Varlık’tan Değer’e Vuslat: Mevlana Örneği

Varlık’tan Değer’e Vuslat: Mevlana Örneği

Cilt/Sayı

2013 24. cilt – 3. sayı

Yazar

Akif AKTOa

aEğitim Bilimleri Bölümü, Mardin Artuklu Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Mardin

Öz

Varlık dünyasında değer’e ulaşmak isteği insan türüne özgü olduğu için, insan bu isteğini ancak bir çeşit araçla yerine getirebilir. Çünkü “ulaşmak” kavramı tek başına bir vasıtaya ihtiyaç duyar. Buradaki vasıta ise “varlık”tır. İnsan varlık âlemine uğramamış olsaydı, zaten değer diye bir ihtiyacı da olmayacaktı. Varlık âleminin kendisi, içinde barındırdığı varlıklara değer arayışını zorunlu kılmıştır. Bizler de bu çalışmada “değer”in kaynağı olan “varlık”ın mahiyetine ve içerdiği değerlere ulaşmak için, Mevlâna ile birlikte hayalen varlık âlemine yolculuk yapmayı göze aldık. Bu cesareti bize veren, özetle birkaç satır içinde ifade etmek istediğim Mevlâna’nın kendisidir, Mesnevi’sidir. Mevlana, barış ve kardeşliği hayatının felsefesi haline getirmiş, bu felsefeyi de tüm yaşamında ve eserlerinde yansıtmıştır. Ona göre, insanların çoğu harici düşmanla savaşmak için vakit geçirmektedir. Oysa ki gerçek düşmanın insanın kendi içindeki nefsi olduğunu belirten Mevlâna, Firavun’la evinde beslediği Musa’yı örnek gösterir. Bu bağlamda yüzlerce çocuğu öldürerek kendince galip gelen Firavun’un asıl evindeki Musa’dan gafil olduğunu belirtir. Bu bir çeşit varlık’ı okuma biçimidir. Varlık alemi, barış ve kardeşlik gibi birçok değer örnekleri ile dolup taşarken, varlık’ın sadece kötü yüzünü görmek kardeşliği ve barışı hapse mahkum etmektir. Kaldı ki Mevlâna için dünyada kesin olarak kötü diye bir şey yoktur; iyi-kötü niteliğe göredir. Ona göre, dünyada zıt olarak görünen her şeyin göreceli olduğuna dikkat çeker. Mevlâna bu yaklaşımını zıtların genel prensibi üzerine inşa eder. Bu prensibe göre hayat, zıtların ahenginden başka bir şey değildir. Mevlana, varlık âleminde sevgi, kardeşlik, dostluk, birlik, beraberlik, bağışlamak, müsamaha, eşitlik, tevazuu ve hoşgörüyü öğütlemiştir. Mevlâna, insanlığın, özellikle de kriz dönemlerinde ihtiyaç duyduğu dostluk, barış ve kardeşlik için sözü asırları aşan büyük bir bilgedir. Bu bilgece olan tespitleri ve yaklaşımları varlık’tan değer’i keşfetmek türünde de kendisini var etmiştir.

Anahtar Kelimeler

Mevlana; varlık; değer; insan; vuslat

Abstract

Since the will to attaine values is peculiar to human species in exiestence, human can only fulfill this need through relying on certain means. Concept of attainment or arrival itself implies a means which here means “existence”. If human had not come to this universe of existence, then there would not have been a need for values. Existence itself makes the search for values compulsory for the creatures. In this study, we ventured to take an imaginary journey towards universe of existence together with Mawlana so as to reach the nature of existence from which the values are originated as well as to reach the values inherent in it. It was Mawlana himself, and naturally Mesnevi, who gave us that courage. Mawlana considered peace and brotherhood as his life philosophy and reflected that philosophy to all his life and works. For him, most of the people waste their times to fight with external enemies. Mawlana, who points out the nafs as a real enemy inside of human, gives the example of Pharaoh and Moses nurtured in the house of Pharaoh. In this contex, he states that Pharaoh regarded himsef as victorious killing hundres of children but he was not aware of Moses in his house. This is a way of reading the existence. Athough the existence has full of examples of values like peace and brotherhood, glancing the bad sides of existence makes peace and brotherhood be confined to prison. In fact, for Mawlana, there is no such thing as objectively bad in the world. Good and bad are a matter of quality. He takes our attention to the relativity of things that seem to be in opposition. He constructs this approach on the general principle of opposites which proposes that the life is nothing more than a harmony of opposites. Mawlana preached love, brotherhood, friendship, unity, solidarity, forgiving, tolerance, equality and indulgence in life. He is a great scholar whose statements like friendship, peace and brotherhood paticularly needed in the periods of crisis go beyond the centuries. His scholarly evaluations and approaches are a good example of discovering values from existence.

Keywords

Mevlana; existence; value; human; ultimate union


Varlıktan bağımsız değer kör,
Değerden bağımsız varlık ise sağırdır

İnsanlık tarihi boyunca değerin ne olduğu her zaman cevabı aranan bir soru olmuştur. Bu yönüyle insana yüce değerler kazandıracak veya onlara ulaşmasına engel olacak iyi ve kötü kavramlarının niteliği tarih boyunca düşünürlerin üzerinde önemle durduğu bir olgudur. Değerlerin konusunu bu kavramlardan hareketle temellendirmeye çalışan doğulu ve batılı pek çok düşünürden bahsetmemiz mümkündür. Değerler, genel bir ifadeyle insan davranışlarını iyi-kötü veya değerlideğersiz olarak tanımlamamızı sağlamaktadır (Reese, 1996: 58; Cevizci, 1999: 203). Değer tür olarak insanın varlığa kattığı bir bilinç boyutudur. Değer’le bir şeyin aynı türden şeyler arasında özel yerinin kastedildiği ve bu değer’in genellikle olumlu bir renk taşıdığı görülür. Bu yerin saptanması doğru bir değerlendirme sonucu bilgisel olarak yapılabildiği gibi, ezbere ve birbirinden çok farklı ‘ölçütler’ kullanılarak yapılmaya çalışıldığı da görülüyor. Değer, eylemlerin ve kişilerin bir özelliği olarak karşımıza çıkar (Kuçuradi, 2006: 181). Ancak bu durumda ahlâkımızı bütün bir insanlığın paylaşımına açabilir, bütün insanlığa karşı sorumluluk duygusunu belirginleştirebiliriz (Gürsoy, 2008: 46-47).

Modern dönemde etiğin ontolojiden bağımsızlaştırılma çabaları ile birlikle bariz bir şekilde değerler teorisinden bahsedilmeye başlanması şüphesiz bir rastlantı değildir. Aydınlanma ve Modernizimle birlikte insanın sadece düşünen bir varlık olarak konumlandırma düşüncesi zirveye çıkmıştır. İnsan için ayırt edici birçok tanım vardır. Bu tanımlar, çeşitli disiplinlerin damgasını taşırlar. Eğer Etik disiplini söz konusu olursa, o zaman insan değer üreten bir varlıktır tanımı öne çıkar. Kuşkusuz insan, yalnızca değer üreten varlığa indirgenemez; nasıl ki, yalnızca “düşünen varlık”, “eylem varlığı”, “ahlâk varlığı”, “istenç varlığı”, “toplumsal varlık”, “emek varlığı” vb. tanımlarına indirgenemezse (Yılmaz, 2004: 6). Aslında her indirgeme bir soyutlamanın ürünüdür ve çeşitli disiplinlerin kendi bağlamlarında yaptıkları soyutlamalarla ortaya çıkan insan tanımları insanın bir yönünü ya da bir niteliğini vurgulamaktan başka bir anlam taşımaz. İnsan tarih sürecinde doğa, toplum ve kendisiyle olan ilişkilerinde, yaşama biçim vererek Ekin ve Uygarlık üretir. Aynı zamanda yaşama anlam verir. İşte bu anlam verme işi ile değerler üretilir. Bu nedenle, uğruna yaşamaya değer inanç, fikir, eylem ve idealler değerleri oluştururlar (Yılmaz, 2004: 6). Ancak söz konusu düşüncenin, özellikle pozitivizm ve materyalizmin trendleriyle eleştirilmesi, doğa ve insan yorumları, mekanik bilim ve materyalist ontolojinin kontrolüne bırakılmıştır.

Etik, biyoloji, psikoloji ve sosyolojideki her hangi bir konu gibi ele alınmıştır. Her varolan değer, bir olguya her norm, bir gerçeğe, her fikir, bir ideolojiye dönüştürülmüştür. Bu durumda filozoflar, insan haysiyetinin ve varlığın anlamının dayandığı gerçekliklerdeki değer boyutunu sorgulamaya başlamışlardır. Dolayısıyla da onlar değerler doktrini olarak isimlendirilen bir yöntem geliştirmişlerdir. Elbette teorik olduğu kadar pratik de olan bu değerler, bir sürekliliğe sahiptirler. Değerler, üretildikleri ekin ve uygarlıklara damgasını vururlar. İnsanın düşünsel, psişik, toplumsal ve tinsel (manevî) yaşamı; seçip, üretip ve bağlandığı değerler çevresinde oluşur. Benimsenen değerler töre ve eğitim yoluyla gelecek nesillere aktarılır ve toplumlar bu değerler yoluyla yoğrularak toplumsal ve bireysel tini oluştururlar. İnsanlık tarihinde birçok düşünür, değer-sorunu ile ilgilenmiş, onun neliği, niteliği ve işlevi üzerine fikir ya da söylem oluşturmuştur. Kimi düşünür, değerlerin kaynağına yönelmiş; kimisi amacına, işlevine, kimisi paylaşımına ve benimsenmesine, kimisi ketleyici ya da özgürleştirici yanına vb. dikkat çekmiştir. Kimisi de değerin değerini konu edinerek, değer etiği üretmeyi denemiştir. İnsanlık tarihine baktığımızda, ne kadar inanç, töre, ekin, uygarlık varsa ve ne kadarfelsefî disiplin, mantık örgüsü ve ideoloji varsa, o kadar da değer anlayışının ve değerler dizgesinin var olduğunu görürüz. Gerçi benim tezime göre herhangi birşey araştırmainceleme sahasına taşınmaya başlanmışsa o şey pratik hayat sahasından ya çekilmeye başlanmıştır ya da artık o sahada varlığını koruyamamıştır.

Değerler kuşkusuz, natüralizmin ifade ettiği gibi, bir varlık düzenine bağlı değildir. İyi, güzel ve doğru, varlıkla beraber varlığın dışında da bulunur.

Onlar, ‘olgu’ değil, ‘var olan değer’ karakterine sahiptirler. Materyalist bir zaman anlayışı içinde kalındığı sürece değerler alanına ait ontolojik bir temel ortaya konabilir mi? (Tillich, 1960: 73.) Dahası Varlıkla değerin irtibatı nasıl kurulmalı ya da kurulması gerekli midir? Değer ve varlık arasında bir kopma beraberinde başka çözülmeleri de getirmiş midir? Dünya’nın bugün yaşadığı anlam krizlerinin altında acaba sözünü ettiğimiz kırılma yatabilir mi? Modern düşünce, daha çok postmodern eleştiri üzerinde yapılmaktadır. Elbette bu eleştiri bu tavır önemli olmakla birlikte, modern düşüncedeki pek çok açmaza çare bulmaktan acizdir. Dahası doku itibariyle o da, moderndir. Her şeyden önemlisi postmodern düşünce de modern düşünce gibi etik kodların içini boşaltmıştır. Post modern düşünce de modern düşüncenin ontolojide açtığı çatlağı onarmada çaresiz kalmıştır. Hatta tavır itibariyle böyle bir kaygının olup olmadığa da tartışılmaktadır. Ontolojik olarak varlık ve değer ilişkisinin sağlanamaması ya da aradaki bağın kopması ciddi sorun olmuştur. İnsanın ahlaki bir varlık olduğu ve modernizmin insanlığın üzerinden geçirdiği değeri ıskalayan ezici silindir dikkate alındığında, varlık ve değer ilişkisinden bahsetmenin zorunluluğu kendini göstermiştir. Ancak hakikatle irtibatı kurulamayan bir değerler manzumesi sadece sözde bir çaba olmaktan öteye geçmeyecektir.

Bu dönem dikkate alındığında Batı, bir anlam ve değer krizi içerisinde olmuştur. Ancak Doğu da kendi bağlamında anlam ve değer krizi yaşamaktadır. Batı ontoloji-epistemoloji ve değer arasında var olması gereken organik bağı koparmış olduğu için düşünce ve yaşantıda bir değer ve anlam krizini çekmekte ve bu konuda bir tadilata gitme arayışındadır. Doğu ise bir toplumu derinden kavramanın ve inşa etmenin varlık-bilgi-değer-inanç birliğini öne süren bir paradigmadan hareket eden bir bir formül benimsemiştir. Varlık ve değer eksenli paradigma İslam düşüncesinin özünde mevcuttur. Özü itibariyle İslam düşüncesinin en özgün yanı, varlık-değer düzlemlerinde ortaya koyduğu son derece tutarlı ve dayanıklı algılama biçimidir Davutoğlu, 1996: 4). Öyle ki bu düşünce, bilgi (‘ilm), hikmet, adalet ve hakikati içinde barındıran katmanlı bir kavramdır (Rosenthal, 2004: 54). Sadece İslam düşüncesinde değil, İbrahimi geleneğin tümünde sözünü ettiğimiz varlık-değer birliğinin dayanıklı ve muazzam birliğini görmek mümkündür. Öze ya da dine dönüş bu bütünlüğün adresini vermektedir. Ne var ki, mevcut olan bu birlik özellikle modern zamanlarda zedelenerek koparılmıştır. Oysaki değerler, varlık içerisinde ve varlık vasıtasıyla gerçekleştirilmeyi isterler. Çünkü varlık değeri önceler. Değeri önceleyen varlık, ona ufuk verir. Ufku olmayan bir değerin kendini gerçekleştirmesinden söz edilemez. Varlığın öncelemediği bir değer, zorunluluğu ve yabancılaşmayı beraberinde getirir. Dahası o bir tahakküm talep eder. Oysa doğası itibariyle değer özgürleşme ve dönüşümü kendinde barındırmalıdır. Öte yandan değerler, varlık için bir tür form işlevi de görürler. Doğrusu varlıkdeğer arasındaki bağın koparılması rasyonelleşmiş bir değerler kümesinden söz etmek anlamına gelecektir ya da değer denen şeylerin rasyonel bir nitelikten öteye geçmediği görülecektir (Tillich, 1960: 81). Gazali’nin düşünce sistemi ve İslam filozoflarına getirdiği eleştiriye bu zaviyeden de bakmak mümkündür. Onun düşüncesi, kelam, felsefe ve tasavvuf arasında yeni dengelerin kurulması olarak da okunabilir. Gazali, varlık ve değer arasında bir irtibatın gerekliliğini öne çıkarır. Bir başka ifadeyle İslam düşüncesinde değerin yüzeysel ele alındğına işaret eder (Gazali, 1986: 19-20).

İbrahimi geleneğin değere vurgusunun altında yatan asıl neden, değerin bütünleştirici, dönüştürücü ve tamamlayıcı özelliğidir. Çünkü değer sistemi toplumsal mekanizma refleksleriyle varlık-değer ön kabulleri arasındaki ilişkiyi tanzim ederek, dünya görüşü imgeleriyle sosyal yapılar arasındaki uyumu sağlamaktadır (Davutoğlu, 1996: 32). Tutarlı ve dayanıklı bir varlık-değer paradigması tesis edilmiş olsa, bilgi üzerinden toplumsal mekanizma ile varlık-ahlak arasındaki irtibat sağlanarak, dünya görüşüyle sosyal yapılar arasındaki ahenk kurulabilir. Ancak bu noktada eylem, değer ve ahlak için hareket noktası olarak alınmalıdır. Çünkü eylemde sözünü ettiğimiz bütüncül paradigma (varlıktan değere vuslat) ete kemiğe bürünmüştür. Düşünsel bakımdan sıradan olan bir kişi bile bu paradigmayı tefekkür ettiğinde iyi ve kötünün ayırımını çok iyi yapabilir. Çünkü varlık-

tan değer üretmek artık kültürel hafızaya kazınmıştır. Bilgi ise bu hafızadaki nüvelerinin bilinçli bir dökümünü yapmaktan ibarettir. Meseleye tersinden baktığımız zaman da varlıktan-değere vuslat etmenin önemi kendiliğinden ortaya çıkar. Medeniyet bunalımı yaşanan dönemde, varlıkdeğer arasındaki kırılma, sosyal, siyasi ve ekonomik müesseseleşmeye yansımış ve bunlar arasında bütünlüğün arz etmediği görülmüştür (Davutoğlu, 1996: 12). Örneğin günümüzde, Kur’an’dan beslenen Müslüman toplumlarda da benzer bir durumu müşahede etmek mümkündür (Rosenthal, 2004: 364). Bu çağda İslam düşüncesinin çok üretken olamamasının nedeni varlık içinde değeri gösteren düşünsel etkinliğin sürdürülememesi yatmaktadır. Bu ögelerin birbirine bağlılığı ve birbirini zorunlu kılması İslam kültüründe bir ağaç şeklinde sembolize edilmiştir. Ağacın gövdesi, iyilik yapma; dalları dürüstlük, yaprakları edebe riayet ve nefse hakimiyet; kökleri kelime-i şahadet; meyveleri marifettir. Ancak bu meyve ağacının tohumunu da içinde barındırdığı için o hem hareket noktası, hem de varılacak hedeftir (Schimmel, 2004: 41, 15). Buradaki düşüncenin özü, ontolojik ve epistemolojik bakımdan birliğin tesis edilmesidir. Gazali, benliğin bilgisi ile benliğin varlığının bir ve aynı şeye tekabül ettiğini söyler. Çünkü insanın kendini, benliğini bilmesi, kendi gerçekliğinden başka bir şey olmadığından, var olma veya huzur kendini bilmeyle bir ve aynıdır (Gazali, 1994: 17-18). Özellikle ağaç metaforuyla sembolik olarak ifade edilen bu varlık-değer birliği, İslam düşüncesinin özgün bir paradigma olduğunun ifadesidir. Dahası günümüzdeki ontolojiden uzaklaşılan ya da varlık-değer parçalanmışlığına formül aranırken sözünü ettiğimiz bu güçlü yapı yol gösterebilir.

Varlık ve değer arasındaki bağın koparılması ve dahası varlıksız bir değer veya değersiz bir varlık manzumesinden bahsedilmesinin altında yatan en önemli neden, modern düşüncenin özgürlük adına bir otorite olarak gördüğü Tanrı’yı tatile çıkarma isteğidir. Ya da Tanrı kendinde değeri de içermesine rağmen, evrim geçirmiş modern düşüncenin yeni Tanrı’sında bunu görmek mümkün değildir. Bu, Tanrı’nın sadece düşüncenin aynası olduğu anlamına geliyordu. Oysa değer bir eylemde var olacağına göre, eylemin ya da değerin bir ölçüsü olan Tanrı’dan söz etmek mümkün değildir. İşte bunun için Tillich genel anlamda dini, insanın nihai olarak ilgili olma durumu olarak tanımlarken, nihai ilgiyi, insanın bilişsel karşılaşmada bizzatvarlık olarak ifade edebileceğini, ahlaki karşılaşmada ise İlahi sevgi olarak tecrübe ettiğine işaret eder (Tillich, 1967a: 127-8). Tillich 19. yüzyılda var olan bir değer erimesine panzehir üretme çabasına girerken, 13. yüzyılda Mevlana ise, varlık ve değer birliğine sahip bir hakikat anlayışının toplumsal tutkal işlevi göreceğini derinden kavramıştır. Başka türlü söylersek varlık ve değer arasında kopmaz bağın tesis edilmesi, toplumsal, kültürel ve siyasi açıdan da bir bütünlüğe sahip olma anlamına gelir. Öte yandan varlık ve değer arasında bir çözülme, toplumda, bilgi, ahlak ve yönetim açısından da bir erimenin başlaması anlamını taşımaktadır. Toplumda değerler bu nedenle tutkal işlevi görür. Değer sistemi, toplumsal mekanizma refleksleriyle, varlık-değer ön kabulleri arasındaki ilişkiyi tanzim ederek, dünya görüşü imgeleriyle sosyal yapılar arasındaki uyumu sağlar. Yaratmanın gayesi ve varlık aleminin mayası sevgidir diyen Mevlana, Allah’ın İlahi aşk olduğunu söyleyerek, Ondaki varlık-değer birliğine işaret eder. Bu birlik ancak akıllı varlıklar olan insanlar tarafından keşfedilebilir.

Çalışmanın bundan sonraki kısmı üç ana saç ayak ve bir sonuç bölümü üzerine inşa edilecektir. Birinci saç ayak olan varlık-insan alt başlığında, varlık aleminin gözidesi ve hem varlık tarafından değerli kılınan hem de varlığı değerli kılan insanın, varlık içindeki özel rolü ve sorumluluğu ele alınarak, varlıkta değerin ne olduğunu gösteren önemli bir sembol olarak insan üzerinde durulmuştur. İkinci saç ayak olan varlık-Tanrı alt başlığında, varlık ve Tanrı arasındaki münasebette ikili bir denkiliğin olmadığı, Tanrı merkezli bir varlıktan söz edilebildiği, hakikatte varlığın kendi hesabına bir varlığının bile olamayacağı ve varlığın kendi değeri bile ancak Tanrı’nın varlığıyla mümkün olduğu bir anlayışla Mevlana’nın da görüşleri dikkate alınarak işlenmiştir. Üçüncü saç ayak olan diyalektik yöntemle zıtlardan değer üretmek alt başlığında ise, hayat zıtların ahenginden ibarettir ve bu ahengin en önemli sebolik kavramı değerdir, ifadesindeki diyalektik mantıkla varlıktaki en zıt görünen bir olay-olguda bile değerin saklı olduğu dikkatlere sunulmuştur. Zaten bu prensibin Mevlana’nın Mesnevisinde temel olduğu da ele alınmıştır. Sonuç kısmında da, makalede işlenen ana tema farklı ifadeler ile ele alınarak, makalede dikkatlere sunulmak istenene tekrar vurgu yapılmış ve okuyucu, makaledeki ana tema üzerinde tekrar düşünmeye teşvik edilmiştir.

VARLIKTAN DEĞERE VUSLAT

VARLIK-İNSAN

İnsanoğlu yaradılışından beri karşılaştığı ve gördüğü olayları hep kendine göre, kendi bakış açısından değerlendirmiştir. Hal böyle olunca da insanların bakışı ve görüş seviyesi farklı olduğu için araya hep eleştirisel ve yanlış olabilecek değerlendirmeler çıkmıştır. Günümüz dünyasında da insanlar ve ülkeler arası diyaloglarda bu hep yaşanmış ve maddesel dünyanın dayanılmaz çekiciliğiyle hep anlaşmazlıklar galip gelmiştir. Oysaki Mevlâna’nın dizeleriyle; insanlar arasındaki bu kadar kavgaya, gürültüye, bu kadar sertliğe, kabalığa, uyuşmazlığa lüzum yoktur. Çünkü hepsi de aynı yolun yolcusu, aynı kervanın insanları; bütün insanlar, “Elest bezmi”nde beraberdi, el ele vermişlerdi. Bu dünyaya gelince de tekrar birbirlerine kavuştu. İnsanlar arasındaki uyuşmazlığı büyük ölçüde kıskançlığa bağlayan ve bu nedenle galip gelebilmek için karşıdan gelen her şeyi inkâr ettiğini belirten Mevlâna (Can, 2000: I, 73-74) † bir gazelinde de öfke ve kendini beğenmenin insanların mutsuz bir yaşam sürmesine neden olacağını, oysa bu iki çirkin huyun ayak altına alınmasıyla da merdiven gibi kullanılarak insanı göklere kadar yükseltebileceğini söyler (Şimşekler, 2014). İnsanın asli mahiyetini ortaya çıkaracak bir arayışın içinde olması temel hedeftir. “İyilik aradı mı insanda kötü şey kalmaz ki.” (Mevlana, 1990: VI, 124). İyilik bundan dolayı arzu edilen ve istenilen bir şeydir. İnsanın bu arayışa yönelmesi onu geliştirir. “İyi düşünce insanı semirtir.” (Mevlana, 1990: VI, 289). Dikkat edilecek olursa Mevlânâ insanı iyi ve kötü eylemlere yönelmesinde, kişinin değer yargılarının şekillenmesinde, mizacının oluşumunda huyların büyük önem taşıdığına işaret etmektedir (Durak, 2007: 10).

İnsanı insan olarak öne çıkaran en önemli özelliği şüphesiz onun akıllı bir varlık olmasıdır. Ancak bu akıl, doğal bir insan yeteneği olmasına rağmen, gerçek potansiyelini, tam olarak vahiyle uygun bir şekilde yönlendirildiğinde gerçekleştirebilir (Mevlana, 1992: 7). Vahiy ile aydınlanan akıl sayesinde insan kendi yerini ve kendinde de alemi kavrama imkanını bulur. İşte bu bağlamda Mevlana gibi düşünürler varlık-değer ilişkisinin önemine ve aradaki kurulması gereken kopmaz bağın önemine ısrarla dikkat çekmişlerdir. Mevlana’nın ahlâk öğretisini belirginleştiren varlıkta değer kavramı, aynı zamanda düşünürün insan-varlık anlayışını da ortaya koymaktadır (Durak, 2007: 5). Mevlânâ’nın düşünce sisteminde varlık ve değer arasındaki bağı tam anlamıyla kuracak olan varlık insandır. Kâinâtın gözde varlığıdır insan. Mevlânâ’nın düşüncesinde insanın değeri, her şeyden üstündür. Onun anlayışına göre, kendi değerini bilmeyen insan, aslında âlemin en gözde varlığıdır. Irkı, kavmi, kabilesi ne olursa olsun her türlü insan değerlidir (Mevlana, 1990: VI, 1005-1007; III, 80, 866; Yılmaz, 2007: 14). Ancak Mevlânâ’ya göre, insanların önemli bir bölümü özünden ayrı düşmüş, başka bir deyişle kendinden uzaklaşmışlardır. O, insanı aslına yaklaştırmak amacıyla sayısız formüller sunar. Bu amaçla hareket eden Mevlânâ, düşünce sisteminin merkezine insan varlığını yerleştirir (Cebecioğlu, 2007: 9). Hatta diğer bir çok mutasavvıf gibi insanı her şeyin özü olarak görmektedir. Mevlânâ insanı fizik âlemle metafizik âlem arasında bir varlık olarak tanımlamaktadır. Ona göre insan, ölüm ile ölümsüzlüğü, iyi ile kötüyü, ilahî olanla beşerî olanı benliğinde birleştiren bir toplayıcı ortamdır (vasat-i câmia) (Öztürk, 192: 67). Ona göre; “İnsan bir cevherdir, gökyüzü ise ona arazdır. Her şey parçadır, basamaktır. Maksatsa insandır” (Mevlana, 1990: 3575). Mevlânâ’nın bu beytinde anlaşıldığı gibi, asıl maksat insandır. Diğer tüm varlıklar, insana ulaşmak için vardırlar. Hatta Mevlânâ, fizikî anlamda insana göre çok daha büyük ve ulaşılması † Şems: 1995. zor olan gökyüzünün bile insana muhtaç olduğunu

söylemektedir. Zira her şey insan için sonradan yaratılmıştır. Mevlânâ, buradan hareketle “sana hizmet etmek, bütün varlık âlemine farzdır” (Mevlana, 1990: 3577). diyerek, “her şeyi insanın emrine ve hizmetine verdik” (Casiye, 13) ayetine atıfla, bütün varlıkların insana hizmet etmesinin zorunluluğuna dikkat çekmiştir. Mevlânâ, insanın “öz” olmasından dolayı, hiçbir araza muhtaç olmadığını, her şeyi ile tam donanımlı bir varlık olduğunu şu sözü ile özetlemektedir: “Bir cevher, neden arazdan ihsan ister ki?” (Mevlana, 1990: 3577). Asıl olan, fer’’den yardım ve lütuf bekleyemez. Aksine fer’, her zaman asla muhtaçtır. Mevlânâ, insanı komplike, zıtları benliğinde toplayan ve bunlardan dilediğini kullanabilen bir varlık olarak görmektedir. Ona göre insan, hayatı bizzat yaşayan ve benliğini fiil halinde hür iradesiyle ortaya koyabilen bir yapıya sahiptir. Bu sebeple insan, diğer tüm varlıklar arasında farklı bir dereceye konulmuş ve “kerremnâ” (İsra, 70) sırrına mazhar olmuştur (Mevlana, 3291 vd.; Mevlana, 2000: 246).

Mevlânâ’ya göre insan ahlâkî eylemleriyle, iradî seçimleri dolayısıyla yetkinlik kazanır. İslam tasavvuf terminolojisinde sekîne olarak adlandırılan bu yetkinlik insan mutluluğunun kaynağıdır (Yakıt, 1993: 158-159). İnsanın bu mutluluğu kazanması ancak nefs terbiyesi, kötülükten uzak durup iyiliklere, iradesiyle aşkın değerlere yönelmesi, bilgi eylem bağlantısını gerçekleştirmesiyle sağlanabilecektir. Hiç kuşku yok ki bu bir eğitim meselesidir. “Aklının suyunu her diken, çekip durdukça akıl suyun, meyvelere nasıl ulaşabilir? Kendine gel de o kötü dalı kes, buda. Bu güzel dala su ver de tazelendir. Şimdi ikisi de yeşil ama sonuna bak. Bu sonunda bir şeye yaramaz, öbürüyse meyve verir. Bağın suyu buna helaldir, ona haram. Aralarındaki farkı sonunda görürsün vesselam. Adalet nedir? Ağaçlara su vermek. Zulüm nedir? dikeni sulamak.” (Mevlana, 1990: V, 1085-1089). Mevlânâ’ya göre insan bu mücadeledeki durumuna göre bir ahlâki nitelik kazanmaktadır. İnsan için iyi ve kötü kavramlarının bu şekilde zıt iki kavram olarak ortaya konulmasıyla bu iki değerin tanımlanmasında insanın ölçütünün ne olduğu, neye neden dolayı iyi veya kötü denilmesi gerektiği gibi bir problemi ortaya çıkarmaktadır. Mevlana, bu konuda çözüm olabilecek bir yaklaşım geliştirmektedir. Mevlânâya göre kötülüğün kaynağı maddedir ancak, bu kötülük ileride işaret edileceği gibi ârîzi ve nîsbîdir, asıl olan, bütün âleme hâkîm olan unsur iyilik (hayr) dır. Mevlânâ öğretisinde Mutlak kötülük bu âlemde ve ahiret âleminde bulunmamaktadır. Mevlana’ya göre, dünyada mutlak olarak kötü bir şey yoktur. Kötü, buna nispetle kötüdür (Mevlana, 1990: IV., 65).

Mevlana, insanı kötü eylemlere sürükleyen şehvet, kibir, hırs, çok yaşama arzusu gibi kötü huyların ortadan kalkmasıyla insanda kanaat, sabır, alçak gönüllük gibi ahlaki erdemlerin ortaya çıkacağını ifade etmektedir (Mevlana, 1990: VI, 4862). Mevlana’ya göre nefs iyiliğe ve kötülüğe yönelmede eşit bir fıtratla yaratılmıştır. Nefs kötü şeylere yönelmeye eğilimli yaradılışından dolayı bir mücadele alanı olarak tanımlanmıştır. Mevlana bu mücadele alanını şöyle tasvir eder: “Hulasa ey kerem sahibi, alçak nefse iyilik etme, kötü davran da alçaklarla beraber o da sana boyun eğsin, teslim olsun.” (Mevlana, 1990: III, 3009). “şunu bil ki safları bozup dağıtan aslanla savaşmak kolaydır, asıl aslan nefsini mağlup edendir.” (Mevlana, 1990: I, 1389). Görüldüğü gibi Mevlana Nefse karşı verilecek bu mücadelenin zorluğunu ifade etmek için insanın bu çabasını aslanla yapılacak bir savaşa benzetmektedir. İnsanın kötülüklere duçar olması, kişinin ruhunu kirleten, ahlakiyetkinliğe ulaşmasına engel olan bir unsur olarak tanımlanmıştır. Fakat kişi sadece bir tane kötü huy sahibi olsa bu onun ahlaki yetkinliğine engel olabilir mi? Mevlana bunu metaforik bir ifadeyle tıpkı temiz, beyaz bir kağıt üzerine yazılan yazıya benzetmektedir: “Beyaz bir kağıda yazı yazarsan o yazı, kağıda bakar bakmaz okunur. Yazılı kağıda bir yazı yazarsan okunur ama iyi anlaşılmaz, insan yanılabilir. Çünkü o karalanmış kağıt üstüne kara yazı yazıldı mı her iki yazı da körleşir, hiçbir manası kalmaz. O kağıda üçüncü defa bir şey yazarsan kafirlerin canı gibi tamamıyla kapkara olur.” (Mevlana, 1990: II, 3382–3385). Görüldüğü gibi iyi huyların azalması, kötü huyların, vasıfların artması kişinin var olan iyiliklerinin de görülmesini engellemekte ve onu ahlaki olarak olumsuz bir duruma sokmaktadır. Bu husus Mesnevi’nin bir başka yerinde ay

metaforuyla tekrar ele alınmaktadır: “Nitekim aynanın yüzüne bir şey yazar yahut bir şekil yaparsın, sonra temizlesen de yine bir iz, bir noksan kalır. Bedende Nefsi Mutmainne’nin yüzünü düşünce tırnakları yaralar. Kötü düşünceyi zehirli tırnak bil. Bu tırnak, derinleştikçe can yüzünü tırmalar.” (Mevlana, 1990: V, 555-558). Mevlana’ya göre insanın huylarını güzelleştirmesi ancak kendisini diğer insanlarla özdeşleştirmesi, kendisine yapılmasından hoşlanmayacağı davranışları onlara yapmamakla gerçekleşecektir. Bu bütün insanlığı kucaklayan bir yaklaşımı belirginleştirmektedir: “Sana hoş gelmeyen şeyi başkalarına sen yapma; bu huy, bu tabiat herkesi, herşeyi kavrayan bir huydur, bir tabiattır.” (Mevlana, 1990: IV, 135, 1210). Ayrıca insanın ibret alabileceği şu örnekler üzerinde durur: “Ey birbirlerine yan bakanlar, birbirlerinden hoşlanmayanlar! Şu ayrılığı bırakın da siz de birlerinizle uzlaşın, dost olun! Suya, ateşe, rüzgâra, toprağa bak! Birbirlerine düşman gibi (zıt) oldukları halde dostlar gibi nasıl birbirleriyle uzlaşmışlar, arkadaş olmuşlar. Kurt, koyun, aslan, ceylan; Bunların dördü de birbirlerinin zıtları iken, yiğit bir terbiyecinin korkusuyla bir arada uzlaşmışlar.” (Mevlâna, 2000: 2381;)

Kişi, kendisini ahlaki yetkinliğe ulaşmaktan alı koyan şeyleri kendisinde araması gereklidir. İnsan varlığında derc edilen tüm insani değerler, insanın kendisi üzerinde tefekkür etmesiyle açığa çıkmaktadır. İnsandaki değerlere vuslat Mesnevi’de aslan ve tavşan hikayesinde metaforik olarak şu şekilde vurgulanmaktadır. “…Aslan, kuyuda kendisini görünce hiddetinden o anda kendini düşmanından ayırdedemedi. Kendi aksini kendi düşmanı sandı, hulasa, kendisine kılıç çekti. Ey adam! İnsanlarda gördüğün birçok zulümler, senin huyundur; sen, kendi huyunu onlarda görüyorsun. Senin varlığın, nifakın, zulmün, gafletin onlara aksetmiştir. Sen o sun, sen kendini yaralamaktasın. O anda lanet ipliğini kendine, kendin dokuyorsun! O kötülüğü sen kendinde açıkça görmüyorsun. Görsen kendine kendin, candan düşman olurdun. Ey ahmak! Kendine saldıran o aslan gibi sen de kendine saldırıyorsun. Ahlakının künhüne erişir, hakikatini anlarsan o adam olmamazlığın senden olduğunu bilirsin. Aslan; başka bir aslan gibi görünen şeklin, kendi aksinden ibaret olduğu kuyu dibinde zahir oldu. Bir zayıfın dişini söken, o ters gören aslanın işini işlemektedir. Ey başkasının yüzünde kötü bir ben gören! Gördüğün kendi beninin aksidir, ondan nefret etme!” (Mevlana, 1990: I, 1316-1328).

Mesnevi’ningirişinde yer alan ney metaforu da insanı ve onun ideal mahiyetini tasvir etmektedir. Bu açıdan insan asıl ait olduğu ulvi alemin hasretini çekmektedir. Kamışlıktan kesilerek yapılan ney, aslında her nefeste ayrı kaldığı asli yurdunun hasretini, ıstırabını, özlemini dile getirmektedir. Ney metaforu insanın ontolojik mahiyetini sorgulayan bir yaklaşımın ifadesidir (Yakıt, 2006: 82-83). Bu husus eserlerinin pek çok yerinde vurgulanmaktadır: “önce Tanrı’dan ayrıldık da şu dünyaya geldik; fakat halden hale, şekilden şekle Tanrı’ya feryad etmedeyiz, duyun feryadımızı.” (Mevlana, Divan-ı Kebir, 1992: IV, 154, 1395).

VARLIK-TANRI

Mevlâna’ya göre insana bu kadar şeref ve ikram bahşeden, varlık aleminde değeri bılınd (yüce) tutulan ve varlık kavramını en güzel şekilde ifade eden tek bir varlık vardır; o da “mutlak varlık” olan Allah’tır. Sadece O’nun zıddı yoktur. O’ndan başka tüm varlıkların, varlıkları “yokluk” demektir. Dolayısıyla yaratılmış olan varlıklar, sürekli yok olmakta ve sürekli değişmektedir. Değişim ise bir halden diğer hale; yani yokluğa gitmekte yeni bir oluşu hazırlamaktadır. Allah’ın yarattığı varlıklar, bir gün yine O’na dönecektir. Aslında onların kendi başlarına mutlak bir varlıkları da “yok” demektir. O halde, Allah’a göre yokluk, yaratılmışlara göre ise varlık olan bu âlem bir gün yine aslına dönecektir. Varlık gibi görünen doğum bile Mevlâna’ya göre ilahi âlemde ölümdür (Mevlana, 1995: 791; Şimşekler, 2014). Ölüm ise o âlemde tekrar doğuştur (Mevlana, 1995: 3928, 3933). İşte bundan dolayıdır ki, Mevlâna’nın ölüm günü için sevgililerin kavuştuğu düğün gecesi anlamındaki “Şeb-i Arûs” deyimi kullanılır.

Mevlana’ya göre iyi ve kötü değerlerinin yaratıcısı Tanrı’dır. Düşünürümüz bunu ifade etmek için ressam metaforunu kullanmaktadır: “Eğer sen kötülükler de ondandır dersen öyledir ama bundan onun kemaline noksan mı gelir ki? Bu kötülük ihsanı da onun kemalindendir. Dinle ulu kişi, sana bir misal getireyim: Mesela ressam iki türlü resim yapar: Güzellerin resimleriyle, çirkin resimleri. Yusuf’un, yaratılışı güzel hurinin resmini de yapar, ifritlerin, çirkin iblislerin resmini de. İki türlü resim de onun üstatlığının eseridir. Bu, ressamın çirkinliğine delil olamaz, bilakis üstatlığına delildir. Çirkini gayet çirkin olarak yapar, o derecede ki bütün çirkinlikler, onun etrafında döner, örülür. Bu suretle de bilgisindeki kemal meydana gelir, üstatlığını inkar eden rüsvay olur. Eğer çirkinin resmini yapmayı bilmezse ressam, nakıstır. İşte bu yüzden Allah hem kafirin yaratıcısıdır, hem müminin. Bu yüzden küfür de Tanrı’lığına şahittir, iman da. İkisi de ona secde eder. Fakat bil ki müminin secdesi dileyerektir. Çünkü mümin, Tanrı rızasını arar, maksadı onun rızasını almaktır. Kafir de istemeyerek Tanrı’ya tapar ama onun maksadı başkadır. Padişahın kalesini yapar ama beylik davasındadır. Kale, onun malı olsun diye isyan eder, fakat nihayet kale, padişahın eline geçer. Müminse o kaleyi padişah için tamir eder, makam sahibi, mevki sahibi olmak için değil. Çirkin, ‘Ey çirkini de yaratan padişah, sen güzeli de yaratmaya kadirsin, çirkini de’ der.’ Güzel de ‘Ey güzellik padişahı, beni bütün ayıplardan arıtın’der.” (Mevlana, 1992, I, 199, 1905). Resim ve ressam metaforu Mevlana’nın sıklıkla başvurduğu bir örnektir. “Resimler, aynı kalemden çıktıklarını bilselerdi her resim öbürüyle sütle bal gibi kaynaşır birleşirdi” (Mevlana, 1990: II, 2535- 2550).

Mevlâna’ya göre Allah alemi yarattığı gibi, onu varlıkta tutmaya da devam etmektedir. Burada söz konusu olan, sadece existansiyel neden değil; süreklilik nedenidir. O, daima, yüce hakikatin ve eşyanın hakikatinin felsefe ile ve akıl ile kavranamayacağını söyler. Aklın; dağınıklığını ve aklın yargısı ve gücüne dayanan doneleri hararetle tenkit eder (Mevlana, 2004: VI, 1897) Dağınık akıl, Tanrısal ışıkla ve inayetle aydınlanmayan beşeri ve cüz’i akıldır (Mevlana, 2004: III, 1824-1829, 114- 5.) Mevlâna bu aklı, şehevi akıl diye isimlendirir. Aksine saf akla bağlı olan Manevi akıl, insan varlığının en önemli kısmıdır. Sadece İlâhi ışıkla aydınlanmış bir akıl, doğrudan kaynağından yararlanmaya kabiliyetlidir. Oysa dağınık akıl, çoğu zaman duyguların aldatıcı şehadetine dayanmaktadır (Mevlana, 2004: II, 47-48, 1248-1288: IV, 1294- 1300). Eğer kişisel irademizi ve dağınık aklımızı Tanrının iradesi ile birleştirebilirsek nefsimiz ve dağınık aklımız (Akl-ı Ma’asi) tarafından saptırılmış bir varlık durumuna düşmekten kurtulmuş oluruz. Mevlana’ya göre, dünya hikmeti, zannı, şüpheyi artırır, din hikmetiyse insanı feleğin üstüne çıkarır (Mevlana, 1990: II, 3203). Ecele doğru meylimiz, ecele aşkımız olduğundan ‘Nefislerinizi elinizle tehlikeye atmayın’ nehyi asıl bizedir. Çünkü nehiy, tatlı şeyden olur, acı için nehye zaten hacet yok ki. Bir şeyin içi de acı olur dışı da acı olursa onun acılığı kötülüğü esasen nehiydir. Bana da ölüm tatlıdır. ‘Onlar ölmemişlerdir, Rablerinin huzurunda diridirler’ ayeti benim içindir.” (Mevlana, 1990: I, 3930-3933).

Mevlâna benzeri bir yaklşamı hastalık durumu için de ifade eder. Bir gazelinde her şeyin Allah’tan geldiğini, hastalığın bir perde misali olduğu ve O’nu gizlediği; bu perdeyi açmaya çalışmanın da dermana kavuşmak olduğunu belirterek kavuşmak için bu örtünün kaldırılması gerektiğine şöyle vurgu yapar: “Ey Allah’ım! Hastalara ferahlık veren Sen’sin; lütuflar ve merhametler arasında can gibi gizlenen Sen’sin. Kullarını, Sana yalvarsınlar yakarsınlar diye hasta edersin. Çünkü inlemenin, yalvarmanın, figan etmenin alıcısı, kabul edicisi Sen’sin! (…) (Can, 2000). ‡

DİYALEKTİK YÖNTEMLE ZITLARDAN DEĞER ÜRETMEK (İYİLİKVE KÖTÜLÜK-DİN VE KÜFÜR)

Mesnevinin temel prensiplerinden birisi de diyalektiktir. Batı düşünce tarihinde diyalektik iki temel veçhe altında takdim edilmiştir: Önce Eflâtuna göre olan diyalektik; kavramdan kavrama, öneriden öneriye yükselerek genel kavramlara ve nihayet ilk prensiplere kadar varmaktadır (Mevlana, 2004: I, 1141. 1148). Bu nefsin bir hareketidir ki, duygulardan fikirlere yükselmektedir. Sonra, XX. yüzyıldaki Hegelci tip diye bilinen diyalektiktir. Buna göre, düşüncenin gidişi, varlığın bizzat gelişmesine uygun düşmektedir. Bu da temel olarak zıt donelerin ayrılmazlığından ibaret görünmektedir. Mesnevi’de açıklanan diyalektik ise yaygın bir diyalektiktir. Yukarıda açıkladığımız her iki diyalektiği de içine almaktadır. Yine Mesnevi’de Hegel’in üçlü prensibine benzer (tez, antitez, sentez) bir fikir bulmaktayız (Mevlana, 2004: VI, 36-43, 3580). Mevlâna bunu şöyle açıklamaktadır:

¨Hayat, zıtların ahenginden başka bir şey değildir. Ölüm, anlaşmazlıklara girmeden neş’et etmektedir.¨ (Mevlana, 2004: I, 1293). Mevlâna diyor ki ¨Ruh dünyası ve Tanrısal dünya, yok olmayan ve ebedi dünyadır. Çünkü bu dünya fenomenal dünyada olanın aksine, zıtların sentezinin sonucunda meydana gelmemiştir¨ (Mevlana, 2004: VI, 56). Mevlâna zıtların genel prensibi üzerinde ısrar etmektedir. Diğer yandan statik dünyanın aksine ¨olmak¨ fikri üzerinde bir çok defa durmaktadır. Bunun için Mevlâna varlığı, daima sürekli değişimlerin bir dizisi olarak görmektedir.” (Mevlana, 2004:VI, 3177-3183). Mesnevide hikayelerin ve masalların çoğu, bu diyalektik metodu açıklamaktadır. Birbirine bağlı, fakat zıt fikirler, hikayenin aktörlerinin ağzından bir birini takip etmektedir (Mevlana, 2004: I, 900-1389). Birbirinin zıddı olan din ile küfrü birbirlerinin “ayrılmaz parçası” olarak niteleyen Mevlâna, her ikisinin yaratıcısının da bir olduğunu belirterek şöyle der:

“Din, küfür olmadıkça olamaz. Çünkü din, küfürden vazgeçmektir. Şu halde küfür terk edilmeyi gerektirir. Demek ki ikisi de bir şey; değil mi ki bu, onsuz olmuyor, o da bunsuz olmuyor; birbirinden ayrılmıyorlar demek. Yaratıcıları bir. Bir olmasaydı yaratıcıları, birbirinden ayrılırdı onlar. Madem ki yaratan bir; ‘Birdir, ortağı yok’ demektir.” (Mevlana, 1959: 179). Mevlâna’nın kendisine sorulan “kâfir kimdir?” sorusuna; “Mü’mini göster de kâfirin kim olduğunu sana söyleyeyim.” (Ahmed-i Eflâkî, 1989: 342). diye cevap vermesi de eserlerinde çokça üzerinde durduğu “zıd zıddıyla meydana çıkar” görüşünün en güzel benzetmelerinden biridir.

İnsanın görüşten ibaret olduğunu geri kalan kısmının ise deri ve kemikten oluştuğunu belirten Mevlâna, iyi-kötü değerlendirmesi yapmadan insanların kendi değerini ortaya koymasını; olan biten olaylarda ise “Allah dilediğini yapar” düsturunu benimsemesini öğütleyerek “Bu pazarda her ikisi için de ayrı bir alıcı var.” der (Mevlana, 1995: VI, 29). Mevlâna bir gazelinde de başına gelen kötülüklere katlanabilen insanların dikene sabreden gül misali güzel kokuya kavuşup mânevî derecelere ulaşacağını belirtir ve şöyle der: “Dünya hayatında başına gelen belalara, cefa dikenlerine katlan! Çünkü çektiğin acılar, sıkıntılar seni dikenlerden alır da güllere kavuşturur” (Can, 2000: I, 75). Mesnevî’sinde harf teşbihini kullanarak insanlar gibi bütün harflerin de farklı şekillerde olduğuna değinen Mevlâna, farklı harfler gibi farklı insanların da bir araya gelmesiyle iyi yada kötü işlerin ortaya çıkacağına vurgu yapar. “Muhtelif insanların canları da ‘elif’ ten ‘ya’ ya kadar olan harfler gibi çeşit çeşittir. Bir açıdan baştan ayağa kadar hepsi bir gibidirler, ancak harfler gibi de birbirlerine benzemezler. Harfler; bir bakımdan birbirlerine zıt, bir bakımdan birbirleriyle aynı; bir bakımdan faydasız ve alaydan ibâret, bir bakımdan da tamamıyla faydalı ve ciddidir.” (Mevlana, 1995: I, 2914-2916).

İnsanların çoğunun dıştaki düşmanla savaşmak için vakit geçirdiğini oysa ki gerçek düşmanın insanın kendi içindeki nefsi olduğunu belirten Mevlâna, (Mevlana, 1995: I, 1373). Firavun’la evinde beslediği Musa’yı örnek gösterir ve yüzlerce çocuğu öldürerek kendince galip gelen Firavun’un asıl evindeki Musa’dan gafil olduğunu şu benzetmelerle dile getirir: “O kin güdücü (Firavun), yüz binlerce çocuk öldürdü; aradığıysa (Musa) evinin içindeydi.” (Mevlana, 1995: I, 920). “Hadisteki şu güzel öğüdü duy: Düşmanlarımızın en kuvvetlisi, içinizdedir!” (Mevlana, 1995: III, 4066). “Tıpkı Firavun gibi. Hani o da Musa’yı bırakmıştı da halkın yavrucuklarının başlarını kestiriyordu. Halbuki düşman, o kör gönüllünün evindeydi. Oysa başka çocukların başlarını kopartıp duruyordu.” (Mevlana, 1995: IV, 1920-1921). “İçinde pusu kurmuş olan nefis, kibir ve kin bakımından bütün adamlardan beterdir.” (Mevlana, 1995: I, 906).

Mevlana’ya göre dünyada kesin olarak kötü diye bir şey yoktur; iyi-kötü niteliğe göredir (Mevlana, 1995: IV, 65). Mevlâna; şekerin tatlı gibi görünmesine rağmen bazılarına da “hastalık” olduğunu ekler. Yine yılan zehrinin yılana bal olduğunu, diğer canlılar için ise ölüm getirebileceğini belirterek, dünyada zıt olarak görünen herşeyin göreceli olduğuna dikkat çeker (Mevlana, 1995: I, 2598, 2599; IV, 68; V, 3295; Şimşekler, 2014). Koruk içindeki ekşi suyun üzüm haline gelince tatlılaştığını, yine bu suyun birbirine zıt gibi görünen ekşi sirkeyi, tatlı pekmezi veya küp içine girince haram olan şarabı meydana getirdiğini vurgulayan Mevlâna (Mevlana, 1995: I, 2601, 2602) var olan bir şeyin olduğu gibi değil de değerlendirmeye göre “iyi veya kötü” hal alacağını belirtir ve asıl önemli olanın da bunu kavrayabilmek olduğunu vurgular. Mevlâna’ya göre Allah’ın yarattığı hiçbir şey de boş değildir. Birbirlerinin zıddı gibi görünen kızgınlık, sabır, öğüt, hile… bunların hepsi doğrudur. Bunların hiçbiri, mutlak olarak hayır değildir; aynı zamanda mutlak olarak kötü de değildir. Her birinin, yerinde faydası, yerinde de zararı vardır (Mevlana, 1995: VI, 2597-2599). Hattâ insanın başına gelebilecek dert ve hastalık bile ilk görünüşte istenmeyen bir şey gibi olsa da iyi tahlil edildiği zaman avantaja dönüştürülebilecek unsurlardır. Çünkü insan daha çok hastalık ve sıkıntı zamanında “gerçek Sevgili”ye yalvarır, yakarır (Mevlana, 1995: I, 1130-1132; Şimşekler, 2014). Mevlâna düşmanlara iyilik etmenin sonunda iyiliğe sebep olacağını, olmasa bile düşmana teşekkür etmekle kendi iyi huyunu göstererek onları güzellikle mağlup edeceğini çeşitli benzetmelerle anlatarak; “Yaratılmıştan şikâyet, Yaradan’dan şikâyettir.” der. Mevlâna oğlu Sultan Veled’e verdiği bir öğütte de yukarıda söylenen hususları veciz bir şekilde dile getirir:

“Ey oğul!

Eğer daima cennette olmak istersen,

Herkesle dost ol,

Hiç kimsenin kinini yüreğinde tutma!

Fazla bir şey isteme ve hiç kimseden de fazla olma!

Merhem ve mum gibi ol;

İğne gibi olma!

Eğer hiç kimseden sana kötülük gelmesini istemiyorsan;

Kötü söyleyici,

Kötü öğretici, Kötü düşünceli olma!

Çünkü bir adamı dostlukla anarsan,

Daima sevinç içinde olursun.

İşte o sevinç cennetin ta kendisidir.

Eğer bir kimseyi düşmanlıkla anarsan,

Daima üzüntü içinde olursun.

İşte bu dert de cehennemin ta kendisidir.

Dostlarını andığın vakit gönül bahçen çiçek açar,

Gül ve fesleğenlerle dolar.

Düşmanları andığın vakit,

Gönül bahçen, dikenler ve yılanlarla dolar;

Canın sıkılır, içine pejmürdelik gelir.

Bütün peygamberler ve veliler, böyle yaptılar;

İçlerindeki karakteri dışarı vurdular.

Halk onların bu güzel huyuna mağlup olup tutuldu,

Hepsi gönül hoşluğu ile

Onların ümmeti ve müridi oldular.” (Ahmedi Eflâkî, 1989: II, 213, 214).

“Görüyorsun ya, dünyada mutlak olarak kötü bir şey yoktur. Kötü, buna nispetle kötüdür…Birisine zehirdir, öbürüne şeker gibi tatlı!” (Mevlana, 1990: IV, 65-67). İnsan için kötü olduğu düşünülen şeyler ilahi takdirde onun iyiliğine vesile olabilecektir: “Önce yılan görünse bile sonucu define olur, inci kesilir. Öylesine tatlı bir padişahtır ki acıyı bir anda yolu-yordamı güzel bir hale sokar.” (Mevlana, Divan-ı Kebir, I, 63, 564). Mevlana’nın iyi ve kötü kavramı konusundaki temel tezlerden biri iyinin bilinmesi için zaruri olarak kötünün varlığına ihtiyaç duyulmasıdır. Zıtları birlikte tanımadan onların her hangi bir kutbunu sevmek körlüktür. İki kutbu da tanımak gerekir. Tanımadan sevmek tabuculuktur; tabunun olduğu yerde ise beyyine olmaz (Öztürk, 1992: 59). Mevlana’ya göre iyi ve kötü kavramları iç içedir: “…kötülük iyilikten ayrılamaz. İyilik de kötülüğü bırakmaktır. Kötülük olmadan, kötülüğü terk etmek imkansızdır. Yani bu iyilik, kötülüğü bırakmaktır demektir.” (Mevlana, Fihi MaFih, 1959: 198-199)

Mevlana bu tezini çeşitli örneklerle açıklamaktadır. Mesela bir öğretmenin ders vermek için cahil öğrencilere sahip olmak istemesi, onun öğrencilerin bilgisiz olmasını istemesi anlamına gelmemektedir. Çünkü o öğretmek için bunu istemektedir. Tıpkı bunun gibi bir doktorun kendi sanatını icra etmek için hasta insanların varlığına ihtiyaç duyması onun hastalığı arzu edilen bir şey olarak görmesi anlamına gelmemektedir. Mevlana tıpkı bu örneklerde olduğu gibi Tanrı’nın varlık’ta yaratılışın bir kanunu olarak varlık içinde değere ulaşan bir sistem icra ettğini ifade etmektedir: “…Kendi nefsinde kötülük faktörlerinin bulunmasını Tanrı ister. Çünkü insan varlık içinde dercedilmiş olan değerlere muhtaçtır. Varlıktaki değeri görmek insan nefsinde bu faktörlerin var olmasıyla mümkün olur. Bir şeyi istemek, onun gereğini istemek demektir. Bundan da anlaşıldı ki insan bir yönden kötülüğü bir yönden de iyiliği istemektedir. Fakat buna karşı koyan insan hiç bir şekilde kötülüğü istemez. Bu ise imkansızdır. Bir şeyi istemek fakat, onun levazımını istememek olamaz. Bütün dünyada bulunan kötülükler bu nefsin levazımından olur. Bu kötülükleri ve bu nefsi irade etmeyen, nefsin gereği olan emir ve nehyi istemez. Eğer insan iyilik ve kötülüğe razı olsaydı, onlar emredilmez ve nehyedilmezdi. Hülasa kötülük başkası için istenir. Eğer insan bütün iyilikleri ister denilirse, kötülükleri defetmek de bir iyilik sayılır (Hem de iyiliği celbetmekten daha hayırlıdır). Kötülüğü def’ etmek isterse, bunu yapmak ancak kötülüğün varlığı ile olur. Yahut iman isteyenlerden biri der ki: İman ancak küfürden sonra mümkün olabilir. Bunun için küfür imanın levazımındandır. Doğrudan doğruya kötülüğü istemek çirkindir, fakat hayır için istenirse çirkin olmaz.” (Mevlana, Fihi MaFih, 1959: 274-275).

Görüldüğü gibi varlık, insanı iyiye (hayra) ulaştıracak bir nitelik, bir aracı olarak gösterilmektedir. İyi ve kötünün bilinmesi için varlığın mahiyettinin iyi anlaşılması gerekmektedir. Mevlana’nın tezine göre varlıktaki iyilik tek değer değil, varlıktaki kötünlük de bir başka değerdir ve varlığına ihtiyaç duyulmaktadır. Bu açıdan iyi kötüden ayrılmaz. Kötü olmadan ne kötülüğü ne de iyiliği hakkıyla bilmek ve kötülüğü terk edip, iyiliğe sarılmak imkan dahilinde değildir. Kişinin kendi varlığından kurtulup mutlak varlığı kavuşmasında iyi kadar kötünün de varlığına ihtiyaç vardır. Fakat kötü kişinin kendi istek ve arzularıyla şekillenmektedir. Mevlânâ öğretisinde Mutlak kötülük bu âlemde ve ahiret âleminde bulunmamaktadır. “Görüyorsun ya, dünyada mutlak olarak kötü birşey yoktur. Kötü, buna nispetle kötüdür.” (Mevlana, 1990: IV, 65). Bu yönüyle düşünürümüz ahlâk anlayışında pesimizme yer vermez, optimist bir ahlâk anlayışını öne çıkarır. İyi ve kötü değeri, insanın ahlâkî yetkinliğini veya noksanlığını belirleyen iki temel kavramdır. “İyiyi bilmedikçe kötüyü bilemezsin..ey yiğit, zıt, zıddıyla görülebilir.” (Mevlana, 1990: IV, 1345). “İyiliği kötülükten ayırt edemedin, kötülükten de gafil oldun, iyilikten de.” (Mevlana, 1990: I, 1333). Bundan dolayı Mevlânâ bu iki zıt değer arasındaki ayrımın insan için açık seçik ortaya konulmasını istemektedir. İyi ve kötü kavramları iki temel ahlâkî değer olarak tanımlanmaktadır.

SONUÇ

Varlık dünyasında değer’e ulaşmak isteği insan türüne özgü olduğu için, insan bu isteğini ancak bir çeşit araçla yerine getirebilir. Çünkü “ulaşmak” kavramı tek başına bir vasıtaya ihtiyaç duyar. Buradaki vasıta ise “varlık”tır. İnsan varlık alemine uğramamış olsaydı, zaten değer diye bir ihtiyacı da olmayacaktı. Varlık aleminin kendisi, içinde barındırdığı varlıklara değer arayışını zorunlu kılmıştır. Bizler de bu çalışmada “değer”in kaynağı olan “varlık”ın mahiyetine ve içerdiği değerlere ulaşmak için, Mevlana ile birlikte hayalen varlık alemine yolculuk yaptık. Bu cesareti bize veren özetle birkaç satır içinde ifade etmek istediğim Mevlana’nın kendisidir, başta Mesnevi olmak üzere tüm eserleridir. Mevlana, düşüncesinin temeline, Varlığın Birliği (Vahdetü’l-Vucûd bu kavram çalışmadan çıkarılabilir. Zaten parantez içi bilgidir) inancını yerleştirmiştir. Ona göre varlık kavramını en güzel şekilde ifade eden tek bir varlık vardır; o da “mutlak varlık”tır. Sadece O, var edilmemiştir ve O’nun için yokluk yoktur. O’ndan başka tüm varlıkların, varlıkları “yokluk” demektir. Dolayısıyla yaratılmış olan varlıklar, sürekli yok olmakta

ve sürekli değişmektedir. Değişim ise bir halden diğer hale; yani yokluğa gitmekte yeni bir oluşu hazırlamaktadır. Allah’ın yarattığı varlıklar, bir gün yine O’na dönecektir. Aslında onların kendi başlarına mutlak bir varlıkları da “yok” demektir. O halde, Allah’a göre yokluk, yaratılmışlara göre ise varlık olan bu âlem bir gün yine aslına dönecektir. Varlık gibi görünen doğum bile Mevlâna’ya göre ilahi âlemde ölümdür. Ölüm ise o âlemde tekrar doğuştur. Ancak Mevlâna’ya göre Allah dünyayı yarattığı gibi, onu varlıkta tutmaya da devam etmektedir. Burada söz konusu olan, sadece existansiyel neden değil; süreklilik nedenidir. Mevlâna’ya göre bu neden Allah’ın yarattığı hiçbir şey de anlamsızlığın olmaması, boşluğun olmamasının nedenidir. Bundan ötürü Mevlan’a için dünyada kesin olarak kötü diye bir şey yoktur; iyi-kötü niteliğe göredir. Mevlana iyi ve kötü kavramlarını insanın ahlaki yetkinliğini belirleyen iki temel değer olarak tanımlamaktadır. Bu iki kavram insanın psikolojik ve metafizik yönlerini tahlil etmeye imkan veren bir boyutu bize sunmaktadır. Mevlâna; şekerin tatlı gibi görünmesine rağmen bazılarına “hastalık” olduğunu ekler. Yine yılan zehrinin yılana bal olduğunu, diğer canlılar için ise ölüm getirebileceğini belirterek, dünyada zıt olarak görünen her şeyin göreceli olduğuna dikkat çeker. Birbirlerinin zıddı gibi görünen kızgınlık, sabır, öğüt, hile… bunların hepsi doğrudur. Bunların hiçbiri, mutlak olarak hayır değildir; aynı zamanda mutlak olarak kötü de değildir. Mevlâna bu yaklaşımını zıtların genel prensibi üzerine inşa eder. Bu prensibe göre hayat, zıtların ahenginden başka bir şey değildir. Ölüm, anlaşmazlıklara girmeden neş’et etmektedir. Mevlânâ, İyiyi bilmedikçe kötüyü bilemezsin…ey yiğit zıt, zıddıyla görülebilir, der. Bununla iligili şu ifadelere yer vermektedir: “İyi renkler, temizlik küpünden hasıl olur. Çirkinlerin rengiyse, kirli kara sudan meydana gelir.O lâtif rengin adı ‘Sıbgatullah-Tanrı boyası’ dır. Bu kirli rengin kokusu ise… Tanrı lânetidir. Denizden olan, yine denize gider; nerden gelmişse, yine oraya varır. Dağ başından, hızlı hızlı akan seller; bizim tenimizden de aşka karışık olarak akıp giden can, aslına gidip kavuşur! İfadelere dikkat edecek olursak insandaki aşkın, olgun bir hale gelmesinden sonra düşman olan bütün zıtların dost olarak birleşeceğini belirtir. Düşünürümüze göre ahlakı yaşamak, insanın niçin ahlaka ihtiyacı olduğu sorusunu cevaplandırmaktadır. Ahlak insan için vardır ve insanı diğer canlılardan ayıran temel vasıftır. Bu yönüyle Mevlana ahlakı ve onun temel kavramlarından olan iyi ve kötü değerlerini incelerken aynı zamanda ideal bir insan tasavvurunu şekillendirmektedir. Bu değerler günümüz insanın yüzyüze geldiği pek çok problemin çözümünde ona yol gösterecek bir kılavuz olarak da değerlendirilebilir. Bu süreç bir açıdan insanın insan olma vasfıyla bir temellendirilişinin, bir başka ifadeyle ahlaki bir medeniyet projesinin dile getirilmesidir. Mevlana sistematik bir değerler aksiyoloji kurmak amacında değildir. Ahlak da temel amacı insanın değerler kargaşası içersinde kaybolup, bir değerler çokluğuna saplanıp kalmak yerine farklılıkları ve farklılıkların neden kaynaklandığını fark ettirmek, onları oldukları gibi kabul etmek ve hak ettikleri değere onları yönlendirmektir. Bu farkında olma insanın ontolojik mahiyetinin doğru olarak kavranması, asıl olanın ne olduğu bilincinin onlara kazandırılmasıdır.

Mevlana, varlık aleminde sevgi, kardeşlik, dostluk, birlik, beraberlik, bağışlamak, müsamaha, eşitlik, tevazuu ve hoşgörüyü öğütlemiştir. Mevlana, insanlığın, özellikle de kriz dönemlerinde ihtiyaç duyduğu dostluk, barış ve kardeşlik için sözü asırları aşan büyük bir bilgedir. Bu bilgece olan tespitleri ve yaklaşımları varlık’tan değer’i keşfetmek türünde de kendisini var etmiştir. Bu yönüyle iyi ve kötü gibi değerlerin üzerinde temellendirilen öğreti, varlık-değer anlayışını belirginleştirmektedir. Bu yönüyle değer, insanın aydınlanma çabasının ifadesidir. İslam’ın temel paradigmasının özümsenmesi; özünden kopmadan, kendine yabancılaşmadan, evrenselleştirilmesidir. Şüphesiz Mevlana’nın, varlık ve değeri anlatırken belirli bir mekan ve zamana ait olmayan hayvan metaforlarını kullanması bu evrensel dili hazırlayan en önemli unsurlardandır. Gürsoy’un ifadesiyle bu evrenselleşmenin ana rengi ise dar kalıpların dışında, ekollere bağlı kalmaksızın, “güler yüzlü veçhesi” ile İslamiyet oluşturmaktadır:“…bizim tefekkürümüz açısından bakıldığında, evrenselleşen, hayatın ve sanatın bütün kademeleriyle buluşan bir İslamiyet ile alakalı olduğu hatırlanmalıdır.” (Gürsoy, 2008: 186). Bu satır arası bilgiler gün yüzüne çıkması, Mevlana’ nın açtığı pencereden varlık’taki olay ve olguların değerlendirilmesi varlıktan değere vuslat için en büyük katkıyı sağlayacaktır.


KAYNAKÇA

† Şems: 1995.

‡ Şems: 1995.