İslâm’da Şefâat Yok mudur?

kabir-azap-cehennem

İslâm’da Şefâat Yok mudur?

Akademik Akıl yazarlarından Prof. Dr. Ferzende İdiz‘in köşe yazısı;

Aslında Peygamberimiz (s.a.v.)’in âhirette şefâatta bulunacağı hususunda ümmet âlimleri arasında herhangi bir ihtilaf bulunmamaktadır. Aksine şafâatin olacağına dair ümmetin ittifakı vardır.  Bunu da İsra sûresi 79. ve  Duhâ suresi 5. âyetlere dayandırırlar. Yine ümmet âlimleri, öbür dünyada şefâatin Müslümanlara olacağı kâfirlere olmayacağı hususunda ittifak etmişlerdir. (bkz. Fahreddin er-Râzî, eş-Şafâatu’l-uzmâ fî yevmil’l-kiyâme, ss. 38-39).

İhtilaf, söz konusu şefâatin kimlere yapılacağı hususundadır. Yani şefâat, sevab ehline mi, cehenneme girmiş günahkar kimseye mi yoksa büyük günah işleyenlere mi olacak hususunda ihtilaf yaşanmıştır. Mu’tezile mezhebi (Kul fiilinin yaratıcısıdır diyen ve Ehl-i Sünnet çizgisinden uzaklaştığı için bâtıl kabul edilen itikadî bir mezheb) şefâat haktır ancak şefaat sadece cennette ve cennet ehli için olacaktır, büyük günah işlemiş ve cehenneme girmiş mü’min kimse için şefâat olmayacaktır; âyetlerde belirtilen şefâat, sevab ehline ve cennette kendilerine daha fazla nimet verilmesi (makamlarının yükseltilmesi) şeklinde olacaktır demişlerdir. Ehl-i Sünnet ise şefâat; hem sevab ehlinin derecelerinin yükseltilmesi hem cehenneme girmeyi hak etmiş imanlı kimsenin cezasının affedilmesi hem de cehenneme girmiş olan günahkâr Müslümanın cehennemden çıkıp cennete girmesi hususunda gerçekleşecektir, demiştir.  (er-Râzî, eş-Şafâatu’l-uzmâ, s. 39).

Konu incelendiğinde Mu’tezile mezhebinin büyük günah işlemiş veya cehenneme girmiş olan mü’minlere şefaat olmayacağına dair görüşlerini genel anlamda; “Öyle bir günden korkun ki, o günde hiç kimse başkası için herhangi bir ödemede bulunamaz; hiç kimseden şefaat kabul olunmaz, fidye alınmaz; onlara asla yardım da yapılmaz.” (Bakara, 2/ 48) âyetine dayandırdıkları görülmektedir. Bu âyette özellikle “Hiç kimseden şefaat kabul olunmaz” cümlesine dayanarak, âyette “hiç kimse” denilmiş ve “şefâat” kelimesi, nekre olarak kullanılmıştır. Arapçada nekre, umum mana ifade eder ve tüm şefâatleri kapsar. O halde hiçbir şefâât söz konusu değildir ve büyük günah işlemiş olanlara şefâat olmayacaktır, demişlerdir.

Oysa bu âyeti delil olarak sunmuş olan Mu’tezile, öncelikle kendisiyle çelişkiye düşmüştür. Şefâatla ilgili diğer âyet ve hâdîsler yok sayılıp, bahsi geçen âyet bu mantık ile ele alınacak olursa, o zaman Mu’tezilenin kabul ettiği şefâatin cennette olacağı görüşü de çürümüş olur.

Yani Mu’tezile’nin delil olarak sunduğu âyetin umum manasından hareket edilecek olursa o zaman cennette de şefâatin olmaması gerekecektir. Oysa Mu’tezile, cennete şefâati kabul etmiştir, zira bu konuda bir çok âyet vardır.  O halde Ehl-i Sünnet’in dediği gibi bu âyette  geçen nekra ifade, lafız itibariyle umum, mana yönüyle ise hususilik ifade etmektedir. Yani “Hiç kimseden şefaat kabul olunmaz” ifadesi, herkes için değil, “Atalarımız bize o gün şefâat edecekler” diyen Yahudi ve Müslüman olmayanlar hakkında nâzil olmuştur. Nitekim önceki âyetlerde İsrail oğulları uyarılmıştır. (Bkz. er-Râzî, eş-Şafâatu’l-uzmâ, s. 39).

Aslında şefâatin olacağına dair başka âyetler ve birçok hadîs bulunmaktadır. Bunlara dayanan Ehl-i Sünnet âlimleri, şefâat haktır demişlerdir. Tümünü aktarmamız mümkün olmayan bu âyetlerden bazılarına değinmekle yetineceğiz.  

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “(O gün) Rahmân’ın katında söz ve izin alandan başkasının şefaat hakkı olmayacaktır.” (Meryem, 19/87). Demek ki söz ve izin almış olanların şefâat hakkı olacaktır. Peki şefaat kimlere olacaktır?  Buna Kur’ân-ı Kerîm şöyle cevap vermektedir. “Onlar Allah’ın hoşnut olduğu kimseden başkasına şefaat edemezler” (Enbiya, 21/28). Âyetten, Allah’ın hoşnut olduğu kimselere şefâat olacağı açıkça anlaşılmaktadır. Kimdir bunlar?  Ehl-i Sünnete göre bunlar, hem cennet ehli hem de büyük günah işlemiş olan mü’minlerdir. Kısaca Allah, günahı olan olmayan tüm mü’minlerden hoşnuttur. Hayır günah işlemiş olan kimseden Allah hoşnut değildir, o halde büyük günah işlemiş olan kimseye şefâat olmaz, denilemez. Evet Allah, büyük günah işlemiş olan mü’minin günahından hoşnut değildir ancak onun imanından, tevhid ehli oluşundan, namazından, orucundan vs. razıdır. O halde bu yönleri itibariyle büyük günah işleyen için de Allah dilerse şefâat olacaktır. (bkz. er-Râzî, eş-Şafâatu’l-uzmâ, ss. 47-48). Aksi halde altmış yetmiş yıl boyunca iman edip namaz kılmış, oruç tutmuş, zakat vermiş ancak bir ara nefsine yenilip içki içmiş bir insanı Allah kesinlikle affetmez, bunun hakkında da şefâat edilmez anlamı çıkar ki bu adalete sığmaz.

Burada unutulmaması gereken husus, Allah’a rağmen şefaatin olmayacağıdır. Ne hikmettir ki şefâata karşı çıkanlar, bilerek ya da bilmeyerek işi yanlış yöne çekmek suretiyle insanları yanıltmaktadırlar. “Allah günahkâr bir kimseyi cehenneme atınca Peygamber (s.a.v.) gelip onu nasıl çıkaracak. Haşa Peygamber Allah’tan büyük mü?” gibi alakası olamayan, aslında edebe de sığmayan ifadeler kullanmaktalar. Sanki Allah birisini cehenneme atmış ve oradan çıkmasına rızası yok, buna rağmen Peygamber (s.a.v.) gidip Allah’a rağmen onu oradan çıkaracakmış gibi lanse etmekteler. Oysa Ehl-i sünnet böyle bir şey dememektedir. Aksine ancak Allah’ın izin verdiği kimselerin şefâat edeceğini ve Allah’ın rıza göstermesi halinde bunun gerçekleşeceğini yukarıda ifade ettiğimiz âyete ve başka âyetlere dayanarak söylemektedirler.

Ayrıca Allah’ın Resûlu (s.a.v.): “Her peygamberin Allah tarafından kabul edileceğine dair söz verilen bir duası vardır. Ben ise, o duamı ahirette ümmetim için şefâat olarak sakladım. Bu şefâatim, ümmetimden şirk koşmadan ölen herkes için olacaktır.” demiştir. (Buharî, Daavat, 1; Tevhid,31, Müslim, İman, 334,335). O halde günahkâr mü’minlere de şefâaat olacaktır. Daha başka hadîsler olmakla birlikte konunun uzamaması için bu kadarıyla yetiniyoruz.

O halde şefâat yoktur diyen; ya Mu’tezile mezhebine tabi (ki onlar da şefâati kabul ediyor ancak sadece cennete olacak diyorlar) ya ilimden ve mezheplerden bihaber bir kimse ya da art niyetli proje insanı birisi olmalıdır. Yoksa tarihe mal olmuş ve haklarında dünya kadar kitap yazılmış olan bu mezhepler ve görüşler yokmuş gibi davranmak ilmi olmadığı gibi samimiyetle de bağdaşmaz. Hele hele hiç peygamber gelmemiş ve o peygamberin hiç sünneti yokmuş, peygamber vârisi büyük âlimler bu âyetleri görmemiş ve adeta Ku’rân ilk defa bu gün ve bu zatı muhteremlere inmiş gibi davranmak cehâlet ve art niyetten hâli bir durum değildir.

Öyleyse buyurun işi uzmanına soralım. Kimdir işin uzmanı? Elbette peygamberden sonra dini konularda hüküm çıkarma yetkisi olan peygamber vârisi (İmam Şafii, Ahmed b. Hanbel, İmam A’zam gibi) müctehid âlimlerdir. Meâle bakıp ahkâm kesenler, Mu’tezile fikirlerini savunup Mu’tezilî olduğunu gizleyenler, Arapçası, kapsamlı bilgisi olmayan, hadisleri red eden ve kendilerini haşa peygamber yerine koyanlar değil. İşte İmâm A’zam Ebû Hanife’nin konuya dair sözü:

“Enbiyânın (peygamberlerin) (a.s.) şefâati haktır. Peygamberimiz (s.a.v.)’in, günahkâr kullara ve onlardan (mü’minlerden) azabı hak etmiş olanlara şefâati haktır, sabittir.” (Ebû Hanife Nu’mân b. Sâbit, Fıkhu’l-ekber, Dâru’l-beşâiri’l-İslâmiyye, Beyrût, 1419/1998, ss. 275-276).

İşin uzmanı noktayı koydu. Bunun üzerine söz söylemek âdâba aykırı olur,  vesselam.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir