamayacağına göre, bunların toplum barışını ve rejimi tehdit etmelerinin önlenmesi ve değişik gurupların bir arada yaşamalarının yolları bulunmalıdır. Önerilen bir alternatif çözüm federalizmdir. Fakat Yugoslavya’da gözlemlendiği gibi, etnik bölünmelerin çok derin olduğu toplumlarda demokrasinin yaşama şansı yoktur. Yine, eğer hürriyet korunup, yaşatılmazsa demokrasinin yaşaması da imkânsız olacaktır. Irkçı politikaların açık veya kapalı desteklenmesi ise, ihtilalci siyasal şiddeti teşvik edici niteliktedir.5

Terörizm, yalnızca bir güvenlik sorunu değildir. Aynı zamanda, ekonomik, sosyal, kültürel, siyasal ve eğitim sisteminden kaynaklanan nedenleri vardır.

“Türkiye’de Terörün Nedenleri ve Buna Yunanistan’ın Etkileri -Pontusçuluk ve Patriklik”6 başlıklı makalemize geçmeden önce, bu giriş kısmını Büyük Atatürk’ün şu sözüyle kapatmak istiyoruz: “Yetişecek çocuklarımıza ve gençlerimize görecekleri öğrenimin sınırı ne olursa olsun, ilk önce, her şeyden önce, Türkiye’nin bağımsızlığına, kendi benliğine, milli geleneklere düşman olan bütün unsurlarla mücadele etme gereği öğretilmelidir.”

Bu bilgilerden sonra, Pontus’un kelime anlamı, tarihçesi gibi konulara değinmek istiyorum.

Pontus, kelime anlamı itibariyle eski Yunanlıların Karadeniz(sahillerine)’e verdikleri isimdir. Ancak zaman zaman tarif ettiği alan değişiklik göstermiştir. Yeşilırmak, Kızılırmak ve Kelkit Havzası Pontus sayıldığı gibi, bu alan daha da genişleyerek Doğu’da Kafkasya’dan bütün Karadeniz kıyıları boyunca, Sinop’un ötesine kadar yayılmış, ancak yakın devirlerde ise bu bölge Samsun ve Trabzon çevresinden itibaren sayılmıştır.7

Roma İmparatorluğunun ikiye bölünmesiyle Pontus Bölgesi Doğu Roma İmparatorluğu topraklarında kalır. Doğu Roma İmparatorluğu hâkim olduğu topraklara “ROMANİA” halkına da “ROMAİO” denmekte olup Araplar ise bu tabiri “RUM” şeklinde kullanmışlar ve öylece yaygınlaştırmışlardır.8

Bu bölgede tarihi Pontus Krallığı, M.Ö. 301’de Pers kökenli Mithridates Sülalesi tarafından kurulmuştur. Doğu Roma İmparatorluğuna hem askeri hem de ekonomik yönden rakip olabilecek güce erişen bu devlet, M.Ö. 66’da Roma Ordularınca üç parçaya bölünmüş, M.Ö. 63’te de ortadan kaldırılmıştır. Aynı bölgede Bizans’ın zayıflamasından sonra Trabzon Devleti (1207-1461)’de kurulmuştur. Bu devletin Pont Krallığı’yla herhangi bir ilişkisi mevcut değildir. Bölgenin yerli halkını, Kafkasya ve Anadolu’nun içlerinden gelenler oluşturmakla birlikte, Grekler ve Fenikeliler kıyı şehirlerinde koloniler kurmuşlardır. Bölge Halkı Roma hâkimiyetine girince Hıristiyanlaşmaya başlamıştır. Trabzon Devleti döneminde bölgeye birtakım Bizanslı ailelerde yerleştirilmişlerdir.9

1080 yılından itibaren Kıpçaklar Kafkasların güneyine geçerek Azerbaycan, Doğu Karadeniz ve Doğu Anadolu’nun kuzeyine inmişlerdir. Diğer taraftan Moğol baskısından çekilen Türkmen gruplar da bölgeye gelmiş, Trabzon Devleti yıkıldığında bölge büyük ölçüde Türkleşmiştir.10

Bölge 1461’de Osmanlı hâkimiyetine geçince, son Bizans kırıntıları da ortadan kaldırılmış, bölge hızla Türkleştirilmiş, Hıristiyanlar da Osmanlı hoşgörüsüyle millet sistemi içerisinde kültürel ve ekonomik faaliyetlerine devam etmişlerdir. Bu bölgede yaşayan Hıristiyan Ortodoks nüfus Kilise ve burjuvanın faaliyetleri ile Yunan toplumuna ait olma duygusunu benimseyecekler ve Yunanlılık bilinci gelişecektir.11

Pontus Meselesi ilk defa, Tanzimat Fermanı’nın (1839) gayrimüslimlerle ilgili hükümlerinden faydalanarak ortaya atılmıştır.

Pontus Rum Devletinin kurulma fikri, Yunanistan- ’ın bağımsızlığını kazanma ve Filik-i Eterya’nın kuruluş yıllarına rastlar. Doğu Karadeniz Bölgesinde Pontus adı MEGALO İDEA (Büyük İdeal)’nın hedeflerinden biridir. 1830’da kurulan bağımsız Yunanistan’ın Doğu Karadeniz Bölgesi’ne olan ilgisi nedeniyle bölgeye Yunanistan’dan gelen Rum sayısı artmıştır. Bölgede ekonomik yönden de güçlenen Rumlar arasında Patrikhanenin büyük katkılarıyla Hellen fikirleri iyice belirginleşmiştir. Bu süreçte kiliselerin ve din adamlarının çok büyük rolü olmuştur. Ayrıca Batılı Misyonerler de bu süreçte Rumlara, her türlü yardım ve desteği sağlamışlardır.12

Megola İdea’yı gerçekleştirmek üzere Etnik-i Eterya ve Mavri Mira’yı kuran Yunanistan, Türkiye’de de Pontus Cemiyeti’nin kurulması çalışmalarına başlar. Bunun ilk temelleri de 1904 yılında Merzifon Amerikan Kolejinde atılır. Bu düşünce Türklere kızgın, kinli olan ve Türkiye’nin en verimli topraklarını ele geçirmeye çalışan hayali politikacıların hülyalarıdır. Merzifon’da hayata geçirilen bu teşkilatlanma, Pontus Karadeniz bölgesini kapsayan daha geniş bir teşkilatlanmanın temeli olmuştur. Şöyle ki: 1908’de Samsun’da “Müdafa-i Meşrute” daha sonrada “Mukaddes Anadolu Rum” cemiyetlerin kurulmasıyla Pontus Teşkilatı daha da genişlemiştir. 1910’da da “Pontus” adlı yayın çıkarılmıştır.13

Pontus Cemiyeti’nin amacı; Trabzon, Ordu, Giresun ve Samsun vilayetleriyle Kastamonu, Gümüşhane, Erzincan ve Sivas’ı içine alan Samsun başkentli, ileride Yunanistan’la birleşmek amacıyla bir “Pont Devleti” kurmaktır. Bu aslında, Yunan nüfusun genişleme politikasından başka bir şey değildir. Devlet, otoritesi zayıfladığında kurduğu çeteler vasıtasıyla Türk halkına, mezalim yaşatan cemiyet, Devlet hâkimiyetinin tesis edildiği zamanlarda da kabuğuna çekilerek Kilise ve kütüphanelerde faaliyetini sürdürmüştür. Mondros Mütarekesi imzalandığı zaman Türkiye dışındaki Pontus organizasyonu, büyük oranda tamamlanmıştır.14

Mondros Mütarekesi’ni fırsat bilen Rumlar faaliyetlerini iyice arttırmışlar, hem Avrupa’da diplomatik alanda hem ülke içinde çetecilik faaliyetlerinde hem de bölge nüfusunu Rumlaştırma çabalarını arttırarak had safhaya çıkartmışlardır. Yunanistan da bir taraftan bölgedeki çeteleri güçlendirmeye çalışırken, diğer taraftan Pontus Karadeniz bölgesine askerî müdahale yaparak amacına ulaşmaya çalışır. Bunun yanında Yunanistan’- ca “Küçük Asya Cemiyeti, Mavri Mira, Etnik-i Eterya” gibi cemiyetlerde kurularak hayata geçirilmiştir. Kurulan çetelerse bölgede Türk Köylerine karşı eşi görülmemiş bir saldırıya geçerler. 1920’de Sevr Antlaşması’nı kabul ettirme çabası dâhilinde Anadolu’yu işgal eden Yunanlılar Pontus Çetelerinin de saldırısıyla kesin sonuca varmayı hedefliyordu, ancak bu olmadı. 1923 yılında Anadolu’da büyük mezalim, yıkım ve ölüm olayını gerçekleştiren Pontus çetelerinin isyanı bastırılır. Anadolu’da kalan Rumlar mübadele yoluyla Yunanistan’a göç ettirilir. Ve bu hayal bu şekilde son bulur.15

Yunanistan’ın Pontus hayallerine Amerika, İngiltere ve Fransa; Türkiye’yi parçalamak amacı ile büyük yardım ve destek vermişlerdir. Bu isyanlar pek çok maddî ve manevî kayba neden olmuştur.

Sonuç olarak, dış devletlerin tahriki ile 19. yüzyıl boyunca Osmanlı Devleti’ni meşgul eden Pontusculuk, Mustafa Kemal’in büyük çabaları sonucunda hüsrana uğratılmıştır. Milli birlik ve bütünlük davasında büyük bir zafer kazanılmıştır. Rumlar ise kendi hayallerinin ve hatalarının kurbanı olmuşlardır.

KİLİSE VE PATRİKLİK

Fatih zamanında birçok insanî haklar elde eden Patrikhane 1650’lere gelindiğinde bazı Patriklerin siyasete karışmaları, kendi sonlarını hazırlamış ve sonuçta bazıları idam edilmiştir. 1856 Islahat Fermanı ile teşkilatı yeniden düzenlenen Patrikhane’nin Yunanlaştırma siyasetine karşı Bulgarlar 1870’de, Sırplar 1879’da, Romenler 1885’de kendi Milli Kiliselerini kurarak Patrikhaneden ayrıldılar. 1876 Anayasası’nda da din ve cemaatlere verilen imtiyazların yürürlükte olduğu belirtildi. Osmanlı Devleti’nin bu demokratik tutumuna karşı Patrik hane, “Megola İdea”dan hiçbir zaman vazgeçmedi.16

Dünya Savaşı’ndan Osmanlı Devleti’nin yenik çıkmasının ardından Patrikhane, Emperyalist Batılı Devletlerden Osmanlı Devleti’nin işgal edilmesini istedi. Eski Bizans’ı ihya etme hayaline kapılan Patrikhane de Mavri Mira adlı bir çete kurarak Müslümanlara karşı faaliyetlere başladı, bu menfi propagandadan en çok Trabzon Rumları etkilendi. Yine Patrikhane İzmir’in işgali üzerine, Rum halkına: “Yunan ordularının Hıristiyanlık adına mukaddes cihat yaptığını” söyleyerek çirkin yüzünü göstermiştir.

Pontus faaliyetlerinde çok etkin rol oynayan Patrikhane, Lozan Barış Antlaşması’nda (24 Temmuz 1923) sadece dinî görevini yürütmek şartıyla İstanbul’da kalmasına izin verilmiş, üzerindeki tüm tasarruf yetkisi Türk Makamlarına devredilmiştir.17

1950’den sonra Patrikhane, Amerika’nın desteği ile Türkiye aleyhine tekrar çalışmaya başlamış, olmayan haklarını varmış gibi göstererek Kıbrıs’ta da EOKA terör örgütünü desteklemiştir. Günümüzde de Patrikhane, âdeta bir Yunan Kurumu gibi çalışmaktadır. AB’de bunun faaliyetlerine sıcak bakmaktadır. Amaç Fener Patriği’ne Evrensellik (Ekümenlik) hüviyeti vererek İstanbul’u Ortodoksluğun merkezi yapmaktır. Yani kısacası amacı, Bizans’ı ihya etmek ve Pontus’u yeniden kurmaktır. Amaç tamamen dinî olmayıp siyasidir. Ve Türkleri bu bölgeden çıkarma düşüncesiyle her yolu denemektedirler.18

Cinayet, zulüm ve katliamlarla lekeli olan Yunanistan, tarihte benzen olmayan bir cesaret, hırs ve iştahını Türkiye’nin varlığı üzerinde dindirmeyi siyasi gaye edinmiştir. Yüz elli yıllık tarihi olan bu milletin düşkünü ezmekten, yaygaracılıktan başka bir özelliği yoktur. Yani bulanık suda balık avlamak Yunanlıların temel ilkesi olmuştur. Sürekli tarih mirasçısı olduğunu savunarak Avrupa’nın desteğini ve yardımını alan, Batı’nın şımarık çocuğu Yunanistan’ın amacı: Eski Bizans ve Doğu Roma İmparatorluğu’nu diriltmektir. Osmanlı Devleti’nin çöküşünü yakından izleyip, gerektiğinde çöküşü hızlandırmak Yunan Milli Politikası’nın temel ilkesi olmuştur.

TÜRKİYE’DE TERÖRÜN VE MİSYONERLİĞİN NEDENLERİ

Pontus konusunu Kilise ve Patrikhane ile Yunanistan’ın bu konuyla ilgisini kısaca değerlendirdikten sonra bu faaliyetlerin, bugün Türkiye’deki terör ve misyonerlik ortamına etkilerini inceleyip değerlendirmek gerekir. Terör ve de misyonerlik hususunda hedef neden Türkiye? vb. sorularına cevaplarına değinmeden önce, Türkiye’deki terörün ve misyonerliğin nedenlerini inceleyelim. Çünkü bunları bilmeden bugünü, Avrupa’nın, Amerika’nın ve komşularımızın bakışını sağlıklı değerlendirmek mümkün olmaz. Konuyu bu şekilde irdelediğimizde Türkiye’nin genel, bölgesel ve ekonomik yönlerden değeri karşımıza çıkar. Şöyle ki:

Genel Değeri: Türkiye, dünya güç dengelerini etkileyecek tarzda sürekli, çok yönlü çıkar ve güç çatışmalarına sahne olan jeopolitik ve jeostratejik bir konuma sahiptir. Asya, Avrupa ve Afrika’nın düğüm noktası olan Akdeniz ve Ortadoğu’nun doğu, batı, kuzey ve güney asli miğferi üzerinde bir köprü durumundadır. Dünya güç merkezlerinin çatışmalarda kullanacakları miğferler ülkemizden geçmektedir. Stratejik açıdan kuvvet intikali için lüzumlu bir bölge olup bölgeleri kontrol altında bulundurur.

Bölgesel Değeri: Üç kıta arasında köprü görevi görmesi, dünya enerji kaynaklarının merkezinde ve geçiş güzergahında olması iki adet boğaza sahip olması -ki bu 160 millik suyoludur- ve dünya ticaretinde önemli bir yer tutmaktadır. Ayrıca Türk Cumhuriyetlerinin yönlerini Türkiye’ye çevirmeleri, model ülke olarak görmeleri, Türkiye’nin laik, modern ve demokrasiyle yönetilen tek İslam Ülkesi olması, onun bölgesel değerini son derece yükseltmektedir.

Ekonomik Değeri: Yer altı ve yer üstü zengin kaynaklara sahip olması. Öyle ki dünya bor rezervlerinin %90’ının Türkiye’de olması, petrole alternatif olarak gösterilen bor madeni sayesinde Türkiye’nin süper bir ülke olmasının kaçınılmaz olacağı, dünya uranyum kaynaklarının %70’inin ülkemizde olması; bunun yanında altın, krom, demir, kurşun, çinko gibi kıymetli madenlerin çıkarılması, çıkarılmasa bile petrolün önemli rezervlerinin Türkiye’de bulunması. Ayrıca yer üstü zenginliklerine gelince fındıkta dünya lideri, pamuk, incir, üzüm, turunçgiller, zeytinyağı ve hertürlü tarımsal ürünün yetişmesine izin veren bir iklime sahip olması, bunun yanında bacasız sanayi sayılan turizmde de dünya liderleri arasına girecek potansiyele sahip olması. Demografik bakımdan genç bir nüfusa sahip olması (nüfusun %70’inin 0-35 yaş arasında olması), ülkemizi genç nüfus oranı oldukça yüksek bir ülke konumuna getirmiştir. Bu yer altı, yer üstü kaynakları, genç ve çalışkan insan gücüyle de birleşince dünya enerji kaynaklarının kavşağında bulunan Türkiye’nin çok kısa bir sürede, önce bölgesinin ekonomik olarak en güçlü ülkesi, daha sonra da dünyanın süper gücü olmaya aday tek ülkesi olabileceği gerçeği, başta Yunanistan ve diğer Avrupa ülkelerinirahatsız etmektedir. Dolayısıyla yabancıların Türkiye için bakış açıları, “güçlendikçe budanan, zayıfladıkça sulanan bir ağaç” olmalıdır sözüyle özetlenebilir. Türkiye, genç ve dinamik ülke yapısı, zengin tarihî, doğal ve kültürel dokusu nedeniyle Türkiye, dünyanın ilgisini çekmektedir. Bütün bu değer ve özelliklerinden dolayı, ülkemiz Emperyalist Batılı Devletlerin ve Amerika’nın boy hedefi haline gelmektedir.

Bu nedenle Türkiye’nin milli gelirinin 4/3’nü insanına, kalkınmasına ve büyümesine harcamasına değil, bu gelirini terörle mücadeleye, silaha ayırması, bunun sonucunda gelişemeyen, dışa bağımlı uydu bir devlet olarak yaşantısını devam ettirmesi, Emperyalist Batılı Devletlerin ve Amerika’nın başlıca hedeflerindendir. Tabii ki bu düşman politikanın altında Türkiye’nin yukarıda saydığımız genel, bölgesel ve ekonomik değerlerinin dışında Emperyalist Batılı Devletlerin ve Amerika’nın Ortadoğu, Balkanlar ve Kafkasya’daki hâkimiyet mücadelesi de yatmaktadır.

Türkiye’nin büyük ve önemli bir gücün merkezi haline gelmesi, başta komşularımız olmak üzere birçok devleti rahatsız etmiştir. Düşmanca bir amaç ve çabayla Türklerin ortak din, dil, soy, tarih, vatan, ülkü ve kültür birliğinden, kader birliği şuurundan kaynaklanan birlik ve bütünlüğünü çözmeye, tahrip etmeye, milletimizin bir bölümünü diğerine yabancılaştırmaya, Türk-Kürt, Alevi-Sünni, Demokrat-Antidemokrat, Laik-Antilaik, Müslüman-Atatürkçü gibi tamamen sunî bir ayrım yapmaya çalışmaktadırlar. Bu nedenle pek çok terör örgütü, Emperyalist Batılı Devletlerin ve Amerika’nın piyonu durumundadır. Bunun çok basit bir örneğini verebiliriz: Halen dost ve müttefik olduğu iddia edilen Avrupa ülkelerinde Türkiye’ye yönelik yıkıcı ve bölücü eylemlerde bulunan dört yüzün üzerinde kuruluşla, binlerce kanun kaçağının olması, terör örgütlerinin bürolarının açık olması ve her türlü illegal örgüt yayınlarının bu ülkelerde basılarak dağıtımının yapılması, terörizmin stratejik hedeflerinin başında Türkiye’nin geldiğini göstermesi açısından önemlidir.

Gerek Emperyalist Batılı Devletler ve gerekse Türkiye’ye karşı düşmanca tutum içerisinde bulunan ve hepsinin ayrı bir çıkar hesabı olan komşu ülkeler, geçmişte olduğu gibi günümüzde de içimize çeşitli nifaklarsokarak milletimizin birliğini ve bütünlüğünü bozma çabası içerisindedirler. Bugün karşı karşıya bulunduğumuz, hem bölücü hem de yıkıcı terör ve misyoner örgütlerinin arkasında yatan gerçek niyet budur. Ekonomik yönden güçsüz, bunalımlı, problemli, milli gelirinin büyük bir kısmını insanına, kalkınmasına yatırmak yerine terörle mücadeleye, silaha ayıran güçsüz ve zayıf bir Türkiye, Emperyalist Batılı Devletlerin gerçek emelidir. Zira emperyalist emellerine daha kolay ulaşacaklarını ummaktadırlar.

Osmanlı Devleti’nin yıkılmasıyla birlikte Emperyalist Batılı Devletler, Osmanlı Devleti tebaası olan Hıristiyan azınlıkları, kendi çıkarları ve emperyalist emelleri doğrultusunda nasıl kullanmışlarsa Türk Milli Mücadelesi’nin başlamasıyla birlikte bu defa da Kürt, Nasturi, Süryani, Pontus diye bölmeye çalışmışlardır. Bu grupların, yeni Türk Devletine problem çıkarmaları için ellerinden geleni yapmışlardır.

YUNANİSTAN’IN TÜRKİYE’DEKİ BUGÜNKÜ TERÖRE ETKİLERİ

Yunanistan’ın Pontus meselesi ve Patrikhane konusunda yaptıkları faaliyetlerini yukarıda anlattıktan sonra Türkiye’de yaşanan teröre ve misyonerliğe, etkisine ve bu amaçla yaptığı illegal faaliyetlere gelince:

24 Şubat 1994’te 19 Mayıs’ı asılsız “Pontus Soykırımı Anma Günü” olarak kabul etmiş ve Kıbrıs Rum kesiminde de hemen kabul edilmiştir. Patrikhane, yine 1994’te İstanbul’da “Dünya Barışına Katkı” adıyla bir toplantı düzenlemiştir. Toplantı İstanbul’da yapılmasına rağmen Patrik Bartholemoes, toplantı sonuç bildirgesinde İstanbul yazılmasına razı olmamıştır. Fener Rum Patrikliğinin Ekümenikliğini kabul ettirmek için yaptığı faaliyetleri, misyonerlik faaliyetleri olarak değerlendirebiliriz. Yine Patrikhanenin, İstanbul’u bir Ortodoks merkezi yapma faaliyetleri hepimizin malûmudur. Ayrıca bir yasa çıkaran Yunanistan’ın Pontus faaliyetleri çerçevesinde ileri sürdüğü bir diğer iddia da “Anadolu’da çok sayıda Hıristiyan’ın bulunmasıdır.” Hatta bu amaçla ülkemizdeki Türkçe olan yer isimlerinin Eski Rumca adları önplana çıkarılmakta, buraların Hıristiyan olduğu vurgulanmaktadır. Böylece bu toprakların Müslüman-Türk kimliği ve karakteri sorgulanmak istenmektedir. Diğer yandan Yunanistan’ın kurduğu Pontus derneklerinin vasıtasıyla -ki bunların sayısı yüz yetmiş altıdır- Doğu Karadeniz’e “Unutulmayan, Kaybolan Vatanlara Gezi” adı altında periyodik geziler düzenleyerek olayı canlı tutmaya çalışmaktadır. Yine Batı Trakya’ya Rusya’dan Rum göçmenleri getirerek demografik yapıyı tamamen bozmayı amaçlamaktadır.19

Öte yandan 1915’ten günümüze kadar yapılan Ermeni, Kıbrıs ve Yunan propagandalarında da Ermeni konusu işlenmektedir. Ermenileri maşa olarak kullandıkları da bir gerçektir. Ne var ki Emperyalist Avrupa her ikisini de maşa olarak kullanmaktadır. Yunanistan, Ermeni faaliyetlerinin merkezi durumundadır. Özellikle Ermenilere uygulandığı iddia edilen soykırım, günümüzdeki asılsız Kürt Sorunu ile paralellik kurularak Türkiye’nin soykırımı tanıması ve tazminat ödemesi talep edilmekte ve Türkiye’nin Pontus soykırımını tanımadığı sürece Avrupa Birliğine kabul edilmemesi için AB ülkeleri nezdinde propaganda yapmaktadır. Ayrıca Yunanistan, tarihsel olarak Türkiye aleyhine faaliyetlerde bulunan Ermem kuruluşlarına da ev sahipliği yapmaktadır. Örneğin Asala, Ermeni Soykırımı Adalet Komandoları, Yunanistan Ermeni Gençlik Teşkilatı, Ermeni Ulusal Komitesi, Ermeni Halk Eylem Birliği, Ermeni Devrim Ordusu (ARA) Ermeni Ulusal Direniş Hareketi, Selanik Ermeni Gençlik Örgütü, Ermeni Tutuklularını Kurtarma Komitesi, Ermenistan’ın Kuruluşu için Silahlı Propaganda Birliği, Ermeni Hayır Cemiyeti, Ermeni Kültür Derneği, Ermeni Ortodoks Merkezi Komitesi.20

Ayrıca Yunanistan 1985 yılından beri, bu oluşumların tanınmasının sağlanması için çaba sarf etmekte, hem de Pontus faaliyetleri için kurduğu yüz yetmiş altı adet derneği Federasyonlar oluşturarak örgütlemektedir. Bunun dışında Türkiye aleyhine toprak talebinde bulunan dört yüz ellinin üzerinde derneğin olduğu bilinmektedir. Bilindiği gibi Yunanistan, Türk düşmanlığını ve milli politikasını bugün de bu düşünce üzerine oturtmaktadır. Bu politikası gereği; dışarıda Türkiye’yi uluslararası platformdan uzaklaştırmakta, içeride de sosyal ve siyasi bütünlüğü zayıflatıp parçalamak için uğraşmaktadır. Sevr’i yeniden canlandırma çabasında olan Yunanistan önce Ermeni Terörü Asala’ya, sonra da PKK’ya destek vermiştir. Genel politikası çerçevesinde tarihi gerçekleri gözardı ederek sözde Ermeni ve Kürt sorunlarının yanı sıra yeni bir argüman olarak 1985’ten beri Pontus soylarım ideali alanında Türkiye’ye karşı kullanmaktadır. 16 Ocak 1994’te “Sumala Pontusçular Derneği”nin Selanik’te topladığı soykırım paneli bu faaliyetlerin son örneğidir.21

Yine Yunanistan her yıl Pontus Helenizm Kongreleri düzenlemektedir. Bu kongreye en üst düzeyde devlet yetkilileri katılmaktadır. Bunların yanında hala Türkiye haritasını Pontus, Ermeni ve Kürdistan olarak üçe bölmekteler, Bizans’ı yemden canlandırmak için toplantılar yapmaktadırlar. Öte yandan “Bizans Topraklarından Sonra Türkleri Asya Steplerine Atalım, Ayasofya’yı Kilise Yapalım” sloganları atılmakta surların içinde Ortodoks Dinî Devlet kurulması, gayrimenkul satın alınması, kararlaştırılmıştır. Halen Fransa’da yüzü aşkın Bizans’la ilgili vakıf, dernek ve enstitü vardır. Patrik Barthalomeos, Yeni Roma’nın ve Konstantinapol’ün Başpiskoposu ve Evrensel Patriği Unvanını kullanmaktadır. Bu amaçlar doğrultusunda yoğun birşekilde çalışmalar ve mücadele çağrısı yapılmaktadır.22

Yunanistan ve Ermenistan bugün terör örgütü PKK’ya her türlü maddî ve manevî yardımlarda bulunmaktadırlar. Üstelik ülkelerinde bu terör örgütlerine barınma ve askeri eğitim imkanı da sağlamaktadırlar. Yunanistan’da PKK tarafından açılmış olan ve Türkiye’- deki terörist faaliyetlere katılmak amacıyla militanlarına patlayıcı maddeyle ilgili eğitim verdiği Lavrion Kampı bunların en önemlilerinden biridir. Ayrıca kendi üzerinden yapılan silah ve terörist kaçakçılığına imkan vermesi, bugün Tokat kırsalında silahlı faaliyet gösteren Sol Örgütlerin, Avrupa’da çıkardıkları gazete ve dergi yayınlarının finansmanında bu Rum Derneklerinin aktif rol oynadığı, yakalanan teröristlerin ifadelerinden sabittir. Megola İdea’dan hiçbir zaman, vazgeçmeyen Yunanistan, her türlü yıkıcı bölücü etkinliği desteklemiş, doğrudan veya dolaylı yıkıcı faaliyetlerin içinde yer almış ve halen de yer almaktadır.

SONUÇ

Yukarıda kısaca belirtmeye çalıştığımız Türkiye’deki terörün ve misyonerliğin nedenleri. Yunanistan’ın bu faaliyetlerdeki yeri hakkındaki bilgilerden sonra terörden çok çekmiş ve büyük insan kayıplarıyla hâlâ çekmekte olan, bunun yanında PKK terörüne harcanan para 120 milyar doların üzerindedir, 35 bin insanımız da bu teröre kurban gitmiştir. Bir millet olarak, Milli Birlik ve Bütünlüğümüze karşı yapılan tüm bu haince faaliyetlere karşı neler yapabileceğimiz hususlarına gelince:

A) Millet olarak içinde bulunduğumuz coğrafyanın ne kadar önemli olduğunu, ne kadar büyük bir zenginlik içinde olduğumuzu çok iyi bilmeli ve bunu da şimdiki ve gelecek kuşaklara çok iyi anlatmalıyız. Ayrıca bu hususla ilgili olarak okullarımızda Jeopolitik, Siyasî Coğrafya, Milli Güvenlik Bilgisi gibi derslerin okutulmasına öncelik ve de önem vermeliyiz.

B) Komşularımızın bakış açısını, Balkanlarda, Ortadoğu’da ve Kafkasya’da olan bitenleri çok iyi takip etmeli, buna bağlı olarak da tüm dünyanın bize bakış açısını da çok iyi tahlil ederek buna paralel stratejiler geliştirmeliyiz,

C) Millet olarak ne yazık ki okuma ile aramız iyi değil. Çok okumalıyız, bize ve de ülkemize lazım olacak her şevi okumalıyız. Birilerinin bizim adımıza okumasına izin vermemeliyiz. Eğer birileri bizim adımıza bir şeyler okursa okuduğundan anladığını kendi düşüncelerini de katarak bize anlatmaya çalışır ki, bir müddet sonra doğrusuna, yanlışına bakmadan biz de onun gibi düşünmeye başlarız.

D) Millet olarak hızla gelişen ve dünyayı o denli küçülten bilim ve teknoloji karşısında geri kalmamak, gelişmiş toplumları yakalamak ve onları geçmek için tek şey yapmamız gerekir: O da ÇALIŞMAK. Ancak gücümüzün farkında olarak, bilinçli ve planlı bir şekilde çalışmak zorundayız.

E) Milli Birlik ve Beraberliğimizi bozacak hiçbir faaliyete izin vermeksizin milletçe tek yumruk olmamız gerekir. Bu birlik ve beraberliğimizi, ulusal acılı bir olay la karşılaştığımızda göstermek yetmez. Tüm dünyaya yılın her günü göstermemiz gerekir.

F) Genç kuşakların ve gelecek neslin eğitimine son derece önem vermeliyiz. Unutulmamalıdır ki, insana ve insanın eğitimine harcanan para, misyonerliğin ve de terörün bertaraf edilmesi için harcanan paradan kat be kat daha azdır.

G) Coğrafi konumumuz, yer altı ve yer üstü zenginliklerimiz değişmeyeceğine göre, komşularımız ve emperyalist güçlerin bize bakış açısı da değişmeyeceği fikrinden hareketle, ülkenin bu gerçeğini, tüm kurumları seferber ederek ve bunu milli bir görev addederek; yılmadan, bıkmadan, usanmadan insanımıza ve özellikle genç neslimize tecrübe ve bilgilerimizi aktarmalıyız.

H) Okur-yazar oranını çoğaltarak hızla sıfıra yaklaştırmalıyız. Çünkü terör ve misyonerlik belası, özelliklede cahil toplumlar üzerinde daha fazla etkili olur.

i) Terörle ve misyonerlikle mücadele topyekûn bir mücadeledir. Bu hususta toplumun her kesimine ayrı ayrı görev düşmektedir. Görev düşen birimlerde bu şuur, bilinç içinde ve bir bütünlük arz edecek biçimde görevlerini yapmalıdır.

j) Okullarımızın ders programlarına Terör ve Misyonerlik Dersi konularak ilköğretim birinci sınıftan üniversiteye kadar bu dersler okutulmalı, terörün ve misyonerliğin nedenleri, niçinleri, kaynağı, gerçek amacı konularında çocuklarımız ve gençlerimiz eğitilmelidir.

K) İnsanları ve toplumları harekete geçiren, olağanüstü işler başarmasını sağlayan öğenin Milli ve Manevi Değerler olduğu gerçeğinden harekede insanımıza bütün olumsuzluklara rağmen tekrar hatırlatmalı ve öğretmeliyiz. Bu bağlamda başta DEVLETİMİZE olmak üzere birbirimize güvenmeyi ve inanmayı gerçekleştirmeliyiz.

L) Görsel yayının ve TV film ve dizilerinin insanları çok daha çabuk ve büyük ölçüde etkileyerek yönlendirdiği gerçeğinden yola çıkarak bu hususların işlendiği TV film ve diziler yaptırılmalı, bu konuda ilgililere kolaylıklar sağlanmalıdır.

Yunanistan’ın Pontus meselesine yaklaşımı ile terör örgütlerinin faaliyetlerine yaptığı yardımlarına karşı alınacak tedbirlere gelince:

Yunanistan’ın bu faaliyetlerine karşı benzer amaçlı dernekler kurulmalı, Girit’e ve Trakya’ya geziler tertip edilmeli, dünyaya kendimizi çok iyi anlatabilmeliyiz. İçeride ve dışarıda bu konuda yayınlar yapılmalı, “Pontus Meselesi”nin yakından ilgilendirdiği ve faaliyet alanı içerisinde bulunan Karadeniz kırsal kesimde yaşayan halk üzerinde “bilgilendirme ve bilinçlendirme” faaliyetlerimizi artırmalı, seminer, konferanslar tertip edilerek yöre halkı bilgilendirilmeli ve uyanık olması sağlanmalıdır.

Kısaca; unutmayalım ki Türkiye’den başka Türkiye yoktur. Fikirleri her geçen gün değerlenen Atatürk gibi bir liderimiz varken, heykelleri kendi ülkelerinde dahi kaldırılan… izm’lerin yaratıcısı diktatörlerin fikirlerinin arkasından gitmemeli, her konuda sorucıı ye sorgulayıcı olmalıyız. Çağı, zengin yeraltı ve yer üstü kaynaklarımızla, insan gücümüzle lehimize çevirecek ve Türk Çağı yapacak gücümüz olduğunu farkında ve şuurunda olarak birlik ve beraberlik içinde hareket etmeliyiz.


KAYNAKÇA

1 Necati Alkan, “Gençlik ve Terörizm, terör Örgütlerinin Gençliği Kazanmada Kullandığı Yöntemler, Ankara 2002, Takdim Kısmı’ndan.

2 Hayati Hazır, Şiddet ve Terörizm, Ankara, 2001, “Önsöz”den.

3 H.Hazır, a.g.e., s.2-4

4 Erdal İlter, Ermeni Kilisesi ve Terör, Ankara, 1996, s. 22-23,118.

5 H.Hazır, a.g.e., s. 145-156, “Sonuç”tan.

6 Polis Dergisi, Sayı: 39, Mart 2004, ss. 346- 350 arasında yayınlanan bu makalemiz, yeniden gözden geçirilip/genişletilip güncellenmiştir.

7 Osman Turan, Türkiye’de Siyasî Buhranın Kaynakları, İstanbul 1980, s. XXIV-XXV

8 Osman Turan, Türkler Anadolu’da, İstanbul 1970, s.24.

9 Turan, Türkler Anadolu’da, s. 25.

10 Turan, Türkler Anadolu’da, s. 26

11 Turan, Türkler Anadolu’da, s. 26.

12 Turan, a.g.e., s. 26.

13 Nuri Yazıcı, Milli Mücadelede (Canik Sancağı’nda) Pontusçu Faaliyetler(1918-1922), Ankara 1989, s. 255-256.

14 Yusuf Sarınay, “Pontus Meselesi ve Yunanistan’ın Politikası” (Makaleler), Ankara 1999, s.60-61.

15 Sarınay, a.g.e., s. 61; Yılmaz Kurt, Pontus Meselesi, Ankara 1995, giriş kısmı.

16 Erdal İtler, Ermeni Kilisesi ve Terör, Ankara 1996, s. 29, 36.

17 İtler, a.g.e., s. 72-74;Emre Özyılmaz, Heybeliada Ruhban Okulu, Ankara 2000, s. 57.

18 Türkiye Gerçekleri ve Terörizm (Beyaz Kitap), Ankara 1973, s. 112.

19 H. Halil Ergene, Neden Hedef Türkiye, Ankara 1980, s. 28; Ahmet Hikmet Eroğlu, “Türkiye’de Ortodoks Misyonerliği”, Türkiye’de Misyonerlik Faaliyetleri, 3. baskı, İstanbul 2005, s.137-138.

20 Ali Güler, Dünden Bugüne, Yunan-Rum Terörü, Ankara 1999, s. 29; 100 Soruda Ermeni Terörü, Ankara 2000, s. 39.

21 http://www.byegm.gov.tr (21.10.2007); Ahmet Aydıner, Kürtler, PKK ve Öcalan, Ankara 1992, s. 122.

22 Emin Demirel, Terör, İstanbul 1995, s. 696.